Tevbe Sûresi 118. Ayet

وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟  ١١٨

Savaştan geri kalan üç kişinin de tövbelerini kabul etti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıktıkça sıkmış, böylece Allah’(ın azabın)dan yine O’na sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönsünler diye, onların tövbelerini de kabul etti. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَلَى ve
2 الثَّلَاثَةِ üçünün (kişinin) ث ل ث
3 الَّذِينَ
4 خُلِّفُوا geri bırakılan خ ل ف
5 حَتَّىٰ hatta
6 إِذَا
7 ضَاقَتْ dar gelmişti ض ي ق
8 عَلَيْهِمُ başlarına
9 الْأَرْضُ dünya ا ر ض
10 بِمَا rağmen
11 رَحُبَتْ genişliğine ر ح ب
12 وَضَاقَتْ ve sıkıldıkça sıkılmış ض ي ق
13 عَلَيْهِمْ onların
14 أَنْفُسُهُمْ canları ن ف س
15 وَظَنُّوا ve anlamışlardı ظ ن ن
16 أَنْ
17 لَا olmadığını
18 مَلْجَأَ bir çare ل ج ا
19 مِنَ -tan
20 اللَّهِ Allah-
21 إِلَّا başka
22 إِلَيْهِ yine kendisinden
23 ثُمَّ sonra
24 تَابَ tevbesini kabul buyurdu ت و ب
25 عَلَيْهِمْ onların
26 لِيَتُوبُوا tevbe etsinler ت و ب
27 إِنَّ çünkü
28 اللَّهَ Allah
29 هُوَ O
30 التَّوَّابُ tevbeyi çok kabul eden ت و ب
31 الرَّحِيمُ çok esirgeyendir ر ح م
 

Tebük Seferi’ne katılmamaktan ötürü pişmanlık duymakla beraber hemen özür dilemeyen ve tövbeye yönelmeyen üç kişiden söz edilmektedir. Rivayetlere göre bu üç kişi Kâ‘b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî‘dir. Hz. Peygamber seferden dönünce, sıhhî ve malî durumları elverişli olduğu halde sefere katılmayan ve hemen günahlarını itiraf edip tövbeye yönelmeyen bu üç kişinin yüzüne bakmadı. Müslümanlar da Resûlullah’a uyarak geçici olarak onlarla ilişkilerini dondurdular. 106. âyette kendilerinden, “Bir diğer grubun durumu ise Allah’ın hükmüne kalmıştır; ya onlara azap edecek veya tövbelerini kabul edecektir” diye söz edilen bu kişiler, yaklaşık elli gün süren çileli bir bekleyiş içine girdiler. Nihayet bu âyetin nâzil olmasıyla tövbelerinin samimi olduğu ve Allah tarafından kabul edildiği bildirilince yüzleri güldü; Resûlullah’ın ve müslümanların arasına döndüler, âdeta hayat onlar için yeniden başlamış oldu.

Âyetin “geriye bırakılan” diye çevirdiğimiz kısmını, “Tebük Seferi’nden geri kalanlar” şeklinde yorumlayanlar bulunmakla beraber, çoğu müfessirler 106. âyetle irtibatlandırarak buna “bağışlanmaları ertelenenler” mânasını vermişlerdir; olaya konu olan sahâbîlerden yapılan nakiller de bu anlamı desteklemektedir (Taberî, XI, 56-62; İbn Atıyye, III, 92-94).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 69

 

“Allahım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Rızanı isteyerek, azabından korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.” (Buhârî, Daavât 5. Ayrıca bk. Buhârî, Vudû‘ 75; Müslim, Zikir 56-58; Ebû Dâvud, Edeb 98.)

Resûlullah (s.a.v), yatacağı zaman abdest alıp sağ tarafına yatarak bu duayı okuyan kimsenin, o gece ölürse fıtrat üzere ölmüş olacağını müjdelemiştir (Buhârî, Vudû’, 75).

 
ثلث Selese : ثَلاثَةٌ bildiğimiz üç sayısıdır. ثالِثٌ üçüncü, ثُلُثٌ üçte bir demektir. الثُّلاثاء ise (Arap literatüründe haftanın pazar günü başladığı göz önüne alınarak) üçüncü gün olan salının ismidir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 32 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sülüs, teslis, sâlise, sülâsi ve salı (üçüncü gün) dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَلَى الثَّلٰثَةِ  car mecruru, önceki ayetteki  تَابَ  fiiline mütealliktir.  الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl,  الثَّلٰثَةِ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  خُلِّفُوا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

خُلِّفُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. 

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خُلِّفُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  خلف ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

  حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ 

 

 

حَتّٰٓى  ibtida harfidir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ضَاقَتْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ضَاقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. عَلَيْهِمُ  car mecruru  ضَاقَتْ  fiiline mütealliktir. الْاَرْضُ  fail olup damme ile merfûdur. مَا  ve masdar-ı müevvel,  بِ  harf-i ceriyle  الْاَرْضُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ضاقت حال كونها رحبة.. şeklindedir.

رَحُبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.

وَ  atıf harfidir.  ضَاقَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir.  عَلَيْهِمُ  car mecruru  ضَاقَتْ  fiiline mütealliktir. اَنْفُسُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. ظَنُّٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sanma anlamında kalp fiilidir.  اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  ظَنُّٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.

اَنْ  tekid ifade eden muhaffefe  اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri,  أنه  şeklindedir. لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ  cümlesi, muhaffefe  اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. مَلْجَأَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. Haberi mahzuftur. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  مَلْجَأَ ’e mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  من عذاب اللَّه أو من سخط اللَّه  şeklindedir.

اِلَّٓا  istisna harfidir.  اِلَيْهِ  car mecruru, mukadder müstesnadan bedel olarak mahallen mecrurdur. Takdiri,  لا ملجأ من عذاب اللَّه لأحد إلّا إليه  şeklindedir. Veya  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.  

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hafifletilmiş olan  اَنْ  aynı  اَنَّ  gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiruş - şan) olarak alır.

Hafifletilmiş olan  اِنْ  cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan  اَنْ  cümle ortasında gelir.

Hafifletilmiş olan  اَنْ ’ in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise, edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)           Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri)  كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir..(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. 

(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ 

Cümle, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri,  لجؤوا إليه ثمّ تاب اللَّه  şeklindedir.

Fiil cümlesidir.  ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تَابَ  fiiline mütealliktir.

لِ  harfi,  يَتُوبُوا  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  تَابَ  fiiline mütealliktir.

يَتُوبُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

   اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟

 

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  هُوَ  fasıl zamiridir.  التَّوَّابُ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الرَّح۪يمُ۟  kelimesi ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

Veya munfasıl zamir  هُوَ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  التَّوَّابُ  haberi olup damme ile merfûdur. هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

التَّوَّابُ -  الرَّح۪يمُ۟  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ 

 

وَ  atıf harfi,  عَلَى الثَّلٰثَةِ car-mecruru, önceki ayetteki  تَابَ ’ye mütealliktir.  الثَّلٰثَةِ ’nin sıfatı konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  خُلِّفُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Bahsi geçen üç kişinin ism-i mevsûlle tavsifi, sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

خُلِّفُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır.  Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Burada bahsedilenler; Ka’b b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Mürare b. Rebi’dir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

الثَّلٰثَةِ  kelimesindeki marifelik ahd içindir. Çünkü onlar insanlar arasında tanınan kişilerdir. Seleme oğullarından Ka'b b. Malik, Âmiroğullarından Mürare b. Rabia ile Vakıf Oğulları'ndan Hilal b. Umeyye'dir. Hepsi de Ensar'dan idiler. Özürsüz olarak Tebük gazvesinden geri kalanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  حَتّٰٓى  ibtidâ harfi, اِذَا  şart manalı zaman zarfıdır. Cevap cümlesine müteallik olan  اِذَا ’nın muzafun ileyhi olan  ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ  cümlesi şarttır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir. 

ضَاقَتْ  fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  رَحُبَتْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Aynı üslupta gelen  وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ  cümlesi  وَ  ile  ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir. 

ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ  ibaresi, 25. ayette aynıyla geçmektedir. İktibas sanatı vardır.

Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ [Yeryüzü onlara dar oldu] ve  وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ  [Nefisleri onlara dar oldu] ifadelerinde istiare sanatı vardır. ضَاقَتْ  fiiline isnad edileren nefisler ve yeryüzü, duvarları olan mekânlara benzetilmiştir. İçinde bulunulan durumu mübalağalı bir şekilde ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

ضَاقَتْ  [dar oldu]  رَحُبَتْ [geniş oldu] kelimeleri arasında tıbak-ı icab sanatı vardır.

وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle ilk  ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart fiilleri, müspet mazi fiil sıygasındaki gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِ  ibaresinde  اَنْ  muhaffefe  اَنَّ ’dir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şan zamiri mahzuftur. 

اَنَّ ’nin haberi olan   لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ  cümlesi, cinsini nefyeden  لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

مَلْجَأَ , cinsini nefyeden  لَا ‘nın ismidir.  لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

مِنَ اللّٰهِ  car mecrurunun takdiri olan  عذاب (Azab) olan muzâfı mahzuftur. Muzafın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

اِلَّٓا  istisna harfidir.  اِلَيْهِ  car mecruru mukadder müstesnadan bedeldir. Cümlenin takdiri,  لا ملجأ من عذاب اللَّه لأحد إلّا إليه  (Allah’ın azabında kendisine sığınılacak Allah’tan başka kimse yoktur.) şeklindedir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

ظَنُّٓوا  fiili hem zannetti, sandı, hem de kesin bildi anlamlarına gelir. Yani tezdaddandır. (zıt anlamlı fillerdendir). Bu ayetteki  ظَنُّٓوا  “kesin bildiler” manasındadır.

Birbirine atfedilen şart cümlelerinin, takdiri  لجؤوا إليه (Ona sığındılar) olan cevabı mahzuftur. Cevabın hazfi, hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkür şart ve mahzuf cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ [Bütün genişliğine rağmen ….] cümlesi, içinde bulundukları duruma karşı duyulan şaşkınlığı ifade eden bir meseldir. Sanki içinde bulundukları sıkıntı ve endişe nedeniyle yeryüzünde yerleşebilecekleri bir mekân bulamamaktadırlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Haklarındaki hüküm o kadar tehir edildi ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi. Çünkü insanlar onlardan yüz çevirmiş ve onlarla olan ilişkilerini kesmişlerdi. Yeryüzünün onlara dar gelmesi, onların şaşkınlıklarının temsîli ifadesidir. Yani hiçbir yerde ve yurtta istikrar ve huzur bulamaz olmuşlardı. Ve kendi nefislerine döndüklerinde de hiçbir şeyle mutmain olamıyorlardı. Çünkü ruhlarından ünsiyet ve sevinç gitmiş; ruhlarını yalnızlık ve şaşkınlık sarmıştı ve Allah'ın gazabından kurtulmak için yine mağfiret dilemek suretiyle Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Radî de bu ifadeyi şöyle açıklamıştır: ضيْق النفس  (nefsin daralması) sözünde istiare vardır. Çünkü gerçekte nefis (اَنْفُسُهُمْ) (can, ruh, kalp) daralma ve genişleme ile nitelenemez. O yüzden bununla kastedilen, şiddetli üzüntü sebebiyle kalplerinin sıkıntı çekmesi, sabırlarının tükenme noktasına ulaşmasıdır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Buradaki “darlık”  بِما رَحُبَتْ  kavli karinesince gerçek manasında olmayıp fikrî kargaşa ve bozukluk sebebiyle yaşadığı ıstırap neticesinde kurtuluş yolu bulamayan kişinin misalindeki gibi ﴾ وضاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِما رَحُبَتْ [...yeryüzünü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti.] ifadesi de temsîli istiaredir. Bu durum yeryüzünde dar bir mekâna sıkışıp kalmış, oradan çıkmak isteyen ancak çıkamayan veya başka bir yere geçemeyen kişinin durumuna benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

Bu ifade önceki ayete atfedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri,  لقد تاب اللّه على النبي والمهاجرين والأنصار الذين اتبعوه في ساعة العسرة وعلى الثلاثة الذين خلفوا  [Andolsun ki Allah, peygamberin güçlük saatinde O'na tabi olan muhacirlerin, Ensar’ın ve haklarındaki hüküm ertelenenlerin tövbelerini affetti…]  şeklindedir. Bu atıftaki fayda şudur: Daha önce ifade ettiğimiz üzere, tövbenin, Hz. Peygamberin tövbesinin yanında zikredilmesi, o tövbeyi yapan şahsın mertebesinin büyüklüğüne ve tazim edildiğine delalet etmektedir. Bu atıf, Hz. Peygamberin, muhacirlerin ve Ensar’ın tövbelerinin kabulünün, aynı hükme dahil olmasını gerektirir. Bu da onların durumlarının yüceliğini ve onların buna müstehak olmalarını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ 

 

Cümle, tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle şartın mukadder cevabına hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Takdiri,  لجؤوا إليه ثمّ تاب اللَّه (Allah’a sığındılar sonra da Allah onların tövbesini kabul etti.) şeklindedir.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيَتُوبُوا  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle  تَابَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟

 

Ayetin fasılası ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Lafza-i celâl  اَنَّ ‘nin ismi,  هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi haberidir.

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنَّ ’nin haberi olan  هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Haber olan  التَّوَّابُ  ve  الرَّح۪يمُ۟  vasıflarının aralarında  وَ  olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder. 

Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında  و  olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

الرَّح۪يمُ۟  - التَّوَّابُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.

Cümlede, bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır. Allah onların tevbelerini kabul etti; çünkü o, tevbeleri kabul edendir ve Rahîmdir. 

عَلَيْهِمْ - ضَاقَتْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

تَابَ - لِيَتُوبُوا - التَّوَّابُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, 

اِنَّ , isim cümlesi zamirin tekrarı ve müsnedin marife gelmesi sebebiyle çok sayıda tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)