22 Kasım 2024
Tevbe Sûresi 55-61 (195. Sayfa)
Tevbe Sûresi 55. Ayet

فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ  ٥٥


Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah, bununla ancak onlara dünya hayatında azap etmeyi ve canlarının kâfir olarak çıkmasını istiyor.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَلَا
2 تُعْجِبْكَ seni imrendirmesin ع ج ب
3 أَمْوَالُهُمْ onların malları م و ل
4 وَلَا ne de
5 أَوْلَادُهُمْ evladları و ل د
6 إِنَّمَا şüphesiz
7 يُرِيدُ istiyor ر و د
8 اللَّهُ Allah
9 لِيُعَذِّبَهُمْ onlara azabetmeyi ع ذ ب
10 بِهَا bunlarla
11 فِي
12 الْحَيَاةِ hayatında ح ي ي
13 الدُّنْيَا dünya د ن و
14 وَتَزْهَقَ ve çıkmasını ز ه ق
15 أَنْفُسُهُمْ canlarının ن ف س
16 وَهُمْ ve onlar
17 كَافِرُونَ kafir olarak ك ف ر

55-56-57.ayetlerin tefsiri aşağıdaki linkte yer almaktadır. Ayet başlıklarında ayrıca verilmemiştir.

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Tevbe-suresi/1277/42-57-ayet-tefsiri

فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri,  إن نظرت إليهم فلا تعجبك أموالهم (Onlara bakarsan malları seni hayran bırakmasın!) şeklindedir.  فَ  harfinin istînâfiyye olması da caizdir.

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır.  تُعْجِبْكَ  sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَمْوَالُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. اَوْلَادُهُمْ  atıf harfi ile makabline matuftur. 

تُعْجِبْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  عجب ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 

 اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ

 

 

Fiil cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfufedir. Kâffe; “men eden, alıkoyan” anlamında olup buradaki ma-i kâffeden kasıt ise  اِنَّ  harfinden sonra gelen ve onun amel etmesine mani olan  مَا  harfidir.

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

لِ  harfi,  يُعَذِّبَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يُعَذِّبَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِهَا  car mecruru  يُعَذِّبَهُمْ  fiiline mütealliktir.  فِي الْحَيٰوةِ  car mecruru  يُعَذِّبَهُمْ  fiiline mütealliktir.  الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةِ ’nin sıfatı olup elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَزْهَقَ  fetha ile mansub muzari fiilidir.  اَنْفُسُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. هُمْ كَافِرُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. كَافِرُونَ  haber olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُر۪يدُ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

يُعَذِّبَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

كَافِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْۜ

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن نظرت إليهم  (onlara bakarsan) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَلَا تُعْجِبْكَ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ , nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ , temasül nedeniyle  اَمْوَالُهُمْ ‘a atfedilmiştir. Kelimeye dahil olan nehiy harfi  لَٓا  olumsuzluğu tekid için gelmiş zaid harftir. Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır. 

Hoşa gidecek şeyler mallar ve evlat olmak üzere sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.  اَمْوَالُهُمْ - اَوْلَادُهُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Bu hitap, zahirde her ne kadar Hz. Peygambere tahsis edilmişse de ancak ne var ki aslında bundan maksat, bütün müminlerdir. Yani “Ey müminler, o münafık ve kâfirlerin mallarına, çocuklarına ve Allah'ın onlara vermiş olduğu diğer nimetlere imrenmeyiniz.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ

 

Ta’liliye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّمَا  kasr edatıyla tekid edilmiş müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife  olması, tehdidi ve ikazı artırmak içindir.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُعَذِّبَهُمْ بِهَا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  cümlesi,  يُر۪يدُ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İki tekid hükmündeki kasr, fiille car-mecrur arasındadır.  يُر۪يدُ , maksur/sıfat, mecrur konumundaki masdar-ı müevvel, maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الدُّنْيَا  kelimesi,  يُعَذِّبَهُمْ  fiiline müteallik olan  فِي الْحَيٰوةِ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dünya hayatı içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا , hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir.

Aynı üslupta gelen  وَتَزْهَقَ اَنْفُسُهُمْ وَهُمْ كَافِرُونَ  cümlesi, masdar-ı müevvel cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ كَافِرُونَ  cümlesi, تَزْهَقَ  fiilinin failinden haldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  كَافِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tevbe Sûresi 56. Ayet

وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ  ٥٦


Kesinlikle sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Oysa onlar sizden değillerdir. Fakat onlar korkudan ödleri patlayan bir topluluktur.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَحْلِفُونَ ve yemin ediyorlar ح ل ف
2 بِاللَّهِ Allah’a
3 إِنَّهُمْ muhakkak onlar
4 لَمِنْكُمْ sizden olduklarına
5 وَمَا oysa değiller
6 هُمْ onlar
7 مِنْكُمْ sizden
8 وَلَٰكِنَّهُمْ fakat onlar
9 قَوْمٌ bir topluluktur ق و م
10 يَفْرَقُونَ korkak ف ر ق

وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  يَحْلِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  يَحْلِفُونَ  fiiline mütealliktir. اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ  cümlesi, kasemin cevabı olup, mukadder sözün mekulü’l kavlidir. 

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

هُمْ  muttasıl zamir  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. 

مِنْكُمْ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. وَمَا هُمْ مِنْكُمْ  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )  

 

 

  وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنَّ  istidrak harfidir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لَـٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

هُمْ  muttasıl zamir  لٰكِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  قَوْمٌ  kelimesi , لٰكِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. يَفْرَقُونَ  cümlesi, قَوْمٌ ’un sıfatı olarak mahallen merfûdur.  

يَفْرَقُونَ  fiili,  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَيَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْۜ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle  اللّٰهِ  lafzında tecrîd sanatı vardır.

اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte terkip, kasem üslubunda gayri talebî inşâî isnaddır.

Muksemun bih, mahzuf kasem, اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  اِنَّ ’nin haberi mahzuftur. لَمِنْكُمْ  car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip,  يَحْلِفُونَ ’nin failinden hal olan, mukadder söz için mekulü’l-kavldir.

حْلِفُ  fiili Kur’an’da 13 kere geçmiş ve istisnasız hepsinde de bozulan yemin için kullanılmıştır. (Dr. Ayşe Abdurrahman bintu'ş Şâtî, İ’câzu’l Beyânî li’l Kur’an, s. 221)

وَمَا هُمْ مِنْكُمْ  cümlesi, اِنَّ ‘nin isminden haldir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  مَا  nafiyedir. مِنْكُمْ  mahzuf habere mütealliktir. 

اِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ  cümlesiyle, وَمَا هُمْ مِنْكُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.


 وَلٰكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la önceki hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

İstidrak manasındaki, tekid ifade eden  لٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

يَفْرَقُونَ  cümlesi  قَوْمٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَفْرَقُونَ  ve  يَحْلِفُونَ  fiillerinin muzari fiille tercih edilmesi teceddüde ve bunun onların alışkanlığı olduğuna delalet etmek içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 
Tevbe Sûresi 57. Ayet

لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ  ٥٧


Eğer sığınacak bir yer veya (gizlenecek) mağaralar yahut girilecek bir delik bulsalardı, hemen koşarak oraya kaçarlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَوْ eğer
2 يَجِدُونَ bulsalardı و ج د
3 مَلْجَأً sığınacak bir yer ل ج ا
4 أَوْ yahut
5 مَغَارَاتٍ mağaralar غ و ر
6 أَوْ ya da
7 مُدَّخَلًا sokulacak bir delik د خ ل
8 لَوَلَّوْا koşarlardı و ل ي
9 إِلَيْهِ oraya doğru
10 وَهُمْ ve onlar
11 يَجْمَحُونَ hemen ج م ح
لَجَأ Lece ‘e : Kelimenin asıl manası kötü bir işten kendini korumak için birşeye sımsıkı yapışmaktır. مَلْجَأ mutlak bir sığınma ve korunma yeridir. Kıyametteki melce’ ise Allahu Teala’ya münhasırdır. (Tahqiq) Kuran’ı Kerim’de 3 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ilticâ etmek, mülteci ve melcedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ

لَوْ  gayri cazim şart harfidir. يَجِدُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَلْجَـٔاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. مَغَارَاتٍ  atıf harfi  اَوْ  ile makabline matuf olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. مُدَّخَلاً  atıf harfi  اَوْ  ile  مَلْجَـٔاً ’e matuftur.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

وَلَّوْا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَيْهِ  car mecruru  وَلَّوْا  fiiline mütealliktir. وَهُمْ يَجْمَحُونَ  cümlesi,  وَلَّوْا ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَجْمَحُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

يَجْمَحُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

(اَوْ): Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَلَّوْا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

مُدَّخَلاً  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i mef’ûludur.

لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً اَوْ مَغَارَاتٍ اَوْ مُدَّخَلاً لَوَلَّوْا اِلَيْهِ وَهُمْ يَجْمَحُونَ

 

Şart üslubundaki terkip istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart cümlesi olan  لَوْ يَجِدُونَ مَلْجَـٔاً  müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.

Nahivciler  لَوْ  edatını, şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını ifade eder. (Abdullah Hacibekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

مَغَارَاتٍ  ve  مُدَّخَلاً  muhayyerlik ifade eden atıf harfi  اَوْ  ile mef’ûl konumundaki ism-i mekan vezninde gelen  مَلْجَـٔاً ‘e atfedilmiştir. Cihet-i câmia temasüldür. Bu kelimelerdeki nekrelik muayyen olmayan cinse işaret eder.

مَلْجَـٔاً , مَغَارَاتٍ , مُدَّخَلاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Şartın cevabı olarak  لَ  karînesiyle gelen  لَوَلَّوْا اِلَيْهِ  cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

وَ ‘la gelen  وَهُمْ يَجْمَحُونَ  cümlesi,  وَلَّوْا ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَلَّوْا - لَوْ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayetler münafıkların Müslümanlardan olmadığını, böyle görünmeye çalışmalarının mecburi bir takıyyeden ileri geldiğini açıklar. Öyle ki onlar bir dağ başı yahut bir kale yahut bir ada veyahut bir tünel gibi sığınacak muhkem bir mekan, bulsalardı, mutlaka koşarak oraya yönelirlerdi. Bu ifade, münafıkların son derece inatçı ve azgın olduklarını belirtir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tevbe Sûresi 58. Ayet

وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ  ٥٨


İçlerinden sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْهُمْ ve onlardan
2 مَنْ kimi de
3 يَلْمِزُكَ sana dil uzatır ل م ز
4 فِي hakkında
5 الصَّدَقَاتِ sadakalar ص د ق
6 فَإِنْ eğer
7 أُعْطُوا kendilerine pay verilse ع ط و
8 مِنْهَا onlardan
9 رَضُوا hoşlanırlar ر ض و
10 وَإِنْ ve eğer
11 لَمْ
12 يُعْطَوْا kendilerine pay verilmezse ع ط و
13 مِنْهَا onlardan
14 إِذَا hemen
15 هُمْ onlar
16 يَسْخَطُونَ kızarlar س خ ط

İlk âyetin iniş sebebi olarak tefsirlerde münferit olaylar zikredilmekle beraber, bunların sıhhati ve vâkıaya uygunluğu ile ilgili tereddüt ve eleştiriler bulunmaktadır (Taberî, X, 155-157; Reşîd Rızâ, X, 486-488; Elmalılı, IV, 2571; Ateş, IV, 94-98). Bir bakışa göre, bu sûrenin değişik yerlerinde ve özellikle 56. âyetinde artık münafıkların eski tavırlarını değiştirme ihtiyacı duyduklarına işaret edildiği dikkate alınırsa, bu aşamada Resûlullah’a ve onun verdiği bir karara dil uzatma küstahlığında bulunabilmeleri uzak ihtimaldir. Dolayısıyla, âyetin belirli bir kişinin sözleri üzerine inmiş olmadığı ve sözün akışı içinde onların daha önceleri sergiledikleri tavırların hatırlatılması ve kınanmasının hedeflendiği söylenebilir (Derveze, XII, 162). Başka bir yaklaşıma göre ise, bazı rivayetler ışığında âyetin şöyle açıklanması da mümkündür: Zekât mallarına göz dikmiş bazı kimseler Hz. Peygamber’den bunların kendilerine verilmesini istemişler, Resûlullah onların bu haksız taleplerini hoş karşılamamış, onlar da serzenişte bulunmaya başlamışlardı; işte âyet bu tutumu kınamakta, ardından gelen 59. âyet de kanaatkâr olmaya ve Hz. Peygamber’in takdirine saygılı davranmaya çağırmaktadır.

 Âyette geçen sadaka kelimesi, “doğru söylemek, sözünü tutmak” gibi anlamlara gelen sıdk kökünden türetilmiş olup, müminin hem bir başkasına merhamet sâikiyle sunduğu şeyleri ve yaptığı yardımları hem karşılığında dünyevî hiçbir şey beklemeden ahlâkî yahut hukukî gerekçelerle yapmakla yükümlü olduğu yardımları hem de zekât adı verilen ve ibadet mahiyeti taşıyan zorunlu ödemeyi kapsar. Daha sonraki dönemlerde gönüllü ödemeleri ifade için kullanılır hâle gelen bu kelimenin 60. âyette terim anlamıyla yani zekât mânasında kullanıldığı hemen bütün İslâm âlimlerince kabul edilir.

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 22-23

Ebu Sâid el-Hûdri (ra) şöyle demiştir:” Peygamber (sav) bir ganimeti paylaştirirken biz yanında oturuyorduk. Bu sırada Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra adında biri, Hz. Peygamber’ın karşısına çıkıp kaba bir şekilde: “Âdil ol ey Muhammed! Senin adil davranmadığını görüyorum.” deme küstahlığında bulundu. Resulullah Efendimiz de: ‘Yazık sana ! Ben adaletli davranmazsam kim adaletli davranır?’ buyurdu. Bu tavrına karşı ashab-ı kirâm’dan bir kısmı onu öldürmek için Hz. Peygamber’den müsâade istedilerse de Peygamber Efendimiz buna izin vermedi ve: “Bunun öyle taraftarları olacak ki, bunların namazı karşısında sizden biri kendi namazını az görecek; bunların orucu karşısında kendi orucunu az bulacak. Bunlar Kur’an okuyacaklar; ama Kur’an boğazlarından aşağı inmeyecek. Bunlar, okun avı delip süratle çıkıp gittiği gibi İslâm’dan süratle çıkacaklar… ” buyurdu.
(Buhâri, Menâkıb 25; Müslim, Zekât 143).
لمز Lemeze : لَمْز Kavramı dedikodu yapmak ve kusur aramaktır. Hümeze suresi وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ 104/1 ayetinde önce الهَمْز’ i daha sonra الّلمْز’i zikretmesi daha uygun olmuştur: Zira gıyaben ayıplama, yüzüne kınamadan daha hafif ve daha kolaydır, diğeri daha şiddetli ve kuvvetlidir. Evvela daha hafif ve genel olanı zikretmiş akabinde daha özel ve şiddetli olanı zikretmiştir. الهمز ve اللمز in altında yatan şeylere gelince ; her ikisi de dünyevi işlerle, mala olan şiddetli muhabbetle, maddi lezzetlerle, huzursuzlukla ve içinde külli yada cüz’i mahrumiyet bulunan hüzünle alakalıdır ki هَمَزَ ve لَمَزَ sahipleri اَلَّذ۪ي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُۙ Hümeze, 104/2 kavli ile tarif edilmişlerdir. (Müfredat – Tahkik ) Kuran’ı Kerim’de 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) ”

وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنْهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem haberin sıfatına mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَلْمِزُكَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَلْمِزُكَ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. فِي الصَّدَقَاتِ  car mecruru  يَلْمِزُكَ  fiiline mütealliktir. Muzâf mahzuftur. Takdiri,  في قسم الصدقات (sadakaların bir kısmında) şeklindedir.


 فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ

 

فَ  atıf  harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُعْطُوا  şart fiili olup, mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni meçhul mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  اُعْطُوا  fiiline mütealliktir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  رَضُوا  cümlesi şartın cevabıdır. 

رَضُوا  mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.   

وَ  atıf harfidir.  Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir.  لَمۡ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يُعْطَوْا  şart fiili olup,  نَ ’un hazfıyla meczum meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَٓا  car mecruru  يُعْطَوْا  fiiline mütealliktir. Şartın cevabı  اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ ‘dir.

اِذَا  müfacee harfidir.  اِذَا, isim cümlesinin önüne geldiğinde “birdenbire, ansızın” manasında müfacee harfi olur.

Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  يَسْخَطُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَسْخَطُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُعْطَوْا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi عطو’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِۚ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  مِنْهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sılası olan  يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَلْمِزُكَ فِي الصَّدَقَاتِ  cümlesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الصَّدَقَاتِۚ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü sadaka, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır. Camî her iki durumdaki mutlak irtibattır.

 فَاِنْ اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا وَاِنْ لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ

 

Şart üslubunda gelen terkip, atıf harfi  فَ  ile  يَلْمِزُكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Şart cümlesi olan  اُعْطُوا مِنْهَا  müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebata, temekküne ve istikrara işaret etmiştir.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  رَضُوا  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder.(Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106.) 

Ayetteki ikinci şart cümlesi atıf harfi  وَ  ‘la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte, iltifat sanatı vardır.

Şart üslubundaki terkipte  اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir. يُعْطَوْا  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

لَمْ يُعْطَوْا  şart cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

اُعْطُوا  ve  يُعْطَوْا  fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kur’an-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)  

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi  اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِذَا ; müfacee harfidir. Aniden olan beklenmedik durumları ifade eder. Özellikle  فَ  ile birlikte kullanıldığı zaman cümleye, ‘ansızın, bir de bakarsın ki hayret verici bir durum ’anlamları katar. 

هُمْ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَسْخَطُونَ  cümlesi, haberdir.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

اُعْطُوا مِنْهَا رَضُوا  cümlesiyle, لَمْ يُعْطَوْا مِنْهَٓا اِذَا هُمْ يَسْخَطُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اُعْطُوا - لَمْ يُعْطَوْا arasında tıbak-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları, يَسْخَطُونَ - رَضُوا  arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Sadaka konusunda ileri geri konuşanların, sadaka verildiğinde ve verilmediğindeki hallerinin açıklanması taksim sanatıdır.

Yani “Eğer sadakalardan kendilerine bir şey verilmezse hemen aniden değişiverip kızarlar.” Burada münafıklar tanıtıldığı gibi bunların din adına değil de hep kendi adlarına ve çıkarlarına göre memnuniyet veya hoşnutsuzluk gösterdikleri anlatılmaktadır. Kendilerinin ve ailelerinin çıkarları sözkonusu olduğunda hoşnutluk veya hoşnutsuzluklarını gösteriyorlar. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke halkına ganimetleri veya sadakaları dağıttığı o gün, ganimetlerden daha fazla pay dağıtmak suretiyle onları kazanmak istiyordu, münafıklar ise bundan sıkıntı duymaya ve rahatsız olmaya başlamışlardı. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Tevbe Sûresi 59. Ayet

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟  ٥٩


Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, “Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah’a rağbet eder (O’nun ihsanını ister)iz” deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَوْ ve şayet
2 أَنَّهُمْ onlar
3 رَضُوا razı olsalardı ر ض و
4 مَا şeye
5 اتَاهُمُ kendilerine verdiğine ا ت ي
6 اللَّهُ Allah’ın
7 وَرَسُولُهُ ve Elçisinin ر س ل
8 وَقَالُوا ve deselerdi ق و ل
9 حَسْبُنَا bize yeter ح س ب
10 اللَّهُ Allah
11 سَيُؤْتِينَا yakında bize verecek ا ت ي
12 اللَّهُ Allah
13 مِنْ
14 فَضْلِهِ bol lutfundan ف ض ل
15 وَرَسُولُهُ ve Elçisi de ر س ل
16 إِنَّا biz sadece
17 إِلَى
18 اللَّهِ Allah’a
19 رَاغِبُونَ rağbet ederiz ر غ ب

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  cezmetmeyen şart harfidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  ثبت (Sabit oldu.) şeklindedir. Yani  لو ثبت قولهم  (Onların sözü böyle olsaydı.) manasındadır.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. رَضُوا  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

رَضُوا  mahzuf  ي  üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰتٰيهُمُ  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  رَسُولُهُ  atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı  mahzuftur. Takdiri,  لو فعلوا ذلك لكان خيرا لهم (Böyle yapsalardı onlar için daha hayırlı olurdu.) şeklindedir.  

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

اٰتٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

   

 

 

 وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  حَسْبُنَا اللّٰهُ ’dur.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

حَسْبُنَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl, haber olup damme ile merfûdur.

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. سَيُؤْت۪ينَا  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ فَضْلِه۪  car mecruru  سَيُؤْت۪ينَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. رَسُولُهُٓ  atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُؤْت۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir.

 

  اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟

 

 

 İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  اِلَى اللّٰهِ  car mecruru  رَاغِبُونَ۟ ’ye mütealliktir. رَاغِبُونَ۟  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

رَاغِبُونَ۟  kelimesi sülâsî mücerredi  رغب  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ

 

Ayet, atıf harfi  وَ  ’la önceki ayetteki  ومِنهم مَن يَلْمِزُكَ في الصَّدَقاتِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ  cümlesi, masdar tevili ile takdiri, ثبت  (Sabit oldu) olan mahzuf şart fiilinin failidir. Bu takdire göre şart cümlesi müsbet mazi fiil sıygasında gelerek sebat temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Faide-i haber inkârî kelam olan masdar-ı müevvel cümlesinde  اَنَّ ’nin haberi olan  رَضُوا , müspet mazi fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

رَضُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا ’nin sılası olan  اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولُهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَسُولُ  şan ve şeref kazanmıştır.

Sadakaları dağıtan Rasulullah (s.a.v) olduğu halde Allah’ın da zikredilmesi hem tazim hem de Resulullah’ın (s.a.v) icraatının Allah’ın emriyle olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ  [Eğer onlar Allah ve Resulü’nün verdiklerine razı olsalardı.] ifadesi Resulü’nün ganimetten veya sadakadan verdiğine, demektir. Allah'ın adının anılması tazim içindir ve Resul’ün yaptığının da O’nun emri ile olduğuna dikkat çekmek içindir. (Beyzâvî, Envârü’t- Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

لَوْ ‘in, takdiri  لكان خيرا  لهم (Bu onlar için daha hayırlıdır.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Cevabın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın hazfi, farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)


وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ

 

اَنَّ ’nin haberine matuf olan bu cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  حَسْبُنَا اللّٰهُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Veciz ifade yollarından biri olan izafetle gelmiş  حَسْبُنَا  mukaddem haber, lafza-i celâl muahhar mübtedadır. Bu îrabın aksine de cevaz vardır. Yani  حَسْبُنَا  mübteda,  اللّٰهُ  haber sayılabilir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması azamet ve heybeti artırmak, emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 

سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓۙ


 

Ta’lil manasında istinafiyye olan cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. İstikbal harfi  سَ , tekid ifade eder.

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri) 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Emre itaati kuvvetlendirmek, zihne yerleştirmek için zamir makamı olduğu halde  اللّٰهُ  isminin tekrarında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Veciz ifade kastına matuf  فَضْلِه۪  ve  رَسُولُهُٓۙ  izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  فَضْلِ  ve  رَسُول  şan ve şeref kazanmıştır.

اٰتٰيهُمُ -  سَيُؤْت۪ينَا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَرَسُولُهُٓۙ  izafetinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İkisi de vermek manasında olan  اٰتٰي  ile  اعْطي  kelimeleri arasında fark vardır:  اعطي  fiilinde verilen şeye, alan kişi malik olur. “Kevseri verdik.” ayetinde olduğu gibi. İki kaydı vardır: Vermek ve nefsin gerektirmesi.  اٰتٰي  ise hemzeden dolayı daha önemli olan şeyler ve hikmet gibi manevi olan şeyler için de kullanılır. Zekat da  اٰتٰي  ile kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 107-108)

 

اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ۟

 

Tefsiriyye veya ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  اِلَى اللّٰهِ , ihtimam için amili olan  رَاغِبُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Car mecrurun takdim edilmesi kasr ifade etmek içindir. Allah’tan başkasına değil sadece Allah’a rağbet ederiz demektir. Kelamda muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, “Allah'ın bizim için tayin ettiğini isteriz, hakkımız olmayanın verilmesini istemeyiz.” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِلَى اللّٰهِ , maksurun aleyh/sıfat, رَاغِبُونَ  maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Yani müsnedün ileyhin, takdim edilen bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. “Sadece ve sadece Allah’a rağbet edenleriz; başkasına değil” anlamındadır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

اِنَّ ’nin haberi olan  رَاغِبُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Allah lafzı bir çok kez zikredilmiştir. Hiç şüphesiz bu; müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur. 

Allah lafzı ayette dört defa tekrarlandığı için iltifat (zamirden zahir isme), ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrarlar Allahın azametini muhataba hissettirmek içindir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tevbe Sûresi 60. Ayet

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  ٦٠


Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّمَا şüphesiz ancak
2 الصَّدَقَاتُ sadakalar (zekatlar) ص د ق
3 لِلْفُقَرَاءِ fakirlere mahsustur ف ق ر
4 وَالْمَسَاكِينِ ve düşkünlere س ك ن
5 وَالْعَامِلِينَ ve çalışan memurlara ع م ل
6 عَلَيْهَا onlar üzerinde
7 وَالْمُؤَلَّفَةِ ve ısındırılacak olanlara ا ل ف
8 قُلُوبُهُمْ kalbleri ق ل ب
9 وَفِي
10 الرِّقَابِ ve kölelere ر ق ب
11 وَالْغَارِمِينَ ve borçlulara غ ر م
12 وَفِي
13 سَبِيلِ ve yoluna س ب ل
14 اللَّهِ Allah
15 وَابْنِ ve oğluna (yolcuya) ب ن ي
16 السَّبِيلِ yol (yolcuya) س ب ل
17 فَرِيضَةً bir farz olarak ف ر ض
18 مِنَ -tan
19 اللَّهِ Allah-
20 وَاللَّهُ ve Allah
21 عَلِيمٌ bilendir ع ل م
22 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

Zekâtın farz oluşundan, kapsamından ve yükümlülerinden söz edilmemiş, sadece zekâtın harcama kalemleri sıralanmıştır (zekâtla ilgili diğer hususlar için bk. 103. âyetin tefsiri). Tamahkârlıkları sebebiyle Hz. Peygamber’in dahi adaletinden kuşku duyacak kadar bayağılaşan bir kısım münafıklar veya haksız istekleri ve serzenişleriyle Resûlullah’ı üzen kimseler, 58-59. âyetlerde eleştirildikten sonra burada, bir taraftan zekât gelirlerinin Resûlullah tarafından gelişigüzel dağıtılmadığına işaret edilmekte diğer taraftan da müslümanlara bunların harcama yerleri ayrı ayrı gösterilmektedir. 

a) Âyet zekâtın harcama yerlerinin başında yoksulları ve düşkünleri zikretmiştir. Bu iki grubu ifade için âyette kullanılan fakîr ve miskîn kavramlarının anlamı ve burada kimlerin kastedildiği hususunda İslâm âlimleri farklı kanaatler ileri sürmüşlerdir. Çoğunluk bu iki terimi hiç malı veya geliri olmama ve geçimini sağlayacak ölçüde malı veya geliri olmama anlamlarıyla birbirinden ayırt etmeye çalışmışlar; ancak bunların bir kısmı fakiri miskinden, diğer bir kısmı ise miskini fakirden daha muhtaç kimse anlamında kabul etmişlerdir. Hz. Ömer’den nakledilen bir ifade, onun fakiri müslümanların, miskini ise gayri müslimlerin muhtaçları şeklinde anladığını göstermektedir; fakat İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu –başka delillere dayanarak– zekâtın ancak müslümanların muhtaçlarına verilebileceği kanaatine ulaşmışlardır. Bu iki kavramın iki ayrı sınıfı ifade etmediği görüşünü savunan fakihler de vardır. Bu arada bir yoksula en çok ne kadar zekât verilebileceği meselesini de tartışmışlar, bir grup bunu zekât yükümlülüğünün başlangıç sınırı olan nisap miktarı mala sahip olma ölçüsüne bağlarken, diğer bir grup kişinin durumuna göre onu muhtaçlıktan kurtaracak miktar şeklinde geniş bir ölçü vermişlerdir; bunlardan bazıları bunu ömür boyu bir daha zekât almaya muhtaç etmeyecek miktar şeklinde, bazıları da bir yıl boyunca zekâta ihtiyacı kalmayacak miktar şeklinde açıklamışlardır. Yoksulluğu sebebiyle evlenemeyen kimseye evlenmesini, ilim tahsili yapamayana tahsil yapmasını, meslek icra edemeyen kişiye mesleğini yapabilmesini sağlayacak yardımlar yüklü bir meblağ tutabilirse de bir yoksula verilebilecek zekât miktarının zekâtın sosyal yardımlaşma yönünü ihlâl edecek ve fakirin hakkını zengine aktaracak düzeyde olmaması gerektiğine dikkat edilmeli, zekât alan da kendisinin bu konudaki sorumluluğunun bilincinde olmalıdır. Hz. Peygamber’in “Zengine zekât helâl olmaz” (Ebû Dâvûd, “Zekât”, 25) anlamındaki hadisi bu hususta önemli bir uyarı niteliğindedir.

 

 b) Zekât gelirlerinden pay alacaklar arasında bu gelirlerin toplanmasında görevli olanlar da sayılmıştır. Âyette bu anlamı karşılayan âmil kelimesi sözlükte “işçi, çalışan, zanaatkâr” gibi mânalara gelir. Hadislerde âmil kelimesi genel olarak “yönetici ve her türlü devlet gelirlerini toplamada görevli kişi” anlamında kullanıldığı gibi, özellikle “zekât gelirlerini toplayıp dağıtan görevli” mânasında da kullanılmıştır. Zekât âmillerinin ücrete veya zekâttan paya hak kazanabilmeleri için fakir olmaları şart değildir. Zira Hz. Peygamber zenginin zekât alamayacağına ilişkin hadisinde istisna ettiği kimseler arasında zekât âmillerini de saymıştır.

 c) Âyette sayılan gruplardan bir diğeri, kalpleri İslâm’a ısındırılacak kimselerdir. Buradaki “el-müellefetü kulûbühüm” ifadesinden hareketle Türkçe’de bu kesim, “müellefe-i kulûb” şeklinde anılmaktadır. Bunlar, kötülüklerinden emin olmak amacıyla veya müslümanlara yararlı olacağı umulduğu için kalpleri kazanılmaya ve İslâm’a ısındırılmaya çalışılan kimselerdir. Gayri müslim olanlar bakımından her iki amaç söz konusu olabilir. Bazı müslümanların müellefe-i kulûb arasına alınması ise daha çok şu düşüncelere dayanır: İslâm’ı tam mânasıyla benimsememiş olmakla beraber çevresinde sözü geçen kimselerin müslümanlarla kaynaşmalarını, böylece İslâmiyet’in yayılması için ciddiyetle çalışmalarını sağlamak; İslâm’a yeni girmiş olanların sebat etmelerine yardımcı olmak; sınır bölgelerinde görev yapan müslümanların görevlerine daha ciddi sarılmalarını temin etmek. Hz. Peygamber gerek zekât gerekse diğer devlet gelirlerinden kalplerini İslâm’a ısındırmak istediği kişilere pay ayırmıştı. Resûlullah’ın vefatından sonra bazı kimseler bu uygulamayla bağlantı kurarak Hz. Ebû Bekir’den kendilerine arazi tahsis edilmesini istediler. O da görüş bildirmesi için onları Hz. Ömer’e yolladı. Ömer “Resûlullah size İslâm’a ısındırmak için o payı veriyordu, artık İslâmiyet güçlenmiştir” diyerek onların talebini reddetti. Fakihlerin çoğunluğu Hz. Ömer’in bu ictihadı üzerine Hulefâ-yi Râşidîn döneminde müellefe-i kulûbe pay ayrılmamış olmasına dayanarak bu payın düştüğü sonucuna varmışlardır. İmam Şâfiî’nin, müslümanların savaş gibi felâketlerle karşılaştıklarında bu faslın tekrar kullanılabileceği görüşünde olduğu nakledilir. Gerektiğinde bu hükmün işletilebileceği yönünde başka ictihadlar da vardır. Hz. Ömer’in ve sahâbenin bu konudaki uygulamalarının âyetteki hükmün amacına göre verilmiş somut kararlar niteliğinde olduğu, bunlardan yola çıkarak âyetin hükmünün yürürlükten kaldırılması gibi soyut bir sonuca ulaşılamayacağı açıktır. Bu itibarla, fakihlerin ifadelerini de kendi dönemlerinin şartları içinde değerlendirmek gerekir.  

d) Zekât gelirlerinin harcanacağı yerlerden biri de köle âzadıdır. Âyette geçen rikab kelimesi sözlükte “boyun” anlamına gelen rakabenin çoğuludur. Bu kelime Kur’an’da köle ve câriyeler için ve özellikle onların kölelikten kurtarılmaları söz konusu olduğunda kullanılmıştır. Zekâtın prensip olarak devlet eliyle toplanıp dağıtılmasını öngören Kur’an’ın (9/103), devlet bütçesinden kölelerin âzadı için bir fasıl ayrılmasını istemesi, geldiği dönemde toplumda kökleşmiş bir sosyal realite olarak bulduğu köleliğin bir an önce kaldırılması yönünde ortaya koyduğu tavrı açıkça göstermektedir. Bununla birlikte Kur’an’ın müslümanlara ve insanlığa verdiği bu güçlü işaretten gerekli sonucun vaktinde çıkarılamadığı tarihî bir gerçektir (kölelik hakkında bk. Nisâ 4/92).

 

 e) “Borçlular” anlamına gelen gårimîn grubuna kimlerin gireceğine dair değişik ictihadlar vardır. Fakat Hz. Peygamber’in konuya ilişkin bazı hadislerini de (meselâ bk. Müslim, “Zekât”, 36) dikkate alan İslâm âlimleri genellikle, sadece kendi ihtiyacı için borçlanıp ödeyemez duruma düşenleri değil toplum yararına borçlananları da –fakir olmasalar bile– âyetin kapsamında düşünmüşler ve İslâm’daki sosyal dayanışma ruhunu yansıtmaya çalışan fetvalar vermişlerdir. Bununla beraber, ictihad ve fetvalarına bu yolun kötü niyetli kullanımlara açık tutulmasının getireceği sakıncaları önlemeye yönelik kayıtlar da koymuşlardır.

 f) “Allah yolunda (çalışanlar)” şeklinde tercüme ettiğimiz fî sebîlillâh ifadesiyle, fakihlerin çoğunluğuna göre Allah yolunda bilfiil savaşanlar yani sıcak harbe katılanlar kastedilmiştir. Bu fasıldan sadece fakirlik ve teçhizat yetersizliği sebebiyle, savaşa katılamayanların mı yoksa zengin olsun fakir olsun bütün gazilerin mi yararlanabileceği hususunda görüş ayrılığı vardır. Hanefî mezhebinde bu imkân birinci durumla sınırlı tutulmuştur. Bazı İslâm âlimlerine göre ise bu fasıldan, hac ve umre yapacaklara, öğrenim görenlere zekât verilebilir, hatta cami, okul, hastahane yapımı gibi işleri üstlenmiş hayır kurumlarına ödenek ayrılabilir. Günümüz İslâm âlimlerinin birçoğu, âyetteki bu ifadeyi İslâm’ın ve müslümanların yararına olan her türlü faaliyet şeklinde anlamaktadırlar.

 g) Zekâttan pay ayrılacak son grup âyette ibnü’s-sebîl diye ifade edilmiş olup, “yolda kalmış kimseler” anlamındadır. Ancak dinen günah olan bir amaç için yapılan yolculuk bu âyetin kapsamı dışında sayılmıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre gurbette herhangi bir sebeple muhtaç duruma düşen kimse memleketinde malı olsa da, –o maldan yararlanamadığı sürece– fakir gibi sayılır ve kendisine bu fasıldan zekât verilebilir. Ülkelerinde mal ve mülkleri olduğu halde çeşitli baskılarla orayı terketmek zorunda kalan mültecilere ve kalacak yeri, oturacak evi olmadığı için ortalıkta kalmış olan kimselere de bu zekât gelirlerinden pay ayrılabilir. Şâfiîler’e göre yolculuğa niyet eden kimse yol masrafına muhtaç ise, o da ibnü’s-sebîl kapsamında düşünülmelidir. Bu ictihadların ışığında, zorunlu veya faydalı seyahatlere yardımcı olmak amacıyla zekât gelirlerine dayalı bir fon oluşturulabilir.

 Zekâtın ancak yukarıda sayılan gruplara dahil kimselere verileceği hususunda âlimler arasında görüş birliği vardır. Fakat bu sekiz grubun her birine ve aynı oranda mı verilmelidir yoksa bunlardan birine verilmesi yeterli olur mu? Hanefî ve Mâlikî mezhebine ve Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir görüşe göre, zekât yükümlüsü zekâtını bunlardan her birine verebileceği gibi sadece bir gruptaki kişi veya kişilere de verebilir. Zira âyetin baş kısmındaki “li” edatı hak sahipliğini bildirme değil zekâtın onlara verilebileceğini açıklama mânasındadır; bir başka anlatımla “zekât yoksullar… içindir” ifadesi zekâtın “yoksulluk…” sebebiyle verileceğini açıklamaktadır, yoksa gerçekte zekât –ibadet olması itibariyle– o sayılan kişilerin değil Allah’ın hakkıdır. Âyette sekiz grubun sayılması bunların dışındaki kimselere zekât verilmeyeceğini belirtme amacı taşımaktadır. Şâfiîler’e ve Ahmed b. Hanbel’den nakledilen diğer görüşe göre ise zekât yükümlüsü zekâtını bizzat veya vekili aracılığıyla dağıtıyorsa, zekât toplamakla görevli olanlar (âmiller) grubu dışındaki yedi gruba eşit olarak dağıtmalı ve her gruptan da en az üç kişiye vermelidir. Çünkü âyetteki “lâm” harfi hak sahipliği anlamı taşımaktadır ve bu kelimeler çoğul olarak kullanılmıştır (bu konuda bilgi için bk. Mehmet Erkal, “Zekât”, İFAV Ans., IV, 557-569).

 

 Zekâtın dağılımıyla ilgili bu buyruğun amaçları ve içerdiği incelikler üzerinde değişik açıklamalar yapılmıştır. Bunlar genellikle, zekâtın hangi sebeple meydana gelmiş olursa olsun fakirlik sorununa mutlaka çözüm bulunması ve müslümanların güçlü olması gerektiği fikrini zinde tutan, bir yandan bireyler arasında dayanışma ruhunu diğer yandan da sosyal güvenlik fikrini besleyen bir kurum olduğu noktasında birleşmektedir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 23-27

Riyazus Salihin, 537 Nolu Hadis
Ebû Bişr Kabîsa İbni’l-Muhârik radıyallahu anh şöyle dedi:
Yüklendiğim bir kefâlet borcu yüzünden Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e başvurdum. Bana;

“Bekle biraz. Sadaka malı gelsin, ondan sana verilmesini emrederiz!” dedi. Sonra da şöyle buyurdu:

“Ey Kabîsa! Dilenmek yalnızca üç kişi için helâldir:
Kefâlet üstlenen kişi ki, borcunu ödeyinceye kadar dilenmesi helâldir. Sonra dilenmekten  vazgeçer.
Bütün mal varlığını yok eden büyük bir felâkete uğramış kişinin geçimini yoluna koyacak kadar -yahut ihtiyacını giderecek kadar- dilenmesi helâldir.
Hakkında, kendisini tanıyanlardan aklı başında üç kişinin “filan fakir düştü” diyecekleri kadar fakr u zarûrete uğramış kişinin geçimini temin edecek kadar dilenmesi helâldir. Ey Kabîsa! Bu hallerin dışında dilenmek haramdır, dilenen haram yemiş olur.”
(Müslim, Zekât 109. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Zekât 26; Tirmizî, zekât 23; Nesâî, Zekât 80.)

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ 

 

İsim cümlesidir. اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden alıkoyan anlamında olup, buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.

الصَّدَقَاتُ  mübteda olup damme ile merfûdur. لِلْفُقَـرَٓاءِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. الْمَسَاك۪ينِ  atıf harfi وَ ’la  لِلْفُقَـرَٓاءِ  ‘ya matuftur. الْعَامِل۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la  لِلْفُقَـرَٓاءِ  ‘ya matuf olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

عَلَيْهَا  car mecruru  الْعَامِل۪ينَ ’ye mütealliktir.  قُلُوبُهُمْ  ism-i mef’ûl  الْمُؤَ۬لَّفَةِ ’nin naib-i faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İsmi mef’ûlün fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır. 

3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır.  5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. İsmi mef’ûl, türediği fiilin meçhulü gibi amel eder. Yani kendisinden sonra naibi fail alır. Ondan sonra gelenler de mef’ûl olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْعَامِل۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  عمل  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤَ۬لَّفَةِ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.


 وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فِي الرِّقَابِ  car mecruru  لِلْفُقَـرَٓاءِ ’deki mahzuf habere mütealliktir. الْغَارِم۪ينَ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

وَ  atıf harfidir.  ف۪ي سَب۪يلِ  car mecruru  لِلْفُقَـرَٓاءِ ’deki mahzuf habere mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ابْنِ السَّب۪يلِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

الْغَارِم۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerredi  غرم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

فَر۪يضَةً  mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  فرض الله ذلك فريضة (Allah bunu bir farz olarak zorunlu kıldı.) şeklindedir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  فَر۪يضَةً ’e mütealliktir.  

İsim cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. ٱللَّهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَل۪يمٌ  haber olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَل۪يمٌ - حَك۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

الصَّدَقَاتُ  müsnedün ileyhtir, لِلْفُقَـرَٓاءِ  mahzuf habere mütealliktir.

Kasr, mübteda ve haber arasındadır. Mübteda ve haber arasında ve izafîdir. اِنَّمَا  ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak  اِنَّمَا  ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَالْمَسَاك۪ينِ  ve akabindeki 6 grup temasül nedeniyle, mahzuf habere müteallik olan  لِلْفُقَـرَٓاءِ  car- mecruruna atfedilmiştir. 

الرِّقَابِ [boyun] kelimesi köle anlamında kullanılmıştır. Boyun söylenmiş insanın tümü kastedilmiştir. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

Sadakanın verileceği kimselerin sayılması taksim sanatıdır.

ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ  ve  وَفِي الرِّقَابِ ibarelerindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  سَب۪يلِ  ve köle manasındaki  الرِّقَابِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Allah yolu ve köle, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafeti lafzâ-i celâle muzâf olması  سَب۪يلِ  için tazim ve şeref ifade eder.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare vardır.  سَب۪يلِ  kelimesi yol demektir. Allah’ın dini anlamında müsteardır. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

السَّب۪يلِۜ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır. 

Burada, sadakaların ait olduğu sınıflar beyan edilmek suretiyle, Resulullah'ın (s.a.v) yaptığı taksimatın hakkaniyeti tespit ve haksız söylenen sözler reddediliyor. Onların fasit iddialara dayanan boş umutları da söndürülüyor. Çünkü onların bu sadakalarda hakları olmadığı belirtiliyor. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayet-i kerimede  الصَّدَقَاتُ  [sadakalar (zekâtlar)] maksûr,  لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِ  [yoksullara, düşkünlere, (zekât toplayan) memurlara, gönülleri (İslam'a) ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana, yolda kalana] cümlesi maksûrun aleyhi yapılarak zekât alma vasfının bu kişilere özel olduğunu ifade etmiştir. Yani zekâtın yalnızca yukarıda sayılan kişilere verilebileceği bunlar dışındaki dernekler, camiler, cemaatler, vakıflar vb. yerlere verilenin zekât sayılmayacağını ifade etmiştir. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

Sadakayı hak edenlerin kusurlarını sayan kimseler için sadakadan hiçbir şey yoktur. Sadakalar; bu ayette zikredilen hak etmiş sınıflara hasredilmiştir. Bu izafî kasrdır. Sadakalar sizin için değil onlar için demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

القُلُوبُ  kelimesi nefis manasındadır. Araplarda yaygın olarak inancın idrakinde kalp kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayet  اِنَّمَا  edatı ile başlamaktadır. Bu edat, ispat ifade eden  اِنَّ  ve nefy ifade eden  مَا ’nın birleşmesiyle meydana gelen bir edattır ve hasr (sınırlandırma) anlamı ifade eder. Bu birleşim zikredilen şeylerin sabit olmasını ve bunların dışındaki şeylerin ise bulunmamasını gerektirir. Dolayısıyla bu ayette  اِنَّمَا  edatı, zekâtın sadece bu sekiz sınıfa verileceğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Yukarıdaki ayette zekât fonundan alabilen sekiz sınıf zikredilmektedir. Ancak dikkat edilecek olursa bunlardan ilk dört sınıf yani (fakirler, düşkünler, zekât toplayan görevliler ve kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar) için  ل  harf-i ceri, geri kalan diğer dört sınıf yani (esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenler, borçlular, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve garipler) için de  فـي  harf-i ceri kullanılmıştır. Zira ilk dört sınıfın zekâtı hak etmesi, onların mülkî ehliyetlerinden dolayıdır. Bunun için mülkiyet ifade eden ل  harfi en uygunudur. Diğer dört sınıf ise bu zekâta daha çok ihtiyaç duyan kesimdir. Dolayısıyla  فـي  harf-i ceri burada belâgat açısından tam yerinde kullanılmıştır. (A. Cüneyt Eren, Kur’ân Metninin Dil Özellikleri) 

Ayette  لِلْفُقَرَاءِ  sözcüğündeki  لِ  harf-i cerinden,  فِي الرِّقَابِ  sözcüğündeki في  harf-i cerine iltifat yapılmıştır. Bunun anlamı şudur:  لِ  harf-i ceri, “fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan memurlara, kalpleri ısındırılacak olanlara” zekâtın farz olduğunu,  في  harf-i ceri ise kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya zekâtın caiz olduğunu ifade etmektedir. (Allân, İbrâhîm Mahmûd, el-Bedî’ fi’l-Kur’an Envâuhû ve Vezâifuhû, s. 251)


 فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِ , takdiri  فرض  (farz kıldı) olan mahzuf fiilin mef’ûlü mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. Tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

 وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

حَك۪يمٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir. Allah’ın  حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının nekre gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğuna işaret eder.

حَك۪يمٌ  ve  عَل۪يمٌ  kelimeleri mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır 

Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28)

وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  cümlesi, اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ  sözündeki  اِنَّمَا  ile ifade edilen hasr için tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ  kelimelerindeki feîl vezni mübalağa ifade eder. Yani Allah’ın ilmi ve hikmeti büyüktür. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Tevbe Sûresi 61. Ayet

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ٦١


Yine onlardan peygamberi inciten ve “O (her söyleneni dinleyen) bir kulaktır” diyen kimseler de vardır. De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır ki Allah’a inanır, mü’minlere inanır (güvenir). İçinizden inanan kimseler için bir rahmettir. Allah’ın Resûlünü incitenler için ise elem dolu bir azap vardır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمِنْهُمُ içlerinden bazıları
2 الَّذِينَ onlar ki
3 يُؤْذُونَ incitirler ا ذ ي
4 النَّبِيَّ Peygamberi ن ب ا
5 وَيَقُولُونَ ve derler ق و ل
6 هُوَ O
7 أُذُنٌ bir kulaktır ا ذ ن
8 قُلْ de ki ق و ل
9 أُذُنُ kulağıdır ا ذ ن
10 خَيْرٍ hayır خ ي ر
11 لَكُمْ sizin için
12 يُؤْمِنُ inanır ا م ن
13 بِاللَّهِ Allah’a
14 وَيُؤْمِنُ ve inanır ا م ن
15 لِلْمُؤْمِنِينَ mü’minlere ا م ن
16 وَرَحْمَةٌ ve bir rahmettir ر ح م
17 لِلَّذِينَ kimseler için
18 امَنُوا inanan(lar) ا م ن
19 مِنْكُمْ sizden
20 وَالَّذِينَ ve kimselere
21 يُؤْذُونَ incitenlere ا ذ ي
22 رَسُولَ Elçisini ر س ل
23 اللَّهِ Allah’ın
24 لَهُمْ vardır
25 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
26 أَلِيمٌ acıklı ا ل م

Bu âyetlerde münafık karakteri ve münafıkların davranışlarıyla ilgili tasvire yeni kesitler eklenmekte, bir taraftan müslümanlar onların görünen yüzlerine aldanmamaları için uyarılmakta, diğer taraftan da Allah’ın âyetleri, peygamberi ve müslümanlarla alay eden münafıklarakendilerinden önceki inkârcı kavimlerin acı sonları hatırlatılmaktadır. Burada işaret edilen münafıklara ait söz ve davranışlar, tefsirlerde daha çok Tebük Seferi öncesinde ve bu sefer esnasında yaşanan olaylarla açıklanır; bu konudaki rivayetler âyetlerin yorumuna ışık tutmakla beraber, âyetlerin üslûbu ve sözün akışından daha çok münafık tiplemesinin hedeflendiği anlaşılmaktadır (münafıklar hakkında ayrıca bk. Bakara2/8-20; Nisâ 4/138-140, 142-146; Münâfikun 63/1-8). Tefsirlerde 61. âyetin inişi ile ilişkilendirilen bazı rivayetlere yer verilir. Bunlardan biri şöyledir: Bazı münafıklar özel sohbetlerinde Resûlullah’ı çekiştiriyorlardı, sonra içlerinden biri “Aman bunlar onun kulağına gitmesin” diye ikazda bulununca, “O her söze kolayca kanar, söylediklerimizi inkâr ederiz, üstüne bir de yemin ettik mi bize inanır” şeklinde cevaplar veriyorlardı (Taberî, X, 168-169). Resûl-i Ekrem’in, münafıkların yalanlarını yüzlerine vurmadığı ve özellikle yemine çok değer verdiği gerçeğinden hareketle söz konusu rivayetlerle âyet arasında bağ kurulabilir. Fakat burada asıl amacın münafıkların tutumlarından bir kesit verip onların zihniyetini mahkûm etmek ve bu vesileyle dikkatleri Hz. Peygamber’in yüksek ahlâkına yöneltmek olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan münafıkların, “O her söylenene kulak veriyor” anlamındaki sözleriyle, Resûlullah’ın bazı sesler işitip onu vahiy olarak yansıttığı iddiasında bulunmuş oldukları yorumu da yapılmıştır. “Allah’ın resulünü incitenler” şeklinde tercüme edilen kısmı “peygamberi yerip kınayanlar” şeklinde anlamak da mümkündür (Esed, I, 366). Âyetin, “O sizin için hayırlı olana kulak veriyor” şeklinde tercüme edilen kısmı şöyle izah edilebilir: Resûlullah gelişigüzel tahminlerle insanlar hakkında yargıda bulunmaz, Allah’a olan derin imanının yanı sıra müminlere de büyük bir güven duyar ve söylenenleri böyle iyi niyet temeline dayanan bir anlayışla değerlendirir. Bu cümlede onun kulak verdiği bildirilen şeyle kastedilenin, bütün insanlığın hayrına olan “vahiy” olduğu da söylenmiştir. Allah’ın mesajını ileten elçi olması itibariyle 62. âyette Hz. Peygamber de Allah’ın yanı sıra zikredilmiş fakat kimin hoşnut kılınması gerektiğini belirten zamir tekil kullanılmıştır. Bazı müfessirler bununla ilgili olarak, resulünün rızâsını kazanmanın Allah’ın da rızâsını kazanma mânasına geldiği yönünde açıklamalar yaparken, bazıları da burada hoşnutluğuna erişilmesi hedeflenecek yegâne varlığın Cenâb-ı Allah olduğuna işaret bulunduğunu belirtmişlerdir (Şevkânî, II, 429). 63 ve 64. âyetler arasında şöyle bir bağ kurulabilir: Allah ve resulüne karşı çıkan, din özgürlüğünü yok etmek için uğraş veren kimseler, bu durumları dünyada açığa çıkmış olsa da olmasa da içinde ebedî olarak kalacakları cehennem azabına çarptırılacaklardır, en büyük rezil-rüsvâ olma aslında budur. Münafıklar bunu bilip dururken, sadece dünyada rezil olmaktan, haklarında bir sûre indirilip kalplerindekinin ortaya dökülmesinden endişe etmektedirler. Münafıkların ileri sürdükleri mazeretin geçersizliğini belirten 65. âyet, dolaylı bir tarzda müminlere yönelik olarak da dinî ve itikadî konuların şaka ve eğlence konusu edilemeyeceği hususunda ciddi bir uyarı ihtiva etmektedir. Münafıkların bir kısmı iman ile küfür arasında bocalayan, diğer bir kısmı ise bilinçli olarak ve ısrarla inkârcılığını sürdüren fakat müslümanlara karşı bunu gizlemeye çalışan kişilerdir. İşte 66. âyette, aklını ve iradesini doğru yönde kullanmayı, içindeki hak-bâtıl mücadelesini imanın galibiyetiyle sonuçlandırmayı başaranlara yüce Allah’ın bağış kapısının açık bulunduğu, inkârcılıkta ısrar edenler için ise kötü âkıbetin kaçınılmaz olduğu haber verilmektedir. 67. âyette münafık karakterine ve 68. âyette münafıkların acı âkıbetlerine değinildiği gibi, 71. âyette mümin karakterine ve 72. âyette de onların mutlu sonlarına işaret edilerek iki grup arasında bir mukayese yapılmasına imkân sağlanmıştır. 69-70. âyetlerde, gerçekte inkârcı oldukları halde iman etmiş gibi görünen münafıkların âkıbetlerinin açıktan açığa peygamberlere karşı mücadele veren inkârcılardan daha iyi olmayacağı belirtilmekte, güç ve servet sahibi olsalar da inkârcıların boş davalar uğruna yaptıklarının gerek dünyada gerekse âhirette ziyan olup gittiği (bu konuda bk. Âl-i İmrân3/10, 116-117) hatırlatılıp münafıkların da bundan ders almaları gerektiği uyarısı yapılmaktadır. 

 

(Kuran Yolu/Diyanet tefsiri)

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مِنْهُمُ  car mecruru mahzuf mukaddem haberin sıfatına mütealliktir. Takdiri,  بعض منهم  şeklindedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْذُونَ النَّبِيَّ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُؤْذُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّبِيَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌ  cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya matuftur.  يَقُولُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Mekulü’l-kavli, هُوَ اُذُنٌ ’dur.  يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  اُذُنٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

يُؤْذُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.


قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اُذُنُ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هو ’dir. Aynı zamanda muzâftır. خَيْرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ  car mecruru  اُذُنُ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir.

يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ  cümlesi, mahzuf mübtedanın ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

وَ  atıf  harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُؤْمِنُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لِلْمُؤْمِن۪ينَ  car mecruru  يُؤْمِنُ  fiiline müteallik olup cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.

رَحْمَةٌ  atıf harfi  وَ ’la  اُذُنُ ’ye matuftur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  رَحْمَةٌ ’e mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا مِنْكُمْ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْكُمْ  car mecruru  اٰمَنُوا  fiiline mütealliktir.

يُؤْمِنُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

الْمُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

 

 

 وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يُؤْذُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

رَسُولَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi,  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَل۪يمٌ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمِنْهُمُ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ النَّبِيَّ وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنْهُمْ  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. 

Muahhar mübteda konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  يُؤْذُونَ النَّبِيَّ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupla gelen  يَقُولُونَ  cümle atıf harfi  وَ ‘la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Müspet muzari fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَقُولُونَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هُوَ اُذُنٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَيَقُولُونَ هُوَ اُذُنٌ  cümlesinin mazmunu (içeriği), eza veren sözleri sebebiyle hususun umuma atfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu ayet-i kerimede mütekellim (Allah Teâlâ) muhatabı Peygamberin (s.a.v) her söylenene kulak veriyor dediklerini Peygamber (s.a.v) bildiği halde mütekellim kendisinin de bildiğini göstermesiyle bu ayet-i kerimede lâzım-ı fâide-i haber olmuştur. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Sûresi’nin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

هُوَ اُذُنٌ [O bir kulaktır.]  Bunun aslı, her söyleneni dinleyen kulak gibidir manasıdır. Bu ifadeden teşbih edatı ile vech-i şebeh hazfedilmiş ve teşbih-i beliğ olmuştur. “Zeyd aslandır.” ifadesine benzer. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Yahudilerin Peygamber Efendimize kulak demeleri üzerine Allah Teâlâ’nın da onun hayırlı kulak olduğunu belirtmesi müşâkele sanatının güzel bir örneğidir. Ayrıca Yahudilerin olumsuz manada kullandıkları bu sözü, Allah Teâlâ hayır sıfatını ekleyip olumlu manaya çevirerek tasdik etmiştir. Tekrar edilen lafızlar muhatabın dikkatini çeker. Kavlu bi’l mûcib sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)


 قُلْ اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.  

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اُذُنُ خَيْرٍ لَكُمْ  cümlesinde îcâz-ı hazif vardır.

اُذُنُ خَيْرٍ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri,هو  şeklindedir. Bu takdire göre mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin izafet şeklinde gelmesi az sözle çok anlam ifadesinin yanında, müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned, tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

خَيْرٍ ’deki nekrelik, nev, kesret ve tazim ifade eder.

لَكُمْ  car-mecruru,  اُذُنُ ‘nün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ  cümlesi, mahzuf mübteda için ikinci haber veya ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Güvenli oldu, emniyette oldu anlamındaki  اٰمَن  fiilinin  بِ  harfi ile gelerek ‘iman etti’ manasında olması, tazmîn sanatıdır.

Aynı üslupta gelen  وَيُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۜ , haber olan  اُذُنُ خَيْرٍ ’a matuftur. 

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl ‘ الَّذ۪ينَ  başındaki harf-i cerle  رَحْمَةٌ  ‘ e mütealliktir. Sılası olan  اٰمَنُوا مِنْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

رَحْمَةٌ - خَيْرٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يُؤْمِنُ - لِلْمُؤْمِن۪ينَ - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şayet  يُؤْمِنُ  fiili niçin, lafzatullah ile birlikte kullanıldığında  بِ  harf-i cerriyle;  مُؤْمِن۪ينَ  kelimesiyle kullanıldığında da لِ  harf-i ceriyle müteaddi olmuştur? denilirse biz deriz ki: Lafzatullah'a taalluk eden imandan maksat, küfrün zıddı olan tasdik olduğu için  بِ  harf-i ceriyle; müminlerle ilgili olan iman lafzının manası da onları dinlemek manasında olduğu için ve  لِ  harf-i ceriyle müteaddi olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اُذُنُ خَيْرٍ  ifadesi istiaredir. Çünkü Hz. Peygamber gerçekte “kulak” değildir. Bu ifadeyle kastedilen iki mana bulunmaktadır. İlkine göre bu ifade, birisini, çok fazla namaz kılma ve oruç tutma ya da yeme ve uyuma ile niteleyen kimsenin “Falanca namaz ve oruçtan ya da yeme ve uykudan ibaret” demesi gibidir. Şu halde bu ifadeyle Hz. Peygamber, sözleri çok dinlemek ve onlara çok kulak vermekle nitelenmiş oluyor. (Casusa “göz” denilmesi gibi her duyduğunu ayırımsız onaylayana “kulak” denilmesi de cüzün zikredilip bütünün kastedilmesi (cüziyyet) ilgisi ile mürsel mecaz olur. Mecazın belâgi nüktesi, insanın bedeni ve bütün organlarıyla kulaktan ibaretmişçesine anlatımda abartı, pekiştirme ve vurgu sağlamasıdır. Buna göre müellif mürsel mecazları da istiare kapsamında görmektedir.  Diğer mana da Arapların “o bir kulaktır” şeklindeki sözlerinin, “işitilebilen hiçbir sözün kendisine gizli kalmadığı sağlıklı kulak organı” anlamında kullanılmış olmasıdır. Buna göre münafıklar, Peygamberi (s.a.v) konuşan herkesin bütün söylediklerinin kulağına ulaştığı, kalbine yerleştiği kimse olarak nitelemiş oluyorlar. Onlar bu sözü, Peygamber ve ailesini yerme makamında söylemiş oluyorlardı. Halbuki O, kusur nispet edenin kusurundan, iftira edenin iftirasından münezzehtir. Münafıklar, Hz. Peygamberin kibarlığı, nezaketi ve hilmi sebebiyle, kusurlarını yüze vurmadan herkesi dinleme vasfını saflığına hamlederek güya ona hakaret etmek istemişlerdir.  (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

Şayet rahmet olan her şey, bir hayırdır. O halde خَيْرٍ  kelimesinin peşinden  رَحْمَةٌ  kelimesinin getirilmesinin faydası ve hikmeti nedir? denilirse biz deriz ki: Hayır çeşitlerinin en kıymetlisi  رَحْمَةٌ ’dir. Binaenaleyh خَيْرٍ  kelimesinden sonra  رَحْمَةٌ  kelimesinin getirilmesi güzeldir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَالَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bu kişilerin bilinen kişiler olduğuna işaret etmesinin yanında onlara tahkir ifade eder. 

Müsnedin ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  ‘nin sılası olan  يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولَ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  رَسُولَ , şan ve şeref kazanmıştır. رَسُولَ , Hz.Peygamberi yüceltmek ve onların fiilinin ne kadar çirkin olduğunu ifade etmek için lafz-ı celâle izafe edilmiştir. 

الَّذ۪ينَ ’nin haberi olan  لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan  اَل۪يمٌ ’le sıfatlarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.

اَل۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ  ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı tekid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir. 

عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  Azim azab ifadesi 14 kere geçerken  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ifadesi 46 kere geçmiştir. 

عَذَابٌ - اَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette  يُؤْذُونَ  ve  اُذُنٌ  kelimeleri ikişer kere geçmiştir. Aralarında cinas-ı nakıs, tekrarında ise ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَالَّذ۪ينَ - یُؤۡمِنُ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ٱلنَّبِیَّ - رَسُولَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu ceza vaîdi onlara, doğrudan doğruya Allah tarafından sevk edilen, makablinden bağımsız bir cümledir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يُؤْذُونَ رَسُولَ اللّٰهِ  [Allah Resulüne eziyet ediyorlar.] ifadesinde Resulullah’ın (s.a.v) şanını yüceltmek ve nübüvvet ve risalet gibi iki büyük mertebeyi onda toplamak maksadıyla  يُؤْذُونَهِ  (ona eziyet ederler) şeklinde zamir yerine  رَسُولَ  kelimesi gelmiştir.  رَسُولَ  kelimesinin Allah lafzına izafeti ise onun şeref ve itibarının yüksekliğini gösterir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Peygamberin (s.a.v) risalet unvanıyla ism-i celile izafe edilerek  رَسُولَ اللّٰهِ  şeklinde zikredilmesi hem tazim hem de Resulullah’a (s.a.v) eziyetin sonucu itibarıyla Allah’a eziyet ve ilâhî gazabı mûcib olduğuna dikkat çekmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Zamir makamında  رَسُولَ  isminin zikredilmesi iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

Ayet-i kerimede haber olan  لَهُمْ  cümlesi mübtedadan sonra gelmesi gerekirken hasr ifade edebilmek için mübteda olan  عَذَابٌ اَل۪يمٌ ’dan önce gelerek,  لَهُمْ  maksûrun aleyhi,  عَذَابٌ اَل۪يمٌ  ise maksûr olmuştur. Yani elem verici azabın onların işlemiş oldukları günaha göre tam tamına uygun olarak onlara özel olarak hazırlandığını ifade etmiştir. (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ilmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

Allah'a ve ahirete inanmayan bütün arzusu dünya olan kişiler için mal ve evlat gerçekten bir sıkıntı ve keder sebebidir. Bu kişiler bütün hayatlarını geçim, mal ve evlat derdi ile geçer ahireti akıllarına bile getirmezler. Yaşadıkları gibi yani küfür içinde ölürler ve ahirette de bunun karşılığını görürler.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Herkesin bir hayali, bir beklediği vardır. Öncelikleri ve önceliklerinin arasına serpiştirilmiş detayları vardır. İnsanın iç huzuru, önceliklerini nasıl seçtiğine bağlıdır.

Eğer önceliklerini, olması imkansız hayalleriyle belirler, keşkeleriyle ve eğerleriyle süslerse, kendini hep huzurun peşinden koşuyormuş gibi hisseder. “Eğer olsaydı” mutlu olurdum yalanıyla, mutsuzluğun içinde yüzer. Öyle biri seçimlerini değiştirmediği sürece, eğer’ine istediği gibi kavuşsaydı bile, mutsuz olacak başka bir sebebi yine olurdu

Belki insan önceliklerini, dünyalık yok olacaklarla belirlememeli. Belki önceliklerini, ebedi olanlarla belirlemeli: Allah! Allah’a muhabbet ve Rasulullah’a muhabbet! Allah’ın sevdiklerine muhabbet! Allah’ın rızasını kazanmak için yapılan ameller!

Belki dünyalıkları hayal etmemeli insan; cenneti hayal etmeli. Belki geçmişteki bir anı, bir kişiyi özlememeli ya da neyi beklediğini bilmeden yerinde saymamalı insan; Rabbine ve Rasulullah’a ve ebedi hayata kavuşmayı özlemeli.

Belki dünya bir köprü diyerek; köprünün detaylarına takılmadan, bitmesini heyecanla beklemeli. Belki huzuru; ölümlülerde arayacağına, sonsuzluğa ulaştıracak hakikatlerde aramalı insan.

Öncelikleri, her an bitmesi muhtemellerle belirlenen insan, onu kaybettiğinde sanki her şeyini kaybeder. Canından can kopar. Hiçbir dünyalıkla, o boşluğu dolduramaz ve hep eksik kalır. Ancak öncelikleri; Allah’ın rızasını kazanma hedefiyle belirlenen insan, dünyalığı kaybettiğinde, belki sadece o detayı ya da ona bağlı bir kaç detayı kaybeder. Zamanla yerine başka detayları yerleştirebilir. Yara almıştır ama hakikatle süslenen öncelikleri, yarasına merhem olacak, acısını dindirecektir. Ve yarası bir gün iyileşecektir.

 

Gönül defterinde; kalıcı hakikatlere ve geçici dünyalıklara olan bağlılık derecelerini hakkıyla belirleyenlerden olmak duasıyla.

Amin.

***

Kimi insan vardır; dünyalık menfaat uğruna her dini ve fikri kucaklar gibi görünür. Böylece şöhret ve güç kazanmanın yolu kolaylaşır. Meşhur kişilerin, genellikle benimsemediği bilinen farklı inanışlara olumlu gönderme yapması, özellikle de o inanışları benimseyenlerin gönüllerini okşar ve farklı sebeplerden dolayı gururlandırır. Birkaç kelimenin söylenmesiyle ya da yazılmasıyla; hakikaten destek veriyor veya ben de onun fikirlerine destek vermeliyim algısı oluşur. 

Halbuki, bu bir yanılgıdan ibarettir. Zorlu dönemlere girildiğinde ve artık lehine olmadığını anladığı anda, bir zamanlar destekler göründüklerini ortada bırakır ve gerçek yüzünü gösterir. Hatta öyle ki haksızlığa ya da zulme uğramış olsalar bile eskiden desteklediklerinin sözde hatalarıyla ilgili konuşmaya başlar. Yani onun desteğine verilen önemin getirdiği şımarıklıkla beraber artık her şeyi çok iyi anladığı ve çözümü bulduğu düşüncesiyle akıl vermeye başlar.

Denir ki; ısrarla her inanışı olduğu gibi kabul ettiği iddiasıyla elindekini ya da zihnindekini pazarlayanların, asıl amacı ve sağlamlığı sorgulanmalıdır. Herkes ve esas olarak müslümanlar, desteği doğru yerde aramalıdır. Allah’tan başkasından medet umanın ayağının kaymasına şaşırmak hata olur. Güleryüzle anlatılanların ardında şekillenen fikirleri inceleyerek, bunun Allah katındaki yeri nedir diye sorgulamalıdır. Zira iman ve İslam, tehlikeye atılmayacak kadar değerlidir. 

İman ve İslam, yaratılmışın sayesinde güçlenmez ama onlara samimiyetle sahip çıkan insan, maddi ve manevi anlamda güçlenir.

Ey Allahım! Bulunduğumuz her mekanda ve yürüdüğümüz her yolda; içi ve dışı, iyilik ve dürüstlükle bir olanlarla karşılaştır. Dilimize ve kalbimize: bize Allah yeter ve doğrusu biz yalnız Allah’tan isteriz ifadesinin manasını yerleştir ve nuru ile aydınlat. Bizi insanlara hoşgörüyle yaklaşanlardan ama tavizden kaçınanlardan eyle. Başkalarına haksızlık yapmaktan ve kin duymaktan uzaklaştır. Bize, insanın ve amelin; Senin sevdiklerini ve razı olduklarını sevdir.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji