25 Kasım 2024
Tevbe Sûresi 62-68 (196. Sayfa)
Tevbe Sûresi 62. Ayet

يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ  ٦٢


Sizi razı etmek için, Allah’a yemin ederler. Eğer gerçekten mü’min iseler (bilsinler ki), Allah ve Resûlü’nü razı etmeleri daha önceliklidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَحْلِفُونَ yemin ederler ح ل ف
2 بِاللَّهِ Allah’a
3 لَكُمْ size (gelip)
4 لِيُرْضُوكُمْ gönlünüzü hoş etmek için ر ض و
5 وَاللَّهُ ve Allah’ı
6 وَرَسُولُهُ ve Resulünü ر س ل
7 أَحَقُّ daha uygundu ح ق ق
8 أَنْ
9 يُرْضُوهُ hoşnud etmeleri ر ض و
10 إِنْ halbuki
11 كَانُوا olsalardı ك و ن
12 مُؤْمِنِينَ inanmış ا م ن

يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ 

 

Fiil cümlesidir. يَحْلِفُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru  يَحْلِفُونَ  fiiline mütealliktir.  لَكُمْ  car mecruru  يَحْلِفُونَ  fiiline mütealliktir.

لِ  harfi,  يُرْضُوكُمْ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  يَحْلِفُونَ  fiiline mütealliktir.

يُرْضُوكُمْ  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lam-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُرْضُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi رضو ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

 

وَاللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ

 

Cümle  يَحْلِفُونَ ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  رَسُولُـهُٓ  atıf harfi  وَ ‘la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَحَقُّ  haber olup damme ile merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, lafza-i celâlden veya  رَسُولُـ ’den bedel olarak mahallen merfûdur.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نْيُرْضُوهُ  fiili  نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانُوا ’nun dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir. 

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi,  كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri;  إن كانوا مؤمنين فالله ورسوله أحقّ بالإرضاء şeklindedir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُؤْمِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحَقُّ  kelimesi ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ لَكُمْ لِيُرْضُوكُمْۚ وَاللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İlk cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِيُرْضُوكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde mecrur mahalde olup  يَحْلِفُونَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

وَاللّٰهُ وَرَسُولُـهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ  cümlesi, يَحْلِفُونَ  ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. 

وَرَسُولُـهُٓ  ifadesi tezayüf nedeniyle müsnedün ileyh olan lafza-ı celâle atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü Allah'ı razı eden, resulünü de razı etmiş olur.

Razı edileceklerin Allah ve resulü olmak üzere sayılması taksim sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

اللّٰهُ  mübteda,  اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ  cümlesi haberdir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, müsnedün ileyh olarak, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولُـهُٓ  izafetinde Allah Teâlâ'ya ait zamire muzâf olan  رَسُولُ  şan ve şeref kazanmıştır.

اَحَقُّ , ism-i tafdil vezninde gelerek, mübalağa ifade etmiştir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُرْضُوهُ  cümlesi, masdar tevili ile lafza-i celâlden ve  رَسُولُـهُٓ ’dan bedel-i iştimaldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Hal cümlesinde tesniye sıygasından,  هُ  zamiriyle müfrede geçişte iltifat sanatı vardır.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يُرْضُوكُمْۚ -  يُرْضُوهُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Münafıkların çirkin fiillerinin biri de yalan yere yemin etmeleridir. Bunun, daha önce geçenlere binaen söylenmiş bir tabir olduğu yani “Onlar, Peygambere eziyet ediyor, onun hakkında kötü söz söylüyor, sonra da size, bunu söylemediklerine dair yemin ediyorlar.” anlamına geldiği ileri sürüldüğü gibi, Tebük Savaşına katılmayan ve Hz. Peygamber (s.a.v) Medine'ye dönünce ona gelerek mazeret beyanında bulunup yemin eden bir grup münafık hakkında nazil olduğu da ileri sürülmüştür. Buna göre mana: “Onlar, müminleri, yeminleriyle hoşnut etmek için kendileri hakkında nakledilen şeyleri söylemediklerine dair yemin ve ahdettiler. Halbuki gerekli ve vâcip olan, onların, Allah'ı gizledikleri şeyin aksini ortaya koymak suretiyle değil, ihlas ve tövbe ile razı etmeleridir.” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ayette,  يُرْضُوهُ  fiilindeki mansub mahalde olan zamirin Allah’ın rızasını mı, elçisinin rızasını mı, yoksa her ikisinin rızasını mı kastettiği konusunda farklı görüşler mevcuttur. Tesniyeden müfrede bir iltifatın olduğu cihetinden düşünülecek olursa aslında zamir müfret olmasına rağmen her ikisinin rızasının farklı olabileceğinin düşünülmemesi gerektiği, önceki ayetle beraber ele alınırsa peygamberi incitmemenin Allah’ın rızasını kazanmakla aynı olduğu ve ikisinin rızasının da ancak birlikte kazanılabileceği vurgulanmaktadır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Onların beyan ettikleri özürler, Resulullah'ın (s.a.v) rızasına vesile olmaktan uzaktır. Resulullah'ın (s.a.v) onları yalanlamaması ise yaptıklarına razı olduğu için değil, fakat onlara hoşgörü göstermek ve kusurlarını örtmek içindir. Nitekim “Allah ve Resulünü razı etmeleri daha doğrudur. Eğer bunlar gerçekten müminler ise…” (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayette Allah ve Resulü tabiri tesniye (ikil) olarak gelmiş olmasına rağmen  يُرْضُوهُ  kelimesindeki  هُٓ [o] zamiri tekil olarak gelmiştir. Bu iltifattaki incelik şöyledir: Allah ve Resulünün rızası birbirini gerektirdiği için zamir  هُٓ [o] şeklinde tekil olarak gelmiştir. Dolayısıyla bu, “Allah’ın razı olduğu şeyden Resul’ü de razı olur.” demektir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ilmi ve Sanatları) 


 اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.

اِنْ , vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıf durumlarda kullanılan şart harfidir. 

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu şart cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.

كان ‘nin haberi olan  مُؤْمِن۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Şartın, takdiri  فالله ورسوله أحقّ بالإرضاء  (Allah ve Resulünün rızası daha önceliklidir.) olan cevap cümlesi, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Bu takdire göre mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ [Eğer gerçek müminler iseniz] ifadesi, muhatapların, emirleri acele uygulamaları için büyük bir teşvik anlamı ifade eder.

İmandan murad, kâmil imandır. Yani kâmil mümin iseniz... Çünkü kâmil iman, üç haslet üzerinde durur: Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat etmek, günahlardan sakınmak ve insanların arasını adalet ve ihsan ile düzeltmek. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir. 2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi. 3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

 
Tevbe Sûresi 63. Ayet

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ  ٦٣


Allah’a ve Resûlüne karşı gelen kimseye, içinde ebedî kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmediler mi? İşte bu, büyük bir rezilliktir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 يَعْلَمُوا bilmediler mi ki ع ل م
3 أَنَّهُ muhakkak
4 مَنْ kim
5 يُحَادِدِ karşı koymağa kalkarsa ح د د
6 اللَّهَ Allah’a
7 وَرَسُولَهُ ve Elçisine ر س ل
8 فَأَنَّ gerçekten
9 لَهُ onun için vardır
10 نَارَ ateşi ن و ر
11 جَهَنَّمَ cehennem
12 خَالِدًا sürekli kalacağı خ ل د
13 فِيهَا içinde
14 ذَٰلِكَ işte budur
15 الْخِزْيُ rezillik خ ز ي
16 الْعَظِيمُ büyük ع ظ م
حدَّ Hadde : حَدٌّ iki şeyi birbirlerine karışmalarını önleyecek şekilde birbirinden ayıran engel demektir. Zina ve içkinin had cezası olarak adlandırılmasının nedeni, bu işe cür’et eden kişinin bir daha bunu tekrarlamasına, başkalarının da onun yolundan gitmesine engel olmak amacıyla uygulanan engelleyici bir tedbir niteliği taşımasıdır. Bu anlamda evin haddi onu diğerinden ayıran sınırıdır. حَدِيدٌ ise demir demektir. Mufâale babındaki حَادَّ – يُحَادُّ fiili karşı çıkmak demektir ki bu da ya engel olmaya çalışmak şeklinde ya da demir (حَدِيدٌ) kullanmak şeklinde olur. حَدَّدَ fiili keskinleştirmek/inceltmek, أحَدَّ ise sınır belirlemektir. Asıl olarak bu anlama gelmekle birlikte örnek olarak görme duyusu ve basiret gibi yaratılış itibarıyla yapı ya da anlam yönünden bir incelik taşıyan herşey için kullanılır. Bu açıdan keskin bakışlı, keskin anlayışlı ve keskin dilli deyimlerinde bu kelime tercih edilir. Kuran-ı Kerim’de de bu anlamlarda kullanımları mevcuttur. Men edip engelleme anlamı düşünüldüğünden kapıcı da حَدَّادٌ olarak isimlendirilmiştir. Yine rızkı ve kısmeti kapalı adam için de رَجُلٌ مَحْدُودٌ denilir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri had, hudud, mahdut, tahdit, hiddet ve haddedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.  

يَعْلَمُٓوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  يَعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlu yerinde olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُ  muttasıl zamiri  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. Şan zamiridir. مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ  cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يُحَادِدِ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  رَسُولَهُ  atıf harfi  وَ  ile lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

اَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberidir veya mahzuf haberin mübtedasıdır. Takdiri, فأمره كون نار جهنّم له ... أو فكون نار جهنّم له أمر حقّ. (Cehennem ateşinde olmak onun için haktır veya onun durumu cehennem ateşinde olmaktır.) şeklindedir.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

لَهُ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. نَارَ  kelimesi  اَنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

خَالِدًا  kelimesi  لَهُ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.  ف۪يهَا  car mecruru  خَالِدًا ‘e mütealliktir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.

2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şan zamirleri: Müfred gaib ve gaibe (3. tekil şahıs zamiri)nde kendisine dikkat çekilmek istenen bir iş için kullanılır. İkisine birden iş zamiri denir.

Müzekkerine > zamiruş şan (هُوَ – هُ)           Müennesine > zamirul kıssa (هِيَ – هَا)

Zamirler normalde kendinden önceki ismi açıklarken, zamiruş-şan/kıssa ise kendinden sonraki kısma dikkat çeker. Şan zamiri “Benden sonra bir cümle gelecek; gelecek olan o cümle çok önemli” mesajı verir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayr-i munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُحَادِدِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi  حدد’dur.

Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِدًا  kelimesi, sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.  الْخِزْيُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْعَظ۪يمُ  kelimesi  الْخِزْيُ ’nun sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْعَظ۪يمُ  kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze inkârî istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak kınama-azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca tecahülü arif sanatı söz konusudur.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  اَنَّهُ مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ  cümlesi, masdar teviliyle  يَعْلَمُٓوا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

وَرَسُولَهُ  izafeti, tezayüf nedeniyle mef’ûl konumundaki lafza-ı celâle atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü Allah'a karşı gelen, resulünü de karşı gelmiş olur.

Veciz ifade kastına matuf   رَسُولَهُ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولَ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Karşı gelinmemesi gerekenlerin, Allah ve resulü olmak üzere sayılması taksim sanatıdır.

اَنَّ ‘nin haberi olan  مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَاۜ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundaki  مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi, şarttır. مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

حَادِ ; sınır,  حَدِيدِ  demir demektir. Keskinliği ile iki şeyi birbirinden ayırır.

مَنْ يُحَادِدِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümlesinde istiare vardır. Çünkü gerçek manada  محَادِدِ , hudut itibariyle birbirine yakın ve benzer olmak anlamına gelir. Bu ise cisimlerin, sınırları olan varlıkların sıfatlarındandır. O halde buradaki  محَادِدِ  ile kastedilen, ayette sözü edilen insanın, Yüce Allah’ın dostlarının üzerinde bulunduğu çizginin dışında yer almak manasıdır. Sonuçta adeta o adam bir çizgide, Allah dostları da başka bir çizgide yer almıştır. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Tekid ve masdar harfi  اَنَّ  ’nin dahil olduğu  فَاَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِداً ف۪يهَا  cümlesi, masdar teviliyle mahzuf mübteda için haberdir. Veya mahzuf haber için mübtedadır. Takdiri,  فأمره كون نار جهنّم له   (Onun durumu cehennem ateşinde olmaktır.) veya فكون نار جهنّم له أمر حقّ  (Cehennem ateşinde olmak onun için haktır.) olabilir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَهُ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. نَارَ جَهَنَّمَ , muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh  نَارَ جَهَنَّمَ , az sözle çok anlam ifade etmek için izafetle marife olmuştur. Bu  izafet, muzâfı tazim ifade eder.

نَارَ جَهَنَّمَ  tabirinin lügat manası uçsuz bucaksız uçurumun ateşi şeklindedir.

ف۪يهَاۜ  car- mecrurunun müteallakı olan, ism-i fail veznindeki  خَالِدًا  kelimesi, لَهُ ’deki zamirin halidir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

اَنَّهُ ‘daki  هُ , şan zamiridir. Kendisinden sonra açıklama gelmiştir. Normalde zamir, isim zikredildikten sonra gelir. Burada önce zamir zikredilip arkasından ait olduğu isim gelmiştir. Şan zamirine iş zamiri de denir, belli bir yere ait olması da gerekmez.  اَنَّهَا  olursa kıssa zamiri kıssa adını alır. İkisine birden iş zamiri denir. Bir olayın önemi dolayısı ile gelirler.

Ehl-i meânî şöyle demiştir:  الم تعلم  [Anlamadın mı?] tabiri uzun bir süre bir şeyi öğrenmek için çaba gösterip de bu hususta iyice gayret gösteren, sonra da onu öğrenemeyen bir kimseye hitaptır. Bunun üzerine işte bu kimseye: “Bu kadar uzun zaman sonra hâlâ öğrenemedin mi?” denir. (Ayette de) böyle bir ifadenin getirilmiş olması, son derece isabetlidir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), uzun bir süre o münafıklarla birlikte bulunmuş ve O'nun, Allah'a isyan etmekten sakındırmak ve O'na itaata teşvik etmek için, emir ve yasakları çok olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ebu Müslim şöyle demektedir: “Cehennem, ateşin isimlerindendir. Dil alimleri Arapların, çok derin olan kuyuyu  الجهنام  diye isimlendirdiklerini nakletmektedirler. Binaenaleyh ‘cehennem’ kelimesinin bu lafızdan alınmış olması mümkündür. Dibinin derin olması da cehennem azabının nihayeti olmadığı manasındadır. Ayette geçen  خَالِداً  kelimesi ‘devamlı kalmak üzere ’anlamında olup  الْخِزْيُ  kelimesi de bazen pişmanlık bazen de utanma anlamına gelir. Burada pişmanlık anlamına gelmesi daha uygundur. Nitekim Cenab-ı Hak, ‘Bunlar azabı görünce pişmanlıklarını içlerine atarlar…’ (Sebe Suresi, 33) buyurmuştur.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يمُ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edileni tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müşarun ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onun önemine dikkat çeker. 

Cehennem azabını hak edenlerin durumuna işaret eden işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşarun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

ذٰلِكَ الْخِزْيُ الْعَظ۪يم  [İşte büyük rezillik budur.] ibaresinde rezillik ve rüsvaylığın korkunçluk ve şiddetinin büyüklüğünü bildirmek için yakında olan bir şey, uzaklık ifade eden ism-i işaretle (ذٰلِكَ) gösterilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Haberin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.

Müsned olan  الْخِزْيُ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir.

الْعَظ۪يمُ  kelimesi  الْخِزْيُ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Tevbe Sûresi 64. Ayet

يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ  ٦٤


Münafıklar, kalplerinde olan şeyleri, yüzlerine karşı açıkça haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz alay ede durun! Allah, çekindiğiniz o şeyi ortaya çıkaracaktır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَحْذَرُ çekiniyorlar ح ذ ر
2 الْمُنَافِقُونَ münafıklar ن ف ق
3 أَنْ
4 تُنَزَّلَ indirileceğinden ن ز ل
5 عَلَيْهِمْ kendileri hakkında
6 سُورَةٌ bir surenin س و ر
7 تُنَبِّئُهُمْ haber verecek ن ب ا
8 بِمَا olanı
9 فِي içinde
10 قُلُوبِهِمْ kalbleri ق ل ب
11 قُلِ de ki ق و ل
12 اسْتَهْزِئُوا siz alay edin ه ز ا
13 إِنَّ şüphesiz
14 اللَّهَ Allah
15 مُخْرِجٌ ortaya çıkaracaktır خ ر ج
16 مَا şeyi
17 تَحْذَرُونَ çekindiğiniz ح ذ ر

يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. يَحْذَرُ  damme ile merfû muzari fiildir. الْمُنَافِقُونَ  fail olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. اَنْ  ve masdar-ı müevvel يَحْذَرُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

تُنَزَّلَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir.  عَلَيْهِمْ  car mecruru  تُنَزَّلَ  fiiline mütealliktir. سُورَةٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. تُنَبِّئُهُمْ  cümlesi,  سُورَةٌ  ‘nün sıfatı olarak mahallen merfûdur.

تُنَبِّئُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مَا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  تُنَبِّئُهُمْ  fiiline  mütealliktir. ف۪ي قُلُوبِهِمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تُنَبِّئُهُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نبأ ’dir. 

تُنَزَّلَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  نزل ‘dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.  

الْمُنَافِقُونَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

  قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  اسْتَهْزِؤُ۫ا ’dur.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اسْتَهْزِؤُ۫ا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اسْتَهْزِؤُ۫اۚ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  هزأ ‘dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.


اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâli  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.  مُخْرِجٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا , ism-i fail  مُخْرِجٌ ’un mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  تَحْذَرُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır.  5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. Ayette haber şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَحْذَرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مُخْرِجٌ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir.

يَحْذَرُ الْمُنَافِقُونَ اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ تُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ سُورَةٌ تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ  cümlesi, masdar tevili ile  يَحْذَرُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Masdar-ı müevvel cümlesinde takdim tehir sanatı vardır.  عَلَيْهِمْ  car-mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.

سُورَةٌ ’deki nekrelik herhangi bir manasında nev ve tazim ifade eder.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  يَحْذَرُ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

تُنَبِّئُهُمْ بِمَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ  cümlesi,  سُورَةٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl, başındaki harf-i cerle  تُنَبِّئُهُمْ  fiiline mütealliktir. Sılası mahzuftur.  ف۪ي قُلُوبِهِمْ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

ف۪ي قُلُوبِهِمْ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani  içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin düşüncelerindeki yanlışlığı etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibat ve temekkündür. 

Ayette haber yerine  نَبَاَ  tercih edilmiştir. Çünkü, نَبَاَ  büyük fayda sağlayan, kendisiyle ilim veya zannı galib oluşan haberdir. Bu özellikleri taşımayan habere  نَبَاَ  denmez. (Ragıb el İsfahânî, Müfredat)


قُلِ اسْتَهْزِؤُ۫اۚ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اسْتَهْزِؤُ۫ا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen, meydan okuma ve tahzir manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Bu ilâhî emir tehdit içindir. Anlamı şöyle ifade edilebilir: “Siz, alay etmeye devam edin ama Allah, çekindiğiniz o sureyi indirecektir; kalplerinizdeki sırları ortaya dökecektir; insanların huzurunda sizi rezil rüsva edecektir.”


 اِنَّ اللّٰهَ مُخْرِجٌ مَا تَحْذَرُونَ

 

Beyânî istînâf veya ta’liliye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren  bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle marife olması tazim ve kalplere korku salmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهُ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsned  مُخْرِجٌ ; rubaî fiilin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

Ism-i fail, bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

مُخْرِجٌ ’ un mef’ûlu konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nin, sıla cümlesi olan, تَحْذَرُونَ

cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

تَحْذَرُونَ - يَحْذَرُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette istiare vardır. Çünkü surenin konuşması dil yönüyle değil burhan olma yönüyledir. O yüzden sanki Allah Teâlâ şunu anlatmak istemiştir: “Münafıklar hakkında inen bu sure ile insanlar, onların içinde gizledikleri sırları, kalplerinde oluşturdukları fikirleri öğrenirler. Allah Teâlâ’nın, onların vasıfları ve kötü ahlakları hakkında verdiği bilgiler sayesinde kendilerini gerçek yüzleriyle tanırlar.” (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)

Buradaki tekid (اِنَّ), onların inkârını reddetmek içindir. Onların bu çekinmeleri, hakikat yoluyla değil alay yoluyladır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 
Tevbe Sûresi 65. Ayet

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  ٦٥


Şâyet kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorsan, “Biz sadece lâfa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk”, derler. De ki: “Allah’la, O’nun âyetleriyle ve peygamberiyle mi eğleniyordunuz?”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَئِنْ ve eğer
2 سَأَلْتَهُمْ onlara sorsan س ا ل
3 لَيَقُولُنَّ derler ki ق و ل
4 إِنَّمَا sadece
5 كُنَّا biz ك و ن
6 نَخُوضُ lafa dalmıştık خ و ض
7 وَنَلْعَبُ ve şakalaşıyorduk ل ع ب
8 قُلْ de ki ق و ل
9 أَبِاللَّهِ Allah ile mi?
10 وَايَاتِهِ ve O’nun ayetleriyle ا ي ي
11 وَرَسُولِهِ ve O’nun Elçisi ile ر س ل
12 كُنْتُمْ siz ك و ن
13 تَسْتَهْزِئُونَ alay ediyordunuz ه ز ا

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَاَلْتَهُمْ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İkinci mef’ûlun bih hazfedilmiştir. Takdiri;  عن استهزائهم بك  şeklindedir.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

يَقُولُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و' ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Mekulü’l-kavli,  كُنَّا نَخُوضُ ’dur. يَقُولُنَّ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. 

اِنَّمَا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; ‘men eden, alıkoyan ’anlamında olup buradaki  مَا  harfidir.  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. نَخُوضُ  cümlesi, كُنَّا ’nın haberi olarak mahallen merfûdur.

نَخُوضُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. نَلْعَبُ  atıf harfi  وَ ’la makbaline matuftur.  

نَلْعَبُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve  geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Hemze istifham harfidir. بِاللّٰهِ  car mecruru  تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiiline mütealliktir. اٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l- kavli, كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’dur. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كُنْتُمْ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  cümlesi,  كُنْتُمْ ’un haberi olarak mahallen mansubdur.

تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  هزأ ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. 

Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.

Kasemle tekid edilmiş şart cümlesi olan  وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ , mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

إنْ  şart harfi, maziyi muzariye çevirir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)

Şartın cevabı, arkasından gelen kasemin cevabı delaletiyle hazfedilmiştir. Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُۜ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

يَقُولُنَّ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ  cümlesi, kasr üslubuyla tekid edilmiş, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Kasrın  اِنَّمَا  ile yapılmasından muhatabın konunun cahili olmadığı anlaşılmaktadır. İki tekid hükmündeki kasr, كان ’nin ismi ve haberi arasındadır.  نَّا , maksur/mevsûf,  نَخُوضُ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.

Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat; zikredilen mevsûfta bu sıfattan başkasının olmamasıdır. Ama bu sıfat, mevsûftan başkalarında bulunur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberi olan  نَخُوضُ ‘nun, muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eder. 

نَلْعَبُ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘la nakıs fiil  كَان ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

سَاَلْتَهُمْ - لَيَقُولُنَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ  Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Burada ise Allah Teâlâ, o münafıkların cevaplarının “Biz sadece lafa dalmıştık ve aramızda eğleniyorduk.” şeklinde olacağı haberin  اِنَّمَا  (yalnızca/sadece/ancak) tekid edatı ile tekid etmiştir.  (Muhammed Fatih Ergen, Tevbe Sûresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili) 

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Ayeti kerime mahzuf bir kaseme delalet eden muvattıe lâmı ile gelmiştir. Sadece  وإن سألتهم ‘’Onlara sorarsan’’ şeklinde gelmemiştir. Bu harf tekid ifade eder. Dolayısıyla bu kelam bazı nahivcilere göre kasem menzilindedir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 473)

 قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Hemze, inkar ve azarlama manasındadır. Nakıs fiil  كَان ‘nin dahil olduğu isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp, azarlama ve kınama amacı taşıyan cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِاللّٰهِ  car-mecruru siyaktaki önemine binaen amili olan  تَسْتَهْزِؤُ۫نَ ’ye takdim edilmiştir.

Car-mecrurun takdimi kasr ifade etmiştir. Kasr, fiil ve car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. بِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ , maksurun aleyh/mevsûf, هَادٍ maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Burada kasr-ı tayin vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

وَاٰيَاتِه۪  ve  وَرَسُولِه۪  car-mecrurları, اَبِاللّٰهِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür. Bu atıf hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf  وَاٰيَاتِه۪  ve  وَرَسُولِه۪  izafetlerinde  لِعِبَادِهِ , Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan resul ve ayetler, tazim ve şeref kazanmıştır. 

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

نَلْعَبُ - تَسْتَهْزِؤُ۫نَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Son cümle  كُنْتُمْ  kelimesinin delaletiyle alay etmeyi adet mi edindiniz? demektir. 

“(Allah ile istihza mı ediyorsun?)” sözü ile (Allah ile mi istihza ediyorsun?) sözü arasında fark vardır: Birincisi, istihza işinin yadırganışını; ikincisi ise bu istihzanın Allah ile ilgili oluşunun yadırganışını ifade eder. Bu şu demektir: “Hadi diyelim ki sen, istihza ediyorsun? Ama nasıl oluyor da bu istihzayı Allah hakkında yapabiliyorsun?” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Tevbe Sûresi 66. Ayet

لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟  ٦٦


Boşuna özür dilemeyin! Çünkü siz, (sözde) iman ettikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden (tövbe eden) bir zümreyi affetsek bile, suçlarında ısrar etmeleri sebebiyle, diğer bir zümreye azap edeceğiz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 لَا
2 تَعْتَذِرُوا hiç özür dilemeyin ع ذ ر
3 قَدْ andolsun
4 كَفَرْتُمْ siz inkar ettiniz ك ف ر
5 بَعْدَ sonra ب ع د
6 إِيمَانِكُمْ inandıktan ا م ن
7 إِنْ eğer
8 نَعْفُ affetsek bile ع ف و
9 عَنْ
10 طَائِفَةٍ bir kısmını ط و ف
11 مِنْكُمْ sizden
12 نُعَذِّبْ azab edeceğiz ع ذ ب
13 طَائِفَةً bir kısmına da ط و ف
14 بِأَنَّهُمْ dolayı
15 كَانُوا ك و ن
16 مُجْرِمِينَ suç işlediklerinden ج ر م

لَا تَعْتَذِرُوا قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْتَذِرُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. كَفَرْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  بَعْدَ  zaman zarfı  كَفَرْتُمْ  fiiline mütealliktir. ا۪يمَانِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

تَعْتَذِرُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  عذر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşâreket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

 اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟

 

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَعْفُ  şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. عَنْ طَٓائِفَةٍ  car mecruru  نَعْفُ  fiiline mütealliktir.  مِنْكُمْ  car mecruru  طَٓائِفَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. 

فَ  karînesi olmadan gelen  نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً  cümlesi şartın cevabıdır.

نُعَذِّبْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. طَٓائِفَةً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. أَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  نُعَذِّبْ  fiiline mütealliktir

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.   

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. isim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. مُجْرِم۪ينَ۟  kelimesi كَانُوا ’nun haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُعَذِّبْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  عذب ’dir.

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

مُجْرِم۪ينَ۟  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babından ism-i faildir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا تَعْتَذِرُوا

Ayetin ilk cümlesi, istînâfiyye olarak gelmiştir. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.


 قَدْ كَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْۜ

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen bu cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder. Ayrıca mazi fiildeki sebat ve temekkün manası onların küfürde ne kadar istikrarlı olduklarına işaret etmiştir.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen terkip şart üslubundadır. Şart cümlesi olan  نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ , müspet muzari fiil sıygasında, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

مِنْكُمْ  car mecruru  طَٓائِفَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

طَٓائِفَةً ’deki nekrelik, muayyen olmayan cins içindir.

نَعْفُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اِنْ  şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder. 

فَ  karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfiyle  نُعَذِّبْ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

نُعَذِّبْ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127) 

Cümlede  اَنَّ ’nin haberi, nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi ism-i fail kalıbında gelerek bu özelliğin devamlı olduğuna işaret etmiştir. كَان  ile birlikte cümlede ism-i faile isnad, onların mücrimlik vasfını vurgulamıştır.

كَان ’nin  haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 124)

طَٓائِفَةً ’deki nekrelik ‘herhangi bir’ manasında cins ifade eder.

طَٓائِفَةٍ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

مُجْرِم۪ينَ۟ - كَفَرْتُمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اِنْ نَعْفُ عَنْ طَٓائِفَةٍ مِنْكُمْ  cümlesi ile  نُعَذِّبْ طَٓائِفَةً بِاَنَّهُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

كَفَرْتُمْ - ا۪يمَانِكُمْ  ve  نَعْفُ - نُعَذِّبْ  kelime grupları arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

بِاَنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ۟  deki  ب , sebebiyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مُجْرِم۪ينَ۟  ism-i fail olarak geldiği için devamlılık ifade eder, ayrıca bir de  كَان  gelmiştir.

Allah Teâlâ, bu istihzanın bir küfür olduğunu beyan buyurmuştur. Akıl da eğlence olsun diye küfür (inkâr) olacak bir şeyi yapmanın caiz olmadığını gösterir. Binaenaleyh onların, “Biz lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” şeklindeki sözlerinin, istihza hususunda geçerli bir mazeret olmadığı sabit olmuş olur. Dolayısıyla aslında bu bir özür olmayınca Allah Teâlâ onları mazeret olarak bunu ileri sürmekten men etmiştir. Çünkü batıl sözlerden men etmek gerekir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Allah, “Özür dilemeye kalkmayın.” yani “Bu suçu savuşturmak için böyle bir mazeret ileri sürmeyiniz.” buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burda ikinci grubun suçunun, birincisinden daha ağır ve daha çok olduğuna dikkat çekmek vardır. Binaenaleyh hüküm, bu ağır suça bağlanmış olur. Hem bu ifade de bu suçun hâlâ devam ettiğine, bitmediğine ve dolayısıyla da azap etmeyi gerektirdiğine bir dikkat çekme bulunmaktadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Tevbe Sûresi 67. Ayet

اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ  ٦٧


Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridir). Kötülüğü emredip iyiliği yasaklarlar, ellerini de sıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; Allah da onları unuttu. Şüphesiz münafıklar, fasıkların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الْمُنَافِقُونَ münafık erkekler ن ف ق
2 وَالْمُنَافِقَاتُ ve münafık kadınlar ن ف ق
3 بَعْضُهُمْ onların bir kısmı ب ع ض
4 مِنْ
5 بَعْضٍ diğerlerindendir ب ع ض
6 يَأْمُرُونَ emrederler ا م ر
7 بِالْمُنْكَرِ kötülüğü ن ك ر
8 وَيَنْهَوْنَ ve menederler ن ه ي
9 عَنِ
10 الْمَعْرُوفِ iyilikten ع ر ف
11 وَيَقْبِضُونَ ve sıkı tutarlar ق ب ض
12 أَيْدِيَهُمْ ellerini ي د ي
13 نَسُوا unuttular ن س ي
14 اللَّهَ Allah’ı
15 فَنَسِيَهُمْ O da onları unuttu ن س ي
16 إِنَّ gerçekten
17 الْمُنَافِقِينَ Münafıklar ن ف ق
18 هُمُ işte onlardır
19 الْفَاسِقُونَ yoldan çıkanlar ف س ق
قبض Qabeda : قَبْضٌ avucun tümüyle bir şeyi kavramak/almaktır. Fiilin عَلَى harfi ceriyle kullanımı bir şeyi aldıktan sonra parmakları bir araya toplayıp eli kapamak, عَنْ harfi ceriyle kullanımı ise bir şeyi almadan parmakları toplayarak eli kapamaktır ki bu o şeyi tutmaktan geri durma anlamındadır. Buradan hareketle eli ihsanda bulunmaktan geri tutmaya da قَبْضٌ denmiştir. قَبْضٌ sözcüğü müstear olarak bir şeyi kazanmak/elde etmek anlamına da gelir. Bakara 2/245 ayeti kerimesinde وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ ifadesi ya kimi zaman alır kimi zaman verir, ya bir toplumdan zorla alır başka bir topluma verir, ya birinde toplarken diğerinde dağıtır veyahutta öldürür ve diriltir olarak tefsir edilmiştir. Dolayısıyla قَبْضٌ kelimesi kimi zaman ölümden de kinaye yapılmıştır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri kabza, kabzetmek, kabız, kabzı (mal) ve makbuzdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ

 

İsim cümlesidir. اَلْمُنَافِقُونَ  mübteda olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْمُنَافِقَاتُ  atıf harfi  وَ ’la  اَلْمُنَافِقُونَ ’ya matuftur. بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍ  cümlesi, اَلْمُنَافِقُونَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

بَعْضُهُمْ  ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ بَعْضٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.

اَلْمُنَافِقُونَ - الْمُنَافِقَاتُ  kelimeleri, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ 

 

Cümle, mübtedanın ikinci haberi veya  بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ  cümlesinden bedel olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir. يَأْمُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْمُنْكَرِ  car mecruru  يَأْمُرُونَ  fiiline mütealliktir. يَنْهَوْنَ  atıf harfi  وَ  ile  يَأْمُرُونَ ‘ye matuftur.

يَنْهَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَنِ الْمَعْرُوفِ  car mecruru  يَنْهَوْنَ  fiiline mütealliktir. يَقْبِضُونَ  atıf harfi  وَ  ile  يَأْمُرُونَ ‘ye matuftur.

يَقْبِضُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْدِيَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمَعْرُوفِ  kelimesi sülâsî mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûludur. 

الْمُنْكَرِ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur.

نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. نَسُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نَسِيَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.    

 

 

 

  اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

الْمُنَافِق۪ينَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. هُمُ  fasıl zamiridir. الْفَاسِقُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya  هُمُ الْفَاسِقُونَ  cümlesi  اِنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. Munfasıl zamir  هُمُ mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَاسِقُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker kelimeler harfle îrablanır.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْفَاسِقُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir. 

الْمُنَافِق۪ينَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالْمُنَافِقَاتُ , tezayüf nedeniyle mübteda olan  اَلْمُنَافِقُونَ ‘ye atfedilmiştir. 

اَلْمُنَافِقُونَ  mübteda, بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ  cümlesi haberdir. 

Haber, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  بَعْضُهُمْ ‘un haberi mahzuftur. مِنْ بَعْضٍۢ  car-mecruru, mahzuf habere mütealliktir.

مِنْ بَعْضٍۢ  ‘deki nekrelik hazfe delalet eder. Hazif olunca muzâf tenvin alır. Normalde bu kelime, كل  kelimesi gibi muzâf olur; çoğunlukla muzâf olarak gelir. Muzâfun ileyhi mahzuf olduğunda tenvin alır. Muzâfun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ  cümlesi, ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.  Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Akabindeki aynı üslupla gelen  وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ  cümlesi bu cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَيَقْبِضُونَ اَيْدِيَهُمْۜ  cümlesi, يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ   cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَأْمُرُونَ بِالْمُنْكَرِ  cümlesi ile  وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

بِالْمُنْكَرِ - الْمَعْرُوفِ  ve  يَأْمُرُونَ - يَنْهَوْنَ  gruplarındaki keliemeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اَلْمُنَافِقُونَ - الْمُنَافِقَاتُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve cinas-ı iştikak sanatları vardır.

بَعْضُ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

نَسُوا اللّٰهَ  cümlesi, üçüncü haberdir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Aynı üsluptaki  فَنَسِيَهُمْۜ  cümlesi makabline  فَ  atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Birbirine matuf iki cümle arasında müşakele sanatı vardır. İkinci cümledeki نَسِيَ (unutma) müşakil lafzından maksat Allah’ın lütfundan mahrum kalmaktır. Daha önce bu fiil geçtiği için unutma lafzıyla ifade edilmiştir.

Ayrıca bu iki cümle arasında mukabele sanatı vardır.

فَنَسِيَهُمْۜ - نَسُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بسط اليد  ibaresi cömertlikten kinaye olduğu gibi  قبِضُ الْيْد  de pintilik ve cimrilikten kinayedir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cenab-ı Hak, bu küllî ifadeyi zikrettikten sonra onun tafsilatını da zikrederek “Onlar kötülüğü emreder iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar, ellerini cimrilikle sımsıkı yumarlar.” buyurmuştur. Münker kelimesinin muhtevasına, çirkin ve kötü olan her şey girer. Ancak ne var ki burada bunların en büyüğü, Hz. Peygamberi yalanlamaktır. Maruf kelimesinin muhtevasına da her türlü iyilik dahildir. Ancak ne var ki burada marufun en büyüğü, Hz. Peygambere (s.a.v) iman etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بَعْضُهُمْ مِنْ بَعْضٍۢ  ifadesi Kur’an’da hep münafıklar için kullanılmış, müminler için birbirlerinin dostudurlar şeklinde farklı bir üslup söz konusu olmuştur. Münafıklar da müminler de birbirlerini desteklemek için gruplar oluştururlar ama münafıklar hep kişisel davranırlar. Bu, o münafıkların kepazeliklerinin ve kötülüklerinin bir başka çeşidinin açıklanmasıdır ki bunun maksadı, o kötü ameller ve çirkin fiiller hususunda, onların kadınlarının da erkekleri gibi olduğunu beyan etmektir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, “Münafık erkeklerle münafık kadınlar nifak sıfatı hususunda, birbirinin tamamlayıcı parçasıdırlar.” buyurmuştur. Bu, bir insanın tıpkı “Sen benden; ben de sendenim.” demesi gibidir Yani “İşimiz ve durumumuz aynıdır; bu hususta seninle benim aramda bir fark yok.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu ifade, cimrinin cimriliğini ve müsrifin savurganlığını men eden bir mesel olup cimrilikle savurganlık arasında orta yolu, tutumluluğu, iktisadı emreder. 

غلّ اليد  ve  بسط اليد  ibareleri cimrilik ve cömertliği ifade eden mecazlardır. Allah’ın İsra Suresi 29 daki sözü de bunun gibidir. Bu ifadeleri kullanan biri somut eli ve bu elin açık veya kapalı olmasını kastetmez. Bu meselleri kullanan birine göre bunlarla, bunların sembolize ettiği cimrilik ve cömertlik kelimeleri arasında fark yoktur. Yani  غلّ اليد  derken kapalı bir el, بسط اليد  derken açık bir el kastedilmez; bilakis bu ikisi ile sırasıyla cimrilik ve cömertlik kastedilir.

Beyan ilmine vakıf olmayan biri bu ve benzeri ayetlerin yorumuyla ilgili doğru kanıtları görmekten aciz kalır ve kendini, kendisiyle dalga geçenlerin elinden kurtaramaz. (Abdülcelil Bilgin, “ Kur'an'daki Deyimler Ve Zemahşeri’nin ‘Keşşaf'ı)

Allah Teâlâ onları, ancak vâcip olanı terk etmelerinden dolayı kınamıştır ki bunun hükmüne, cihat yolunda harcamada bulunmama da dahildir. Ve böylece Cenab-ı Hak bu ifadeyle de onların cihada iştirak etmediklerine dikkat çekmek istemiştir. Bu tabirin kullanılışıyla ilgili olan esas husus şudur: Bir şey veren kimse elini uzatır ve onu verirken elini açar. İşte bundan dolayı, vermeyen, cimri olan kimseye de “elini yumdu, sıktı” denilmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 نَسُوا اللّٰهَ فَنَسِيَهُمْۜ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle  اِنَّ  ve fasıl zamiriyle tekit edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle fasıl zamiri ve kasrla tekid edilmiştir. Fasıl zamiri, müsnedin  الْ takısı ile gelmesi sebebiyle oluşan kasrı tekid içindir. Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.  الْمُنَافِق۪ينَ  maksûr/mevsûf,  الْفَاسِقُون  maksurun aleyh/sıfat, yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların fasıklardan olduğu kesin bir dille bildirilmiştir..

Mübalağa için yapılmış iddiai bir kasırdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

اِنَّ ‘nin ismi  الْمُنَافِق۪ينَ  ve haberi  الْفَاسِقُون , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliklerin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

Son cümlede zamir makamında الْفَاسِقُون  kelimesinin zahir olarak zikredilmesi, bahsi geçenlerin amellerinin ne kadar kötü olduğuna dikkat çekmek ve onların fasık olduğunu vurgulamak için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

Tevbe Sûresi 68. Ayet

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ  ٦٨


Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve kâfirlere, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah, onlara lânet etmiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَدَ va’detmiştir و ع د
2 اللَّهُ Allah
3 الْمُنَافِقِينَ münafık erkeklere ن ف ق
4 وَالْمُنَافِقَاتِ ve münafık kadınlara ن ف ق
5 وَالْكُفَّارَ ve kafirlere ك ف ر
6 نَارَ ateşini ن و ر
7 جَهَنَّمَ cehennem
8 خَالِدِينَ ebedi kalacakları خ ل د
9 فِيهَا içinde
10 هِيَ O
11 حَسْبُهُمْ onlara yeter ح س ب
12 وَلَعَنَهُمُ ve onları la’netlemiştir ل ع ن
13 اللَّهُ Allah
14 وَلَهُمْ ve onlar için vardır
15 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
16 مُقِيمٌ sürekli ق و م

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ 

 

Fiil cümlesidir.  وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُنَافِق۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. الْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ  kelimeleri, atıf harfi  وَ ‘la  الْمُنَافِق۪ينَ ’ye matuftur. نَارَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. جَهَنَّمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. 

خَالِد۪ينَ  kelimesi  الْمُنَافِق۪ينَ ’nin hali nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ’e mütealliktir.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte Arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِد۪ينَ  kelimesi, sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

الْمُنَافِق۪ينَ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هِيَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  حَسْبُهُمْ  haber olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَعَنَهُمُ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.       

 

 

 

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  مُق۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُق۪يمٌ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması kalplere korku vermek içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَالْمُنَافِقَاتِ  ve  وَالْكُفَّارَ , mef’ûl olan  الْمُنَافِق۪ينَ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia, tezayüftür. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ  ibaresi, وَعَدَ  fiilinin mef’ûllerinden haldir. Hal anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. ف۪يهَاۜ  car-mecruru, ismi fail vezninde gelen خَالِد۪ينَ ‘ye mütealliktir.

وَعَدَ  fiilinde istiare sanatı vardır. Ayette cehennem ateşi ile ilgili gelen  وَعَدَ  fiili, aslında insanın hoşlanacağı şeyler için kullanılır. Fakat burada bir mükafat veya ödül verir gibi cehennem ateşi sözü verilmiştir. Tahakkümî inadiye istiare yoluyla, kafir ve münafıkları bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.

هِيَ حَسْبُهُمْ  cümlesi,  نَارَ جَهَنَّمَ  ‘nin halidir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُنَافِق۪ينَ - الْمُنَافِقَاتِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.  

حَسْبُهُمْ  onlardan ayrılmayan demektir. Aslı  حَسْبُ  şeklindedir. الكافِي (kâfi)  demektir. Kâfi olmak onlardan ayrılmadığı için burada mülazımı zikredilerek kinaye yoluyla  حَسْبُهُمْ  buyurulmuştur.  حَسْبُهُمْۚ  kelimesinin asıl manasında olması da caizdir. Bu makamda zikredilmesi tehekküm içindir. Sanki nimeti istemişler ve onlara cehennem ateşi size yeter denilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Teâlâ daha önceki ayette, münafık erkek ve münafık kadınları unuttuğunu yani onları,  Allah'ın taatına sarılmamaları sebebiyle cezalandırdığını beyan edince, bu tehdidini kuvvetlendirip bu hususta münafıkları kâfirlere katarak “Allah, erkek münafıklara da kadın münafıklara da kâfirlere de cehennem ateşini vadetti.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması tehditi artırmak ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatı, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azap vaîdini ağırlaştırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ

 

İstînâfa matuf olan son cümle, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ مُق۪يمٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.  مُق۪يمٌ  ile sıfatlanması onun korkunçluğunu artırmaktadır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُق۪يمٌ , rubaî mezid  أَفْعَلَ  babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

مُق۪يمٌ  ismi fail kalıbında gelmiş kalıcı manasında bir kelimedir. Sanki azabın kendisi kalıcı gibi ifade edilmiştir. Halbuki kalıcı olan azabın içindeki kişidir.

عَذَابٌ ‘un maddi bir varlık sıfatı olan kalıcı manasında  مُق۪يمٌ  ile sıfatlanması istiaredir. Bu üslup ve  مُق۪يمٌ  olmakla tavsifi, onun korkunçluğunu artırmak için mübalağadır. Bu ifadede ayrıca tecessüm sanatı vardır.

عَذَابٌ - لَعَنَهُمُ - جَهَنَّمَ -  نَارَ - الْكُفَّارَ -  الْمُنَافِق۪ينَ - الْمُنَافِقَاتِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. 

عَذَابٌ مُق۪يمٌۙ  Sürekli azap ya cehennem azabından başka bir azaptır ya da dünyada kendilerinden ayrılmayan, yakalarını hiç bırakmayan bir azaptır ki her zaman maruz bulundukları nifak belasıdır. Onlar, sırlarının açığa çıkmasından, rezil rüsva olmaktan ve kendilerine bir azabın inmesinden bir an bile emin olamazlar. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Azabın,  مُق۪يمٌۙ (bitip tükenmez) olmasıyla  خَالِد (devamlı, nihayetsiz) olması arasında, birkaç yönden fark bulunmaktadır: Onlar için daha önce bahsedilen cehennem azabının ve onda ebedi kalışın dışında devamlı, hiç bitip tükenmeyen başka bir azap bulunmaktadır. Bu (ebedi kalış) cehennem ateşiyle olan azabın, devamlı olduğuna delalet etmez. Halbuki Cenab-ı Hakk'ın: ‘Onlara bitip tükenmeyen bir azap vardır.’ buyruğu, onlar için bunun yanında başka bir çeşit azabın bulunduğuna delalet eder.” “O cehennem ateşi, onların canlarını yakma, acı ve sızı verme hususunda kâfi ve yeterlidir. Bununla birlikte bu azaba, onlara daha fazla azap edebilmek için bir başka çeşit azap da ilave edilebilir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı
Mümin Allah'ı ve Resulünü razı etmeye çalışırken münafık insanları razı etmeye çalışır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Allahım! Bizi koru. Şüphesiz ki, Sen koruyucuların en hayırlısısın. Ve şüphesiz ki, biz Senin korumana muhtacız. Maddi ve manevi her zerremizi koru.

Böylece Senin izninle:
Kalbimiz; kötü duygulardan arınsın ve genişlesin. Bünyesinde; nifak ve kine dair, tek bir kırıntı bile kalmasın. Yarattıklarına karşı merhamet beslesin. Yaşadığımız zorluklar karşısında dara düşmesin. Bize daima, Seni ve Senden gelen hayırları hatırlatacak hayırlarla – imanınla, huzurunla, muhabbetinle – dolsun ve taşsın.

 

Zihnimiz; gereksiz düşüncelerden kurtulsun ve dinçleşsin. Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız sonucunda; yalnız hayrı ve güzel olanı düşünsün. Dünyada ve ahirette, bizi kurtuluşa ulaştıracak ilimlerle zenginleşsin. İyimser ve ümitvar olsun.

Dilimiz; nefsimize alet olmasın. Nerede susması ve nerede konuşması gerektiğini öğrensin. Bilmediği zaman, gururuna yenik düşmeden itiraf etsin. Zikrinle ve kelamınla meşgul olsun. Hep hakkı söylesin, hep hakkı savunsun.

Bedenimiz; yanlış ve boş işlerden uzak dursun. Hiçbir hücremiz haram lokmayla beslenmeden, rızkınla Sana ibadet için güçlensin. Helal kıldıklarınla, dünyasını ve ahiretini kazansın.

Halimiz; Sevdiklerinle dost olsun, sevmediklerinden uzak dursun. Verdiklerinle kanaat etsin, vermediklerinden razı olsun. Nefes aldığımız sürece; daima güzelleşsin, katında derecemiz yükselsin.

Sevdiklerimiz: sevdiklerinden ve razı olduklarından olsun. Yolunda yoldaşımız, cennette de komşumuz olsun. Yanlışımıza mani olsun, doğrumuza teşvik etsin.

Allahım! Sahip olduğumuz her zerremiz: Seninle, ayetlerinle ve peygamberlerinle alay edenleri gördüğünde; onların hallerine benzeme korkusuyla Sana sığınarak, her manada yolunu değiştirsin ve oradan uzaklaşsın.

Allahım! Her zerremiz; cehennem ateşi nedir bilmeden, Senin rahmetinle cennetine kavuşanlardan ve kurtuluşa erenlerden olsun.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji