6 Kasım 2024
Enfâl Sûresi 53-61 (183. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Enfâl Sûresi 53. Ayet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ  ٥٣


Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ bu böyledir
2 بِأَنَّ çünkü
3 اللَّهَ Allah
4 لَمْ asla
5 يَكُ ك و ن
6 مُغَيِّرًا değiştirmez غ ي ر
7 نِعْمَةً ni’meti ن ع م
8 أَنْعَمَهَا onları nimetlendirdiği ن ع م
9 عَلَىٰ
10 قَوْمٍ bir millet ق و م
11 حَتَّىٰ sürece
12 يُغَيِّرُوا değiştirmediği غ ي ر
13 مَا bulunanı
14 بِأَنْفُسِهِمْ kendilerinde ن ف س
15 وَأَنَّ ve şüphesiz
16 اللَّهَ Allah
17 سَمِيعٌ işitendir س م ع
18 عَلِيمٌ bilendir ع ل م

Yukarıda geçen uygulama örneklerinden sonra burada genel bir kural, ilâhî bir âdet açıklanıyor: Allah’ın kullarına sayısız nimetleri vardır, bunları baştan vermesinin veya esirgemesinin de ilâhî adalet ilkesiyle çelişmeyen hikmet ve sebepleri mevcuttur. Ancak Allah verdiği bir nimeti durup dururken, nimete mazhar olan kulda bir değişiklik meydana gelmeden geri almaz, zıddı ile değiştirmez. Önce insanlar, Allah’ın hoşnut olmadığı bir şekilde değişirler, öz değerlerine yabancılaşırlar, ellerindeki nimetin şükrünü yerine getirmez, onu gerektiği yerde, gerektiği gibi kullanmazlar, şımarırlar, nimetlerin Allah’ın lutfu ile ilişkisini unutur, kerameti kendilerine mal ederler; güç, servet, ilim, iktidar gibi ilâhî nimetleri zulüm için kullanırlar… İşte böyle değişen ve bozulan insanların elinden nimet, onu veren Allah tarafından alınır ve yerine zıddı (felâket, mahrumiyet, sıkıntı) verilir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 2 Sayfa: 670

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olup mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  بِ  harf-i ceri, sebebiyyedir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  أَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَمْ يَكُ  cümlesi,  أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَكُ  nakıs, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir.  يَكُ ‘nun ismi müstetir olup takdiri هو ’dir.  مُغَيِّراً  kelimesi  يَكُ ‘nun haberi olup fetha ile mansubdur. نِعْمَةً  ism-i fail  مُغَيِّراً ‘in mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ  cümlesi,  نِعْمَةً ‘in sıfatı olarak mahallen mansubdur.

اَنْعَمَهَا  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلٰى قَوْمٍ  car mecruru  اَنْعَمَهَا  fiiline mütealliktir. 

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir.  يُغَيِّرُوا  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  مُغَيِّراً ‘e müteallik olarak mahallen mecrurdur.

يُغَيِّرُوا  fiili  نَ ’un hazfiyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olup mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِاَنْفُسِهِمْ  car mecruru mahzuf sılaya müteallıktır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Beyzâvî bu ayetteki  لَمْ يَكُ  kelimesi için şu açıklamayı yapar:  يَكُ  kelimesinin aslı يَكُونُ ’dür. Cezm edatı  لَمْ ’den dolayı ‘’nun’un harekesi hazfedilmiş, sonra da iki sakin biraraya geldiği için و  hazfedilmiştir. İllet harfi وَ ‘a benzediğinden tahfif için  نْ da hazfedilmiştir. Böylece geriye  يَكُ  lafzı kalmıştır. (Beyzâvî, C. 3, S. 115-116) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْعَمَهَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نعم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

يُغَيِّرُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi غير ’dır.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

مُغَيِّراً  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  سَمِیعٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌۙ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

سَم۪يعٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ذٰلِكَ  mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak işaret edilenin önemini vurgulamak içindir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile hükme işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Tekid ifade eden masdar harfi  اَنَّ  ve akabindeki  بِاَنَّ اللّٰهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfiyle birlikte mahzuf habere mütealliktir. Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

 لَمْ يَكُ مُغَيِّراً نِعْمَةً اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۙ  cümlesi,  اَنَّ ’nin haberidir. Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

نِعْمَةً , müsned olan  مُغَيِّراً ’ın mef’ûlüdür.  مُغَيِّراً ‘nin ism-i fail vezni, mef’ûl almasını mümkün kılmıştır. Mef’ûl olan  نِعْمَةً ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

 اَنْعَمَهَا عَلٰى قَوْمٍ  cümlesi,  نِعْمَةً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında gelmiş faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

قَوْمٍ ‘deki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘nın, gizli  أنْ ‘le masdar yaptığı   يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup,  حَتّٰى  ile  مُغَيِّراً ‘e mütealliktir. Muzari fiil hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُغَيِّرُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek has ism-i mevsûl  مَا ‘ nin sılası mahzuftur.  بِاَنْفُسِهِمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مُغَيِّراً - يُغَيِّرُوا  ve  نِعْمَةً - اَنْعَمَهَا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

بِاَنْفُسِهِمْ  kelimesindeki  بِ  harf-i ceri mülâbese içindir. Yani ‘nefislerinde yerleşen ve kendilerine bağlı olan’ manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşarun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, S. 190)

لَمْ يَكُ مُغَيِّراً  cümlesi bunun sünnetullahın ve hikmetin gereği olduğunu ilan eder. Çünkü muzari fiilin menfi gelişi, menfiliğin teceddüdünü ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ

 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ , masdar tevilinde önceki masdar-ı müevvele atıf harfi وَ ‘ la atfedilmiştir. 

Masdar-ı müevvel;  اَنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

سَمِیعٌ ,عَل۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Her ikisi de mübalağa kalıplarındandır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması ve zamir makamında zahir isim olarak zikredilmesi, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra korkuyu ve ikazı artırmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd, tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kendilerinde meydana gelen değişikliğin, Allah’tan başka ilâhlara davet eden sözleri olduğundan  سَمِيعٌ  sıfatı  عَلِيمٌ  sıfatından önce gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.

(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)

Kādî şöyle demektedir: "Ayetin manası şudur: Allah Teâlâ onlara akıl, kudret vermek; engelleri ortadan kaldırarak yollarını kolaylaştırıp âsân etmek (kolaylaştırmak) suretiyle in'am ve ihsanda bulunmuştur. Onun böyle yapmasının maksadı, onların Allah'a ibadet ve şükürle meşgul olmaları, küfürden vazgeçmeleridir. Fakat onlar bu durumları fısk ve küfür cihetine sarfedince Allah'ın onlara olan nimetlerini değiştirmiş oldular. Böylece de hiç şüphesiz onlar, nimetin gazab-ı ilahî ile, lütuf ve keremin de mihnet ve azap ile değiştirilmesine müstehak oldular." Kādî sözüne devamla şöyle demektedir: "İşte bu husus, Allah Teâlâ'nın hiç kimseye işin başında azap ve zarar vermediğine; O'nun yaptığı şeyin, daha önce işlenmiş birtakım günahlara verdiği bir karşılık olduğuna delalet eden en kuvvetli delillerindendir. Bundan dolayı karşı çıkanlarımızın dediği gibi, eğer Cenab-ı Hak o insanları, onların bedenlerini ve akıllarını cehennem için yaratmış olsaydı, bu doğru olmazdı." 

Alimlerimiz de ayetin zahirinin İmam Kādî'nin dediği şeyi hissettirdiğini ama ayeti bu manaya hamlettiğimiz takdirde, Allah'ın sıfatının insanın fiiline bağlı olması gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü eğer Allah'ın hükmü bu değiştirme ve iradeye göre olsaydı, o zaman bu hüküm ancak insanın o fiili yapması halinde tahakkuk eder; kuldan böyle bir fiil sadır olmadığı zaman da Allah'ın o hükmü ve iradesi tahakkuk etmemiş olurdu. Bu durumda da insanın fiili, Allah'ın zatında bir sıfatın meydana gelmesinde müessir olmuş olurdu ve böylece insan, Allah'ın sıfatını değiştirmiş ve onda tesirli olmuş olurdu. Halbuki bunun böyle olamayacağı aklın bedaheti ile sabittir. Şu halde bu ayeti zahirî manasına hamletmenin mümkün olmadığı; doğrusunun Allah'ın sıfatının, yaratıkların sıfatlarına galip gelmesi olduğu anlaşılır. Dolayısıyla (o hususta) Allah'ın hükmü ve kazası olmaz ise, kulun herhangi bir işi yapması veya sözü söylemesi imkânsızdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 54. Ayet

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِم۪ينَ  ٥٤


Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar Rablerinin âyetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helâk etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَدَأْبِ (Evet) gidişi gibi د ا ب
2 الِ ailesi ا و ل
3 فِرْعَوْنَ Fir’avn
4 وَالَّذِينَ ve kimselerin
5 مِنْ
6 قَبْلِهِمْ onlardan öncekilerin ق ب ل
7 كَذَّبُوا yalanlamışlardı ك ذ ب
8 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
9 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
10 فَأَهْلَكْنَاهُمْ biz de onları mahvetmiştik ه ل ك
11 بِذُنُوبِهِمْ günahlarıyle ذ ن ب
12 وَأَغْرَقْنَا ve boğmuştuk غ ر ق
13 الَ ailesini ا و ل
14 فِرْعَوْنَ Fir’avn
15 وَكُلٌّ ve hepsi de ك ل ل
16 كَانُوا ك و ن
17 ظَالِمِينَ zulmedicilerdi ظ ل م

Yukarıda (52. âyet) müşriklere yönelik bir uygulamanın tarihî örneği verilmişti. Bu âyet ise genel kuralın, ilâhî âdetin, tarihte olup biten bazı örnek ve uygulamalarını hatırlatmaktadır.

 Âyetlerden anlaşıldığına göre sosyal değişim daima düz bir çizgide ve ileriye veya önce ileriye sonra geriye doğru seyretmez. Allah’ın sünnetine (koyduğu kanunlara) göre değişimin belirleyici âmili ne tarihtir ne de insan iradesi dışında bir başka sebeptir. Fert ve toplum olarak insanlar kendi iradeleriyle inanç, ahlâk ve zihniyet bakımından değişirler. Bu değişme üst yapıda, kültür ve medeniyette de değişmeler meydana getirir, değişim kemale doğru da zevale doğru da olabilir, değişimin ilâhî kanunu ve kuralı budur.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

Cilt: 2 Sayfa: 670

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ 

 

 

İsim cümlesidir. كَدَأْبِ  car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri;  دأب هؤلاء  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. اٰلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , atıf harfi  وَ ‘la  اٰلِ فِرْعَوْنَ ‘e matuftur.  مِنْ قَبْلِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir.  كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِاٰيَاتِ  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır.  رَبِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  كذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef’ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

   فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ 

 

 

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَهْلَكْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِذُنُوبِهِمْ  car mecruru  اَهْلَكْنَاهُمْ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf  harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَغْرَقْـنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. اٰلَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. فِرْعَوْنَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan fetha ile mecrurdur. 

Gayr-ı munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-ı munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayr-ı munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَهْلَكْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir. 

اَغْرَقْـنَٓا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غرق ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِم۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. كُلٌّ  mübteda olup damme ile merfûdur. كَانُوا ظَالِم۪ينَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. ظَالِم۪ينَ  kelimesi,  كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

ظَالِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ

 

 

Ayet, istînâfiye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  كَدَأْبِ , takdiri  دأبهم  (Onların durumu) olan mukadder mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzâfun ileyh olan  اٰلِ فِرْعَوْنَ ’ye matuf olan has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  مِنْ قَبْلِهِمْ  car-mecruru, bu mahzuf sılaya mütealliktir. 

‘’Firavun ailesi’’ ifadesiyle aslında ailesinden değil Firavun’un adamlarından bahsedilmiştir. Onun ailesi olarak vasıflandırılması, bu adamların Firavun’a ailesi kadar yakın olmasından dolayıdır.

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbehe bih  دَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ  ifadesidir, müşebbeh ise mahzuftur.

كَ  teşbih harfidir. Müşebbeh söylenmemiştir. Müşebbehün bih Firavun’un ailesi ve ondan öncekilerin durumudur.

دَأْبِ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

دَأْبِ  [hal] kelimesi, aslında devamlılık ve itiyat ifade eder. Onların maruz kaldıkları dünyevî azapta devamlılık ve itiyat olmadığına göre azabın, onların  دَأْبِ  (de'bi/hali) kılınması, ya tağlîb üslubuyla olup onların yaptıkları günahlar, kendilerine verilen azaba galip kılınmıştır (yani günah için kullanılan şey, azap için de kullanılmıştır), ya da o kâfirlerin, azabı gerektiren küfür ve günahlara devam etmeleri, azabın devam etmesi gibi sayılmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mekke müşriklerinin hali, cürümleri sebebi ile helak edildikleri bilinen Firavun ve ona tâbi olanların haline benzetilerek, onların sırf kendi küfürleri sebebiyle felakete uğradıkları belirtiliyor. Bu benzetme, onların halini ziyadesiyle takbih etmek, bunun, helak edilen ümmetler için genel bir kural olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bu ayet 52. ayetteki teşbihin aynısıyla başlamıştır. Aralarında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

 

   كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ

 

  

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْۚ  izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır. Bu izafet Rab ismine muzaf olan ayetler için tazim ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi  tecrîd sanatıdır.

كَذَبُوا  fiili, تفعيل  babındadır. Bu babın cümleye kattığı en belirgin anlam, fiilin, fail veya mef’ûldeki ziyadeliğidir.

Aynı üslupta gelen  فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  ve  وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ  cümlesi,  كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İşin büyüklüğünü göstermek, tehdidi artırmak ve kalplere korku salmak için, Rab isminden sonra fiilin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَۚ  cümlesinin   فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  cümlesine atfı umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâb sanatıdır.

بِذُنُوبِهِمْ  ‘deki  بِ  harfi, sebebiyet içindir.

فَاَهْلَكْنَاهُمْ - اَغْرَقْـنَٓا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اٰلَ فِرْعَوْنَۚ ‘nin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

كَذَّبُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ  [Onlar Rablerinin ayetlerini yalanladılar.] cümlesi, onların kendi hallerini değiştirdiklerini,  فَاَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ  [Biz de günahları yüzünden onları helak ettik.] cümlesi de kendilerine yapılan muameleyi açıklar.

Bu cümle, istînâfî bir cümle olup önceki istînâf cümlesi gibi geçen makablini (kendinden öncesini) açıklayıcı mahiyettedir. Nitekim burada onların durumu, mezkûr (önceki) kavimlerin durumuna benzetilmiştir.

Nitekim Firavun’un kavmi ile ondan öncekiler, hallerini değiştirdiler. Allah Teâlâ da onlara verdiği nimeti değiştirdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ Onların boğulması, helakın kapsamı içinde olduğu halde ayrıca ifade edilmesi, boğulmanın korkunçluğunu bildirmek içindir.

Bu da ayetlerde meleklerin zikredilmesinden sonra Cebrail’in ayrıca zikredilmesi kabilindendir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِم۪ينَ

 

Ayetin son cümlesi atıf harfi  وَ ’la istînâf cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mübteda konumundaki  كُلٌّ ’deki nekrelik, muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre, takdiri  فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ  (Firavun ailesi ve onlardan öncekiler) olan muzâfun ileyhten ivazdır.

Cümlede müsned olan  كَانُوا ظَالِم۪ينَ  cümlesi, nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  ظَالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80) 

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

ظَالِم۪ينَ - كَذَّبُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

كُلٌّ كَانُوا ظَالِمٖينَ  “Bütün bunların hepsi zalim idiler.” İç dünyalarında inkâr ve küfrü adeta iman ve tasdik yerine koymuş ve böyle bir değişim ile kendi helaklerine sebep olmuş ve kendi kendilerine zulmetmiş zalim kavimler idiler. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)  

اٰلِ فِرْعَوْنَ  lâfzı iki kere zikredilmiştir. Alimler bu hususta şu izahları yapmışlardır: 

1) İkincisi, adeta birinciyi tafsil ve izah eder gibidir. Çünkü birincisinde, onların yakalanmaları, ikincisinde de denizde boğulmaları mevzubahis edilmiştir ki bu,   onların yakalanışlarıyla ilgili bir ayrıntıdır.

2) Birincisi ile onların başına ölüm anında gelen şeyler, ikincisi ile de kabirde ve ahirette onların başlarına gelecek azap kastedilmiştir.

3) Birincisinde, "Onlar, Allah'ın ayetlerini inkâr etmişlerdi" ifadesi; ikincisinde de "Onlar, Rabblerinin ayetlerini yalan saymışlardı" ifadesi yer almıştır. Bundan dolayı birinci ifade onların ilahî delilleri inkâr ettiklerine; ikincisi de Hak Subhanehu ve Teâlâ'nın onları büyütüp, onlara pek çok şekilde in'amda bulunduğuna, ama buna rağmen, bunca nimetlere ve nimetlerin peşpeşe gelmesine karşılık, onların Allah'ın terbiye etmesinin ve lütfedişinin (rububiyetinin) delillerini inkâr ettiklerine bir işarettir. Bundan dolayı birincisinin cezası, onları yakalamak; ikincisinin cezası da onları helak edip boğmaktır. İşte bu da nimetlere karşı nankörlüğün, helak ve yok oluşta büyük tesiri olduğunu gösterir. 

Cenab-ı Allah daha sonra bu ayetini  وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِمٖينَ  ["Bunların hepsi zalim idiler"] diye bitirmiştir. Hak Teâlâ'nın bu sözle maksadı, onların inkâr edip isyanda bulunmaları ile kendi kendilerine, eziyet edip dehşete düşürmeleri ile ise diğer insanlara zulmetmiş olduklarını ve kendisinin onları ancak zulümleri sebebiyle helak ettiğini ifade etmektir." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 55. Ayet

اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۚ  ٥٥


Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 شَرَّ en kötüsü ش ر ر
3 الدَّوَابِّ canlıların د ب ب
4 عِنْدَ göre ع ن د
5 اللَّهِ Allah’a
6 الَّذِينَ kimselerdir
7 كَفَرُوا kafirlerdir ك ف ر
8 فَهُمْ artık onlar
9 لَا
10 يُؤْمِنُونَ inanmazlar ا م ن

Allah’a göre, fiilleri iyi veya kötü olarak değerlendirilebilen canlıların en kötüsü, en âdi ve aşağılık olanı, inkâr eden, bu şekilde yaşayan ve bir türlü imana gelmeyen, yaptıkları antlaşmaya, verdikleri söze sadık kalmayan, hiçbir şeyden çekinmeyerek her defasında sözünden dönen kimselerdir.

 Müşrik, münafık ve yahudilerden bazı grup ve kabileler Hz. Peygamber’le saldırmazlık, hak ve hukuka saygı, düşmanla iş birliği yapmama gibi konularda antlaşmalar yapıyor, sonra da bunu bozuyorlardı. Meselâ yahudilerden Benî Kaynukå‘, antlaşmaya aykırı olarak, bölgelerinde alışveriş yapmaya gelen bir müslüman kadına tacizde bulunmuşlar, kadın yere düşüp mahrem yerleri açılınca da gülüşüp eğlenmişlerdi. Orada bulunan bir müslüman sataşan yahudiyi öldürdü, diğerleri de müslümanı öldürdüler. Bedir’le Uhud savaşları arasında meydana gelen bu olay üzerine müslümanlar, Benî Kaynukå‘a karşı harekete geçtiler. Yine münafıkların reisi Abdullah b. Übey adamlarıyla beraber Uhud Harbi’nde müslümanların safında yer almış, sonra askerlerin üçte birini teşkil eden gücünü geri çekerek müslümanlara zarar vermişti (İbn Hişâm, Sîre, III, 68; İbn Âşûr, X, 48). Allah’tan korkmayanları cezalandırmak ve geride kalanlar için de caydırıcı bir örnek oluşturmak üzere sert tedbirler alınmış, savaşta yakalanmaları halinde aman verilmemesi istenmiştir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

Cilt: 2 Sayfa: 701-702

اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۚ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

شَرَّ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الدَّوَٓابِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عِنْدَ  mekân zarfı  شَرَّ  ‘e mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. فَ  ta’liliyye veya istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْمِنُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

يُؤْمِنُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.  

شَرَّ  kelimesi ismi tafdil kalıbındandır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. Burada marifeye muzaf olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin izafet formunda gelmesi, veciz ifade kastına matuftur.

Mekan zarfı  عِنْدَ ‘nin müteallakı olan  شَرَّ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  عِنْدَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  عِنْدَ , tazim edilmiştir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذِينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi,  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ism-i mevsulle gelmesi, bahsi geçenlere tahkir ve sonraki habere dikkat çekmek içindir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَفَرُوا  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Akletmeyenler Allah katında yaratıkların en şerlisi olarak vasıflanmıştır.

Allah katında hayvanların en kötüsü manasındaki  اِنَّ شَرَّ الدَّوَٓابِّ عِنْدَ اللّٰهِ  cümlesinde kâfirler hayvanlara benzetilmiş, hatta onlardan daha kötü sayılmıştır. Burada son derece bir belâgat ve îcâz vardır. Çünkü kâfir hakkı işitmez, hayvan da işitmez. Kâfir hakkı konuşmaz, hayvan da konuşmaz. O yer, hayvan da yer. Geriye şu kaldı: Kâfir zarar verir, hayvan zarar vermez. Artık nasıl ondan daha kötü olmasın?! (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Söz konusu kâfirlerin insanların en kötüsü değil de yeryüzündeki bütün canlıların en kötüsü sayılması, onların insan nev'inden (cinsinden) değil ancak hayvan cinsinden sayıldıklarını belirtir. Bununla beraber onlar, o hayvanlardan da kötüdür. (Ebüssuûd)

Allah Teâlâ küffârı  الدَّوَٓابِّ  menziline koymuş, Hakkı dinlemeyen ve düşünmeyen kâfirleri, işitmeyen ve anlamayan hayvanlarla bir tutmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

 فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَۚ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned konumundaki  لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.

يُؤْمِنُونَ - كَفَرُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186) 

فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ  cümlesi, sıla cümlesi üzerine atfedilmiştir. Sıla cümlesinin kastettiği imayı tamamlamıştır. Yani İslam'dan önce inkâr edip küfrü devam edenler, İslam çağrısını işittikten sonra da inanmayacaklardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Enfâl Sûresi 56. Ayet

اَلَّذ۪ينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ ف۪ي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ  ٥٦


Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra da her defasında antlaşmalarını hiç çekinmeden bozan kimselerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ kimseler
2 عَاهَدْتَ sen andlaşma yaptığın ع ه د
3 مِنْهُمْ kendileriyle
4 ثُمَّ sonra
5 يَنْقُضُونَ bozarlar ن ق ض
6 عَهْدَهُمْ andlaşmalarını ع ه د
7 فِي
8 كُلِّ her ك ل ل
9 مَرَّةٍ defasında م ر ر
10 وَهُمْ ve onlar
11 لَا hiç
12 يَتَّقُونَ çekinmeden و ق ي

اَلَّذ۪ينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ ف۪ي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ

 

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedel veya onun sıfatıdır. İsm-i mevsûlun sılası  عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

عَاهَدْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. 

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يَنْقُضُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَهْدَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪ي كُلِّ  car mecruru  يَنْقُضُونَ  fiiline mütealliktir.  مَرَّةٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَتَّقُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَتَّقُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَتَّقُونَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftial babındadır. Sülâsîsi  وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

عَاهَدْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  عهد ’dir.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ ف۪ي كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir. 

اَلَّذ۪ينَ , önceki ayetteki ism-i mevsûlden bedeldir. Bedel atıf harfi getirilmeksizin tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sılası olan  عَاهَدْتَ مِنْهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.  

Ayetteki  مِنْهُمْ  car-mecrurundaki  مِنْ  harf-i ceri, teb'iz (kısmîlik) ifade eder. Zira, antlaşma sadece onların ileri gelenleriyle yapılır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ ف۪ي كُلِّ مَرَّةٍ  cümlesi  tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır.  نقض  aslında ipi çözmek demektir. Anlaşmalar bağlanmış, düğümlenmiş bir ipe benzetilmiştir. Bu ifadede bağlanmış, düğümlenmiş bir ipe benzetilmiştir. Çünkü çözmek gerçekte maddi şeyler için söz konusudur. Bununla kastedilen, verdikleri sözde defalarca durmadıklarıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

ف۪ي كُلِّ مَرَّةٍ  ibarelerindeki  فِي  harfinde istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. فِي  harfinin ilavesiyle  كُلِّ مَرَّةٍ , mazruf mesabesinde konmuştur. Çünkü  كُلِّ مَرَّةٍ zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. كُلِّ مَرَّةٍ  (Her defa), girilebilen bir mekana, bir kaba benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır. 

عَاهَدْتَ مِنْهُمْ  cümlesiyle,  يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ  cümlesi,  يَنْقُضُونَ  cümlesine atıf harfi  وَ ’la, atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned konumundaki  لَا يَتَّقُونَ cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ  cümlesinden de anlaşıldığına göre verdiği sözden dönmek, takvalı olmamaya işaret eder. Takvaya aykırı bir durumdur.

يَنْقُضُونَ - عَاهَدْتَ  ve  يُؤْمِنُونَ - كَفَرُوا  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab, عَهْدَهُمْ - عَاهَدْتَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186)  

Onların ahdi bozdukları ifadesinin muzari sıygasıyla gelmesi, bunun yenilendiğini ve bu ayetin indirilmesinden sonra tekrarlandığını belirtmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ فٖى كُلِّ مَرَّةٍ  cümlesi hakkında ehl-i meânî şöyle demektedir: Her seferinde ahdi bozmanın, onların âdet ve alışkanlıkları olduğunu beyan etmek için Cenab-ı Hak muzari fiili mazi fiile atfetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

يَتَّقُونَ  fiilinin olumsuz olarak gelmesi diğer takva cinslerini de kapsar. Bu murûet ehli kişileri ve dindarları suçlamakla bilinen bir cinstir. Allah'tan sakınmak ve dünya ve ahirette O’nun azabından korkmayı ve ayıplardan sakınmayı da kapsar. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müsnedün ileyhin menfi fiil olarak gelen habere takdimi hükmü takviye eder ve kesin olarak gerçekleşeceğini ifade eder. Tıpkı  فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ (Onlar iman etmezler) sözündeki gibi.  (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Enfâl Sûresi 57. Ayet

فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ  ٥٧


Eğer onları savaşta yakalarsan, bunlar(a vereceğin ceza) ile arkalarındakileri de dağıt ki ibret alsınlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِمَّا bundan dolayı
2 تَثْقَفَنَّهُمْ onları yakalarsan ث ق ف
3 فِي
4 الْحَرْبِ savaşta ح ر ب
5 فَشَرِّدْ dağıt ش ر د
6 بِهِمْ onları
7 مَنْ kimseleri de
8 خَلْفَهُمْ arkalarında ki خ ل ف
9 لَعَلَّهُمْ böylece
10 يَذَّكَّرُونَ ibret alsınlar ذ ك ر

فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

فَ  atıf harfidir.Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِمَّا  lafzında, şart harfi olan  إنْ  harfi,  مَّا ’ya idgam edilmiştir.  مَّا , zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki  نَّ  da fiili tekid etmektedir.

تَثْقَفَنَّهُمْ  şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْحَرْبِ  car mecruru  تَثْقَفَنَّهُمْ  fiiline mütealliktir. Şartın cevabı  شَرِّدْ بِهِمْ ‘dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

شَرِّدْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. بِهِمْ  car mecruru  شَرِّدْ  fiiline mütealliktir.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  خَلْفَهُمْ  mekân zarfı, mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَعَلَّ  terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir.  إنّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

هُمْ  muttasıl zamiri  لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَذَّكَّرُونَ  cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَذَّكَّرُونَ  fiili  نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اِمَّا  daki  إنْ  şartıyedir,  مَّا  ise ona te'kit için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki, sonuna fiili te'kit eden  نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beydavi, İsra/23)

اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır.  اِمَّا  ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebi cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi))

يَذَّكَّرُونَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  ذكر ‘dir. Aslı  يَتَذَكَّرُونَ  şeklindedir.  ت  harfi  ذ ‘ye dönüşmüştür.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

شَرِّدْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  شرد  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ 

Şart üslubunda gelen ayette atıf harfi  فَ  mübtedayı şarta benzediği için gelen rabıta harfidir. Çünkü ismi mevsulde şart kokusu vardır. 

اِمَّا , şart harfi  إنْ  ve tekid ifade eden zaid  ما ’dan oluşmuştur.

Şart cümlesi olan  فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِي الْحَرْبِ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. ( Mehmet Altın , Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

فِي الْحَرْبِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْحَرْبِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Savaşta düşmanla karşı karşıya olmak, bir kabın içinde muhafaza edilmeye benzetilmiştir. Savaş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِهِمْ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası mahzuftur. Mekan zarfı  خَلْفَهُمْ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

خَلْفَهُمْ  kelimesi, onlara tabi olup onlar gibi düşünenler manasında kinayedir.

اِمَّا  daki  إنْ  şartıyyedir,  مَّا  ise tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki fiilin sonuna tekid  نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, İsra Suresi, 23)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

التَّشْرِيدُ : Kovmak ve ayırmak demektir. Yani arkalarında olanları uzaklaştır demektir. التَّشْرِيدُ (ürkütmek), korkutmak ve nefret ettirmekten kinaye olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الخَلْفُ : Burada birine uyanların tamamı için müsteardır.  الوَراءُ  kelimesi gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

 

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.

لَعَلَّ ‘nin haberi olan  يَذَّكَّرُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). 

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳā ʾiḳu’t-teʾvîl)

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Kur’an’daki fasılaların en önemli meselelerinden birini de pek çok dilbilimci ve müfessirin üzerinde konuştuğu akılla direk bağlantılı olan  تَعَقُّل , تَفَكُّر , تَدَبُّر , تَذَكُّر  ve  تَفَقُّه  kavramları oluşturmaktadır. Kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan  تَعَقُّل  kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken  لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَۙ  gibi tezekküre çağıran fasılalarla bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise  أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ  ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكَّرُ) geleceğe yol bulmaları (تَدَبَّرُ) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise tefakkuh kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Enfâl Sûresi 58. Ayet

وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟  ٥٨


(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik etmesinden korkarsan, sen de antlaşmayı bozduğunu aynı şekilde onlara bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِمَّا ve eğer
2 تَخَافَنَّ korkarsan خ و ف
3 مِنْ
4 قَوْمٍ bir kavmin ق و م
5 خِيَانَةً hiyanet etmesinden خ و ن
6 فَانْبِذْ sen de davran ن ب ذ
7 إِلَيْهِمْ onlara
8 عَلَىٰ
9 سَوَاءٍ aynı şekilde س و ي
10 إِنَّ çünkü
11 اللَّهَ Allah
12 لَا
13 يُحِبُّ sevmez ح ب ب
14 الْخَائِنِينَ hainleri خ و ن

Bir topluluğun sözleşmeyi bozarak müslümanlara karşı hareket etmeleri ihtimali her zaman mevcuttur. Yalnızca bu ihtimal sebebiyle sözleşmeyi bozmak gerekmez. “Endişe edersen” şeklinde çevirdiğimiz fiilin kökü olan havf “korkmak” demektir ve burada korkudan maksat, zayıf ihtimale, delilsiz zanna, kuruntuya bağlı korku değil, gerçek haber ve istihbarata dayanan korkudur, gerçekleşme ihtimali çok güçlü olan tehlikedir. Böyle bir durumda düşmanın sözleşmeyi bozarak saldırmalarını beklemek zararlı olabileceği için müslümanların önce davranarak antlaşmayı bozmalarına izin verilmiş, ancak bu da bir şarta bağlanmıştır. Meâlde “apaçık” diye tercüme edilen şart, “adalete riayet ederek, belli bir süre vererek” şeklinde de anlaşılmıştır (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, II, 872).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 702

وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ 

 

  

وَ  atıf harfidir. Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.

Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.

و : Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِمَّا  lafzında, şart harfi olan  اِنْ  harfi,  مَا ‘ya idgam edilmiştir.  مَا  zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki  نَّ  da fiili tekid etmektedir.

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِمَّا  daki  اِنْ  şartıyedir,  مَا  ise ona tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki sonuna fiili tekid eden  نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, İsra/23)

اِمَّا ; yargıyı seçmeli olarak birbirine bağlayan bir tercih edatıdır.  اِمَّا  ile yapılan atıfta genellikle yargılardan yalnızca birinin gerçekleşmesi söz konusudur. el-Mâlekî talebî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının tahyîr ve ibâha, haberî cümlelerden sonra kullanılan  اِمَّا  edatının ise şek ve tereddüt ifade ettiğini söyler. ( Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, (Doktora Tezi) )

تَخَافَنَّ  şart fiili olup fetha üzere mebni muzari fiildir. Fail ise müstetir zamir  أنت ’dir.

مِنْ قَوْمٍ  car mecruru  خِيَانَةً ‘in mahzuf haline müteallıktır.  خِيَانَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  انْبِذْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Fail ise müstetir zamir  أنت ’dir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt) ف ‘si gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ‘si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ‘si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِلَيْهِمْ  car mecruru  انْبِذْ  fiiline müteallıktır.  عَلٰى سَوَٓاءٍ  car mecruru  failin veya mef’ûlun haline müteallıktır. Takdiri;  حال كونكم مستوين معهم أو حال كونهم مستوين معكم (Siz onlarla aynı durumda veya onlar sizinle aynı durumda) şeklindedir.

عَلَى  harf-i ceri mecruruna istila, rağmen, karşı, hal gibi manalar kazandırabilir. Buradaki  عَلَى   harf-i ceri mecazî istila manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟

 

  

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  ٱللَّهَ  lafza-i celâli,  إِنَّ ’nin ismi olup lafzen mansubdur.

لَا يُحِبُّ  fiili  إِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يُحِبُّ  merfû muzari fiildir. Fiilin faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.

الْخَٓائِنٖينَ mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler  ي  ile nasb olurlar.

الْخَٓائِنٖينَ kelimesi sülâsî mücerred olan  خون  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُحِبُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder.

وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ


وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  اِمَّا , şart harfi  إنْ  ve tekid ifade eden zaid  ما ’dan oluşmuştur. 

Şart cümlesi olan  وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً , müspet muzari fiil sıygasında gelerek, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  خِيَانَةً ‘in mahzuf haline müteallik  مِنْ قَوْمٍ  car mecruru konudaki önemine binaen hal sahibine takdim edilmiştir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَوْمٍ  kelimesindeki nekrelik, muayyen olmayan cinse işaret eder.

Mef’ûl olan  خِيَانَةً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

 تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً  ifadesinde istiare sanatı vardır. تَخَافَنَّ  fiili ilim manasında müsteardır. İhanet korkulan bir şeye benzetilmiştir. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  خِيَانَةً  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Mehmet Altın , Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

اِمَّا  daki  إنْ  şartıyyedir,  مَّا  ise tekid için ziyade kılınmıştır, bunun içindir ki fiilin sonuna tekid  نَّ 'u getirmek mümkün olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, İsra Suresi, 23)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍۜ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

انْبِذْ  fiilinin takdiri olan mef’ûlü mahzuftur. 

عَلٰى سَوَٓاءٍۜ  car mecruru mahzuf mef’ûl ve fiilin failin mahzuf haline mütealliktir. Mef’ûlün ve halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَٓاءٍ  ifadesinin lafzın kısalığına rağmen manalarının çokluğu dolayısıyla Kur’an’ın îcâzından olduğu söylenmiştir. “Aranızdaki antlaşmayı çöz ve bunu onlara bildir ki onlarla eşit seviyeye gelin” demektir.

Bütün ihanet eden kavimlerle alakalı muamele hakkındaki umumi hüküm, amellerinden vefasızlıkları belli olduğu için ihanet alametlerinin görüldüğü belirli kavimler hakkında verilen hususi hükme atfedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Şart siyakında  قَوْمٍ  kelimesinin nekre gelmesi umum ifade eder. Yani ‘hıyanet etmesinden korktuğunuz bütün kavimler’ demektir. Hıyanet emanetin zıddıdır. Burada ahdi bozmak manasındadır. Çünkü emanet; ahdi yerine getirmek demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

انْبِذْ  fiili,  إلى  ile müteaddi olarak tazmin manası kazanmıştır. ‘’Anlaşmayı bozduğunu onlara bildir’’ manasındadır. Burada anlaşılan mana şudur; anlaşmanın devam etmemesi, tuzaklarının gerçekleşmemesi içindir. Bu durumda Resulullah (s.a.fv) hain olmaz. Çünkü anlaşmayı bozmak ihanetin olmadığını gösterir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

النَّبْذِ  veya  النّابِذِ  kelimesinin aynı şekilde olmak ile vasfedilmesi, eğrilik olmayan bir yolda yürüyen kimsenin hali olarak temsil edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada  عَلٰى  mecazî istila içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

عَلٰى سَوَٓاءٍ  mahzuf bir masdarın sıfatıdır. Yani ‘aynı şekilde atmak’ demektir. Veya  انْبِذْ  fiilindeki zamirden haldir. Yani ‘aynı halde’ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَانْبِذْ  “Ahitlerini dosdoğru bir şekilde ve açıkça yüzlerine fırlatıp atıver.”

نَبْذ : Lügatte, bir şeyi kaldırıp atıvermektir. Şeriat dilinde ise bir devletin antlaşma yaptığı başka bir devletle ilişkilerini kestiğini haber verip ilan etmesidir. Yani öyle korkulacak bir hıyanetin alamet ve belirtilerini görüp anladığın takdirde antlaşmanın geçersizliğini, aranızdaki ilişkiyi kestiğini ciddiyet ve doğrulukla ve açıkça kendilerine resmen bildir. Böylece antlaşmanın geçersizliği taraflarca resmen ve eşit olarak bilinsin de ona göre hareket edilsin. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat) 

 اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟

 

Ta’lil hükmünde müstenefe cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. Lafza-ı celâl müsnedün ileyh,  لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟  cümlesi müsneddir.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

اِنَّ ‘nin haberi olan  لَا يُحِبُّ الْخَٓائِن۪ينَ۟  cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla, sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.

خِيَانَةً -  الْخَٓائِنٖينَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, kadr/1)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah'ın hainleri sevmediği cümlesi, ahdi atma emrinin sebebini açıklar. Burada iki anlam söz konusu olabilir: Ahdi atmakla beraber, savaşı başlatmamak gerekir. 

Bu takdirde kelamın amacı, Resulullah'ı hıyanet sayılan savaşı başlatmaktan sakındırmaktır.

Ahdi atmakla beraber hemen arkasından savaşı başlatmak gerekir.

Buna göre ise kelamın amacı Peygamber’i önce ahdi atmaya ve sonra da onlarla savaşmaya teşvik etmektir. Bu takdirde sanki şöyle denilmiş olur:

“Resulüm, eğer bir kavmin ahde hıyanetini kesin olarak tespit edersen, ahdi onların üzerine at; sonra da onlarla savaş. Çünkü Allah Teâlâ, hainleri asla sevmez ve onlar da hainlerdir.” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Enfâl Sûresi 59. Ayet

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَبَقُواۜ اِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ  ٥٩


İnkâr edenler, asla yakayı kurtardıklarını zannetmesinler. Çünkü onlar (sizi) âciz bırakamazlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 يَحْسَبَنَّ sanmasınlar ح س ب
3 الَّذِينَ kimseler
4 كَفَرُوا inkar edenler ك ف ر
5 سَبَقُوا kaçabileceklerini س ب ق
6 إِنَّهُمْ şüphesiz onlar
7 لَا
8 يُعْجِزُونَ (bizi) aciz bırakamazlar ع ج ز

İnkâra sapanlar sakın yakayı kurtardık sanmasınlar; çünkü ne yapsalar kurtulamayacaklardır. 

Kaynak :Kuran Yolu Tefsiri

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَبَقُواۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَحْسَبَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Sanma anlamında kalp fiilidir. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُٓوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Birinci mef’ûlun bihi mahzuftur. Takdiri;  أنفسهم  şeklindedir.

سَبَقُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.

Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 

 اِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يُعْجِزُونَ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُعْجِزُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

يُعْجِزُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عجز ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَبَقُواۜ اِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ


وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fail konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذٖينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

لَا يَحْسَبَنَّ  fiilinin takdiri  أنفسهم (kendilerini) olan ilk mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

لَا يَحْسَبَنَّ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  سَبَقُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Son üç ayette fiiller arka arkaya şeddeli tekid nunuyla gelmiştir.

سَبَقُواۜ  fiilinde manevî irsâd sanatı vardır.

السَّبْقُ ; kendisini isteyen kişiden kurtulmak ve otoritesinden kaçmak manasında müsteardır. Tıpkı Ankebut Suresi 4. ayette geçen  أمْ حَسِبَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئاتِ أنْ يَسْبِقُونا  sözü gibi, kendisini isteyen kişiden kurtulmak, bir müsabakayı kazanmaya benzetilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayette olduğu gibi nehiylerden sonra gelen bütün tekidler; zihni boş olan muhatabı, mütereddit makamına koyma kabilindendir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: 

- Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler.

- Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559) 

اِنَّهُمْ لَا يُعْجِزُونَ

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye veya beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ‘nin haberi olan  لَا يُعْجِزُونَ  cümlesi menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiilin tecessüm özelliği sayesinde muhayyile (hayal gücü) harekete geçer ve konuyu anlamak kolaylaşır.

يُعْجِزُونَ - سَبَقُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrarı ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır.

Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

"Kâfirler sakın öne geçtiklerini sanmasınlar. Çünkü onlar bizi asla aciz bırakamazlar.”  Bu kelam, kâfirlerin, mukavemete ve direnişe muktedir olmadıklarını en belâgatlı ve kuvvetli şekilde ifade eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Allah Teâlâ: "O küfredenler (yakalarını kurtarıp) geçtiklerini asla zannetmesinler" buyurmuştur.

Bunun manası şudur: "Onlar, seni geçince senin elinden kurtulmuş olurlar, böylece sen onlara müstehak oldukları cezayı veremezsin." Sonra bununla ilgili olarak iki görüş vardır:

1)  Bundan murad, "Onların senin elinden kurtulduklarını sanma. Çünkü Allah seni, onların kervanını ele geçirmeye muvaffak kılacaktır" manasıdır.

2) Bu, "Sen, onların esirlikten ve ölümden kurtulduklarını, Allah'ın ikâbından ve ahiret azabından uzak kalacaklarını sanma. Zira onlar, aciz bırakamazlar. Yani, onlar bu kaçışla Allah'ı, kendilerinden intikam almaktan aciz bırakamazlar" demektir. Bu ifadenin maksadı, Hz. Peygamber (sav)'i, kendilerini yenemediği ve intikam alamadığı kimseler hakkında teselli etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Enfâl Sûresi 60. Ayet

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ  ٦٠


Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَعِدُّوا hazırlayın ع د د
2 لَهُمْ onlara karşı
3 مَا
4 اسْتَطَعْتُمْ gücünüz yettiği kadar ط و ع
5 مِنْ
6 قُوَّةٍ kuvvet ق و ي
7 وَمِنْ
8 رِبَاطِ ve cihad için bağlanıp beslenen ر ب ط
9 الْخَيْلِ atlar خ ي ل
10 تُرْهِبُونَ korkutursunuz ر ه ب
11 بِهِ bununla
12 عَدُوَّ düşmanını ع د و
13 اللَّهِ Allah’ın
14 وَعَدُوَّكُمْ ve sizin düşmanınızı ع د و
15 وَاخَرِينَ ve başkalarını ا خ ر
16 مِنْ
17 دُونِهِمْ onların dışında د و ن
18 لَا
19 تَعْلَمُونَهُمُ sizin bilmediğiniz ع ل م
20 اللَّهُ Allah’ın
21 يَعْلَمُهُمْ bildiği ع ل م
22 وَمَا ne ki
23 تُنْفِقُوا harcarsanız ن ف ق
24 مِنْ
25 شَيْءٍ herşeyden ش ي ا
26 فِي
27 سَبِيلِ yolunda س ب ل
28 اللَّهِ Allah
29 يُوَفَّ tam olarak ödenir و ف ي
30 إِلَيْكُمْ size
31 وَأَنْتُمْ ve siz
32 لَا
33 تُظْلَمُونَ hiç haksızlığa uğratılmazsınız ظ ل م

Allah’ın âdet ve kanunlarına göre zafer ve başarının şartlarını açıklayan âyetler (45-46) içinde bu âyete de işaret edilmişti. İslâm’a göre savaş gücüne sahip olmaktan, savaş için hazırlanmaktan maksat, dinleri başka da olsa fiilen savaşarak insanları öldürmek olmayıp onların maddî ve mânevî olarak kendilerine ve başkalarına zarar vermelerini engellemektir. Bu da, düşmandan daha güçlü olmakla mümkündür. Sağduyusunu yitirmemiş olan topluluklar, ortada zaruret bulunmaksızın kendilerinden daha güçlü bir topluluğa saldırmazlar. “Hazır ol cenge eğer ister isen sulhu salâh” şeklinde manzumlaştırılmış bulunan bu ilke, barışın ancak, bunu isteyenlerin caydırıcı güce sahip olmaları sayesinde gerçekleşebileceğini ifade etmektedir. Âyetin bu kısmı evrensel bir gerçeği dile getirmektedir. Buradaki “Savaş atları” ve bazı sahih hadislerde (Müslim, “İmâre”, 167) teşvik edilmiş bulunan okçuluk ve atıcılık ise tarihî şartlar içinde yapılmış bir tavsiyedir, bir semboldür. Bunun günümüze yansıyan anlamı ise “en uygun, maksadı gerçekleştirmede en etkili olan silahlar ile diğer araç gereçler, askerî eğitim, savunma ve savaş stratejisi gibi savunma ve zafer için gerekli olan her türlü askerî güç ve imkânlar” demektir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 

Cilt: 2 Sayfa: 702-703

ربط Rabeta : رَبْطٌ kelimesinin aslı korumak ve muhafaza etmek gayesiyle atı bir yere bağlamaktır. رِبَاطٌ muhafız ve bekçilerin içinde kalması için tahsis edilen mekan olarak adlandırılmıştır. Kuran-ı Kerim’de de geçen mufâale babındaki murâbata مُرَابَطَةٌ terimi iki türlü olur: Birincisi müslümanların sınırlarında, sınır boylarında; ikincisi ise nefsin murâbatasıdır. Zira nefsin bedeni gözetlemesi bir sınır noktasına yerleşip oranın koruma ve gözetlemesi kendisine tevdî edilmiş kişinin durumuna benzer. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri râbıta, irtibat, merbut, raptiye ve (zaptu) rapttır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

خيل Hayele : خَيَالٌ Asıl olarak soyut sûret anlamlarına gelir. Rüyada görülen sûretler, aynadaki şekiller, gözden kaybolan cisimlerin suretlerinin kalpte/hafızada canlanması da bu kapsamda yer alır. تَخْيِيلٌ bir şeyin hayalini zihinde canlandırmak, تَخَيُّلٌ ise bunu düşünmektedir. Bu kökten gelen خُيَلاَءُ sözcüğü insanın kendinde bir üstünlük/büyüklük olduğunu hayal ederek tekebbür edişidir. İşte Kuran-ı Kerim’de de geçmekte olan خَيْلٌ at kelimesi de bu mana düşünülerek verilmiş bir isimdir. Zira ata binen hiç kimse yoktur ki kendinde bir gurur hissetmesin. Asıl olarak hem atların hem de süvarilerin ismidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hayal, tahayyül, hayalet, muhayyile ve muhayyeldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اَعِدُّوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لَهُمْ  car mecruru  اَعِدُّوا  fiiline mütealliktir.  Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَطَعْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, استطعتموه şeklindedir.

اسْتَطَعْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قُوَّةٍ  car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir.  مِنْ رِبَاطِ  atıf harfi  وَ ’la  مِنْ قُوَّةٍ ‘e matuftur. Aynı zamanda muzaftır. الْخَيْلِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. تُرْهِبُونَ  cümlesi, اَعِدُّوا ‘deki failin veya mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur.

تُرْهِبُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru  تُرْهِبُونَ  fiiline mütealliktir. عَدُوَّ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır.  اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَدُوَّكُمْ  atıf harfi  وَ ’la  عَدُوَّ اللّٰهِ ‘ye matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اٰخَر۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la  عَدُوَّ اللّٰهِ ‘ye matuf olup, nasb alameti  ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. مِنْ دُونِهِمْ  car mecruru  اٰخَر۪ينَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اسْتَطَعْتُمْ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.  تُرْهِبُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رهب ’dir. 

اَعِدُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عدد ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

 

 

 

لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ 

Cümle, اٰخَر۪ينَ ‘nin ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

 

اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ 

 

Cümle, اٰخَر۪ينَ ‘nin üçüncü sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir.  اَللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يَعْلَمُهُمْ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَعْلَمُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.


  وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

تُنْفِقُوا  şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. مِنْ شَيْءٍ  car mecruru  مَا ’nın mahzuf haline mütealliktir. ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  تُنْفِقُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  يُوَفَّ اِلَيْكُمْ  cümlesi şartın cevabıdır.

يُوَفَّ  illet harfinin hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. إِلَیۡكُمۡ  car mecruru  یُوَفَّ  fiiline mütealliktir. اَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ  cümlesi, اِلَيْكُمْ ‘deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  أَنتُمۡ  mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا تُظۡلَمُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تُظۡلَمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızdır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُوَفَّ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  وفي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

تُنْفِقُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نفق ’dir.

İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَاَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِه۪ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَر۪ينَ مِنْ دُونِهِمْۚ لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  اَعِدُّوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ‘nın sıla cümlesi olan  اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

 مِنْ قُوَّةٍ  car mecruru mahzuf aid zamirin haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

 قُوَّةٍ ‘deki nekrelik umum ve nev ifade eder.

مِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ  car mecruru temasül nedeniyle  مِنْ قُوَّةٍ ‘e atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

مِنْ قُوَّةٍ - مِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ  kelimeleri müsebbep alakasıyla savaşmak manasındadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Beyan İlmi) Sebebiyet alakası ile mecaz-ı mürsel sanatı vardır. 

قُوَّةٍ - اسْتَطَعْتُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Hitap, Müslümanlar grubuna ve yöneticilerine yöneliktir, çünkü gruptan maksat, milletin maslahatını gözeten vekillerdir ki işleri onlar yönetir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

القُوَّةُ  kelimesi mecazen etki sahibi bir şeyin etki şiddeti ve tesir şiddetinin sebebi için kullanılır. قُوَّةُ الجَيْشِ  ifadesi ordunun düşman üzerindeki şiddeti, silah ve teçhizatının kuvveti demektir ki burada da bu mana kastedilmiştir. Bu ifade; iki vasıtayla mecaz-ı mürseldir. Eski çağlardaki orduların gücü olan kılıç, ok ve yay edinmek günümüz orduları için de tank, tüfek, uçak ve füze edinmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

رِباطِ الخَيْلِ  ifadesi hususun umuma atfı kuvvetindedir. Bu hususi durumun önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

والرِّباطُ  mufâale sıygasındadır. Savaş için bir çok at yetiştirme manası için mübalağa maksadıyla zikredilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

الرِّباطُ , cephe karargâhında bulunan askerler ve hayvanlar demektir. Veya rabît kelimesinin çoğuludur. Bu tıpkı, fısal kelimesinin fasîl (sütten kesilmiş yavru) lafzının çoğulu olması gibidir. Bağlanıp beslenen atların, cihat aletlerinin en kuvvetlilerinden olduğuna şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

مِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ Cihat için bağlanıp beslenen atlar; kuvvetin kapsamına dahil olduğu halde ayrıca zikredilmesi, diğer savaş bineklerinden daha önemli olduğunu belirtmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)  

تُرْهِبُونَ بِهٖ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَرٖينَ مِنْ دُونِهِمْ  cümlesi  اَعِدُّوا  fiilinin failinden veya mef’ûlünden halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Veciz ifade kastına matuf  عَدُوَّ اللّٰهِ  izafeti muzâfın tahkiri içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَعَدُوَّكُمْ  izafeti temasül nedeniyle  عَدُوَّ اللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Allah’a düşman olan, müslümanlara da düşmandır.

 مِنْ دُونِهِمْ  car-mecruru, اٰخَرٖينَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَدُوَّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وعَدُوَّكُمْ  cümlesi, ya istînâfî beyâniyye cümlesi olarak umum şeylerin zikrinden sonra hususen ribatın zikrinden kaynaklanan bir sorunun cevabı niteliğinde gelmiştir ki kuvvet manasındadır, ya da  وأعِدُّوا  fiilinin zamirinden haldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Allah'ın düşmanı ve düşmanları müşriklerdir. İzafetle marife olmaları, en kısa yol olduğu içindir. Bu izafet; onlarla savaşmayı, onları korkutmayı, Rablerinin düşmanı olduğu için onları kınamayı ifade ederken Müslümanları kendilerine düşmanlık ettiklerinde onlarla savaşmaya teşvik eder. Çünkü onlar Allah’ın, tevhidin, Resulullah'ın (sav) düşmanıdır ve bunu açıkça ortaya koymuşlardır. Müslümanların da düşmanıdırlar. Müslümanlar ise Allah'ın dininin koruyucusu, destekçileri ve dini ayakta tutanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

آخَرِينَ مِن دُونِهِمْ  ile kastedilen, Müslümanların özelde veya genel olarak tanımadıkları düşmanlardır. Ve onlar, Müslümanlara düşmanlık ve hıyanet besleyen ve bazı kabileler gibi çevrelerini saran kimselerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

لَا تَعْلَمُونَهُمْ  cümlesi,  اٰخَرٖينَ  için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Fasılla gelen  اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ  cümlesi,  اٰخَرٖينَ ‘nin üçüncü sıfatı konumundadır. 

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İşin büyüklüğünü göstermek ve ikazı artırmak için, Allah lafzının müsnedün ileyh olarak tekrarlanmasında tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Müsned olan  يَعْلَمُهُمْ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

لَا تَعْلَمُونَهُمْ  ve  اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

يَعْلَمُهُمْ - لَا تَعْلَمُونَهُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ  cümlesi, bu diğerlerine yönelik tehditle tarizdir. Bu yüzden haber kinai manada gelmiştir. Yani Allah onları takip eder, eleştirir ve iyi bir şey yapmaya teşvik eder. Müslümanlara Allah'ın koruması altında oldukları nimetini hatırlatan bir tarizdir. Çünkü düşmanlarını saymış ve Müslümanları onlara karşı uyarmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ  cümlesinde müsnedün ileyhin haber konumunda olan fiile takdim edilmesi manayı güçlendirmek içindir. Yani haberin doğrulanması ve tekid içindir. Kastedilen şey; anlamın lazımının doğrulanmasıdır. Anlamın aslına gelince, kimse bunu inkâr edemeyeceği için teyit edilmesine gerek yoktur. Burada takdimin ihtisas manasına hamledilmesi güzel olmaz. Burada  ويَعْلَمُهُمُ اللَّهُ  buyurulsaydı öncesindeki cümleyle birlikte  لَا تَعْلَمُونَهُمْۚ و اَللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ  ifadesinde kasr manası olurdu ama  لا تَعْلَمُونَهُمُ  cümlesiyle fasıl yapılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


 

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ

 

Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi  وَ ‘ la  وَاَعِدُّوا لَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasındaki  مَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, şarttır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Şart ismi olan  مَا , mukaddem mef’ûldür. 

مِنْ شَيْءٍ  ibaresinde  مِنْ  harfi ba’diyet içindir.  شَيْءٍ  kelimesi de nekre gelerek, kıllet ve nev ifade etmiştir. ‘Allah yolunda çok az şey bile harcasanız’ manasındadır.

فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ  ibaresindeki  فٖي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  فٖي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  فٖي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

سَبٖيلِ اللّٰهِ  izafetinde  lafza-i celâle muzâf olması  سَبٖيلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَبٖيلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَبٖيلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır.  Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. 

Lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Çünkü ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Allah isminin kalplerde tazim, telezzüz ve haşyet duygularını artırmak için yapılan tekrarında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  يُوَفَّ اِلَيْكُمْ , meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

والتَّوْفِيَةُ , hakkın tam olarak ifasıdır. Allah bu infakı Allah'a borç vermek saymış ve buna bir karşılık vermiştir. Bu yüzden de mükâfatı istiare-i mekniyye yoluyla  التَّوْفِيَةُ  kelimesiyle isimlendirmiştir.  التَّوْفِيَةُ , ahiret mükâfatıyla birlikte bu dünyadaki mükâfatı da içerir. Bu mana İbn Abbas'tan nakledilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)   

يُوَفَّ اِلَيْكُمْ  şeklindeki ifadede fiil kullanılmıştır. Vefalı olarak ödenecek şey Allah yolunda infakın karşılığıdır. Böylece ödenecek şeyin sevap olduğu hissettirilmiştir.  التَّوْفِيَةُ  yani karşılık, infakın miktarı kadardır. Bu manada  وفّاهُ دَيْنَهُ (Borcunu ödedi.) denir.

İsnad; ya mecaz-ı aklî, ya da hazif mecazıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ  cümlesi  اِلَيْكُمْ ’deki zamirden haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  لَا تُظْلَمُونَ , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. 

Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır.

لَا تُظْلَمُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetteki muzari fiiller teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Enfâl Sûresi 61. Ayet

وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  ٦١


Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ve eğer
2 جَنَحُوا onlar yanaşırlarsa ج ن ح
3 لِلسَّلْمِ barışa س ل م
4 فَاجْنَحْ sen de yanaş ج ن ح
5 لَهَا ona
6 وَتَوَكَّلْ ve dayan و ك ل
7 عَلَى
8 اللَّهِ Allah’a
9 إِنَّهُ çünkü
10 هُوَ O
11 السَّمِيعُ işitendir س م ع
12 الْعَلِيمُ bilendir ع ل م

İslâm’ın savaştan amacının ne olduğu bir de bu âyet vesilesiyle açıklanmış olmaktadır: Zulmü ve saldırı ihtimalini ortadan kaldırmak, meşrû savunmada bulunmak. Bu zaruretler yüzünden başvurulan savaş, karşı tarafın zulüm ve saldırıdan vazgeçerek barışa yönelmesiyle gereksiz hale geleceği için buna olumlu cevap verilmesi, barışmak isteyenle barışılması emrolunmuştur.

39.âyetin tefsirinde de açıklandığı üzere savaş ve barışla ilgili âyetleri bir bütün halinde değerlendirerek genel bir sonuç çıkarma konusunda müfessirler görüş ve söz birliğine ulaşamamışlardır. Savaşın amacını, dünyada müşrik kalmaması veya müminlerin dünyaya hâkim olmaları olarak anlayanlara göre bu ve benzeri âyetlerin hükmü, sonradan gelen şu âyetlerle kaldırılmıştır: Müşriklerin yakalandıkları yerde öldürülmelerini (et-Tevbe 9/5) veya Ehl-i kitaba karşı, onlar İslâm’ı kabul edinceye ya da İslâm devletine boyun eğerek cizye ve haraç vermeye razı oluncaya kadar savaşılmasını (et-Tevbe 9/29) isteyen âyetlerle, kezâ “Siz üstün durumda iken düşmanı barışa çağırarak gevşeklik göstermeyin” (Muhammed 47/35) meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Bu anlayışa karşı Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nin (II, 875 vd.) ve Cessâs’ın (III, 68) dile getirdikleri görüş şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek olan müşrikler Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların güçlerine, menfaatlerine ve dinin amaçlarına bağlıdır. Buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında bir şey almak veya vermek câizdir. Âyetler birbirini neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini göstermiştir. Nitekim Peygamberimiz de buna göre davranarak Medine’ye geldiğinde bazı yahudi ve müşrik gruplarla barış antlaşması yapmıştır; kezâ Mekke müşrikleriyle Hudeybiye Antlaşması’nı yapmış, karşı tarafın antlaşmayı bozarak –müslümanlarla ortak savunma antlaşması yapmış bulunan– Huzâa kabilesine savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Yine, Necran hıristiyanlarıyla barış antlaşması imzalamıştır. Müslümanlar Ehl-i kitaba ya İslâm ya cizye, yarımada müşriklerine ise, –yalnız onlarla sınırlı olmak üzere– “ya İslâm ya bölgeyi terk veya ölüm” teklif etmişlerdir. “Savaş ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının gözetilmemesi” hükmünün uygulamasına ilk halifeler döneminde de devam edilmiştir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 2 Sayfa: 704-705

وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ


وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَنَحُوا  şart fiili olup, mahallen meczumdur. جَنَحُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلسَّلْمِ  car mecruru  جَنَحُوا  fiiline mütealliktir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اجْنَحْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لَهَا  car mecruru  اجْنَحْ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir.  تَوَكَّلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  تَوَكَّلْ  fiiline mütealliktir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَوَكَّلْ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

 

اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ  fasıl zamiridir. السَّم۪يعُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الرَّح۪يمُ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

السَّم۪يعُ - الْعَل۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ

Şart üslubunda gelen ayet atıf harfi  وَ ’la  مَا تُنْفِقُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

Şart cümlesi olan  اِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

وَاِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا  ibaresinde istiare vardır.  جَنَحُ , ‘kanat çırpmak’ demektir. Bununla kastedilen ”tuzak kurma, aldatma, hile ve ikiyüzlülük amaçlı istek değil de kalıcı bir meyille ve samimiyetle yönelme şeklinde barışa meylederlerse, sen de talep ettikleri şekilde onlarla barış yap’’anlamıdır.  جَنَحُ  kelimesi, kuşun bir cihete yönelip kanat (cenah) çırpmasına teşbih ile bir şeye yönelmek anlamında istiare olmalıdır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاجْنَحْ لَهَا  , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Aynı üslupta gelen  وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ  cümlesi, şartın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Şart ve cevap cümleleri arasında müzâvece sanatı vardır.

جَنَحُوا  ve  فَاجْنَحْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

İbn Âşûr bu ayette geçen  فَاجْنَحْ (meylet) kelimesinin anlamını ifade ederken bu kelimenin iştikakını yapar ve kuşun kanadı anlamında olan cenâhu-t tayr ifadesinden türediğini söyler. Bu yaklaşımını pekiştirmek için anlama dair yorumlar yaptıktan sonra Nabiğa’nın (ö.604) savaşta ölen askerlerin cesetleri için bekleyen yırtıcı kuşları vasıflandırırken söylediği bir beyti şahit getirmektedir.

İbn Âşûr, ayette geçen  فَاجْنَحْ  kelimesinin “meylet” anlamında olduğunu ve kuşlar da iniş yaparken iniş yapacağı tarafa kanadıyla meylettiğinden dolayı onlar için kullanılan  جوانح  kelimesinin kanat anlamında olan  جناح  kelimesinden müştak olduğunu söylemektedir. (Abdullah Bedeva, İbn Âşûr ’ un Tefsirinde İstişhâd Yöntemi) 

57. Ayette  حَرْب (savaş) kelimesi geçmişti, burada  سِلْم (barış) geçmiştir. İkisi de semaî müennes kelimelerdir.

 

 اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

 

Cümle ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Tekit harfi  اِنَّ ‘nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle ayrıca fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin الْ  takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. اِنَّ ’nin haberinin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.  هُوَ  maksûr/mevsûf,  السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır.Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Bu iki vasıf, kemâl derecede olmak üzere, sadece Allah’a aittir.

Cümledeki  هُوَ  fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükündür.

Bilindiği gibi fasl zamiri haberin sıfat olmadığına da delâlet eder. Bu tip kasrlarda, fasl zamiri tahsise ilaveten haberin, mübtedaya nisbetini de tekîd eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

السَّم۪يعُ , الْعَل۪يمُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Önceki cümledeki lafza-i celâlden bu cümlede gaib zamire iltifat sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın/devamlılığın karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu fasılada tekid edatı, fasl zamiri, iki tarafın marife oluşu ve  السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ isimlerinin zikri dolayısı ile dört tekid vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 2, s.158)

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Kur'ân'da işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir. 

ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır.

ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. 

ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.

Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme.

Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır. 

Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur.

İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir.

(https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller)

Günün Mesajı
“Güç” kavramı maddi ve manevi düşmanı korkutan her şeyi kapsar. İslâm'da savaş, ne saldırmak ne de düşmanlık içindir. Savaş ancak dini ve İslâm vatanını korumak içindir. Düşmanların eğilim göstermeleri halinde barış kabul edilir. Yalnız bunun güçlü olmaktan kaynaklanan bir barış olması gerekir. Zayıf olmaktan kaynaklanan bir barış değil.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Uykuya dalmadan önce, aklımda tekrarlanan cümleyi yazdım defterime: “İslam gökyüzünün parlayan şehitleri, ne zaman çöktü bu tembellik üzerimize?”

 

Uykumun ortasında gelip, yatağımdan kaldırdılar. Gecenin karanlığında, yüzleri aydınlık bir topluluğa götürdüler. İnsanların ilerisine doğru itelediler.

Oturmaya davet edildiğimde, endişeyle öne doğru eğildim. Yere bir şeyin düştüğünü duyduğumda, başımı kaldırıp baktım. Kalbimi almak için ileri atıldım. Benden önce davranmıştı, karşısında durduğum adam.

Gülümsedi, yabancı bildiğim ama dost hissettiğim adam. Yüreğim, parlayan elinin içinde, ne kadar da soluk duruyor diye düşündüm. Orada yaşananları sorgulamam gerekirken, kalbimin haliyle bambaşka diyarlara gittim. Adamın sözleriyle sanki bir rüyadan uyandım:

‘İnsan etrafındakilerin değişmesini ister. Başkalarının hallerini düzeltmesini, hayatının güzelleşmesini ve daha nice değişikliklerin hayalini kurar. Rabbi ona merhamet etsin de, yaşadığı yeri düzeltsin diye umar. Bekler. O değişim zincirinin bir parçası olması gerekirken, sadece beklemeyi seçer. Halbuki, ilk değişim, önce burada başlar.’ diyerek kalbimi gösterdi.

Dudaklarından bir ezgi döküldü ama sanki benimle değil de, yüreğimle konuşuyordu:

‘Yeryüzünün şereflisi Müslüman, kendinden emin at adımlarını. İslam davasını bilmenin heyecanıyla, dik tut başını. Dünya hevesleri için, verme hiçbir tavizi. Allah’ın sınırlarına sahip çık, canını ve malını koruduğun gibi. Allah aşkı için çarpsın kalbin, O’nun emirlerine itaat etmek için çalışsın bedenin. Allah kelamıyla dolsun zihnin, sünnet ışığıyla aydınlansın yolun. Emir ve takdir Allah’tan; değişim çabası senden. Elhamdulillah iman etmeyi nasip eden Rabbe. Elhamdulillah İslam davasını sevdirene. Elhamdulillah her emeğin karşılığını veren mağfiret sahibine.’

Her şükürle beraber, kalbim de ışıldıyordu. Bembeyaz olduğunda, bana doğru uzattı. Göğsüme yerleştirdiğim yüreğimle, kapattım gözlerimi. Her şey dursun ve ben o anda kalayım istedim.

Ya Rab! Rahmet rüzgarlarındaki yumuşaklıkla sarmala benliğimi. İslam’ın bereketiyle doldur, hayatımın her dönemini. Pisliklerden arındır nefsimi. Nurunla tamamla, kalbimdeki eksiklikleri. Değişimi bekleyenlerden değil, değişimin bir parçası olmak için çalışanlardan eyle beni. Hayırla yaşayanlardan, hayırla ölenlerden, göklerde ve yerde hayırla anılanlardan eyle beni.

 

Amin.

Tarih zulüm örnekleriyle doludur. Gündem haksızlıklarla canlılığını korumaktadır. Allah’ın yolunda tökezleyen veya yolundan ayrılan ve dünyalıkları elde etme hırsını beslemek/nefsani haklılığını ispatlamak için elinden geleni yapan herkes türlü haksızlıklara bulaşmış ve bulaşmaktadır. 

Bu hayatta her şeye karşı bağımlılık geliştirebilen insan, haksızlık yapmayı da alışkanlık haline getirebilir. Kendisine göre haklı sebeplerle girdiği haksızlık yolundan çıkması kaldıkça zorlaşır. Zira içindeyken sınırların iyice belirsizleştiği karanlığı kontrol etmek mümkün değildir. 

Belki de bu tıpkı şuna benzer: karanlıkta oturan kişinin gözleri, dışarıdan süzülen az bir ışıkla eşyaları seçecek kadar uyum sağladığı zaman, kişi gördüklerinin yeterli olduğuna dair büyük bir yanılgıya düşer. Belki de kendisini hakikate götüren, dünyalıklardan uzaklaştıran detaylardan kaçmak ister.

Hakikaten de o, eşyaların asıl renklerinden, sınırlarından ve detaylarından habersizdir. Dünyalıkların nihai amaçlarını ve ilimlerin hakiki derinliklerini görememektedir. Kendisine ve etrafındakilere yaptığı haksızlıkların desteklenmesi için de zaten bu eksikliklere ihtiyacı vardır.

Ey bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allahım! İman ile aydınlattığın kalplerimiz için Sana sonsuz hamd-u senalar olsun. Bizi küfrün ve zulmün karanlıklarından, karanlığa alışmış kalplerden ve sahiplerinden muhafaza buyur. Nurundan gelen bu aydınlanmış halimizi dünyada ve ahirette daim kıl. Huzuruna nurunla parlayan yüzlerle ve kalplerle varanlardan eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji