26 Kasım 2024
Tevbe Sûresi 69-72 (197. Sayfa)
Tevbe Sûresi 69. Ayet

كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  ٦٩


(Ey münafıklar!), siz de tıpkı sizden öncekiler gibisiniz: Onlar sizden daha güçlü, malları ve çocukları daha fazlaydı. Onlar paylarına düşenden faydalanmışlardı. Sizden öncekilerin, paylarına düşenden faydalandığı gibi siz de payınıza düşenden öylece faydalandınız ve onların daldığı gibi, siz de (dünya zevkine) daldınız. İşte onların dünyada da ahirette de amelleri boşa gitmiştir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَالَّذِينَ gibi
2 مِنْ
3 قَبْلِكُمْ sizden öncekiler ق ب ل
4 كَانُوا idiler ك و ن
5 أَشَدَّ daha yaman ش د د
6 مِنْكُمْ sizden
7 قُوَّةً kuvvetçe ق و ي
8 وَأَكْثَرَ ve daha çok ك ث ر
9 أَمْوَالًا mal م و ل
10 وَأَوْلَادًا ve evladça و ل د
11 فَاسْتَمْتَعُوا onlar zevklerine baktılar م ت ع
12 بِخَلَاقِهِمْ kendi paylarına düşenle خ ل ق
13 فَاسْتَمْتَعْتُمْ zevkinize baktınız م ت ع
14 بِخَلَاقِكُمْ payınıza düşenle خ ل ق
15 كَمَا gibi
16 اسْتَمْتَعَ zevklerine baktıkları م ت ع
17 الَّذِينَ kimselerin
18 مِنْ
19 قَبْلِكُمْ sizden öncekilerin ق ب ل
20 بِخَلَاقِهِمْ kendi paylarına düşenle خ ل ق
21 وَخُضْتُمْ ve siz de daldınız خ و ض
22 كَالَّذِي gibi
23 خَاضُوا dalanlar خ و ض
24 أُولَٰئِكَ onlar
25 حَبِطَتْ boşa gidenlerdir ح ب ط
26 أَعْمَالُهُمْ yaptıkları ع م ل
27 فِي
28 الدُّنْيَا dünyada د ن و
29 وَالْاخِرَةِ ve ahirette ا خ ر
30 وَأُولَٰئِكَ ve işte
31 هُمُ onlardır
32 الْخَاسِرُونَ ziyana uğrayanlar خ س ر

كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ 

 

كَ  harf-i cerdir. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûlu  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mübtedanın haberine mütealliktir. Takdiri;  أنتم  şeklindedir. Veya mukadder fiil ile nasb konumundadır. Bu durumda fiile delalet eden mef’ûlu mutlaktır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مِنْ قَبْلِكُمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. İrabtan mahalli yoktur. Takdiri;  مضوا من قبلكم (sizden öncekiler geçtiler) şeklindedir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَشَدَّ  kelimesi  كَانُٓوا ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. 

مِنْكُمْ  car mecruru  اَشَدَّ ’ye mütealliktir.  قُوَّةً  temyiz olup fetha ile mansubdur. اَكْثَرَ اَمْوَالاً  atıf harfi  وَ ‘la اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً ’ne matuftur.  اَوْلَاداً  atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur.

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye ‘bakımından, …yönünden’ şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan?” soruları sorulur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَشَدَّ  - اَكْثَرَ  kelimeleri ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَمْتَعُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِخَلَاقِهِمْ  car mecruru  اسْتَمْتَعُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  atıf harfidir. اسْتَمْتَعْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. بِخَلَاقِكُمْ  car mecruru  اسْتَمْتَعْتُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَ  harfi cerdir.  مَا  ve masdar-ı müevvel  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir.  Takdiri;  استمتعتم استمتاعا كاستمتاع الذين من قبلكم  şeklindedir.

اسْتَمْتَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْ قَبْلِكُمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِخَلَاقِهِمْ  car mecruru  اسْتَمْتَعَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خُضْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri; خوضا كالذي خاضوه  şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  خَاضُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, خاضوه  şeklindedir.

خَاضُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اسْتَمْتَعَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  متع ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

 اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْۚ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَبِطَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir.  اَعْمَالُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فِی ٱلدُّنۡیَا  car mecruru  حَبِطَتۡ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.  

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir. الْخَاسِرُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْخَاسِرُونَ  haberi olup ref alameti وَ ’dır.  هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi,  اُو۬لٰٓئِكَ  ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْخَاسِرُونَ  kelimesi sülâsî mücerredi خسر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

 

Ayetin ilk cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. 

Teşbih ve cer harfinin dahil olduğu ism-i mevsûl  كَالَّذ۪ينَ , takdiri  أنتم  olan mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

Sılası mahzuftur.  مِنْ قَبْلِكُمْ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Takdiri,  مضوا من قبلكم (Sizden öncekiler geçti gitti.) şeklindedir.

Cümledeki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, benzetme yönü hazfedildiği için de mücmeldir.

Âd ve Semud gibi arapların güç bakımından örnek aldığı geçmiş ümmetler daha kapsamlı olduğundan ism-i mevsûl ile gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

كَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ  (Sizden öncekiler gibi...) cümlesinde daha fazla kınama ve azarlama için üçüncü şahıs kipinden, ikinci şahıs kipine iltifat (dönüş) vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْكُمْ قُوَّةً وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ 

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مِنْكُمْ  car mecruru  اَشَدَّ ’ye mütealliktir.

وَاَكْثَرَ اَمْوَالاً وَاَوْلَاداًۜ  atıf harfi  وَ ‘la  اَشَدَّ ’ ye matuftur. Cihet-i câmia tezayüftür. اَوْلَاداً  atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. Bu kelimeler arasındaki atıf sebebi temâsüldür.

كَانُٓوا ’nun haberi olan  اَشَدَّ  ve ona matuf olan  اَكْثَرَ , ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

اَشَدَّ - قُوَّةً  ve  اَمْوَالاً - اَوْلَاداً  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  اَمْوَالاً - اَوْلَاداً  kelimeleri arasında muvazene sanatı vardır.

قُوَّةً , müsned olan  اَشَدَّ  için, اَمْوَالاً  ve  وَاَوْلَاداًۜ , ise وَاَكْثَرَ  için temyizdir.

Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s. 124)

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Allah Teâlâ, münafıkları, dünya lezzetini talep etmek, elde etmek amacıyla Allah'ın tâatından yüz çevirmiş olmaları hususunda, kendilerinden önce yaşamış olan önceki kâfirlere benzetmiştir. Daha sonra da o kâfirleri, malları ve çoluk çocukları çok olmakla, kendi nasiplerince yaşamış olmakla vasfetmiştir. Ayette geçen  خَلَاقِ  kelimesi ‘nasip ’anlamına gelmekte olup nasip insan için takdir edilip yaratılan mal demektir. Nitekim, “Onun bir kısmeti var” anlamında onun bir hissesi, payı var manasında da  قسم لأنها قسم ونصيب  denilmektedir. Yani “Bunlar, onun için sabittir, kesindir.” demektir. İşte bundan dolayı Cenab-ı Hak, o kâfirlerin kendi nasiplerinden faydalandığını zikretmiştir. (Bu sebeple Cenab-ı Hak), “Ey münafıklar, o kâfirlerin, kendi nasip ve kısmetlerinden istifade etmeleri gibi siz de kendi nasip ve hissenizden istifade eder, yararlanırsınız.” demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُواۜ 

 

فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  كَانُٓوا اَشَدَّ  cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Aynı üslupta gelen  فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Teşbih harfi  ك  ile mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا , amili olan  اسْتَمْتَعَ  fiilinin mahzuf mefûlü mutlakına mütealliktir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cümlenin takdiri şöyledir:  استمتعتم استمتاعا كاستمتاع الذين من قبلكم (Sizden öncekilerin metalanması gibi metalandınız.)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِخَلَاقِكُمْ  ve  كَمَا اسْتَمْتَعَ  car mecrurları, ihtimam için faile takdim edilmiştir.

اسْتَمْتَعَ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِكُمْ,  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُوا  cümlesi,  فَاسْتَمْتَعْتُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Teşbih harfinin dahil olduğu, müfret müzekker has ism-i mevsûl  كَالَّذ۪ي , mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. Sılası olan  خَاضُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُوا  ifadesinde istiare sanatı vardır. Müşebbehün bih yani müsteârun minh  خَاضُوا , zikredildiği için istiâre tasrîhîyyedir. خَاضُوا  kelimesi suya dalmak demektir. İçindeki şeyi tamamen kaplaması ortak özellikleriyle, batıla girme, suya dalmaya benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır. 

Ayetteki teşbihler, teşbih edatının zikri dolayısıyla mürsel, benzetme yönü zikredilmediği için de mücmeldir.

اسْتَمْتَعُوا - اسْتَمْتَعْتُمْ - اسْتَمْتَعَ  ve  خُضْتُمْ - خَاضُوا  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الَّذ۪ينَ - الَّذ۪ي  kelimeleri arasında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

خَلَاقِ  ve  مِنْ قَبْلِكُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَاسْتَمْتَعُوا بِخَلَاقِهِمْ  cümlesiyle,  فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ كَمَا اسْتَمْتَعَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ بِخَلَاقِهِمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَاسْتَمْتَعْتُمْ بِخَلَاقِكُمْ  [Kendi paylarından istifade ettiler.] cümlesinde ıtnâb vardır. Bundan maksat, güzel şeyler yerine adi şeylerle meşgul olmalarını yerme ve kınamadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu bir haber cümlesidir ama onları kınamak amacı ile geldiği için inşâ cümlesi sayılabilir.

وَخُضْتُمْ كَالَّذ۪ي خَاضُوا  [... Siz de daldınız.] ifadesi ile de gaib zamirden hitap sıygasına geçilmektedir, ‘daldıkları gibi’ yani ‘onların dalışları gibi daldınız demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tahkir ve küfürde çok ileri gittiklerini ifade eder.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ  cümlesi müsneddir.

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir. 

Birbirine tezayüf nedeniyle atfedilen  الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

İşaret ismi, arkasından gelen şeyleri kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi-Vakafat, s. 109)

Cümlede istiare sanatı vardır. ‘Boşa gitmek’ manasındaki  حَبِطَتْ  fiili hakikatte devenin karnını bozuk yiyecekle doldurmasıdır. Bu kelime fesat ortak yönüyle kâfirlerin amellerine istiare yoluyla benzetilmiştir.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ  ibaresinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan  فِي  harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Dünya ve ahiret hayatı içine girilmeye müsait bir şey değildir. Fakat durumu mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere bu harf  على  yerine kullanılmıştır. Dünya ve ahirette bulunmak, adeta bir şeyin bir kabın içinde muhâfaza edilmesine benzetilmiştir.

Amellerin boşa gitmesinin, dünyada ve ahirette olmak üzere açıklanması taksim sanatıdır.

وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

 

Zem makamında isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade eden son cümle  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ , makabline وَ ’la atfedilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır. Cümledeki atfın sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.

Munfasıl zamir  هُمُ , tekit ifade eden fasıl zamiridir.

Cümlede müsned olan  الْخَاسِرُونَ ‘nin harf-i tarifle marife gelmesi kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir.  هُمُ  maksûr/mevsûf, الْخَاسِرُونَ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onların hüsranda olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

هُمُ الخاسِرُونَ  sözündeki kasr, iddiâidir. Onların hüsran ile vasıflanmaları öyle mübalağalı ifade edilmiştir ki sanki başkaları hüsranda sayılmaz. Sanki  insanlar arasında sadece onlar hüsran içindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

الْخَاسِرُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin tahkir ve kınama kastıyla tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِۚ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

حَبِطَتْ - الْخَاسِرُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayetin son kısmında  وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  ifadesi tezyîl olup pekiştirme maksatlı gelmiştir. (Ali Bulut, Kur’an-ı Kerim’de Itnâb Üslubu) 

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Hüsran onlara kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'âni'l Kerim, s. 354)

اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  ifadesinde, önceki ayette kendilerine benzetilen kişilerin başına gelen şeyin kendilerinin de başına gelme sebebinin, durumlarının onların durumuna benzemesi olduğu tariz yoluyla belirtilmiş olup, bu yolla çok güçlü bir tehdit ve uyarı manası var edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

İsm-i işaretin tekrarı, dinleyenin zihninde onların durumlarının daha fazla yerleşmesi için mütekellimin onlardan ayırt edilmesinin önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Tevbe Sûresi 70. Ayet

اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  ٧٠


Onlara kendilerinden öncekilerin; Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin; İbrahim’in kavminin; Medyen halkının ve yerle bir olan şehirlerin haberleri ulaşmadı mı? Peygamberleri onlara apaçık mucizeler getirmişti. (Ama inanmadılar, Allah da onları cezalandırdı.) Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَلَمْ
2 يَأْتِهِمْ onlara gelmedi mi? ا ت ي
3 نَبَأُ haberi ن ب ا
4 الَّذِينَ kimselerin
5 مِنْ
6 قَبْلِهِمْ kendilerinden öncekilerin ق ب ل
7 قَوْمِ kavminin ق و م
8 نُوحٍ Nuh
9 وَعَادٍ ve Ad ع و د
10 وَثَمُودَ ve Semud
11 وَقَوْمِ ve kavminin ق و م
12 إِبْرَاهِيمَ İbrahim
13 وَأَصْحَابِ ve halkının ص ح ب
14 مَدْيَنَ Medyen
15 وَالْمُؤْتَفِكَاتِ ve yerlebir olanların ا ف ك
16 أَتَتْهُمْ onlara getirmişti ا ت ي
17 رُسُلُهُمْ elçileri ر س ل
18 بِالْبَيِّنَاتِ açık deliller ب ي ن
19 فَمَا
20 كَانَ değildi ك و ن
21 اللَّهُ Allah
22 لِيَظْلِمَهُمْ onlara zulmediyor ظ ل م
23 وَلَٰكِنْ fakat
24 كَانُوا onlar ك و ن
25 أَنْفُسَهُمْ kendi kendilerine ن ف س
26 يَظْلِمُونَ zulmediyorlardı ظ ل م
أفك Efeke : إفْكٌ bulunması gerektiği yön/cihet ve şekilden başka tarafa/şekle çevrilmiş herşeydir. إفْكٌ kelimesi haktan batıla dönmek ve yalan şeklinde de yorumlanmıştır. Fiilin mechul kalıpta kullanımı – اُفِكَ – يُاْفَكُ – aklı çelindi demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 30 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli İfk (hadisesi)dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.

يَأْتِهِمْ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَبَاُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ قَبْلِهِمْ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قَوْمِ  ism-i mevsûlden bedel olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. نُوحٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَادٍ  atıf harfi  وَ ‘la  نُوحٍ ’e matuftur. ثَمُودَ  atıf harfi  وَ ‘la  نُوحٍ ’e matuf olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. 

قَوْمِ  atıf harfi  وَ ‘la birinci  قَوْمِ ’ye matuf olup kesra ile mecrurdur. اِبْرٰه۪يمَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için  fetha ile mecrurdur. اَصْحَابِ  atıf harfi  وَ ’la  قَوْمِ ’ye matuf olup kesra ile mecrurdur. مَدْيَنَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için fetha ile mecrurdur. الْمُؤْتَفِكَاتِ  atıf harfi  وَ ’la  قَوْمِ ’ye matuf olup kesra ile mecrurdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, أهل المؤتفكات  şeklindedir.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْتَفِكَاتِ  sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

  اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ 

 

 

Fiil cümlesidir. اَتَتْهُمْ  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamiri  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ  car mecruru  اَتَتْهُمْ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne gelir ve ismini ref haberini nasb eder.

للّٰهُ  lafza-i celâl  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. 

يَظْلِمَهُمْ  fiiline dahil olan  لِ , lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli  أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel  لِ  harfi ile  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. 

يَظْلِمَ  fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنْ  istidrak harfidir,  لٰكِنّ ’den muhaffefedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

كَانُوا  nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. اَنْفُسَهُمْ  kelimesi  يَظْلِمُونَ  fiilinin mukaddem mef‘ûlu olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَظْلِمُونَ  cümlesi, كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَظْلِمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِۜ  cümlesinde hemze, takriri istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak kınama, azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.

Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَأْتِهِمْ نَبَاُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. نَبَاُ  kelimesi  أتي  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Haberin bir şahıs gibi gelecek olması haberin önemini, azametini artırmaktadır. Ayrıca bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اَلَمْ يَأْتِهِمْ  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِهِمْ  mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

قَوْمِ نُوحٍ  mevsûlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

قَوْمِ نُوحٍ , takdiri  أهل  olan mahzuf kelimenin muzâfun ileyhidir. Muzafın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Birbirine atfedilmiş  وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ اِبْرٰه۪يمَ وَاَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ  ifadeleri, bedel olan  قَوْمِ نُوحٍ  ‘e atfedilmiştir. Cihet-i câmia temasüldür. 

اَصْحَابِ مَدْيَنَ ,الْمُؤْتَفِكَاتِ  gibi haberi verilen kavimler sıralanmış, sonra onlara resullerin gelmesi hükmünde birleştirilmiştir. Bu üslup îcaz sağlayan sanatlardan cem’ sanatıdır.

Peygamberlerin doğum sırasına göre sayılmaları dolayısıyla ıttırad sanatı vardır.

قَوْمِ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

نُوحٍ - اِبْرٰه۪يمَ  ve  عَادٍ - ثَمُودَ - مَدْيَنَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْمُؤْتَفِكَاتِ  altı üstüne gelmiş şehirler demektir. Bunlar, Lût kavminin oturduğu şehirlerdir. Başka bir görüşe göre altüst olmuş şehirler, bu peygamberleri yalanlayanların şehirleridir ve bu şehirlerin altüst olmaları da hallerinin hayırdan şerre dönmesidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Geldi manasındaki  آتِي  fiili,  بِ  harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.

Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۚ  cümlesi ile … اَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ  cümlesi  نَبَاُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ  sözünden kaynaklanan ta’lil veya istînâfi beyaniyye cümlesidir. Yani, resuller onlara hak ve doğruluğun delillerini getirdi demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

 فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile  takdiri,  فكذّبوهم فأهلكوا  (Hemen yalanladılar ve helak oldular.) olan mukadder cümleye matuftur. 

Menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Lam-ı cuhudun dahil olduğu  لِيَظْلِمَهُمْ  cümlesi masdar teviliyle  كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  لِيَظْلِمَهُمْ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

İstidrak harfinin dahil olduğu  وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur. Menfî sıygadan müspet sıygaya iltifat sanatı vardır.

İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi,  اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  şeklinde muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve  geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar  olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)

كان ’nin haberinin muzari fiil gelmesi bu yaptıklarının yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidi, Vakafat, s. 112)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan  اَنْفُسَهُمْ , ihtimam için, amili olan يَظْلِمُونَ  ‘ye takdim edilmiştir.

اَتَتْهُمْ - اَلَمْ يَأْتِهِمْ  ve  مَا كَانَ - كَانُٓوا  gruplarındaki kelimeler arasında tıbak-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يَظْلِمُونَ - لِيَظْلِمَهُمْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ  cümlesi ile  وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Cümlede methe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.

Ayette  ظْلِمُ  sıygasının muzari fiil şeklinde gelmesi, tekerrür ve teceddüde delalet etmesi içindir. Onların tekraren nefislerine zulmetmeleri geçmiş zamanda olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

ظْلِمَ  fiilinin hem geçmiş hem de gelecek kipi ile kullanılmış olması, onların zulümlerinin sürekli olduğunu göstermek içindir. Nitekim onlar durmadan küfür ve tekzip ile kendi nefislerini ilâhî azaba maruz kılıyorlardı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tevbe Sûresi 71. Ayet

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  ٧١


Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالْمُؤْمِنُونَ inanan erkekler ا م ن
2 وَالْمُؤْمِنَاتُ ve inanan kadınlar ا م ن
3 بَعْضُهُمْ kimisinin ب ع ض
4 أَوْلِيَاءُ velisidirler و ل ي
5 بَعْضٍ kimisi ب ع ض
6 يَأْمُرُونَ emrederler ا م ر
7 بِالْمَعْرُوفِ iyiliği ع ر ف
8 وَيَنْهَوْنَ ve men’ederler ن ه ي
9 عَنِ -ten
10 الْمُنْكَرِ kötülük- ن ك ر
11 وَيُقِيمُونَ ve kılarlar ق و م
12 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
13 وَيُؤْتُونَ ve verirler ا ت ي
14 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
15 وَيُطِيعُونَ ve ita’at ederler ط و ع
16 اللَّهَ Allah’a
17 وَرَسُولَهُ ve Elçisine ر س ل
18 أُولَٰئِكَ işte
19 سَيَرْحَمُهُمُ onlara rahmet edecektir ر ح م
20 اللَّهُ Allah
21 إِنَّ şüphesiz
22 اللَّهَ Allah
23 عَزِيزٌ daima üstündür ع ز ز
24 حَكِيمٌ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

Münafıklardan söz edilirken 67. âyette erkeğiyle kadınıyla münafık karakterine işaret edilmek üzere her iki cins ayrı ayrı zikredilmişti.71. âyette de müminlerin ortak niteliklerine değinildiğinden erkek vekadınları ayrı ayrı anılmıştır. Bu sûrede her iki tip ve âkıbetleri hakkında verilen bilgiler göz önüne alınırsa şöyle bir karşılaştırma yapılabilir (Râzî, XVI, 131): İki yüzlü davranan kimselere hâkim olan özellik, kötülükleri körükleyip iyilikten alıkoymak iken yürekten inananların temel vasfı iyiliği özendirmek, kötülükten vazgeçirmeye çalışmaktır. Münafıklar Allah yolunda harcamada eli sıkı davranırken müminler zekâtlarını verirler ve ayrıca cömertçe gönüllü bağışlarda bulunurlar, hatta imkânları elverdiği için daha fazla yapamadıklarına üzülürler. Münafıklar namaza üşenerek gelirler, müminler ise namazlarını bir kulluk vecîbesi sayarak içten gelen bir istekle kılarlar. Allah yolunda savaşmak gerektiğinde münafıklar türlü mazeretlerle yan çizmeye çalışırlar, müminler ise canlarını ve mallarını esirgemeden böyle bir çağrıya koşarlar, bu yolda asla yılgınlık göstermezler. Münafıklar Allah’ı ve O’nun mesajını umursamazlar, O’na ve vaad ettiklerine candan inanan müminlerle alay ederler, müminler ise Allah ve resulüne mutlak itaat gösterirler. Bu yüzden Allah, –içlerindeki inkârcılığı yenemeden ömürlerini tamamlayan– münafıkları ebedî olarak kalacakları cehenneme atacak, müminlere de hiç bitmeyen cennet nimetlerinin ve daha önemlisi kendi rızâsına erişmenin mutluluğunu tattıracaktır (71. âyette geçen evliyâ kelimesi için bk. Bakara 2/257; Nisâ4/2, 138-140, 144; En‘âm 6/14; Enfâl 8/72-73).

 72. âyetin sonundaki ifade, mânevî hazların ve ruhanî âleme ait mutluluğun maddî imkânların sağladığı mutluluktan çok daha üstün olduğunu açıkça göstermektedir. Zira bir amaca vasıta kılınan şey ondan daha önemli ve değerli olamaz. Allah’ın rızâsını kazanmak, vaad edilen cennet nimetlerine erişebilmenin aracı olsaydı, o takdirde bu nimetlerin daha önemli olduğu sonucuna ulaşılabilirdi. Oysa âyette Allah’ın iradesine mutlak teslimiyet gösterenlerin bu davranışları karşılığında yine O’nun lutfuyla pek güzel mükâfatları hak edecekleri, fakat bütün bu nimetlerden daha önemli olarak O’nun rızâsına nâil olacakları ve en büyük başarının O’nun hoşnutluğuna erişmek olduğu bildirilmiştir (Râzî, XVI, 133; Adn cenneti hakkında bk. Ra‘d 13/22-24). Bir hadiste de, cennet ehli ile Allah arasında cereyan edecek konuşma esnasında onların O’nun hoşnutluğuna erişmeyi en büyük mutluluk olarak niteleyecekleri ve Cenâb-ı Allah’ın artık onlara gazap etmeyeceğini müjdeleyeceği ifade edilmiştir (Buhârî, “Tevhîd”, 38; “Rikak”, 51).

 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 33-34

Resûl-i Ekrem Efendimiz bazi hadislerinde şöyle buyurmustur:” Mü’minin mü’mine karşı durumu , bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”
(Buhâri, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim , Birr 65).

Mü’minler birbirini sevmekte , birbirine acımakta ve birbirini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman , diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastaliğa tutulur.
(Buhâri, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

(Ayet ve hadislerle açıklamalı KUR’AN-I KERİM MEALİ
PROF. DR. MEHMET YAŞAR KANDEMİR

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. الْمُؤْمِنُونَ  mübteda olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. الْمُؤْمِنَاتُ  atıf harfi و  ile makabline matuftur. بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.

بَعْضُهُمْ  ikinci mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَوْلِيَٓاءُ  kelimesi  بَعْضُهُمْ ‘un haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. بَعْضٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

اَوْلِيَٓاءُ  kelimesi sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude olan isimlerden olduğu için gayri munsariftir.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُؤْمِنُونَ  - الْمُؤْمِنَاتُ  kelimeleri; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ

 

Cümle, الْمُؤْمِنُونَ ’nin ikinci haberi olarak mahallen merfûdur.

Fiil cümlesidir.  يَأْمُرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالْمَعْرُوفِ  car mecruru  يَأْمُرُونَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَنْهَوْنَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

عَنِ الْمُنْكَرِ  car mecruru  يَنْهَوْنَ  fiiline mütealliktir. يُق۪يمُونَ  atıf harfi  وَ  ile  يَأْمُرُونَ  fiiline matuftur.

يُق۪يمُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

الصَّلٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُؤْتُونَ  atıf harfi وَ  ile  يَأْمُرُونَ  fiiline matuftur.

يُؤْتُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

الزَّكٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يُط۪يعُونَ  atıf harfi  وَ  ile  يَأْمُرُونَ  fiiline matuftur.

يُط۪يعُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  رَسُولَهُ  atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur.  Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

يُط۪يعُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  طوع ’dir. 

يُق۪يمُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  قوم ‘dir. 

يُؤْتُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ‘dır.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْمَعْرُوفِ  kelimesi sülâsî mücerredi  عرف  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

الْمُنْكَر  kelimesi, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan ifal babının ism-i mef’ûludur.


اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. سَيَرْحَمُهُمُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

Filin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَرْحَمُهُمُ  damme ile merfû muzari fiildir.  Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. 


اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَز۪يزٌ  kelimesi  اِنّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.  حَك۪يمٌ۟  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.

عَز۪يزٌ -  حَك۪يمٌ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ 

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

وَالْمُؤْمِنُونَ  mübteda,  بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ  cümlesi haberdir. Haber, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  بَعْضُهُمْ ’un mübteda olduğu cümlede,  اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ  haberdir.

Müsnedün ileyh ve müsned, az sözle çok anlam ifade etmek için izafetle gelmiştir. 

وَالْمُؤْمِنَاتُ , tezayüf nedeniyle mübteda olan  وَالْمُؤْمِنُونَ ‘ye atfedilmiştir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi, ikinci haberdir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Akabindeki aynı üslupla gelen  وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ  cümlesi bu cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ  cümlesi ile  وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

بِالْمُنْكَرِ - الْمَعْرُوفِ  ve  يَأْمُرُونَ - يَنْهَوْنَ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَالْمُؤْمِنَاتُ - الْمُؤْمِنُونَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak sanatları vardır.

بَعْضُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِالْمَعْرُوفِ  ifadesi Kur’an-ı Kerîm’de 19 yerde geçmiştir. Hepsi Allah’ın koyduğu hüküm ile alakalıdır. Bakara/240. ayette (Kocası ölmüş kadının evde bir yıl kalması ile ilgili bir ayet)  من معروف  şeklinde geçmiştir. Bu şekildeki bir kullanım da sadece o ayette vardır.


 وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  يَأْمُرُونَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade eden cümleler, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ  ve  وَيُط۪يعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ  cümleleri,  وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında, manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

وَرَسُولَهُ  tezayüf nedeniyle mef’ûl konumundaki lafza-ı celâle atfedilmiştir. Bu atıf, hususun umuma atfı babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü Allah'a itaat eden, resulünü de itaat eder.

Veciz ifade kastına matuf  رَسُولَهُ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  رَسُولَ , tazim ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Ayette müminlerin vasıflarının sıralanması ve itaat etmeleri gerekenlerin, Allah ve resulü olmak üzere sayılması, taksim sanatıdır.

الصَّلٰوةَ  - الزَّكٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette müminlerin vasıfları zikredilirken  وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ  ifadesiyle namazın da bu vasıflara dahil edilmesi, namazın yüceliğine atıfla onun en büyük iyilik (ma’ruf) olduğunu vurgulamak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Medh makamındaki sübut, teceddüt ve istimrar ifade eden cümlede müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tazim ifade eder.

سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُ  cümlesi mübtedanın haberidir. İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Vaat ifade eden cümlede istikbal harfi  سَ , cümleyi tekid etmiştir.

Haberin fiil cümlesi olarak gelmesi isim cümlesinin hükmünü takviye etmiştir.

Cümlenin müsnedinin fiil cümlesi olarak gelmesi, olayın zamanla gerçekleştiğini, teceddüdünü ve hükmü takviye ifade eder. Sıyganın muzari olması, tecessüm anlamı katarak olayın göz önünde canlanmasını sağlar.

Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, kalplerde mehabet duygularını artırmak için zamir makamında zahir isimle yapılan tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mümin erkek ve kadınların özellikleri sıralanmış, ardından Allahın rahmetine mazhar olacakları hükmünde birleşmişlerdir. Cem’ sanatı vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Müminlerle ilgili olan bu ayet, münafıklarla ilgili olan 67. ayetle mukabele teşkil etmektedir.

س  harfi ile dünyada gerçekleşecek olayları, سوف  harfi ile ise, ahirette gerçekleşecek olayları ifade etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. (Necmettin Çalışkan, Abdurrahman Hasan Habenneke El- Meydânî Ve Tefsîri)

اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُۜ  [İşte Allah bunlara rahmet edecektir.] ayetindeki  سَ  harfi, vadolunan bu rahmetin gerçekleşeceği vaktin bir süresi bulunduğunu belirtmektedir ki ruhlar bu vaadi umarak nimetlensin. Şanı yüce Allah'ın lütfu, bu vaadin yerine getirilmesinin teminatıdır. (Kurtubî, El- Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

 

Ta’lil hükmündeki cümle fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Hükmün illetini bildirmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah'ın  عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. 

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır. 

Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

عَز۪يزٌ [Aziz] çok ihtiyaç duyulur, zor ulaşılır, alternatifi yok demektir. (İmam Gazali).

Önce gelen  عَز۪يزُ  ismini  حَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr- Ankebût/26)

Ayetin son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Böyle tekrarlanan kelimeler, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murat sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 7, s. 314)

Allah, gerçekten kullarını meşakkate ve zora sokmaya gücü yetecek derecede bir galibiyeti haiz olup mutlak izzet sahibidir ve fakat O, kullarının takat kapsamı dışında kalan şeyle sorumlu tutmayacak derecede de hikmet sahibidir. (Zemahşeri, Keşşâf ’an Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin son cümlesi ilâhî vaadin sebebi mahiyetindedir. Çünkü Allah, dostlarını galip getirmeye, düşmanlarını da kahretmeye muktedirdir. O, bütün hükümlerini hikmet temeli üzerine bina eder. Bu ilâhî hikmet de hakları müstahaklarına yani nimeti itaat ehline ve cezayı da günah ehline ulaştırmayı gerektirir. Müminler için açık bir mükâfat, münafıklar için de zımnen ceza vaadidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Tevbe Sûresi 72. Ayet

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  ٧٢


Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, ebedî olarak kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde çok güzel köşkler va’detti. Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük başarıdır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَعَدَ va’detmiştir و ع د
2 اللَّهُ Allah
3 الْمُؤْمِنِينَ inanan erkeklere ا م ن
4 وَالْمُؤْمِنَاتِ ve inanan kadınlara ا م ن
5 جَنَّاتٍ cennetler ج ن ن
6 تَجْرِي akan ج ر ي
7 مِنْ
8 تَحْتِهَا altlarından ت ح ت
9 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
10 خَالِدِينَ ebedi kalacakları خ ل د
11 فِيهَا içinde
12 وَمَسَاكِنَ ve meskenler س ك ن
13 طَيِّبَةً güzel ط ي ب
14 فِي içinde
15 جَنَّاتِ cennetleri ج ن ن
16 عَدْنٍ Adn
17 وَرِضْوَانٌ ve razı olması ر ض و
18 مِنَ
19 اللَّهِ Allah’ın
20 أَكْبَرُ hepsinden büyüktür ك ب ر
21 ذَٰلِكَ işte
22 هُوَ budur
23 الْفَوْزُ başarı ف و ز
24 الْعَظِيمُ büyük ع ظ م

Riyazus Salihin, 1304 Nolu Hadis
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, resûl olarak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e inanıp razı olan kimse cenneti hak eder.”  Bu söz Ebû Saîd’in çok hoşuna gitti ve:
–Yâ Resûlallah! Bu sözü bana tekrarlasanız, dedi. Peygamber Efendimiz sözünü tekrarladı; sonra da şöyle buyurdu:
“Bir başka haslet daha vardır ki, onun sayesinde Allah kulunu cennette yüz derece yükseltir. Her bir derecenin arası da yerle gök arası kadardır.” Ebû Saîd:
–O haslet nedir, yâ Resûlallah? diye sordu. Hz. Peygamber:
“Allah yolunda cihad, Allah yolunda cihaddır” buyurdu.
Müslim, İmâre 116. Ayrıca bk. Nesâî, Cihâd 18

عدن Adene : Kuran-ı Kerim’de cennet ismi olarak geçen عَدْنٌ istikrar ve sebat cennetleri demektir. عَدَنَ fiili esas olarak bir yerde kaldı/karar kıldı manasına gelir. Cevher ve yerleşik taşların bulunduğu yere maden yatakları مَعْدَنٌ denmesi de bu sebeptendir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri adn cenneti, maden ve madenidir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ

 

Fiil cümlesidir.  وَعَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. الْمُؤْمِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. الْمُؤْمِنَاتِ  atıf harfi وَ ’la makabline matuf olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

جَنَّاتٍ  ikinci mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi, جَنَّاتٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur .

تَجْر۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru, تَجْرِي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri;  من تحت أشجارها  (ağaçlarının altından) şeklindedir. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur.

خَالِد۪ينَ  mümünlerin hali olup nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır. ف۪يهَا  car mecruru  خَالِد۪ينَ ’ye mütealliktir. مَسَاكِنَ  atıf harfi  وَ ‘la  جَنَّاتٍ ’e matuf olup fetha ile mansubdur. Müntehel cumû’ sıygasında olup gayri munsariftir.  

طَيِّبَةً  kelimesi  مَسَاكِنَ ’nin sıfatı olup fetha ile mansubdur.  ف۪ي جَنَّاتِ  car mecruru  مَسَاكِنَ ‘nin mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. عَدْنٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

خَالِد۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerred olan  خلد  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  رِضْوَانٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  رِضْوَانٌ  ‘nın mahzuf sıfatına mütealliktir. اَكْبَرُ  haber olup damme ile merfûdur.

اَكْبَرُ  kelimesi ism-i tafdil kalıbındadır. İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. 

İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)   


ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  cümlesi,  ذٰلِكَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

Munfasıl zamir  هُوَ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur. الْفَوْزُ  haber olup damme ile merfûdur.  الْعَظ۪يمُ  kelimesi الْفَوْزُ ‘nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً ف۪ي جَنَّاتِ عَدْنٍۜ 

 

Cümle, beyanî istînâftır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Bütün celâl ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan  اللّٰهُ  lafzının cümlede müsnedün ileyh olması, O’nun azamet ve kudretini ifade etmenin yanı sıra telezzüz ve teberrük içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Cümlede zamir makamında  الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ  kelimelerinin zahir olarak zikredilmesi, müminleri yüceltmek ve onların Allah katındaki değerini ifade etmek için yapılmış iltifat ve ıtnâb sanatıdır.

Mef’ûl olan  جَنَّاتٍ ‘deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi  جَنَّاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

Bu ifadedeki  مِنْ  harfi ibtida manasındadır. Nehirler cennetlerden, yani bitişik olduğu yerden fışkırmaya başlarlar. 

خَالِد۪ينَ  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

خَالِد۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir. İsm-i fail vezni,  ف۪يهَا  car mecruruna müteallak olmasını sağlamıştır. 

مَسَاكِنَ  atıf harfi  وَ ‘la cümledeki ilk  جَنَّاتٍ ’e matuftur.  Müntehel cumû’ sıygasında olup gayri munsariftir.  

طَيِّبَةً  kelimesi  مَسَاكِنَ  için sıfattır.  ف۪ي جَنَّاتِ  car mecruru  مَسَاكِنَ ‘nin mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Cem' ma’at-taksim sanatı vardır. 

Allah’ın cennet vaadine mazhar olanların, mümin erkek ve mümin kadın şeklinde sayılması, cennetin özelliklerinin sıralanması taksim sanatıdır. 

Mef’ûlün zamirle gelip  وعَدَهُمُ اللَّهُ  şeklinde ifade edilebileceği halde böyle denilmeyip mef’ûlün izhar edilmesi, fiil ile mef’ûlün en güçlü şekilde irtibatını sağlayarak bunu dinleyicinin zihninde oturtmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Adn cennetleri, cennetlerin aslıdır. Kaynak anlamındaki maden kelimesi de bu kökten gelmektedir. İstikrar ve sebat ifade eder. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)

Cennet, önce insanlarca bilinen en şerefli bir mekân veya altından ırmaklar akan bahçeler; sonra keder ve şaibelerden tamamen uzak, nefislerin çektiği, gözlerin bakmaktan usanmadığı, her nimeti sunan bir mekân; daha sonra yüceler yücesi bir mekânın civarında, fanilik ve değişiklikten uzak bir ikamet ve sebat yurdu olarak tavsif edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

Mübteda mecrurla sıfatlandığında, nekre gelmesi caizdir. (Ahmet b. Muhammed el-Hırât) 

رِضْوَانٌ  kelimesinin nekre gelişi, tenevvü yani çeşitlilik içindir. Razı olmanın-hoşnutluğun cinsine delalet eder. Bununla beraber kelimenin lam-ı tarif ile birlikte kullanılmaması, tenkir aracılığı ile rıza makamının azametinin bildirilmesi içindir. Muhakkak ki Allah’ın rızası-hoşnutluğu pek yücedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Burada  رِضْوَانٌ  kelimesinin nekre oluşu taklîl yani azlık ifade eder. Yani Allah’ın en ufak bir rızası bile bu sayılan nimetlerin hepsinden daha değerlidir. Çünkü O’nun rızası ebedi kurtuluşunun ve saadetinin sebebidir. Tabii ki bu taklîl ifadesinin yanında O’nun rızasının şanına da delalet eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi ve İtqan)

مِنَ اللّٰهِ  car mecrur  رِضْوَانٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ  ile  وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُ  cümleleri arasında gramer yapısı bakımından güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâğatı, İltifat Sanatı)


ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟

 

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Uzak için kullanılan ve Allah’ın müminler için vaadettiği lütuflara işaret eden  ذٰلِكَ , bunlara mazhar olanların şanının ve faziletinin yüceliğine, kazancın, ulaşılması güç bir başarının sonucu olduğunu vurgulamak ve tazim ifadesi için gelmiştir.

ذٰلِكَ  sözünde cem’ ve iktidâb vardır. Olayı özetleyen bir kelimedir. 

İşaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. Cümlede  ذٰلِكَ  ile müminlerin mükâfatına işaret edilmiştir.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

الْفَوْزُ  için sıfat olan  الْعَظ۪يمُ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ - Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, s. 190)

ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ۟  cümlesinde müminlerin mertebelerinin yüksekliği ve şerefli makamlarının yüceliğinden dolayı yakında olanlar için uzaklık ifade eden ism-i işaret yani  ذٰلِكَ  kullanılmıştır. (Sâbûnî,Safvetü't Tefasir, Tevbe/110)

Uzak için kullanılan ve daha önceki harikulade olayları gösteren  ذٰلِكَ  ism-i işareti, bu hadiselere mazhar olanların şanının ve faziletteki mertebelerinin yüceliğine delalet eder. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm) 

Zamir makamında gelen işaret ismi  ذٰلِكَ  bunun son derece belli, müşahede edilebilir cinsten sayıldığını bildirir. Bunun uzaklık manasını içermesi de işaret edilen davranışın derecesinin yüksek ve mertebesinin uzak olduğunu bildirir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Maide Suresi/32)

Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. Fasıl zamiri ve müsnedin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. İki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. هُمُ , maksur/mevsûf, الْفَوْزُ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. İşaret edilenin azim bir başarı olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

Hakiki kasırdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden  و- نَ  ve  ي - نَ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)

Günün Mesajı

Müminlerin özellikleri şunlardır: Namazı en mükemmel şekilde eda ederler. Zekatı Allah rızası için verirler. İyiliği emreder kötülüğü yasaklarlar.

 



Sayfadan Gönüle Düşenler

Allahım! Münafıklık alametlerinden arındır. Nifak tohumlarını kurut. İbret almayanlara, Hakikati idrak etmeyenlere, Mallarına ve evlatlarına güvenenlere, Büyüklenenlere, Fitne ve fesatlık peşinde koşanlara, Dünyada ve ahirette yaptıkları boşa gidenlere benzemekten ve öyleleriyle dost olmaktan koru bizi.

 

Allahım! En güzel dost Sensin. Sevdiklerinle dost eyle bizi. En güzeli dileyen ve emreden Sensin. Bizim için hayırlı olanı bilensin. İyilikte yarışanlardan eyle bizi. Namazımızı ve zekatımızı daim kıl. Hikmek ve kudret sahibi Sensin. Merhametinle kuşat bizi. Adn cennetlerindeki meskenlerine layık kullardan ve ebedi yurdunda huzura kavuşanlardan eyle bizi.

Ramazan’a Veda:

Ramazan’ın son gününde çok dua edelim inşaAllah. Kendimiz için, sevdiklerimiz için, duaya ihtiyacı olanlar ve bütün müslüman alemi için çok dua edelim.

Ağır imtihanlardan ve zorlu yollardan geçenlere yardım,
Hastalara şifa, Sıkıntılara huzur, Ölmüşlere rahmet,
Evlerimize, sofralarımıza ve gönüllerimize bereket,
İmanımıza kuvvet ya Rab!

Bu sene ki Ramazan defterini en hayırlı şekilde kapatanlardan olalım inşaAllah. Hani derler ya gitmek var, dönmek yok diye. İşte öyle. Yaşlandığımda ya da bir daha ki sefere, daha çok ibadet ederim diye ne sağlığına, ne de ömrüne güvenenlerden olalım.
Allahım bir daha ki Ramazan’a sağlıkla ve huzurla kavuşmamızı nasip et.
Veda etmeye hazırlanan Ramazan’la beraber bendeki kötülükler gitsin ve günahlar affına mazhar olsun. Ramazan bize kırgın değil, bizden memnun gitsin.

Allahım! Rab olarak Senden, din olarak İslam’dan, nebi olarak Hz. Muhammed (s.a.v)’den ve kitap olarak Kur’an-ı Kerim’den razıyım! Bizden ve sevdiklerimizden razı ol, ya Rab!

Elhamdulillah verdiğin nimetler için. Oruç tutanlardan, evinde Ramazan’ın huzurunu hissedenlerden olmayı nasip ettiğin için. Elhamdulillah! Bizi sev! Bizi yolundan ayırma Rabbim!

Fi emanillah ya Şehr-i Ramazan. Bir dahaki gelişinde, Rabbim seni yine sevinçle karşılayanlardan olmayı nasip etsin. Mekke ve Medine’de iftar sofralarında ve kunut dualarının amin’lerinde buluşmak duasıyla.

Amin.

***

Aptalmış gibi hissettirmediği sürece kolaylığı sevmeyen yoktur. Tecrübenin, kabiliyetin veya kolaylığın derecesi sayesinde elde edilen başarı lezzetlidir. Doğru yerlerde kıyaslanmamasından veya kolaylığa karşı geliştirilen bağımlılıktan dolayı kalıcıya dönüşebilen geçici sıkıntılar ortaya çıkar. 

‘İstediğim kadar yiyeyim ama kilo almayayım’ birçok insanın şakayla karışık hayalidir. Kilo vermek isteyen veya vermeye çalışan herkes bilir; çaba ve irade gerektirdiği için zayıflamak zordur. Yine de sağlıklı ve doğru yöntemlerle bunu kalıcı bir şekilde başaranın sayısı çoktur. Kolaylıkta aşırıya kaçanların bir kısmı ise zayıflama çayları ve hapları veya yeme bozuklulukları adı altında değerlendirilen alışkanlıklar gibi ileride ciddi sıkıntılara sebep olan yöntemlere başvurur.

Kimi öğrenciler vardır, mümkün olduğunca az çalışmayla okulunu bitirmek ister. Derslerine girmeden, hocasının saygısını hakkettiğini düşünür. Kimi öğretmenler vardır, zamanında çocuk olduğunu unuturcasına yeterince çabuk anlayamayan öğrencilerini örseler. Kimi insanlar vardır, dünyada ve memlekette yaşananlarla ilgili fikirlerini genişletmek yerine sadece kendisini destekleyenlerle takılır. Farklı bakış açılarını edebiyle konuşmak ve hatta dinlemek bile zor gelir. 

Dünyalık meseleler bir tarafa, ne yazık ki insan Allah’a olan kulluğunda da kolaya kaçar. Mesela namazını aceleye getirir ve kibar ifadeyle geleneksel, kaba söylemle gerici görünmemek adına tavizler verir. Dışarıya göstermek için kendisine dair çizmek istediği bir resim vardır. Bu yüzden de Allah katındaki değerinden çok ölümlülerin biçtiği değeri korumaya çalışır. Kısacası hemen elde edeceğine inandığı lezzetler için kolaylıklara başvurur. Eğer kontrolü sağlamazsa bu keyfin bağımlısı olur.

Bütün bunlardan iki şey çıkar. Birincisi; insan aklını, ahlakını, iradesini, merhametini ve sağlığını körelten kolaylıklardan kaçınmalıdır. En önemlisi de kendisini Allah’tan uzaklaştıran kolaylıkların hepsinden sakınmalıdır. İkincisi; demekki gerekeni yapmayı öğrenmek de bir erdemdir.

Ey Allahım! Sana ibadeti ve itaati bize sevdir ve kolaylaştır. Sevdiğine kavuşanın heyecanıyla ibadet edenlerden, ibadetlerdeki hikmeti görenlerden, lezzeti alanlardan ve maddi-manevi nimetlerinden nasiplenenlerden eyle. Nefsimizin cahilliğine kapılarak kolaya kaçmaktan muhafaza buyur. 

Ey Allahım! Bizi Sana ve rasulune itaat edenlerden, daima Senin rızana uymak için gerekeni yapanlardan, iyiliğe teşvik edip kötülükten alıkoyanlardan, iki dünyasında da kazananlardan,  rahmetinle kuşattıklarından ve cennetine kavuşanlardan eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji