Tevbe Sûresi 59. Ayet

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟  ٥٩

Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (O’nun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve şayet
2 أَنَّهُمْ onlar
3 رَضُوا razı olsalardı ر ض و
4 مَا şeye
5 اتَاهُمُ kendilerine verdiğine ا ت ي
6 اللَّهُ Allah’ın
7 وَرَسُولُهُ ve Elçisinin ر س ل
8 وَقَالُوا ve deselerdi ق و ل
9 حَسْبُنَا bize yeter ح س ب
10 اللَّهُ Allah
11 سَيُؤْتِينَا yakında bize verecek ا ت ي
12 اللَّهُ Allah
13 مِنْ
14 فَضْلِهِ bol lutfundan ف ض ل
15 وَرَسُولُهُ ve Elçisi de ر س ل
16 إِنَّا biz sadece
17 إِلَى
18 اللَّهِ Allah’a
19 رَاغِبُونَ rağbet ederiz ر غ ب
 

İlk âyetin iniş sebebi olarak tefsirlerde münferit olaylar zikredilmekle beraber, bunların sıhhati ve vâkıaya uygunluğu ile ilgili tereddüt ve eleştiriler bulunmaktadır (Taberî, X, 155-157; Reşîd Rızâ, X, 486-488; Elmalılı, IV, 2571; Ateş, IV, 94-98). Bir bakışa göre, bu sûrenin değişik yerlerinde ve özellikle 56. âyetinde artık münafıkların eski tavırlarını değiştirme ihtiyacı duyduklarına işaret edildiği dikkate alınırsa, bu aşamada Resûlullah’a ve onun verdiği bir karara dil uzatma küstahlığında bulunabilmeleri uzak ihtimaldir. Dolayısıyla, âyetin belirli bir kişinin sözleri üzerine inmiş olmadığı ve sözün akışı içinde onların daha önceleri sergiledikleri tavırların hatırlatılması ve kınanmasının hedeflendiği söylenebilir (Derveze, XII, 162). Başka bir yaklaşıma göre ise, bazı rivayetler ışığında âyetin şöyle açıklanması da mümkündür: Zekât mallarına göz dikmiş bazı kimseler Hz. Peygamber’den bunların kendilerine verilmesini istemişler, Resûlullah onların bu haksız taleplerini hoş karşılamamış, onlar da serzenişte bulunmaya başlamışlardı; işte âyet bu tutumu kınamakta, ardından gelen 59. âyet de kanaatkâr olmaya ve Hz. Peygamber’in takdirine saygılı davranmaya çağırmaktadır.

 Âyette geçen sadaka kelimesi, “doğru söylemek, sözünü tutmak” gibi anlamlara gelen sıdk kökünden türetilmiş olup, müminin hem bir başkasına merhamet sâikiyle sunduğu şeyleri ve yaptığı yardımları hem karşılığında dünyevî hiçbir şey beklemeden ahlâkî yahut hukukî gerekçelerle yapmakla yükümlü olduğu yardımları hem de zekât adı verilen ve ibadet mahiyeti taşıyan zorunlu ödemeyi kapsar. Daha sonraki dönemlerde gönüllü ödemeleri ifade için kullanılır hâle gelen bu kelimenin 60. âyette terim anlamıyla yani zekât mânasında kullanıldığı hemen bütün İslâm âlimlerince kabul edilir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 22-23

 

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  ثبت (Sabit oldu.) şeklindedir. Yani  لو ثبت قولهم  (Onların sözü böyle olsaydı.) manasındadır.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَضُوا  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

رَضُوا  mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتٰيهُمُ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  رَسُولُهُ  atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  mahzuftur. Takdiri,  لو فعلوا ذلك لكان خيرا لهم (Böyle yapsalardı onlar için daha hayırlı olurdu.) şeklindedir.  

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اٰتٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

   

 

 

 وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  حَسْبُنَا اللّٰهُ ’dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

حَسْبُنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl, haber olup damme ile merfûdur.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَيُؤْت۪ينَا  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ فَضْلِه۪  car mecruru  سَيُؤْت۪ينَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَسُولُهُٓ  atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُؤْت۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

 

  اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟

 

 

 İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  رَاغِبُونَ۟ ’ye mütealliktir. رَاغِبُونَ۟  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

رَاغِبُونَ۟  kelimesi sülâsî mücerredi  رغب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ’la önceki ayetteki  ومِنهم مَن يَلْمِزُكَ في الصَّدَقاتِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ  cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında gelerek sebat temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  رَضُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

رَضُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nin sılası olan  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَسُولُ  şan ve şeref kazanmıştır.

Sadakaları dağıtan Rasulullah (s.a.v) olduğu halde Allah’ın da zikredilmesi hem tazim hem de Resulullah’ın (s.a.v) icraatının Allah’ın emriyle olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ  [Eğer onlar Allah ve Resulü’nün verdiklerine razı olsalardı.] ifadesi Resulü’nün ganimetten veya sadakadan verdiğine, demektir. Allah'ın adının anılması tazim içindir ve Resul’ün yaptığının da O’nun emri ile olduğuna dikkat çekmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

لَوْ ‘in, takdiri  لكان خيرا  لهم (Bu onlar için daha hayırlıdır.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)


وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ

 

اَنَّ ’nin haberine matuf olan bu cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  حَسْبُنَا اللّٰهُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Veciz ifade yollarından biri olan izafetle gelmiş  حَسْبُنَا  mukaddem haber, lafza-i celâl muahhar mübtedadır. Bu îrabın aksine de cevaz vardır. Yani  حَسْبُنَا  mübteda,  اللّٰهُ  haber sayılabilir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 

سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ


 

Ta’lil manasında istinafiyye olan cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri) 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek için zamir makamı olduğu halde  اللّٰهُ  isminin tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Veciz ifade kastına matuf  فَضْلِه۪  ve  رَسُولُهُٓۙ  izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  فَضْلِ  ve  رَسُول  şan ve şeref kazanmıştır.

اٰتٰيهُمُ -  سَيُؤْت۪ينَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَرَسُولُهُٓۙ  izafetinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İkisi de vermek manasında olan  اٰتٰي  ile  اعْطي  kelimeleri arasında fark vardır:  اعطي  fiilinde verilen şeye, alan kişi malik olur. “Kevseri verdik.” ayetinde olduğu gibi. İki kaydı vardır: Vermek ve nefsin gerektirmesi.  اٰتٰي  ise hemzeden dolayı daha önemli olan şeyler ve hikmet gibi manevi olan şeyler için de kullanılır. Zekat da  اٰتٰي  ile kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 107-108)

 

اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟

 

Tefsiriyye veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَى اللّٰهِ , ihtimam için amili olan  رَاغِبُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Car mecrurun takdim edilmesi kasr ifade etmek içindir. Allah’tan başkasına değil sadece Allah’a rağbet ederiz demektir. Kelamda muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, “Allah'ın bizim için tayin ettiğini isteriz, hakkımız olmayanın verilmesini istemeyiz.” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِلَى اللّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, رَاغِبُونَ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdim edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. “Sadece ve sadece Allah’a rağbet edenleriz; başkasına değil” anlamındadır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

اِنَّ ’nin haberi olan  رَاغِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Allah lafzı bir çok kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur. 

Allah lafzı ayette dört defa tekrarlandığı için iltifat (zamirden zahir isme), ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrarlar Allahın azametini muhataba hissettirmek içindir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)