وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟ ١١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَعَلَى | ve |
|
| 2 | الثَّلَاثَةِ | üçünün (kişinin) |
|
| 3 | الَّذِينَ |
|
|
| 4 | خُلِّفُوا | geri bırakılan |
|
| 5 | حَتَّىٰ | hatta |
|
| 6 | إِذَا |
|
|
| 7 | ضَاقَتْ | dar gelmişti |
|
| 8 | عَلَيْهِمُ | başlarına |
|
| 9 | الْأَرْضُ | dünya |
|
| 10 | بِمَا | rağmen |
|
| 11 | رَحُبَتْ | genişliğine |
|
| 12 | وَضَاقَتْ | ve sıkıldıkça sıkılmış |
|
| 13 | عَلَيْهِمْ | onların |
|
| 14 | أَنْفُسُهُمْ | canları |
|
| 15 | وَظَنُّوا | ve anlamışlardı |
|
| 16 | أَنْ |
|
|
| 17 | لَا | olmadığını |
|
| 18 | مَلْجَأَ | bir çare |
|
| 19 | مِنَ | -tan |
|
| 20 | اللَّهِ | Allah- |
|
| 21 | إِلَّا | başka |
|
| 22 | إِلَيْهِ | yine kendisinden |
|
| 23 | ثُمَّ | sonra |
|
| 24 | تَابَ | tevbesini kabul buyurdu |
|
| 25 | عَلَيْهِمْ | onların |
|
| 26 | لِيَتُوبُوا | tevbe etsinler |
|
| 27 | إِنَّ | çünkü |
|
| 28 | اللَّهَ | Allah |
|
| 29 | هُوَ | O |
|
| 30 | التَّوَّابُ | tevbeyi çok kabul eden |
|
| 31 | الرَّحِيمُ | çok esirgeyendir |
|
Tebük Seferi’ne katılmamaktan ötürü pişmanlık duymakla beraber hemen özür dilemeyen ve tövbeye yönelmeyen üç kişiden söz edilmektedir. Rivayetlere göre bu üç kişi Kâ‘b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî‘dir. Hz. Peygamber seferden dönünce, sıhhî ve malî durumları elverişli olduğu halde sefere katılmayan ve hemen günahlarını itiraf edip tövbeye yönelmeyen bu üç kişinin yüzüne bakmadı. Müslümanlar da Resûlullah’a uyarak geçici olarak onlarla ilişkilerini dondurdular. 106. âyette kendilerinden, “Bir diğer grubun durumu ise Allah’ın hükmüne kalmıştır; ya onlara azap edecek veya tövbelerini kabul edecektir” diye söz edilen bu kişiler, yaklaşık elli gün süren çileli bir bekleyiş içine girdiler. Nihayet bu âyetin nâzil olmasıyla tövbelerinin samimi olduğu ve Allah tarafından kabul edildiği bildirilince yüzleri güldü; Resûlullah’ın ve müslümanların arasına döndüler, âdeta hayat onlar için yeniden başlamış oldu.
Âyetin “geriye bırakılan” diye çevirdiğimiz kısmını, “Tebük Seferi’nden geri kalanlar” şeklinde yorumlayanlar bulunmakla beraber, çoğu müfessirler 106. âyetle irtibatlandırarak buna “bağışlanmaları ertelenenler” mânasını vermişlerdir; olaya konu olan sahâbîlerden yapılan nakiller de bu anlamı desteklemektedir (Taberî, XI, 56-62; İbn Atıyye, III, 92-94).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 69
“Allahım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Rızanı isteyerek, azabından korkarak sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Sana karşı yine senden başka sığınak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.” (Buhârî, Daavât 5. Ayrıca bk. Buhârî, Vudû‘ 75; Müslim, Zikir 56-58; Ebû Dâvud, Edeb 98.)
Resûlullah (s.a.v), yatacağı zaman abdest alıp sağ tarafına yatarak bu duayı okuyan kimsenin, o gece ölürse fıtrat üzere ölmüş olacağını müjdelemiştir (Buhârî, Vudû’, 75).
وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَى الثَّلٰثَةِ car mecruru, önceki ayetteki تَابَ fiiline mütealliktir. الَّذ۪ينَ cemi müzekker has ism-i mevsûl, الثَّلٰثَةِ ’nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası خُلِّفُوا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
خُلِّفُوا damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خُلِّفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi خلف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ
حَتّٰٓى ibtida harfidir. اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. ضَاقَتْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ضَاقَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. عَلَيْهِمُ car mecruru ضَاقَتْ fiiline mütealliktir. الْاَرْضُ fail olup damme ile merfûdur. مَا ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle الْاَرْضُ ’nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ضاقت حال كونها رحبة.. şeklindedir.
رَحُبَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir.
وَ atıf harfidir. ضَاقَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. عَلَيْهِمُ car mecruru ضَاقَتْ fiiline mütealliktir. اَنْفُسُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. ظَنُّٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Sanma anlamında kalp fiilidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, ظَنُّٓوا fiilinin iki mef’ûlu yerinde olup mahallen mansubdur.
اَنْ tekid ifade eden muhaffefe اَنَّ ’dir. İsmi olan şan zamiri mahzuftur. Takdiri, أنه şeklindedir. لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, muhaffefe اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb haberini ref eder. مَلْجَأَ kelimesi لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. Haberi mahzuftur. مِنَ اللّٰهِ car mecruru مَلْجَأَ ’e mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri, من عذاب اللَّه أو من سخط اللَّه şeklindedir.
اِلَّٓا istisna harfidir. اِلَيْهِ car mecruru, mukadder müstesnadan bedel olarak mahallen mecrurdur. Takdiri, لا ملجأ من عذاب اللَّه لأحد إلّا إليه şeklindedir. Veya لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette başlangıç şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hafifletilmiş olan اَنْ aynı اَنَّ gibi isim cümlesinin başına gelir. Fakat ismini hiçbir zaman açıkta göremeyiz. Çünkü ismini gizli bir zamir (zamiruş - şan) olarak alır.
Hafifletilmiş olan اِنْ cümle başında gelebileceği gibi, hafifletilmiş olan اَنْ cümle ortasında gelir.
Hafifletilmiş olan اَنْ ’ in haberi devamlı cümle olur. Bu cümle isim veya fiil cümlesi olabilir. Edattan sonraki cümle isim veya çekimi yapılamayan (camid) bir fiilden oluşan fiil cümlesi ise, edatla arasında yabancı bir kelime bulunmaz.
Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.
Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ) Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)
Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir. İş zamirleri 3’e ayrılır: Munfasıl (ayrı iş zamirleri >هُوَ – هِيَ) mübteda olarak kullanılır. Muttasıl (bitişik iş zamirleri >ىهُ – هَا) huruf-u müşebbehe bil fiil veya efali kulûb ile kullanılır. Mahzuf iş zamiri (hazfolmuş iş zamiri) كَأَنَّ ، أَنَّ ، إنَّ ‘nin muhaffefleri olan كَأَنْ , أَنْ , إِنْ ’den sonra hazfedilmiş olarak gelir..(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ
Cümle, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, لجؤوا إليه ثمّ تاب اللَّه şeklindedir.
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. عَلَيْهِمْ car mecruru تَابَ fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يَتُوبُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle تَابَ fiiline mütealliktir.
يَتُوبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(ثُمَّ) : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. هُوَ fasıl zamiridir. التَّوَّابُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ۟ kelimesi ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Veya munfasıl zamir هُوَ ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. التَّوَّابُ haberi olup damme ile merfûdur. هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ ayırma zamiri) denir.
Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ۟ kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Mübalağalı ism-i fail kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَلَى الثَّلٰثَةِ الَّذ۪ينَ خُلِّفُواۜ
وَ atıf harfi, عَلَى الثَّلٰثَةِ car-mecruru, önceki ayetteki تَابَ ’ye mütealliktir. الثَّلٰثَةِ ’nin sıfatı konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan خُلِّفُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Bahsi geçen üç kişinin ism-i mevsûlle tavsifi, sonraki habere dikkat çekmek içindir.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
خُلِّفُوا fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.
Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
Burada bahsedilenler; Ka’b b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Mürare b. Rebi’dir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
الثَّلٰثَةِ kelimesindeki marifelik ahd içindir. Çünkü onlar insanlar arasında tanınan kişilerdir. Seleme oğullarından Ka'b b. Malik, Âmiroğullarından Mürare b. Rabia ile Vakıf Oğulları'ndan Hilal b. Umeyye'dir. Hepsi de Ensar'dan idiler. Özürsüz olarak Tebük gazvesinden geri kalanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
حَتّٰٓى اِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte حَتّٰٓى ibtidâ harfi, اِذَا şart manalı zaman zarfıdır. Cevap cümlesine müteallik olan اِذَا ’nın muzafun ileyhi olan ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ cümlesi şarttır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
ضَاقَتْ fiiline müteallik mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan رَحُبَتْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üslupta gelen وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ cümlesi وَ ile ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur عَلَيْهِمُ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ibaresi, 25. ayette aynıyla geçmektedir. İktibas sanatı vardır.
Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ [Yeryüzü onlara dar oldu] ve وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ اَنْفُسُهُمْ [Nefisleri onlara dar oldu] ifadelerinde istiare sanatı vardır. ضَاقَتْ fiiline isnad edileren nefisler ve yeryüzü, duvarları olan mekânlara benzetilmiştir. İçinde bulunulan durumu mübalağalı bir şekilde ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
ضَاقَتْ [dar oldu] رَحُبَتْ [geniş oldu] kelimeleri arasında tıbak-ı icab sanatı vardır.
وَظَنُّٓوا اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle ilk ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Şart fiilleri, müspet mazi fiil sıygasındaki gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
اَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِ ibaresinde اَنْ muhaffefe اَنَّ ’dir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şan zamiri mahzuftur.
اَنَّ ’nin haberi olan لَا مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ اِلَّٓا اِلَيْهِۜ cümlesi, cinsini nefyeden لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
مَلْجَأَ , cinsini nefyeden لَا ‘nın ismidir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. مِنَ اللّٰهِ car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
مِنَ اللّٰهِ car mecrurunun takdiri olan عذاب (Azab) olan muzâfı mahzuftur. Muzafın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
اِلَّٓا istisna harfidir. اِلَيْهِ car mecruru mukadder müstesnadan bedeldir. Cümlenin takdiri, لا ملجأ من عذاب اللَّه لأحد إلّا إليه (Allah’ın azabında kendisine sığınılacak Allah’tan başka kimse yoktur.) şeklindedir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ظَنُّٓوا fiili hem zannetti, sandı, hem de kesin bildi anlamlarına gelir. Yani tezdaddandır. (zıt anlamlı fillerdendir). Bu ayetteki ظَنُّٓوا “kesin bildiler” manasındadır.
Birbirine atfedilen şart cümlelerinin, takdiri لجؤوا إليه (Ona sığındılar) olan cevabı mahzuftur. Cevabın hazfi, hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre mezkür şart ve mahzuf cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ [Bütün genişliğine rağmen ….] cümlesi, içinde bulundukları duruma karşı duyulan şaşkınlığı ifade eden bir meseldir. Sanki içinde bulundukları sıkıntı ve endişe nedeniyle yeryüzünde yerleşebilecekleri bir mekân bulamamaktadırlar. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Haklarındaki hüküm o kadar tehir edildi ki yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi. Çünkü insanlar onlardan yüz çevirmiş ve onlarla olan ilişkilerini kesmişlerdi. Yeryüzünün onlara dar gelmesi, onların şaşkınlıklarının temsîli ifadesidir. Yani hiçbir yerde ve yurtta istikrar ve huzur bulamaz olmuşlardı. Ve kendi nefislerine döndüklerinde de hiçbir şeyle mutmain olamıyorlardı. Çünkü ruhlarından ünsiyet ve sevinç gitmiş; ruhlarını yalnızlık ve şaşkınlık sarmıştı ve Allah'ın gazabından kurtulmak için yine mağfiret dilemek suretiyle Allah'a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Radî de bu ifadeyi şöyle açıklamıştır: ضيْق النفس (nefsin daralması) sözünde istiare vardır. Çünkü gerçekte nefis (اَنْفُسُهُمْ) (can, ruh, kalp) daralma ve genişleme ile nitelenemez. O yüzden bununla kastedilen, şiddetli üzüntü sebebiyle kalplerinin sıkıntı çekmesi, sabırlarının tükenme noktasına ulaşmasıdır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki “darlık” بِما رَحُبَتْ kavli karinesince gerçek manasında olmayıp fikrî kargaşa ve bozukluk sebebiyle yaşadığı ıstırap neticesinde kurtuluş yolu bulamayan kişinin misalindeki gibi ﴾ وضاقَتْ عَلَيْكُمُ الأرْضُ بِما رَحُبَتْ [...yeryüzünü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti.] ifadesi de temsîli istiaredir. Bu durum yeryüzünde dar bir mekâna sıkışıp kalmış, oradan çıkmak isteyen ancak çıkamayan veya başka bir yere geçemeyen kişinin durumuna benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Bu ifade önceki ayete atfedilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, لقد تاب اللّه على النبي والمهاجرين والأنصار الذين اتبعوه في ساعة العسرة وعلى الثلاثة الذين خلفوا [Andolsun ki Allah, peygamberin güçlük saatinde O'na tabi olan muhacirlerin, Ensar’ın ve haklarındaki hüküm ertelenenlerin tövbelerini affetti…] şeklindedir. Bu atıftaki fayda şudur: Daha önce ifade ettiğimiz üzere, tövbenin, Hz. Peygamberin tövbesinin yanında zikredilmesi, o tövbeyi yapan şahsın mertebesinin büyüklüğüne ve tazim edildiğine delalet etmektedir. Bu atıf, Hz. Peygamberin, muhacirlerin ve Ensar’ın tövbelerinin kabulünün, aynı hükme dahil olmasını gerektirir. Bu da onların durumlarının yüceliğini ve onların buna müstehak olmalarını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُواۜ
Cümle, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle şartın mukadder cevabına hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Takdiri, لجؤوا إليه ثمّ تاب اللَّه (Allah’a sığındılar sonra da Allah onların tövbesini kabul etti.) şeklindedir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَتُوبُوا cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle تَابَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ۟
Ayetin fasılası ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Lafza-i celâl اَنَّ ‘nin ismi, هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ cümlesi haberidir.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini bildirmek, onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَنَّ ’nin haberi olan هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Haber olan التَّوَّابُ ve الرَّح۪يمُ۟ vasıflarının aralarında وَ olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında و olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
الرَّح۪يمُ۟ - التَّوَّابُ kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.
Cümlede, bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır. Allah onların tevbelerini kabul etti; çünkü o, tevbeleri kabul edendir ve Rahîmdir.
عَلَيْهِمْ - ضَاقَتْ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
تَابَ - لِيَتُوبُوا - التَّوَّابُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,
اِنَّ , isim cümlesi zamirin tekrarı ve müsnedin marife gelmesi sebebiyle çok sayıda tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ ١١٩
Önceki âyetlerde işlenen konuyla bağlantı kurarak yorum yapan müfessirler, “doğrular” diye çevirdiğimiz sâdıkîn kelimesini, Hz. Peygamber ve onun ashabı şeklinde açıklarlar (Râzî, XVI, 220). Buradaki hitabın genelliği ve Kur’an’daki kullanımları dikkate alınırsa bu kelimeye, “özü sözü bir olan ve dürüst davranan kişiler” mânası vermek daha uygun olur. Kuşkusuz bu niteliği taşıyan örnek şahsiyetlerin başında peygamberler ve Peygamberimiz Hz. Muhammed ile ona gönülden bağlanmış sahâbîleri gelir. “Doğrularla beraber olun” buyruğunun, onlarla maddî bir beraberlik içinde olmaktan çok, bu sayede elde edilecek doğruluk erdemiyle onlar gibi davranmayı hedeflediği açıktır. Buna göre “Allah’a saygıda kusur etmeme, O’na karşı gelmekten sakınma çabası gösterme” gibi mânalarla açıklanabilen takvâ kavramının sıdk kökünden gelen sâdıkun kavramıyla birlikte kullanılmış olması, tam anlamıyla takvâya erişebilmenin ancak doğrulukla birlikte gerçekleşebileceğini gösterir (takvâ hakkında bk. Bakara 2/197; A‘râf 7/26).
Sıdk, insanın söz ve davranışlarıyla niyet ve inancında doğru, dürüst ve iyilikten yana olması anlamında bir ahlâk terimidir. Sıdk kelimesi ve türevleri Kur’an’da ve hadislerde sıkça geçer. İslâm ahlâkçıları da bu iki ana kaynakta tuttuğu önemli yere paralel olarak, sıdk kavramına eserlerinde geniş yer vermişler, çeşitli tutum ve davranışlara göre başlıca altı tür sıdktan söz etmişlerdir: a) Konuşmada dürüstlük. Dinî ve sosyal bir zarara yol açmadıkça söylenen her sözün gerçeği yansıtması gerekir. b) Niyet ve iradede dürüstlük. Davranışların özü ve ruhu niyettir; bu itibarla kişi önce kendi niyet ve iradesinde dürüst olduğundan emin bulunmalıdır. Nitekim birçok âyet ve hadis, davranışlarda niyetin önemini vurgulamıştır. c) Karar dürüstlüğü. Kişi bir işin iyi olduğuna inanmışsa onu yapmaya, kötü olduğuna inanmışsa ondan uzak durmaya karar vermelidir. d) Kararında durma dürüstlüğü. Bir konuda verilmiş kararı uygulamak ve caymadan sürdürmek, karar vermekten daha güçtür; fakat kararın değeri onu uygulamadaki dürüstlüğe bağlıdır. Karar verme ve kararında durma dürüstlüğü özellikle kötü alışkanlıklardan tövbe edip bir daha bunlara dönmeme konusunda önem taşır. Kötü bir işe karar verilmiş olması halinde bundan caymak ise yeni bir doğru karar almak ve uygulamak anlamına gelir. e) Amelde dürüstlük. Ahlâk bilginleri amel bakımından sıdkı, iyilikleri gösteriş yapma ve çıkar gütme gibi ahlâk dışı amaçlarla değil, sırf iyilik olduğu için yapma, kötülükleri de aynı anlayışla terketmedeki doğruluk ve dürüstlük şeklinde açıklarlar. f) Dinî ve mânevî hallerde dürüstlük. Özellikle tasavvufî kaynaklarda havf (korku), recâ (ümit), tâzim, zühd, rızâ, tevekkül, sevgi gibi insanın Allah’a saygı ve bağlılığını gösteren yüksek dinî ve mânevî hallerinde dürüst olması, sıdkın en yüksek derecesi olarak gösterilmiştir (Gazzâlî, İhyâ, IV, 391). Böylece, insanın sorumluluğa konu olan bütün hal ve hareketlerinde doğruluk ve dürüstlüğü, samimiyet ve iyi niyeti ifade eden geniş kapsamlı bir ahlâk terimi olan sıdkın, âyette büyük bir erdem kabul edildiği ve bu fazilete sahip olanların da, müminler için örnek ve önder şahsiyetler olarak gösterildiği söylenebilir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 71-72
Riyazus Salihin, 1545 Nolu Hadis
Abdullah İbni Mes’ûd radıyallâhu anh”den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık yoldan çıkmaya (fucûr) sürükler. Fucûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır”.
(Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105.)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. الَّذ۪ينَ münadadan sıfat veya bedel olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اٰمَنُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Nidanın cevabı اتَّقُوا اللّٰهَ ’dir.
اتَّقُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. كُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nidanın cevabına matuftur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُونُوا nakıs, نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı كُونُوا ‘nün ismi olarak mahallen merfûdur. مَعَ mekân zarfı, كُونُوا ‘nun mahzuf haberine mütealliktir. الصَّادِق۪ينَ muzâfun ileyh olup, cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰمَنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
اتَّقُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي ’dir. İftial babının fael fiili و ي ث olursa fael fiili ت harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي olmuş, sonra و harfi ت ' ye dönüşmüş إتّقي olmuştur.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
الصَّادِق۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا , tekid ifade eden tenbih harfidir.
الَّذ۪ينَ münadadan bedeldir. Bedel, ıtnâb sanatı babındandır. Mevsûlün sılası olan اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
İman edenlerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi sonraki konuya dikkatleri çekmek ve tazim ve haberin medih üzere olduğunu bildirmek içindir.
İsm-i mevsûller muhakkak herkesin bildiği bir grup varsa kullanılır. Burada bu iman edenler Peygamber Efendimiz ve sahabe tarafından bilinen insanlardı. Böyle bir grup yoksa ism-i mevsûl gelmez.
Bazı salihler Allah Teâlâ'nın, ايَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا [Ey iman edenler] sözünü işitince sanki Allah'ın nidasını işitmiş gibi, لبيك وسعديك “Emret Allah'ım, emrine amadeyim” der. Böyle söylemek Kur’anî edeptir.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki nida üslubu Kur’an-ı Kerim’de iman edenlere önemli bir konunun bildirileceğini haber verir. Çeşitli tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi يَٓا gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan konu için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri’t Ta’bîri’l Kur’ânî, S. 43)
Yüce Allah, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا hitabıyle Kur'an'ın 88 yerinde müminlere hitap etmiştir. Muhataplara "Ey müminler!" diye seslenilmesi, onlara, bu iman sahibinin Allah'ın emirlerine güzel bir şekilde sarılması ve itaat etmesi, yasaklarından da sakınması gerektiğini hatırlatır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا şeklindeki hitap; iman edenler için önemli bir açıklamanın yapılacağına işaret eder. Allah Teâlânın kullarına çağrıda bulunurken son derece etkili ve beliğ bir üslup kullanması, beyan ettiği hakikatlerin önemli olduğunu vurgulamak ve bunların muhataplar tarafından fark edilerek gerekli mesajı almalarını sağlamak içindir.
Bu hitap umumi olup tövbe edenler de öncelikle bunun kapsamına dahildir. Diğer bir rivayete göre ise bu hitap, özellikle Tebük seferine katılmayanlardan haklarındaki hüküm geriye bırakılanlar içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Nidanın cevap cümlesi olan اتَّقُوا اللّٰهَ ; emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Emir üslubunda talebî inşâî isnad olan وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ cümlesi atıf harfi وَ ’la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
كَان ’nin dahil olduğu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. مَعَ الصَّادِق۪ينَ ’nin müteallakı olan كَان ’nin haberi mahzuftur.
الصَّادِق۪ينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
اتَّقُوا - الصَّادِق۪ينَ - اٰمَنُوا kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ ١٢٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | مَا |
|
|
| 2 | كَانَ | onlara yakışmaz |
|
| 3 | لِأَهْلِ | halkının |
|
| 4 | الْمَدِينَةِ | Medine |
|
| 5 | وَمَنْ | ve kimselerin |
|
| 6 | حَوْلَهُمْ | onların çevresinden |
|
| 7 | مِنَ | -dan |
|
| 8 | الْأَعْرَابِ | bedevi Araplar- |
|
| 9 | أَنْ |
|
|
| 10 | يَتَخَلَّفُوا | geri kalmaları |
|
| 11 | عَنْ | -nden |
|
| 12 | رَسُولِ | Elçisi- |
|
| 13 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 14 | وَلَا | ve |
|
| 15 | يَرْغَبُوا | kaygısına düşmeleri |
|
| 16 | بِأَنْفُسِهِمْ | kendi canlarının |
|
| 17 | عَنْ |
|
|
| 18 | نَفْسِهِ | onun canından önce |
|
| 19 | ذَٰلِكَ | böyledir |
|
| 20 | بِأَنَّهُمْ | çünkü |
|
| 21 | لَا | yoktur ki |
|
| 22 | يُصِيبُهُمْ | onların çekmeleri |
|
| 23 | ظَمَأٌ | bir susuzluk |
|
| 24 | وَلَا | ve yoktur ki |
|
| 25 | نَصَبٌ | bir yorgunluk |
|
| 26 | وَلَا | ve yoktur ki |
|
| 27 | مَخْمَصَةٌ | bir açlık |
|
| 28 | فِي |
|
|
| 29 | سَبِيلِ | yolunda |
|
| 30 | اللَّهِ | Allah |
|
| 31 | وَلَا | ve yoktur ki |
|
| 32 | يَطَئُونَ | ayak basmaları |
|
| 33 | مَوْطِئًا | bir yere |
|
| 34 | يَغِيظُ | öfkelendirecek |
|
| 35 | الْكُفَّارَ | kâfirleri |
|
| 36 | وَلَا | ve yoktur ki |
|
| 37 | يَنَالُونَ | sağlamaları |
|
| 38 | مِنْ |
|
|
| 39 | عَدُوٍّ | düşman karşısında |
|
| 40 | نَيْلًا | bir başarı |
|
| 41 | إِلَّا | mutlaka |
|
| 42 | كُتِبَ | yazıl(masın) |
|
| 43 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 44 | بِهِ | onunla |
|
| 45 | عَمَلٌ | bir amel |
|
| 46 | صَالِحٌ | salih |
|
| 47 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 48 | اللَّهَ | Allah |
|
| 49 | لَا | zayi etmez |
|
| 50 | يُضِيعُ | ecirlerini |
|
| 51 | أَجْرَ | iyilik edenlerin |
|
| 52 | الْمُحْسِنِينَ | harcamaları |
|
Esasen Medine halkı ve yakın çevresindeki bedevîlerden Resûlullah’ın çağrısına uyup ona katılmaktan kaçınanların sayısının fazla olmadığı dikkate alınırsa, burada, anılan bu kesimden “hiç kimseye” böyle davranmanın yaraşmayacağını belirtmenin amaçlandığı söylenebilir. Yani âyet vâkıayı tesbitten ziyade muhtemel bir gevşekliği önlemeyi hedeflemektedir. Örnek nesle örnek davranışların yakışacağı, vahyin kaynağına böylesine yakın muhatapların Hz. Peygamber’e itaatte daha bir duyarlı olmaları gerektiği ve bunun ecrinin de çok büyük olacağı temasını taşıyan bu âyetlerden, diğer müminlerin sorumluluklarının daha az olduğu ve samimi biçimde ortaya koyacakları fedakârlıkların daha az sevap kazandıracağı mânası çıkarılmamalıdır. Öte yandan, Peygamber şehri ne özel atıfta bulunulması İslâmiyet’in daha çok orada şekillenmesi ve Hz. Peygamber’in yolunu izlemenin önemiyle ilgili olup, buradaki mesaj bütün çağları ve bütün mümin topluluklarını kuşatacak mahiyette genel ve süreklidir (Derveze, XII, 338; Esed, I, 386). 120. âyetin “çünkü” diye başlayan kısmından itibaren 121. âyetin sonuna kadarki ifade akışı da bunu destekler niteliktedir. Şu halde bu âyetlerden, –diğer kimselerin görevlerinde bir eksiltme anlamı çıkarılmaksızın– bir görevin, özellikle dinî bir vazifenin ifasında konuya ilişkin bilgi ve yakınlığı daha fazla olanların daha bir sorumluluk bilinciyle davranmaları gerektiği; bu bilinç içinde, samimi ve özverili olarak ortaya konan her davranışın Allah katında değer bulacağı ve asla boşa gitmeyeceği sonucu çıkarılabilir.
120. âyetin “düşmana karşı bir başarı elde etseler” şeklinde tercüme edilen kısmı, düşmanın öldürülmesi, esir edilmesi, savaş malzemelerinin ele geçirilmesi, hezimete uğratılması gibi mânalarla açıklanmıştır (Şevkânî, II, 472).
“Bir yol katettiklerinde” diye çevrilen 121. âyetteki ifadenin lafzî karşılığı “bir vadiyi katettiklerinde” şeklindedir. Sözlükte “akarsu yatağı” anlamına gelen vâdî kelimesinin Araplar’ca daha çok “yeryüzü, arazi” anlamında kullanıldığı (Zemahşerî, II, 177) ve “kataa” fiiliyle kullanıldığı zaman “yol tepmek, yola devam etmek” mânalarının kastedildiği dikkate alınarak Muhammed Esed’in çevirisi (I, 385, 386) bizce de tercihe şayan bulunmuştur.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 72-73
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ
İsim cümlesidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
لِاَهْلِ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. الْمَد۪ينَةِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Müşterek ism-i mevsûl مَنْ atıf harfi وَ ’la لِاَهْلِ ’ye matuf olup, mahallen mecrurdur. Mekân zarfı حَوْلَهُمْ mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنَ الْاَعْرَابِ car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf haline mütealliktir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, كَانَ ’nin muahhar ismi olup mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَتَخَلَّفُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ رَسُولِ car mecruru يَتَخَلَّفُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. يَرْغَبُوا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاَنْفُسِهِمْ car mecruru يَرْغَبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
عَنْ نَفْسِه۪ car mecruru يَرْغَبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَتَخَلَّفُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi خَلَفَ ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olup mahallen merfûdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. أَنَّ ve masdar-ı müevvel, بِ harf-i ceriyle ذَ ٰلِكَ ’nin mahzuf haberine müteallik olup, mahallen mecrurdur. بِ harf-i ceri sebebiyyedir.
أَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
هُمْ muttasıl zamir أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَا يُص۪يبُهُمْ cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُص۪يبُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ظَمَاٌ fail olup damme ile merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَصَبٌ atıf harfi وَ ile ظَمَاٌ ‘e matuftur. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. مَخْمَصَةٌ atıf harfi وَ ile ظَمَاٌ ‘e matuftur. ف۪ي سَب۪يلِ car mecruru مَخْمَصَةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrudur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık-bedel, istiane, zaman-mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) يُص۪يبُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi صوب ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَطَؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَوْطِئاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَغ۪يظُ cümlesi, مَوْطِئاً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur.
يَغ۪يظُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْكُفَّارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنَالُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ عَدُوٍّ car mecruru يَنَالُونَ fiiline mütealliktir. نَيْلاً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. بِه۪ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. بِ harf-i ceri, sebebiyyedir. عَمَلٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur. صَالِحٌ kelimesi عَمَلٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir.Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَالِحٌ kelimesi sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يُض۪يعُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُض۪يعُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اَجْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمُحْسِن۪ينَ muzâfun ileyh olup cer alameti ى ‘ dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
يُض۪يعُ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضيع ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
الْمُحْسِن۪ينَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Menfi كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
Cümlenin aklen mümkün olmayan durumlarda kullanılan مَا كَانَ ile gelmesi, bu halin müminlerden kesinlikle sadır olmaması gerektiğine işaret etmiştir.
مَا كَانُ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)
لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ ‘ye matuf olan mecrur mahaldeki ism-i mevsûl مَنْ ’in sılası mahzuftur. حَوْلَهُمْ bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنَ الْاَعْرَابِ car-mecruru, mevsûlün mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ cümlesi, masdar teviliyle كَانَ ’nin muahhar ismi konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَسُولِ اللّٰهِ izafetinde, رَسُولِ kelimesinin Allah lafzına izafesi, Hz. Peygamberin şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir.
İlk cümlede müminler tehallüften nehyediliyor. Fakat bu nehiy, haber üslubunda gelmiştir. Muktezayı zahirin hilafına olan haber suretindeki cümle, inşâî manaya geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Medine halkından ve bedevilerden bir kısmının geri kalma fiilinde birleştirilmeleri cem’ sanatıdır.
Menfi muzari fiil sıygasında gelen وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ cümlesi, masdar teviliyle önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
بِاَنْفُسِهِمْ - عَنْ نَفْسِه۪ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
… مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ ayetinin tefsirinde Beyzâvî, bu ifadenin nehiy manasına olduğunu, ancak mübalağa ifade etmek için nefy (haber) sıygasıyla geldiğini beyan eder. Ebussuûd ile Âlûsî de onun bu açıklamasından esinlenerek aynı manayı verirken, Zemahşerî’nin Keşşâf’ında bu bilgi yer almamaktadır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
بنَفْسِه۪ değil de عَنْ نَفْسِه۪ denmesinde latif bir anlam farkı vardır. بِ harfi birliktelik içindir. Bırakmadan ilişki kurmak, eşlik etmek manası taşır. عَنْ ise bırakmak, terketmek anlamları için kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِاَنْفُسِهِمْ sözündeki بِ harf-i ceri mülâbese içindir. Hal konumundadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يَرْغَبُو ’nun nasbı da cezmi de caizdir, (bu) مَا كَانَ ’nin ifade ettiği savaştan geri kalma yasağına ya da beraber çıkmanın vacip olduğuna işarettir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ ifadesinde istiare vardır. Bununla kastedilen anlam şudur: “Onların Peygamberin uğruna canını ortaya koyduğu davayı bir kenara bırakarak kendi canlarını düşünmeleri, onun canının tehlikede olduğu yerlerde, kendisine uyup izini takip etmek gerekirken kendi canlarını korumakla meşgul olmaları onlara yakışmaz.’’ (Ayetin) zahiri, bu kimselerin Peygamberin (s.a.v) canından önce kendi canlarını düşündüklerini gösteriyor. Onun için anlatılmak istenen, Hz. Peygamberin canının tehlikede olduğu yerlerde onu bir kenara bırakıp kendi canlarını düşünmelerinin onlara yakışmayacağıdır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)
لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ tabiri; Medine halkı; Hazrec ve Evs kabilelerinden oluşan Ensar ile Mekke ve diğer yerlerden oraya gelen muhacirleri ifade eder.
Aslında Medine şehir demektir. Buradaki Medine’den maksat Hz. Peygamberin hicret ettiği Medine şehridir. Nispet ismi Medenî şeklinde olur. Şehir anlamındaki Medinenin nispeti ise Medînî şekline gelir. Bu kentin, yüz tane adının olduğunu söyleyenler vardır. Onlardan birkaçı şunlardır: Dar'ul-Ehyâr, Dabiru’l Ebrâr, Daru's Sünne, Daru's Selame, Daru'l Feth, Bârra, Tayyibe, Tâbe, Taybe... Buraya bu son üç kelimenin isim olarak verilmesinin sebebi, oradaki hayatın hoş ve güzel oluşu, oradaki ıtırdaki güzel kokunun diğerlerinde bulunmayışından dolayıdır. Ayrıca Medine kentinde, Acve denen bir cins hurma vardır. Bu meyveden başka yerde bulunmaz. Bu meyve, zehirlenmelere şifadır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Arapların, Arap olarak isimlendirilmesi şundandır: Çünkü, Hz. İsmail'in çocukları Arebe’de doğup büyümüşlerdir. Arebe ise Tihâme (çöl) bölgesindendir. Böylece o çocuklar, beldelerine nispet edilmişlerdir. Arap yarımadasında meskûn olan ve onların dillerini konuşanlar da onlardandır. Çünkü bunlar da Hz. İsmail'in çocuklarındandır. Yine, Arapların Arap adını almalarının sebebinin, onların lisanlarının kalplerindeki şeyleri îrab yani ifade etmesi olduğu da ileri sürülmüştür. Arapçanın, diğer dillerde bulunmayan pek çok fesahat ve akıcılık üslubu ihtiva ettiğinden de şüphe yoktur. Hikmet erbabından birinin, yazmış olduğu bir kitapta şöyle dediğini gördüm: “Rumların hikmeti beyinlerindedir. Zira onlar, çok acayip terkipler meydana getirebilirler. Hindlilerin hikmeti vehimlerinde, Yunanlıların hikmeti ise kalplerindedir. Bu böyledir, zira çok mal elde etmek akılla alakalı bir şeydir. Arapların hikmeti de lisanlarındadır. Bu, onların lafızlarının çok tatlı ve ibarelerinin de çok çekici olmasındandır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu kelime Kur’ânda 6 ‘sı bu surede olmak üzere 10 kere geçmiştir. Buradakilerin hepsi münafıklar hakkındadır.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
ذٰلِكَ mübteda, بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ car mecruru, mahzuf habere mütealliktir.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile duruma işaret edilmiştir.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذٰلِكَ ile işaret edilmesi Resulullah’tan geri kalmanın onlar için sabit bir durum haline gelmemesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكُ ve ذٰلِكُمْ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, S. 190)
Masdar ve tekit harfi بِاَنَّ ‘nin dahil olduğu بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren بِ harfi ile ذٰلِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel olan cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
بِاَنَّهُمْ ’daki بِ harfi sebep bildirir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) Yani onların zarara uğramayacaklarının sebebidir.
اَنَّ ‘nin haberi olan لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ cümlesi menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Birbirine matuf olan وَلَا نَصَبٌ ve وَلَا مَخْمَصَةٌ kelimeleri, fail olan ظَمَاٌ ‘a atfedilmiştir. Cihet-i camiâ tezayüftür. Bu kelimelerdeki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. kelimelere dahil olan tekid ifade eden zaid لَا harfleri de anlama “hiçbir” manası katmıştır.
ظَمَاٌ - نَصَبٌ - مَخْمَصَةٌ kelimeleri, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
ظَمَاٌ - نَصَبٌ - مَخْمَصَةٌ kelimelerindeki nekrelik, açlık, susuzluk ve yorgunluğun en az ve en fazla derecesini kaplayarak ifade etmek içindir. Yani onlara isabet eden susuzluğun derecesi binde bir nispetinde bile olsa onun karşılığı verilecektir. Nefy lamının tekrarı; isabet eden üç türlü meşakkatin hepsinin bir arada isabet etme şartını ortadan kaldırmıştır. Bu; onları yüceltmek ve himmetle takviye etmek içindir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Allah’ın yolu, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak Allah'ın emrine uymanın önemini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Veciz ifade kastına matuf سَب۪يلِ اللّٰهِ izafeti, lafzâ-i celâle muzâf olması سَب۪يلِ için tazim ve şeref ifade eder.
سَب۪يلِ اللّٰهِ ibaresinde istiare vardır. سَب۪يلِ kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Aynı üslupta gelen وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olan … لَا يُص۪يبُهُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Mef’ûl olan مَوْطِئاً ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.
يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ cümlesi مَوْطِئاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Yine اَنَّ ’nin haberine matuf olan وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûlü mutlak olan نَيْلاً ve kasr cümleyi tekit etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur مِنْ عَدُوٍّ , durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak mef’ûle takdim edilmiştir.
لَا يَنَالُونَ fiiline müteallik مِنْ عَدُوٍّ car-mecrurundaki nekrelik nev ve tahkir ifade eder.
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefiy harfi لَا ve istisna edatı إِلَّا ile hasr meydana gelmiştir. Kasr, fiille hal arasındadır. يَنَالُونَ maksur- sıfat, hal cümlesi كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
يَطَؤُ۫نَ - مَوْطِئاً ve يَنَالُونَ - نَيْلاً gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
ذٰلِكَ ’de toplanan beş unsur (açlık, susuzluk, yorgunluk, küffar beldeye ayak basma ve düşmana erişme) sayıldığı için cem' ma’at-taksim sanatı vardır.
Müstesna olan hal cümlesi كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. كُتِبَ fiiline müteallik olan بِه۪ sebebin önemi için ve لَهُمْ de durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
بِه۪ ‘deki بِ harfi sebebiyedir.
Fail olan عَمَلٌ ’daki nekrelik nev ve tazim ifade eder.
كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ ifadesinde istiâre sanatı vardır. Burada yazma [ كُتِبَ ] ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâlanın salih ameller konusundaki hükmü, yazılı şeylerin sabit ve kalıcı olmasına benzetilerek mübalağa yapmak için yazma, hüküm vermek yerine müstear olmuştur.
صَالِحٌ kelimesi عَمَلٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Cümlede tekidu’z-zem bima yuşbihu’l-medḥ sanatı vardır.
كُتِبَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Cümle kasr ve mef’ûlü mutlakla tekid edilmiştir. Kasr faille hali arasında, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Menfi cümlede zikredilenler, salih amel olarak yazılmaya hasredilmiştir.
Burada önünde nefy harfi َ لَا olduğu için istisna اِلَّا harfi geçersizdir. Malum olduğu gibi nefy ve istisna harfleri bir araya geldiğinde, her ikisinin manası da geçersiz olur; birlikte hasr manası taşırlar. Burada mahsur olan mana, olumsuz cümlede zikredilmiş olan her salih amelin yazılmasıdır. Mücahitlerin her salih ameli için Allah'ın ecir yazdığı haber verilmiştir.
Güzel olan şey, geçen fiillerden her birinin َو atıf harfiyle atfedilmesidir. Böylece her biri müstakil olarak zikredilmiştir. Her fiilin başına gelen nefy harfi َ لَا hasra delalet eder. بِه۪ 'deki müfred gaib zamirin tekrarlanması her bir fiilin tahsisine delalet eder. (Halidî, Vakafât, s. 79)
اِلَّا istisna edatı, hal konumundaki كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ cümlesi umumî halden istisna edilen müstesnadır. İstisna müferrağdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ
Bu cümle makablinin sebebini bildirir. Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan اللّٰهُ lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette üçüncü kez tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâdır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ cümlesi müsneddir. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. müsnedin cümle olarak gelmesi hükmü takviye etmiştir.
Nefy harfinin müsnedün ileyhden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karîneler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İhsan; Allah’ı görür gibi yaşamaktır.
الْمُحْسِن۪ينَۙ ‘den murad, yukarıdaki amelleri yapanlardır.
اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ ifadesinde istiare sanatı vardır. Muhsinlerin mükafatı, işçiye ödenen ücrete benzetilmiştir.
اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. [Allah, muhsinlerin ecrini zayi etmez.] ifadesine, yaptıkları bütün fiiller sebebiyle mücahitlerin muhsin olduğu ve şehit olmasalar da tüm muhsinlerin ödüllendirileceği manası idmâc edilmiştir.
Son cümlede zamir makamında bahsi geçen amelleri yapanların الْمُحْسِن۪ينَۙ şeklinde zahir olarak zikredilmesi, onların amellerinin Allah katındaki kıymetine dikkat çekmek için yapılmış iltifat ve itnâb sanatıdır.
Bu görüşe göre zamir makamında zahir ismin kullanılması (onlar zamiri yerine, iyilik yapanlar denmesi), onları methetmek, onların da ihsan ehli zümresine dahil olduklarına, amellerinin de ihsan kabilinden olduğuna şehadet etmek ve hükmün kaynağını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Cümlede, bir konuda kelâmcıların usûlünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır. Bahsi geçen amelleri yapanlar Allah tarafından mükafatlandırılacaktır. Çünkü Allah salih amelleri zayi etmez.
Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Önceki cümleyi tekid için gelmiş ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)
وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ١٢١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَا | ve yoktur ki |
|
| 2 | يُنْفِقُونَ | sarfettikeri |
|
| 3 | نَفَقَةً | bir masraf |
|
| 4 | صَغِيرَةً | küçük |
|
| 5 | وَلَا | ve |
|
| 6 | كَبِيرَةً | büyük |
|
| 7 | وَلَا | ve yoktur ki |
|
| 8 | يَقْطَعُونَ | bir geçmeleri |
|
| 9 | وَادِيًا | vadiyi |
|
| 10 | إِلَّا | mutlaka |
|
| 11 | كُتِبَ | yazı(lmasın) |
|
| 12 | لَهُمْ | onların lehine |
|
| 13 | لِيَجْزِيَهُمُ | onları mükafatlandırması için |
|
| 14 | اللَّهُ | Allah’ın |
|
| 15 | أَحْسَنَ | en güzeliyle |
|
| 16 | مَا | şeylerin |
|
| 17 | كَانُوا | oldukları |
|
| 18 | يَعْمَلُونَ | yapıyorlar |
|
وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُنْفِقُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نَفَقَةً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
صَغ۪يرَةً kelimesi نَفَقَةً ‘ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. كَب۪يرَةً atıf harfi وَ ’la صَغ۪يرَةً ’e matuftur.
وَ atıf harfidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَقْطَعُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. وَادِياً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır.
كُتِبَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. لَهُمْ car mecruru كُتِبَ fiiline mütealliktir. Naib-i faili mahzuftur. Takdiri, عمل صالح şeklindedir.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُنْفِقُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نفق ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
لِ harfi, يَجْزِيَهُمُ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harfi ile كُتِبَ fiiline mütealliktir.
يَجْزِيَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. اَحْسَنَ ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَا ve masdar-ı müevvel muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamir olarak mahallen merfûdur. يَعْمَلُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْمَلُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بِ harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekân zarfı gibi manalar kazandırabilir. Burada sebep manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً وَلَا كَب۪يرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …لَا يَنَالُونَ مِنْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
نَفَقَةً ‘deki nekrelik, nev, kıllet ve umum ifade eder.
صَغ۪يرَةً kelimesi نَفَقَةً için sıfattır.
Tezat nedeniyle صَغ۪يرَةً ‘e atfedilen كَب۪يرَةً ‘deki nefiy harfi, olumsuzluğu tekit için gelen zaid harftir. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يُنْفِقُونَ - نَفَقَةً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Cümlede ihtibak sanatı vardır. لَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغ۪يرَةً dedikten sonra sadece كَب۪يرَةً lafzıyla yetinilmiş نَفَقَةً hazfedilmiştir.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân, II, 831)
وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِياً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mef’ûl olan وَادِياً ‘deki nekrelik, nev, kıllet ve umum ifade eder.
يَقْطَعُونَ وَادِياً ; Vadiyi katetmek, vadinin iki yanını aşmak ve geçmektir. Mücahitler bir yönden gelerek vadiyi geçerler. Bu karşıdan karşıya geçmeye ve aşmaya قْطَعُ denir. (Halidî, Vakafât, s. 82)
Hal konumunda müstesna olan كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كُتِبَ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle كُتِبَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
İkinci mef’ûl olan اَحْسَنَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
اَحْسَنَ için muzâfun ileyh olan masdar harfi مَا ’yı takip eden كَانُوا يَعْمَلُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كان ’nin haberi olan يَعْمَلُونَ ise, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
Ayetteki muzari fiiller, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Birbirine matuf iki cümledeki nefiy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّٓا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille hal arasındadır. يُنْفِقُونَ ve يَقْطَعُونَ fiilleri maksur- sıfat, hal cümlesi كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ maksurun aleyh- mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.
كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ ifadesinde istiâre sanatı vardır. Burada yazma [ كُتِبَ ] ile kastedilen, hüküm vermek, yargıda bulunmaktır. Allah Teâlanın güzel karşılık verme konusundaki hükmü, yazılı şeylerin sabit ve kalıcı olmasına benzetilerek mübalağa için yazma, hüküm vermek yerine müstear olmuştur.
Cümlede ayrıca tekidu’z-zem bima yuşbihu’l-medḥ sanatı vardır.
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
Son cümlede mazi كَان fiilinin gelmesi maksatlıdır. Olmaya ve devama işaret eder. Yani onların salih amellerinin (cihattaki hareketleri) onlardan ayrılmadan fasılasız ve devamlı olduğuna işarettir. Ayrıca bir soruya cevapmış gibi ta’lil lamı ile gelmiştir.
يَعْمَلُونَ şeklinde muzari fiille ifade edilmesi de maksatlıdır. Muzari fiil, teceddüd ve hudusa delâlet eder. Bu da, onların sâlih amellerinin sürekli yenilediklerine ve ara vermediklerine delâlet eder.(Halidî, Vakafat, s. 84)
اَحْسَنَ ‘deki ism-i tafdil kalıbı, mücâhidlerin sâlih amellerinin çokluğuna ve çeşitliliğine işaret eder. Hasen ve ahsen olanları vardır. Ahsen olanları; infak etmeleri, cihâda çıkmaları ve vâdileri geçmeleridir. Allah mücâhidleri şereflendirir, cihâdlarını kabul eder ve amellerini en güzel şekilde mükafatlandırır.(Halidî, Vakafat, s. 93-94)
Önceki âyet mücâhidlerin cihâd esnasında başına irade dışı gelen meşakkat ve sıkıntılardan bahsederken, bu âyet cihâda çıkmaya hazırlanırken sadır olan iradî amellerden bahsetmektedir. (Halidî, Vakafat, s. 81)
لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ [Mutlaka Allah o yapageldikleri şeyden daha güzeliyle onlara mükâfat vermek için] buyurulmuştur. Bu ifadede, iki izah bulunmaktadır:
a. Ayette geçen اَحْسَنَ kelimesi, onların yapmış oldukları fiillerin sıfatlarındandır. Onların yapmış oldukları fiiller içinde vacip, mendup ve mübah olanlar bulunmaktadır. Allah Teâlâ onlara, kendilerinin yapmış oldukları en güzel fiile göre mükâfat vereceğini beyan buyurmuştur ki bu durumda, bu اَحْسَنَ [en güzel] tabirine, mübah olanlar değil de vacip (farz) ve mendup olanlar girer.
b. اَحْسَنَ lafzı, "ceza-mükâfat" kelimesinin sıfatıdır. Buna göre “Allah onları, yapmış oldukları amellerine mukabil en güzel, en yüce ve en üstün mükâfatla ödüllendirir.” ki işte bu da Allah'ın verecek olduğu ilahi mükâfattır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟ ١٢٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve değillerdi |
|
| 2 | كَانَ |
|
|
| 3 | الْمُؤْمِنُونَ | inananlar |
|
| 4 | لِيَنْفِرُوا | sefere çıkacak |
|
| 5 | كَافَّةً | hepsi toptan |
|
| 6 | فَلَوْلَا | gerekmez mi? |
|
| 7 | نَفَرَ | geri kalmaları |
|
| 8 | مِنْ |
|
|
| 9 | كُلِّ | her |
|
| 10 | فِرْقَةٍ | kabileden |
|
| 11 | مِنْهُمْ | içlerinden |
|
| 12 | طَائِفَةٌ | bir cemaatin |
|
| 13 | لِيَتَفَقَّهُوا | iyice öğrenmek için |
|
| 14 | فِي |
|
|
| 15 | الدِّينِ | dini |
|
| 16 | وَلِيُنْذِرُوا | ve uyarmaları için |
|
| 17 | قَوْمَهُمْ | kavimlerine |
|
| 18 | إِذَا | zaman |
|
| 19 | رَجَعُوا | dönüp geldikleri |
|
| 20 | إِلَيْهِمْ | onlara |
|
| 21 | لَعَلَّهُمْ | belki |
|
| 22 | يَحْذَرُونَ | sakınırlar diye |
|
Müfessirler âyetin iniş sebebi hakkında değişik rivayetler aktarmışlardır. Bunlardan birine göre, önceki âyetlerde Resûlullah’ın savaş çağrısına olumlu karşılık vermeyenlerin ağır bir biçimde eleştirilmeleri sebebiyle oluşan hassasiyet Medine çevresindeki müslümanları veya yeni müslüman olan kimseleri ihtiyaç olmasa bile –muhtemel savaş çağrısına hemen uyabilme amacıyla– Medine’ye gelmeye yöneltmişti. Yakın içerikteki bir rivayete göre, varını yoğunu toplayıp Medine’ye gelen ve Resûlullah’ın yakınında olmaya, ondan dini daha iyi öğrenmeye çalışan bu kimselerin oluşturduğu izdiham Medine’nin yerli halkını rahatsız etmeye başlamıştı. Bu rivayetler ışığında âyetin, şehircilik ve iskân politikalarında planlamanın önemine dikkat çekmek istediği düşünülebilir. Diğer bir rivayet ise şöyledir: Hz. Peygamber çevredeki vahalarda bulunan bazı topluluklardan belirli kimseleri oralardaki insanlara İslâmiyet’i öğretmek üzere yollamıştı; 120. âyet inince bu kişiler kendilerinin de bu kapsamda olduğunu düşünerek telâşlandılar ve hemen Medine’ye döndüler (bunlarla ilgili değerlendirmeler için bk. Taberî, XI, 66-71; Derveze, XII, 239-241).
Dinde yeterli bilgi sahibi olmaları istenenlerin sefere çıkanlar arasında mı yoksa geride kalanlar arasında mı bulunacakları hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre maksat şudur: Hz. Peygamber bir yere ordu gönderirken kendisi Medine’de kalıyorsa, daha önce inen bazı âyetlerde yer alan topluca sefere çıkma buyruğu katı bir biçimde uygulanmamalı, Resûlullah yalnız bırakılmamalı ve bir grup onunla kalıp dinde yeterli bilgileri elde etmeye çalışmalıdır. Diğer bir yorum şöyledir: Her kesimden bir grup Resûlullah ile sefere katılmalı ve yanında bulunup ondan dini daha iyi öğrenmeye çalışmalıdır. Dinde yeterli bilgiye sahip olmaya çalışma buyruğunun sefere katılarak gerçekleşeceği noktasında bu yorumla birleşen diğer bir izah tarzı, sefere iştirak edenlerin başta Allah’ın müslümanlara üstün lutufları ve onlara nasip ettiği zaferler olmak üzere sefer esnasında dersler çıkaracakları olayları gözlemleyecekleri, sonra bunları memleketlerine döndüklerinde geride kalmış olanlara anlatacakları şeklindedir. Bu yorum esas alındığında âyetin meâli şöyle olmaktadır: “Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve döndüklerinde toplumlarını uyarmak üzere sefere çıkmalıdır / toplanmalıdır.” Bu âyeti Tebük Seferi veya başka bir sefer arasında bağ kurmaksızın tefsir edenlere göre burada anlatılmak istenen şudur: Dini öğrenmek üzere bütün müslümanların bizzat Hz. Peygamber’in yanına gelmeleri gerekmez; her topluluktan bir grubun gelip dinlerini öğrenmeleri ve sonra dönüp kendi topluluklarına onu anlatmaları yeterlidir (bk. Taberî, XI, 66-71; İbn Atıyye, III, 96-97; Râzî, XVI, 225-228; Ateş, IV, 154-157).
Âyetin gramer açısından farklı anlamalara imkân veren bir söz dizimine sahip olması sebebiyle değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber, İslâm âlimleri genellikle bu âyette ilmin önemine değinildiğini kabul edegelmişlerdir. Bu noktadan hareketle yapılan izahları şöyle özetlemek mümkündür: Dinin sağlıklı bir biçimde tebliği için maddî güç ve düşmana karşı ordu hazırlamak yeterli değildir. İslâmiyet’in hedeflediği medeniyete ilimsiz, irfansız ulaşılamaz. Bu itibarla müslümanların kendilerini aydınlatacak ve gerekli durumlarda uyaracak derin bilgi sahibi kimseler yetiştirmek için üzerlerine düşeni yapmaları bir görevdir. Dinin doğru anlaşılması için yapılacak ilk iş kuşkusuz din ilimlerine gereken emeğin verilmesidir; fakat dinin hedefi müslümanların dünya ve âhiret mutluluğunu birlikte gerçekleştirmek olduğundan, ilme ayrılacak emeğin –dar anlamıyla– din ilimleri şeklinde sınırlandırılması düşünülemez (Kur’an’da ilme yapılan göndermeler ve İslâm’da ilme verilen değer hakkında bk. Zümer 39/9).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 73-75
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
الْمُؤْمِنُونَ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. اَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceri ile كَانَ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup mahallen mecrurdur.
يَنْفِرُوا fiiline dahil olan لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir.
يَنْفِرُوا fiili, نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَٓافَّةً failin hali olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُؤْمِنُونَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلَا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلاَّ yani “değil mi?” manasındadır.
نَفَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مِنْ كُلِّ car mecruru طَٓائِفَةٌ ‘un mahzuf haline mütealliktir. فِرْقَةٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْهُمْ car mecruru فِرْقَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. طَٓائِفَةٌ fail olup damme ile merfûdur.
لِ harfi, يَتَفَقَّهُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceriyle نَفَرَ fiiline mütealliktir.
يَتَفَقَّهُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الدّ۪ينِ car mecruru يَتَفَقَّهُوا fiiline mütealliktir.
لِ harfi, يُنْذِرُوا fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir.
اَنْ ve masdar-ı müevvel atıf harfi و ile önceki masdar-ı müevvele matuftur.
يُنْذِرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْمَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubtur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِذَا şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. رَجَعُٓوا ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَجَعُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِمْ car mecruru رَجَعُٓوا fiiline mütealliktir.
لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
هُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. يَحْذَرُونَ۟ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَحْذَرُونَ۟ fiili نْ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
لَوْلَا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلاَّ yani “değil mi?” manasındadır. لَوْلاَ meli/malı, değil mi, ...olsaydı ya manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak, bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.
(إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir:
a) (إِذَا) fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.
b) (إِذَا) nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.
c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَفَقَّهُوا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فقه ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُنْذِرُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نذر ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ
Ayet, atıf harfi وَ ’la 120. ayetteki …مَا كَانَ لِاَهْلِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Menfi كَانَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. Bu cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Lam-ı cuhudun dahil olduğu لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةً cümlesi masdar teviliyle كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
كَٓافَّةً kelimesi haldir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
مَا كَانُ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetu't Tefasir, 3/79)
Burada وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةً cümlesinde yer alan lam harfi nefyi yani olumsuzluğu pekiştirmek içindir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ
فَ , istînâfiyyedir. Şart harfi لَوْلَا tahdid (تحضيض ) harfi, هلّا manasındadır. İrşad manasına gelmiştir. Tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.
Cümle, şart üslubunda gelmiş olmasına rağmen ibaha ve irşat amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. طَٓائِفَةٌ ‘ün mahzuf mukaddem haline müteallik olan مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مِنْهُمْ car mecruru, فِرْقَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle نَفَرَ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
فِي الدّ۪ينِ ifadesindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla din içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü din hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak dinde köklü ve derin bilgi sahibi olmayı ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ cümlesi, önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlarda kullanılan zaman zarfı اِذَا şarttan mücerret olup وَلِيُنْذِرُوا fiiline mütealliktir.
اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَٓافَّةً - فِرْقَةٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
طَٓائِفَةٌ - فِرْقَةٍ - قَوْمَهُمْ ve لِيُنْذِرُوا - يَحْذَرُونَ۟ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
فِرْقَةٍ ve طَٓائِفَةٌ arasında tefennün sanatı vardır.
Bu ayet-i kerime derin ve geniş bilgi edinmenin farzı kifaye olduğuna ve bu ilmi tahsil edenlerin amaçlarının insanlara üstünlük taslamak ve servet sahibi olmak değil, hem kendilerinin hem başkalarının hayatına istikamet vermek olması gerektiğine delildir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm) Ebüssuûd Efendi bu işin zor olduğuna da işaret eder.
رَجَعُٓوا ’daki, zamir de bölüğe râci olur yani kalanlar gidenlerin olmadığı günlerde elde ettikleri din ilimleri ile kendilerine dönen kavimlerini uyarmış olurlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t - Te’vîl)
لَوْلَا İle هلا Edatları Hakkında; Bu ayette zikredilen lafızlarından tefsir edilmesi gerekenlerden birisi de لَوْلَا kelimesidir. Bu kelime, fiilin başına geldiği zaman, هلا edatı gibi teşvik manasını ifade eder: (olmalı, olmalı değil miydi?) لَوْلَا edatının, هلا manasını taşıması yerindedir. Zira هلا da iki kelimeden meydana gelmiş olup, bunlardan birisi istifham ve arz (sunma) edatı olan هل, (diğeri de لا)’dır. Çünkü sen bir kimseye “Yer misin?”, “Girer misin?” dediğinde, böylece sanki sen ona, bu yeme ve girme işini arz etmiş olursun. Diğer kelime ise لا edatıdır. Bu edat, inkâr ve cehd manasını ifade eder. O halde هلا birisi arz, diğeri cehd manası ifade eden iki şeyden mürekkeb olmuş olur. Buna göre sen “Keşke şunu yapsaydın!” dediğinde, o zaman sen sanki “Yaptın değil mi?” demiş, sonra da bununla birlikte لا yani “Hayır sen onu yapmadın.” demiş olursun. Binaenaleyh bu ifadede o fiilin vacip (gerekli) olduğuna ve fiilin yapılmaması suretiyle bu gerekliliğin ihlal edildiğine dikkat çekmek söz konusudur. Aynı şey لَوْلَا edatı hakkında da söylenebilir. Çünkü sen, “Yanıma girmeli değil miydin?”, “Yanımda yemeli değil miydin?” dediğinde, bunun manası da bir arz ve o işi yapması halinde senin sevineceğini haber vermektir. Aynı şey لَوْمَا hakkında da söz konusudur. Cenab-ı Hakk'ın لَوْ مَا تَأْت۪ينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ [...bize melekleri getirmeli değil miydin? (Hicr Suresi, 7)] ayeti de böyledir. Böylece لولا ve هلا ve لوما 'nın manaları birbirine yakın olan lafızlar olduğu sabit olmuş olur ki hepsinden maksat da terğîb ve teşviktir. O halde Cenab-ı Hakk'ın, buyruğunun manası, فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ [Onlar bunu yapmalı değil miydi?] şeklinde olmuş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Ayette geçen لَوْلَا edatı da هلا gibi teşvik edatıdır. Bu tür teşvik edatları, -dili geçmiş zaman fiiliyle kullanıldığında (mazi fiil), o fiilin yapılmamasından dolayı kınama ifade eder. Bu da ancak vacip terk edildiği için olur ve o işi yapmanın vacip olduğunu gösterir. Ayette geçen فَلَوْلَا نَفَرَ ’den kasıt da savaşa çıkmanın ve gereğini yapmanın emredildiğidir. Her kabile ya da topluluktan bir grup savaştan geri kalıp din bilimlerini öğrenmeli ve savaşa katılanlar geri dönünce, onlara dinlerini öğretmelidir. Buradaki fıkıhtan kasıt, dinle ilgili hükümleri bilmektir. Onların savaştan geri kalmalarının en önemli sebebi, kentli toplumlarını irşat etmek ve onları fenalıklardan sakındırmaktır. Ayette, sadece “inzar (uyarma)” belirtilmiştir. “Tebşir (müjde)” belirtilmemiştir. Çünkü uyarı, daha önemlidir. Tıpkı kötü huylardan temizlenmenin, güzel huylarla süslenmekten daha önce geldiği gibi. Umulur ki böylece onlar uyarılırlar ve içine düşmeleri muhtemel şeylere karşı dikkatli olurlar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟
Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Allah Teâlâ hakkında kullanılan لَعَلَّ ve عسى ifadeleri haberin kesin olarak gerçekleşeceğini bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Muhammed Ebu Musa)
لَعَلَّ ’nin haberi olan يَحْذَرُونَ۟ ’nin, muzari sıygada faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şeklinde gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
لَعَلَّ edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır yani “sakınıp korunmanız için’’demektir, der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Öğreticinin maksadı doğruyu göstermek ve tehlikeleri haber verip uyarmak, öğrencinin maksadı ise bilgisini arttırıp çoğaltmak değil, Allah korkusunu kazanmak olmalıdır. Tefakkuh; derin idrak, bir meseleyi bütün gerçeği ile kavramak, derinliğiyle idrak etmek ve mananın ruha nüfuz etmesi demektir. Tefakkuh ehline fakih denir. Savaşa gidenler galip de gelse, yenilse de bazı hatalara düşebilirler. İşte fakihler bu yanlış tavırlar karşısında uyarıcı olmalıdır.
Karşına çıkan hayırlı fırsatları değerlendirmek ya da yanlış fırsat olduğunu farkettiğin anda da kendini frenlemek zordur. Maharet, tecrübe ve sabır ister.
Belki geç kalmışlığın, belki de vaktinden erken davranmanın sebep olduğu yanlış andayken, en doğru sözü söylesen de, en doğru hareketi yapsan da yerine ulaşmaz. Ulaşmadığı gibi yüzünde patlar. Yanlış ana denk geldiğinde, normalde yanlışlıklara sebep olmayacak bir şey, öyle saçmalıklara sebep olur ki, kafanın içinde kendini yumruklarsın, zamanı geri almak istersin. Amacım bu değildi diye düşünürsün. İşin buralara geleceğini hesaplayamadığını fark edersin.
Doğru ana denk geldiğinde, aklında olmayan bir güzellik gelir pat diye gönlüne oturur. Öyle güzel uyum sağlar ki; aldığın karardan, söylediğinden ya da hareketinden dolayı huzur hissedersin. İşte o huzuru hissettiğin anda geri dönüşü olmayacak şekilde ilk adımı çabucak atmalı. Aksi takdirde, üzerinden vakit geçtikçe zihnin geri adım atmaya başlar. Saçmalama der, ne gerek var, boşver, yorulursun, başkası yapar, başka zaman yaparsın der de, der. O kadar çok şey der ki; huzurla huzursuzluk arasında sıkışır kalırsın. Çoğunlukla vazgeçtikten sonra geleceğin bir döneminde, elinde kocaman işe yaramaz keşkelerle kalırsın. Hatta belki aynı fırsatı bir daha da yakalayamazsın.
Rabbim, karşısımıza çıkan hayırlı fırsatları kendi ayaklarıyla tekmeleyenlerden olmaktan korusun.
Allah bize; Yanlış sonuçlar doğuracak fırsatlara karşı uyanık olanlardan, yanlış fırsat üzerine olduğunu anladığı anda nefsine karşı çıkacak cesarete sahiplerden olmayı. Doğru yer ve zamanda karşımıza çıkan hayırlı fırsatları değerlendirmeyi. Tövbe etmek, iyilik yapmak, gönül almak gibi fırsatlara, gecikmeden hemen koşanlardan olmayı nasip etsin.
Allah rızası için hayırlı kararlar alanlardan ve aldığı kararın arkasında durup işini hayırla tamamlayanlardan olmak duasıyla.
Amin.
Her zaman doğruyu söylemek ve iyilik yapmak kolay değildir. Belki etrafındakiler tarafından aptallıkla suçlanır ya da kendisini öyle hisseder. Belki dünyadan kaybeder ve sıkıntıya düşer. Belki de nefsi, kaçırdığı fırsatları hatırladıkça hayıflanır.
Bazen kolaylıkların kendisine yetişmesi vakit alır ya da farklı bir halde gelir. Bazen hedefi için gösterdiği çaba, görünürde boşa çıkar. Hayatı sadece bulunduğu andan yola çıkarak değerlendiren kişi, umutsuzlukla mutsuzluk arasında çalkalanır.
Hakikatte istenen, huzurun kalıcı olanına sahip olmaktır ama geçici heveslere takılmak daha kolaydır. Gerçeklerle yüzleşmektense, yalanlarla oyalanmak ve adil davranmaktansa, kendini bile kandırmak daha lezzetlidir.
Allah’tan uzaklaşan bir kulun etrafı sahteliklerle çevrelenir. Öyle ki onlarla mutlu olduğu fikrine sarılır. Halbuki belli anların dışında mutsuzluk baskındır. Zira bu tür sahtelikler, karanlıklara sebep olur ve insanın zihniyle kalbinde yaralar açar.
Allah’ın rızasını umarak O’nun emirlerine itaat edenin kalbi ferah ve yolu açıktır. Dua için açtığı ellerinin boş dönmediğinden emin olmanın huzuru ve Allah’a sonsuz bir güvenle sarılarak, yaşananların ardındaki hikmeti beklemenin heyecanı bir başkadır.
Ey Allahım! Senin katından gelen hayırlı fırsatları, dünyalık fırsatlarla değiştirerek kendi ellerimle itmek gafletinden; Sana sığınırım. Şüphesiz ki, hakiki huzur Senin katındandır. Sabırsız halimi ve aceleci nefsimi sakinleştir. Şüphesiz ki affetmediklerin hüsrana uğrayanlardır. Beni, ailemi, sevdiklerimi ve ümmeti mağfiretinle iki cihanda da afiyet, iyilik, bereket ve nice ferahlık sebebi hayırlarla buluştur. Şüphesiz ki , emirlerindeki ve yaşananlardaki hikmetin ilmi Sendedir. Rahmetinle kolaylaştır ve gönlüme sevdir. Dilimi, ellerimi, ayaklarımı ve diğer uzuvlarımı; her ortamda ve her işte doğru, dürüst ve adil davrananlardan eyle. Senin adınla beraber kalbimi ve nefsimi, muhabbetinden ve nurundan gelen huzur ile şereflendir.
Amin.