يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ٧٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | النَّبِيُّ | peygamber |
|
| 3 | جَاهِدِ | cihad et |
|
| 4 | الْكُفَّارَ | kafirlerle |
|
| 5 | وَالْمُنَافِقِينَ | ve münafıklarla |
|
| 6 | وَاغْلُظْ | ve sert davran |
|
| 7 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 8 | وَمَأْوَاهُمْ | ve onların varacakları yer |
|
| 9 | جَهَنَّمُ | cehennemdir |
|
| 10 | وَبِئْسَ | ne kötü |
|
| 11 | الْمَصِيرُ | bir gidiş yeridir |
|
Cihad kelimesini sözlük anlamına göre savaşma veya mânevî mücadele metotlarıyla uğraş verme şeklinde yorumlamak mümkündür. Müşriklere karşı ortaya konacak çaba hakkında kullanıldığında bu kelime genellikle “savaş” anlamına göre açıklanmış olmakla beraber, münafıkların da âyette kendileriyle cihad edilecek kimseler arasında sayılmış olması değişik yorumlara yol açmıştır. Bunları sözlü mücadele yöntemleri ve kamu düzenini bozanlara karşı fiilî önlemler alma şeklinde özetlemek mümkündür. Taberî, İbn Mes‘ûd’un bir sözüne dayanarak âyetin bu kısmını “inkârcılığını açığa vuran münafıklarla da müşriklerle olduğu gibi savaş” şeklinde yorumlamıştır. Fakat Taberî de kalplerindeki inkârcılığı korumakla beraber dışa yansıyan söz ve davranışlarıyla mümin izlenimi veren kimselere karşı sıcak savaş açılmasının mümkün olmadığını kabul etmektedir (X, 183-184). Bu itibarla, cihad kelimesini –en azından küfrünü açığa çıkarmayan münafıklar bakımından– var gücüyle İslâmiyet’i anlatıp onların imana karşı dirençlerini kıracak ve müminlere verebilecekleri zararı en aza indirecek bir çaba göstermek şeklinde anlamak uygun olur. Âyetin kâfirlerle savaşılmasını ve onlara sert davranılmasını isteyen ifadesini ise bu sûrenin 123. âyeti ve Kur’an’ın müslüman olmayanlarla ilişkiler konusundaki diğer buyruklarıyla birlikte değerlendirmek gerekir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 37
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّبِيُّ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı جَاهِدِ الْكُفَّارَ ’dur.
جَاهِدِ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. الْكُفَّارَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. الْمُنَافِقٖينَ atıf harfi وَ ’la الْكُفَّارَ ’ye matuf olup, nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اغْلُظْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. عَلَيْهِمْ car-mecruru اغْلُظْ fiiline mütealliktir.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاهِدِ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiill mufâale babındandır. Sülâsîsi جهد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْمُنَافِقٖينَ sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan mufâale babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَأْوٰيهُمْ mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Maksur isimdir. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ haber olup damme ile merfûdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Fiil cümlesidir. وَ istinâfiyyedir. بِئْسَ zem anlamı taşıyan camid fildir. الْمَصٖيرُ fail olup damme ile merfûdur. بِئْسَ fiilinin mahsusu mahzuftur. Takdiri, جهنّم şeklindedir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir. Zem fiili ile kurulan cümlelerde fail; marife veya gizli zamir olur, ondan sonra da mahsus gelir. Fail zamir ise temyizle yahut مَا ile belirtilir. Bu fiilin failinin geliş şekilleri şunlardır:
Failinin ال ’lı gelmesi, Failinin ال ’lı İsme Muzaf Olarak Gelmesi, Bu fiillerin مَا Harfine Bitişik Olarak Gelmesi, Failinin İsmi Mevsûl Olarak Gelmesi. Ayette ال ’lı şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا tekid ifade eden tenbih harfidir. النَّبِيُّ münadadan bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ nidasıyla arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir. Bu üslup tekit türlerini barındırmaktadır.
Kur’an’da bu tip يَٓا اَيُّهَا formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allah katında bir mekânı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra اَيُّ harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takip eden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan هَا gelir. (Muhammed Ebu Musa, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye li Sûreti'l Ahzâb, s. 43)
Nidanın cevabı olarak gelen جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقٖينَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
وَالْمُنَافِق۪ينَ , tezayüf nedeniyle mef’ûl olan الْكُفَّارَ ‘ya atfedilmiştir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Aynı üslupta gelen وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ cümlesi nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)
Burada kâfirlerle cihadın emredilme sebebinin münafıklar için de tahakkuk ettiğini belirtmek mahiyetinde münafıklar kâfirlerle birlikte zikredilmiştir. Bu yüzden münafıklarla yapılan cihat, kâfirlerle yapılan cihat gibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayet; Tabiinden Ata’ya göre bu konularda her türlü affı ve müsamahayı neshetmiş, ortadan kaldırmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْۜ [Kâfirlere ve münafıklara karşı cihat aç! Ve onlara karşı katı ol! Yumuşak davranma.] Bundan anlaşılıyor ki cihat yalnızca kılıç ile veya başka silahlarla yapılan savaşla olmaz. Yine bu ifadeden anlaşıldığına göre جِهَاد kelimesi قِتَال yani savaş kelimesinden daha geniş kapsamlıdır. Gerçekten de cihat kılıçla, dille, yazı ve yayın yoluyla veya daha başka yollarla, ne şekilde olursa olsun cehd ve gayret göstermek, çalışıp uğraşmak, mücahede eylemek demektir ki savaş bunun sadece bir özel çeşididir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Abdullah İbni Mesud, Hakk Teâlâ'nın, [Kâfirlerle ve münafıklarla mücahede et!] ayetinin tefsirinde şöyle demektedir: “Bu, bazen el ile bazen de dil ile yapılır. Bunlara gücü yetmeyen ise onunla karşılaşınca, kin ve gayzdan (öfkeden) dişlerini göstersin. Buna da gücü yetmeyen kalbi ile buğz etsin.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَمَأْوٰيهُمْ mübteda, جَهَنَّمُ haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir içindir.
İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ ifadesinde tehekkümî istiare sanatı vardır. مَأْوٰي , aslında sığınılacak yer, barınak, ev demektir. Burada Cehennemin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir. Aralarındaki zıddiyet, tehekküm ve alay maksadıyla tenasübe benzetilmiştir.
وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ (Onların sığınacak yerleri cehennemdir.) ibaresinde medhe benzeyen zemmi tekid vardır.
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
وَ , istînâfiyyedir. وَبِئْسَ الْمَصٖيرُ cümlesi, gayrı talebî inşâî isnaddır. Zem anlamı taşıyan camid fiil بِئْس ’nin takdiri جهنّم olan mahsusu mahzuftur. Bu, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu hazifle, muhatabın muhayyilesi harekete geçirilerek, cehennemin korkunçluğunu, kayıtlamadan, serbestçe tahayyül etmesi sağlanmıştır.
Zem fiili mahsusuyla birlikte tekid ifade eder. الْمَص۪يرُ , zem fiili بِئْسَ ‘nin failidir.
بِئْسَ zem fiili bir şahsı veya nesneyi yermek maksadıyla kurulan cümlelerde olur. Cümleye kattığı genel anlam hayret ve mübalağa ifadesidir.
Dönüş manasındaki الْمَص۪يرُ kelimesi, bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerir. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
مَص۪يرُ - مَأْوٰي kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
مَأْوٰيهُمْ - الْمَصٖيرُ ve الْكُفَّارَ - الْمُنَافِقٖينَ ve جَاهِدِ - اغْلُظْ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayetin son iki cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ cümlesi tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ ٧٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَحْلِفُونَ | yemin ediyorlar |
|
| 2 | بِاللَّهِ | Allah’a |
|
| 3 | مَا |
|
|
| 4 | قَالُوا | söylemediklerine |
|
| 5 | وَلَقَدْ | halbuki |
|
| 6 | قَالُوا | söylediler |
|
| 7 | كَلِمَةَ | (o) sözü |
|
| 8 | الْكُفْرِ | küfür |
|
| 9 | وَكَفَرُوا | ve inkar ettiler |
|
| 10 | بَعْدَ | sonra |
|
| 11 | إِسْلَامِهِمْ | İslam olduktan |
|
| 12 | وَهَمُّوا | ve yeltendiler |
|
| 13 | بِمَا | bir şeye |
|
| 14 | لَمْ |
|
|
| 15 | يَنَالُوا | başaramadıkları |
|
| 16 | وَمَا |
|
|
| 17 | نَقَمُوا | ve öc almağa kalktılar |
|
| 18 | إِلَّا | sırf |
|
| 19 | أَنْ | diye |
|
| 20 | أَغْنَاهُمُ | kendilerini zengin etti |
|
| 21 | اللَّهُ | Allah |
|
| 22 | وَرَسُولُهُ | ve Elçisi |
|
| 23 | مِنْ |
|
|
| 24 | فَضْلِهِ | lutfiyle |
|
| 25 | فَإِنْ | eğer |
|
| 26 | يَتُوبُوا | tevbe ederlerse |
|
| 27 | يَكُ | olur |
|
| 28 | خَيْرًا | daha iyi |
|
| 29 | لَهُمْ | kendileri için |
|
| 30 | وَإِنْ | yok eğer |
|
| 31 | يَتَوَلَّوْا | dönerlerse |
|
| 32 | يُعَذِّبْهُمُ | onlara azabedecektir |
|
| 33 | اللَّهُ | Allah |
|
| 34 | عَذَابًا | bir azapla |
|
| 35 | أَلِيمًا | acıklı |
|
| 36 | فِي |
|
|
| 37 | الدُّنْيَا | dünyada |
|
| 38 | وَالْاخِرَةِ | ve ahirette |
|
| 39 | وَمَا | yoktur |
|
| 40 | لَهُمْ | onların |
|
| 41 | فِي |
|
|
| 42 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 43 | مِنْ | hiçbir |
|
| 44 | وَلِيٍّ | velisi |
|
| 45 | وَلَا | ne de |
|
| 46 | نَصِيرٍ | yardımcısı |
|
Tefsirlerde âyetin iniş sebebi hakkında değişik rivayetler yer almıştır. Kaynaklarda münafıkların söylemediklerine dair Allah adına yemin ettikleri sözün ne olduğunu açıklamaya elverişli olaylar nakledilmekle beraber (Taberî, X, 184-186), âyetin asıl hedefi belirli bir olayı veya olayları hatırlatmak değil münafıkların –ne kadar inkâr ederlerse etsinler– küfür ve samimiyetsizliklerini gösteren sözler söylemiş olduklarını kesin biçimde ortaya koymak ve onların yeminlerine de güvenilemeyeceğine dikkat çekmektir.
Münafıkların kafalarında iyice tasarlayıp da başaramadıkları iş genellikle Hz. Peygamber’e suikast girişimi şeklinde açıklanmıştır (Taberî, X, 186-187). Âyetin geldiği zamanın şartları ve rivayet edilen olaylar böyle bir yorumu destekler nitelikte olmakla birlikte, Muhammed Esed bu tarihsel açıklamanın ötesinde âyetin daha derin bir anlama işaret etmiş olabileceği ihtimali üzerinde durur. Âyetin bu kısmına, “Onlar ulaşamayacakları bir amaç peşindeydiler” şeklinde mâna veren Esed’in burayla ilgili yorumu şöyledir: Burada kişinin, insan hayatının anlam ve amacı hakkında müsbet bir inanç sahibi olmadan içsel bir huzura, mânevî yetkinliğe ulaşamayacağı gerçeği dile getirilmektedir; ki böyle bir inanca, üstün erdem ve duyarlılıklarla donanmış kişilere yani peygamberlere indirilen vahiy yardımıyla ulaşılabilir. Bu itibarla, “Allah’a teslim olmak” konusunda gösterdikleri kararsız istekle, Hz. Peygamber’in kendilerine teklif ettiği rehberliğe itibar etmek konusundaki isteksizlikleri arasında bocalayan, kendilerini tüketip duran münafıklar, böyle yapmakla, “ulaşamayacakları bir amaç güdüyorlardı” (I, 372).
Kur’an’ın mânevî rehberliğinin ve onun ahlâkî ve toplumsal ilke ve öğretilerine bağlılığın sağlayacağı maddî ve toplumsal refah açıkça görünmeye başlamıştı. Nitekim Hz. Peygamber’in ve Mekkeli müslümanların Medine’ye gelmeleri ile birlikte buranın sosyal ve iktisadî yaşantısında yeni bir dönem başlamış, kısa zamanda çok olumlu gelişmeler olmuştu. Özellikle âyetin indiği –Resûlullah’ın vefatına yakın– sıralarda Medine toplumunun refah düzeyi oldukça yükselmiş ve Medineliler’in çevrede kazandığı saygınlık daha önceleri tasavvur edemeyecekleri kadar artmıştı. Bu durumda, münafıkların Hz. Peygamber’e bağlılıkta gösterdikleri isteksizliğin onda ve onun tebliğ ettiklerinde bu bakımdan bulabildikleri hata veya eksiklikten kaynaklanması mümkün değildi. İşte âyette, “Onların öç almaya kalkışmaları için Allah’ın ve O’nun lutfu sayesinde resulünün kendilerini zengin etmesinden başka bir sebep de yoktu!” buyurularak, onların Resûlullah’a ve müminlere hasmane bir tavır takınmalarının, başka bir haklı sebepten değil sadece bu dinin onlara sağladığı ve sağlayabileceği maddî mânevî nimet ve erdemlere karşı nankör ve liyakatsiz olmalarından kaynaklandığına işaret edilmiş olmaktadır (Şevkânî, II,
Münafıkların inkârcılıklarını ve yeminlerine güvenilemeyeceğini kesin bir biçimde ifade eden, onların bu tutumlarını haklı kılacak bir gerekçenin de bulunmadığını ortaya koyan âyetin, yine de onları dışlayan değil, tövbeye çağıran bir üslûpla devam etmesi Kur’an’ın insana bakışı konusunda çok önemli ipuçları vermektedir. İnanmadığı halde inanmış gibi görünme noktasına varan bilinçli bir güven bunalımı yaratmış kişilere karşı dahi tövbe kapısının açık olduğunu bildiren bu âyetin, somut bir durumdan hareketle, –ne kadar kusurlu olursa olsun– insanın ilâhî bağışlanma başvurusunda bulunmasına asla engel olunamayacağını hatırlattığı söylenebilir. Âyetin sonunda bu altın fırsatları değerlendirmemekte direnen kişiler için acı sonun kaçınılmaz olduğu da haber verilmiştir.
Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 37-39
Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar Tebük’te on küsur gün kaldıktan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıktılar. Bu yolculuk sırasında Allah’a ve Peygamber’e inanmamış olan bir grup, şeytanın tahrikine kapılarak Resulullah’a (s.a.v) suikast düzenlemeyi kararlaştırdı. Bu menfur eylemi Peygamber’in devesi yanlarından geçerken onu ürküterek Resulullah’ı yakınlardaki bir vadiden aşağı atmasını sağlamak suretiyle gerçekleştirmeyi plânladılar.
Ordu Şam ile Medine arasında yer alan bir geçide vardığında Hz. Peygamber askerlerine: “İçinizde vadinin tabanı boyunca yol almak isteyenler varsa, orası sizin için daha geniştir.” dedi. Bunun üzerine askerler vadi tabanı boyunca yol almayı tercih ederlerken, Resulullah’ın kendisi geçit yolundan gitmeyi uygun gördü. Devesini önden Ammar b. Yasir çekerken, arkadan onu Huzeyfe b. Yeman güdüyordu. Hz. Peygamber (s.a.a) bu sırada ay ışığında yüzleri örtülü ve kuşku uyandırıcı bir hareket tarzı ile peşinden gelen birkaç atlıyı fark etti. Onlara kızarak kendilerine yüksek sesle bağırdı ve Huzeyfe’ye binek hayvanlarının yüzlerine elindeki kamçı ile vurmasını emretti. Bunun üzerine adamlar korkuya kapıldılar, Hz. Peygamber’in (s.a.a) içlerinde gizledikleri hain plânı sezdiğini anladılar. Bu korku ile insanlar arasına karışarak kimliklerinin ortaya çıkmamasını sağlamak için geçit yolundan ayrılıp hızla gözlerden kayboldular.
Huzeyfe bu canilerin binek hayvanları aracılığı ile kim oldukları belirlendikten sonra üzerlerine gönderilecek kişiler eli ile öldürülmelerini Resulullah’tan (s.a.a) istedi. Fakat rahmet peygamberi olan Resulullah onları affetti ve işlerini yüce Allah’a havale etti.
(- el-Meğazî, c.3, s.1042; Mecmau’l-Beyan, c.3, s.46; Biharu’l-Envar, c.21, s.247)
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ
Fiil cümlesidir. يَحْلِفُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ car mecruru يَحْلِفُونَ fiiline mütealliktir.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mef’ûlün bihi hazfedilmiştir. Takdiri, ما بلغك عنهم من السبّ şeklindedir.
وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ
وَ istinâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَلِمَةَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكُفْرِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَفَرُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْدَ zaman zarfı كَفَرُوا fiiline mütealliktir. اِسْلَامِهِمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. هَمُّوا damme üzere mebni mazi fiildir. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle هَمُّوا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَمْ يَنَالُواۚ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَنَالُوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
بَعْدَ ve قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında اَنْ bulunur. Muzâfun ileyhleri hazf edilince damme üzere mebni olurlar. Ayette بَعْدَ ‘nin başına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduğu için mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَقَمُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel نَقَمُٓوا fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْ masdar harfidir. اَغْنٰيهُمُ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
رَسُولُهُ atıf harfi وَ ’la lafza-i celâle matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٖ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنْ فَضْلِهٖ car-mecruru اَغْنٰيهُمُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٖ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel-karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Ayette ibtidaiyye manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَغْنٰي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi غني ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ
فَ istînâfiyyedir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتُوبوا şart fiili olup, ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يَكُ خَيْراً لَهُمْ cümlesi şartın cevabıdır.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. يَكُ ‘nün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
يَكُ nakıs, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. يَكُ ’nun ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. خَيْراً kelimesi يَكُ ’nun haberi olup fetha ile mansubdur. لَهُمْ car-mecruru خَيْراً ’e mütealliktir.
يَكُ ’nun aslı يَكُونُ ’dir. Şart edatı اِنْ ’den dolayı نَ ’un harekesi hazfedilmiş, sonra da iki sakin bir araya geldiği için و hazfedilmiştir. İllet harfi وَ ’a benzediğinden tahfif için نْ ‘da hazfedilmiştir. Böylece geriye يَكُ lafzı kalmıştır.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt) ف ’si gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ’si gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt) ف ’si gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
خَيْراً kelimesi ism-i tafdil kalıbındandır. Çok kullanıldığı için başındaki hemze hafifletilmiştir.
İsm-i tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsm-i tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsm-i tafdilin sıfat-ı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsm-i tafdilden önce gelen isme mufaddal, sonra gelen isme mufaddalun aleyh denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّوْا şart fiili olup, نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
فَ karînesi olmadan gelen يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ cümlesi şartın cevabıdır.
يُعَذِّبْهُمُ sükun ile meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubur.
اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. عَذَاباً masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. اَلٖيماً kelimesi عَذَاباً ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
فِي الدُّنْيَا car-mecruru يُعَذِّبْهُمُ fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir. الْاٰخِرَةِ atıf harfi وَ ’la makabline matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَتَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
يُعَذِّبْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi عذب ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef’ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاَرْضِ car mecruru وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. مِنْ harf-i ceri zaiddir. وَلِيٍّ lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.
لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَصٖيرٍ atıf harfi وَ ’la وَلِيٍّ ’e matuftur.
مِنْ harf-i ceri mecruruna ibtidaiyye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ مَا قَالُواۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Menfi mazi fiil sıygasındaki مَا قَالُوا cümlesi, ettikleri yeminin cevabıdır. Faide-i haber ibtidaî kelamdır. قَالُواۜ fiilinin takdiri ما بلغك عنهم من السبّ (onlardan sana ulaşan küfürleri) olan mef’ûlü mahzuftur. Mef’ûlün ve kasem’in hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
حْلِفُ fiili Kur’an-ı Kerim’de 13 yerde geçmiş ve hepsinde de bozulan yeminler için kullanılmıştır. Çoğunlukla bu ayette olduğu gibi münafıklara isnad edilmiştir. Her zaman yalan yere yemin anlamında kullanılmıştır. (Dr. Ayşe Abdurrahman bintü’ş Şâtî, İ’câzü’l Beyânî li’l Kur’an, s. 221)
وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُواۚ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Kasem üslubundaki terkipte لَ mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan لَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Az sözle çok anlam ifade eden كَلِمَةَ الْكُفْرِ izafeti, قَالُوا fiilinin mef’ûlüdür.
Yine mazi fiil sıygasında gelen وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ cümlesi ve aynı üslupta gelen وَهَمُّوا بِمَا لَمْ يَنَالُوا cümlesi, kasemin cevabına وَ ile atfedilmiştir. Her iki cümlenin de atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i ceriyle هَمُّوا fiiline mütealliktir. Sılası olan لَمْ يَنَالُوا cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında gelerek, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
الْكُفْرِ - كَفَرُوا kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
الْكُفْر - اِسْلَامِهِمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
قَالُوا kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ
وَ , istînâfiyyedir. Kasr üslubuyla tekid edilmiş cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Nefy harfi مَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır. نَقَمُوا maksur/sıfat, mef’ûl olan masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur.
Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfat olması caizdir. Yani bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِهٖ cümlesi, masdar teviliyle نَقَمُوا fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
رَسُولَهُٓ atıf harfi وَ ’la fail olan lafza-i celâle atfedilmiştir. Cihet-i câmia, tezayüftür.
Veciz ifade kastına matuf وَرَسُولُهُ ve فَضْلِهٖ izafetlerinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan رَسُولَ ve فَضْلِ , tazim ve şeref kazanmıştır.
اللّٰهُ - وَرَسُولُهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
إلّا أنْ أغْناهُمُ اللَّهُ ورَسُولُهُ مِن فَضْلِهِ sözü tehekkümi istisnadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İstisna edatına kadar olan kısım zaten yerilecek bir durum iken edattan sonra gelen bu eleştiri ile birlikte yergi tekid edilmiştir. Müslümanlar cihetinden bakıldığında ise istisna edatından sonraki kısım münafıkların intikam almaya kalkışmaları için sebep teşkil edecek bir şey değildir. Onların Müslümanlara karşı böyle bir tavra girmeleri ise inananlar için övgülerinin tekidi anlamına gelecektir. (Hasan Uçar, Doktora Tezi Kur’an-I Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
الفَضْلُ, bol bol verme ve eli açıklıkta ziyade manası taşır. مِنْ ise ibtidaiyyedir. Zenginleştirmenin sebebinin الفَضْلِ vasfına bağlanması, zenginleşilen şeyin bolluğundan kinayedir. Nitekim الفَضْلِ, sahibi verdiği zaman ancak bol bol verir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu suçları işleyen münafıklar, inkârlarının gerekçesi olarak Allah’ın lütfuyla onları zengin etmesini ileri sürdüler. Halbuki Allah’ın elçisi Medine’ye geldiğinde onlar son derece sıkıntı içinde idiler. Zengin etmek, aslında bir övgü sıfatıdır. Ancak münafıkların zenginliği yergi sıfatı olmuştur. Çünkü bu zenginliğin beraberinde küfür ve inkâr söz konusudur. (Lâşîn, el-Bedî‘ fi Dav’i Esâlîbi’l- Kur’an, s. 90.)
فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْۚ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte اِنْ يَتُوبُوا cümlesi şarttır.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يَكُ خَيْراً لَهُمْ , nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Fiillerin muzari fiil sıygasıyla gelmesi hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade etmiştir.
لَهُمْۚ car-mecrurunun müteallakı olan müsned خَيْراً , mübalağalı ism-i fail kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.
خَيْراً - فَضْلِه۪ۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ
Şart üslubundaki terkip, önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
Şart cümlesi olan اِنْ يَتَوَلَّوْا , müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
اِنْ şart harfi, asıl şart edatlarındandır. Çoğu zaman şartın vukuunda şek ifade eder.
اِنْ edatı başlıca şu yerlerde kullanılır:
1-)Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında اِنْ gelir.
2-) Bilmezden gelinen durumlarda da اِنْ kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.
3-) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek اِنْ kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir. إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta اِنْ edatı kullanılmıştır.(Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)
فَ karînesi olmadan gelen cevap cümlesi olan يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَل۪يماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
يُعَذِّبُ fiili تفعيل babındadır. Bu babın fiile kattığı anlamlardan en fazla kullanılanı kesrettir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde, اللّٰهِ isminin, korkuyu ve ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir olarak üçüncü kez zikredilmesinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Mef’ûlü mutlak olan عَذَاباً , bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları, yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade ederek, azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte korkunç olduğuna işaret etmiştir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen اَل۪يماً ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
عَذَاباً için sıfat olan اَل۪يماً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
عَذَاب ‘nin, acı duyan anlamındaki اَل۪يماً ile sıfatlanması istiare sanatıdır. Azap, bir şahıs özelliğine isnad edilerek kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatı vardır.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; "elim" ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olsa mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “عذابٌ مهين, عذابٌ عظيمٌ , عذابٌ أليم , عذابٌ شديدٌ ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel (Ceza amelin cinsindendir)”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.
وَالْاٰخِرَةِۚ ifadesi, يُعَذِّبْهُمُ fiiline müteallik olan فِي الدُّنْيَا ‘ya matuftur. Cihet-i câmia tezattır. Bu kelimeler arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الدُّنْيَا ve الْاٰخِرَةِۚ , mazruf mesabesindedir. Çünkü dünya ve ahiret, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْراً لَهُمْ cümlesiyle وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ عَذَاباً اَلٖيماً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
يُعَذِّبْهُمُ - عَذَاباً kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فَضْلِهٖ - عَذَاباً ve يَتُوبُوا - يَتَوَلَّوْا gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
عَذَاباً - اَل۪يماً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَمَا لَهُمْ فِي الْاَرْضِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la …يُعَذِّبْهُمُ اللّٰهُ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. مَا لَهُمْ mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid مِنْ harfinin dahil olduğu وَلِيٍّ muahhar mübtedadır.
فِي الْاَرْضِ car-mecruru, مِنْ وَلِيٍّ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatı, zil halin önemine binaen öne geçmesi, takdim-tehir sanatıdır.
فِي الْاَرْضِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi فِی harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır. Çünkü yeryüzü zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
وَلَا نَص۪يرٍ ibaresi, tezayüf nedeniyle مِنْ وَلِيٍّ ‘e atfedilmiştir. نَص۪يرٍ ‘e dahil olan nefy harfi لَا , olumsuzluğu tekit için gelmiş zaid harftir.
Atıftan sonra nefi harfi tekrar edilmeseydi, sadece ikisinin birlikte olumsuzlandığı anlamını taşırdı. Bu şekilde gelerek hem bunların yalnız başına olduğu durum hem de ikisinin birlikte olduğu durum olumsuzlanmıştır.
نَص۪يرٍ ve وَلِيٍّ ‘deki zaid مِنْ ve لَا harfleri sebebiyle kelimeler “hiçbir” anlamı kazanmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder. Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
وَلِيٍّ - نَصٖيرٍ ve الْاَرْضِ - الدُّنْيَا gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلِيٍّ - يَتَوَلَّوْا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَلَا نَصٖيرٍ [Ne de bir yardımcı] ifadesi de olumsuzlamaya atıftır ki eğer bunun başına لَا ifadesi gelmemiş olsaydı hem dostluğun hem de yardımın ikisinin bir arada onlardan olumsuzlandığı şeklindeki anlam müphemleşebilir ve bunlardan sadece birinin olumsuzlandığı vehmi ortaya çıkabilirdi. Bu yüzden “ne de bir yardımcı” ifadesi kullanılarak her ikisinin de kasıtlı olarak olumsuzlandığı belirtilmiş oldu. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara Suresi, 107)
Bu cümlede üç anlam vardır: 1-)Allah’ın öfke ve azabına karşı uyarı, çünkü hiç kimse bundan koruyamaz. 2-)Başka bir gücün değil de doğrudan Allah’ın kendilerine dost ve yardımcı olduğunu ifade ederek müminlerin kalplerini teskin etmek. 3-)Müminleri överek ve müşrikleri kınayarak bu iki grubun hali arasında ayrım yapmak. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr,Bakara Suresi, 107)
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ٧٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمِنْهُمْ | ve onlardan |
|
| 2 | مَنْ | kimileri |
|
| 3 | عَاهَدَ | and içtiler |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 5 | لَئِنْ | eğer |
|
| 6 | اٰتٰينَا | bize verirse |
|
| 7 | مِنْ |
|
|
| 8 | فَضْلِهِ | lutfundan |
|
| 9 | لَنَصَّدَّقَنَّ | elbette sadaka vereceğiz |
|
| 10 | وَلَنَكُونَنَّ | ve olacağız |
|
| 11 | مِنَ | -dan |
|
| 12 | الصَّالِحِينَ | yararlı insanlar- |
|
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مِنْهُمْ car-mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası عَاهَدَ اللّٰهَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
Fiil cümlesidir. عَاهَدَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰينَا şart fiili olup, elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ فَضْلِهٖ car-mecruru اٰتٰينَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٖ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
نَصَّدَّقَنَّ fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir.
وَ atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
نَكُونَنَّ nakıs, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen merfûdur. نَكُونَنَّ ’nin ismi, müstetir olup takdiri نحن ’dur. Fiilin sonundaki نَّ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مِنَ الصَّالِح۪ينَ car-mecruru نَكُونَنَّ ‘nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lâmı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
عَاهَدَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi عهد ’dir.
Mufâale babı fiile müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰينَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if'al babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
نَصَّدَّقَنَّ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi صدق ’dir. Aslı نَتصَّدَّقَنَّ şeklindedir. تَ harfi ص harfine dönüşmüştür.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
الصَّالِحٖينَ ; sülâsî mücerredi صلح olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمِنْهُمْ مَنْ عَاهَدَ اللّٰهَ لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. مِنْهُمْ car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sılası olan عَاهَدَ اللّٰهَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Fasılla gelen لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ terkibi, عهد الله manasını açıklayan tefsiriyyedir. Fasıl sebebi, kemâl-i ittisâldir.
ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasemle tekid edilen terkipte لَئِنْ اٰتٰينَا مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi şarttır. Mazi fiil sıygasında gelmesi, hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın takdiri لَنَصَّدَّقَنَّ (Kesinlikle tasdik edenlerdeniz) olan cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
لَنَصَّدَّقَنَّ kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحٖينَ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle kasemin cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كاَن ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden bu isim cümlesi, لَ ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ الصَّالِحٖينَ car mecruru كاَن ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
İsim cümlesi formunda gelen cevap, onların bu sözlerinde ne kadar kararlı olduklarını göstermiştir. Tekid lamı ve şeddeli tekid nûnu bu kararlılığı pekiştirmiştir.
الصَّالِحٖينَ ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
لَنَصَّدَّقَنَّ ve لَنَكُونَنَّ fiillerinin başındaki لَ ve sonundaki şeddeli نَّ harfleri tekid ifade eder.
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ ٧٦
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَمَّٓا kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اٰتٰيهُمْ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰتٰيهُمْ elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ فَضْلِهٖ car-mecruru اٰتٰينَا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هٖ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Şartın cevabı بَخِلُوا بِهٖ ’dir.
بَخِلُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِهٖ car mecruru بَخِلُوا fiiline mütealliktir. تَوَلَّوْا cümlesi, atıf harfi وَ ’la بَخِلُوا fiiline matuftur.
تَوَلَّوْا iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir هُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. مُعْرِضُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
(لَمَّا) edatı; a) (لَمَّا) muzari fiilden önce gelirse, muzari fiili cezm eden harf olur.
b) (لَمَّا)’ya aynı zamanda cezmetmeyen şart edatı da denir.
c) Bazen mana bakımından cevap olan cümleden sonra da gelebilir.
d) Sükun üzere mebnidir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتٰيهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi أتي ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek,bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
تَوَلَّوْا fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi ولي ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
مُعْرِضُونَ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ بَخِلُوا بِه۪ وَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ
فَ atıf harfidir. Şart üslubunda gelen terkip, önceki ayetin başındaki istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek, hudus, temekkün ve istikrar ifade eden فَلَمَّٓا اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ şarttır. اٰتٰيهُمْ مِنْ فَضْلِه۪ cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir. لَمَّا , cevap cümlesine mütealliktir.
Haynûne manasındaki لَمَّا , aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
Veciz ifade kastına matuf فَضْلِهٖ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan فَضْلِ şan ve şeref kazanmıştır.
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan بَخِلُوا بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Aynı üslupta gelen وَتَوَلَّوْا cümlesi atıf harfi وَ ‘la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Hal وَ ’ıyla gelen وَهُمْ مُعْرِضُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan مُعْرِضُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Hal cümleleri anlamı açıklayan ıtnâb sanatıdır.
وَتَوَلَّوْا - مُعْرِضُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Onlar, dönek bir topluluktu; bedenleriyle dönerken kalpleriyle de yüz çevirmişlerdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
إعْراض ; nefsini arz etmektir. Yani şahsiyetini, makamını ortaya koymaktır. Bu da ancak karşılaştığı bir şeyden ayrılmakla olur. Bunun için çoğunlukla عن harfiyle kullanılır. Bu fiil düşünmeden reddetmek ve ayrılmayı ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.32)
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ٧٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَأَعْقَبَهُمْ | sokmuştur |
|
| 2 | نِفَاقًا | iki yüzlülük |
|
| 3 | فِي | içine |
|
| 4 | قُلُوبِهِمْ | onların kalblerine |
|
| 5 | إِلَىٰ | kadar |
|
| 6 | يَوْمِ | güne |
|
| 7 | يَلْقَوْنَهُ | kendisiyle karşılaşacakları |
|
| 8 | بِمَا | dolayı |
|
| 9 | أَخْلَفُوا | döndüklerinden |
|
| 10 | اللَّهَ | Allah |
|
| 11 | مَا | nedeniyle |
|
| 12 | وَعَدُوهُ | verdikleri sözden |
|
| 13 | وَبِمَا | ve dolayı |
|
| 14 | كَانُوا | olduklarından |
|
| 15 | يَكْذِبُونَ | yalan söylüyor(lar) |
|
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Fiil cümlesidir. فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَعْقَبَهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. نِفَاقاً ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
فٖي قُلُوبِهِمْ car-mecruru نِفَاقاً ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِلٰى يَوْمِ car-mecruru نِفَاقاً ’in ikinci mahzuf sıfatına mütealliktir. يَلْقَوْنَهُ ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَلْقَوْنَهُ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Muttasıl zamir هُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harfiyle ikinci mef’ûlün bihe mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası اَخْلَفُوا اللّٰهَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
اَخْلَفُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا ikinci mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası وَعَدُوهُ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.
وَعَدُوهُ damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle atıf harfi وَ ile birinci ism-i mevsûle matuftur. İsm-i mevsûlün sılası كَانُوا يَكْذِبُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْذِبُونَ cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَكْذِبُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اَعْقَبَهُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عقب ’dir.
اَخْلَفُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خلف ‘dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerred manasını ifade eder.
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ف۪ي قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
Ayet, sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfi فَ ile وَتَوَلَّوْا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقاً ifadesinde istiare sanatı vardır. İzlemek takip etmek manasındaki اَعْقَبَ fiili, نِفَاقاً ‘a isnad edilerek nifak, takip edilen, arkasından gidilen bir canlıya benzetilmiştir. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları vardır.
فَاَعْقَبَهُمْ fiilindeki müstetir zamir onların bahsedilen hallerine veya cimriliklerine aiddir. Bu durumda isnadda mecâz-ı aklî vardır. Veya مَن عاهَدَ اللَّهَ sözündeki Allah ismine aiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Fiilin ikinci mef’ûlü olan نِفَاقاً ’daki nekrelik nev ve kesret ifade eder.
نِفَاقاً ‘ın mahzuf sıfatına müteallik olan فٖي قُلُوبِهِمْ ibaresindeki فٖي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. فٖي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla kalp içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada فٖي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü kalp hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Ancak bu kimselerin kalplerindeki nifakı, etkili bir şekilde ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ izafeti, نِفَاقاً ‘ın mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir. Sıfatların hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz ifade kastına matuf يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ izafeti, kıyamet gününden kinayedir.
Muzâfun ileyh olarak mahallen mecrur olan يَلْقَوْنَهُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Sebebiyye olan بِ harfi nedeniyle mecrur mahaldeki masdar harfi مَا ve akabindeki بِمَٓا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ cümlesi, masdar teviliyle اَعْقَبَهُمْ fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
اَخْلَفُوا fiilinin ikinci mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan وَعَدُوهُ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki ikinci masdar harfi بِمَا , ilkine matuftur. Sılası olan كَانُوا يَكْذِبُونَ cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
كان ’nin haberi olan يَكْذِبُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir.
Cümledeki muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
İnkâr edenlerin kalplerine nifak sokulmasının sebeplerinin, verdikleri sözü tutmamak ve yalan söylemek olarak sayılması taksim sanatıdır.
نِفَاقاً - يَكْذِبُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ ’nın(karşılaşma günü’nün) manası إلى يَوْمِ الحَشْرِ ’dır. (Haşr günüdür). Çünkü haşr günü, hesabın görülmesi için Allah ile karşılaşılacak olan gündür. Veya ölüm günüdür. Nitekim ölüm, مَن أحَبَّ لِقاءَ اللَّهِ أحَبَّ اللَّهُ لِقاءَهُ (Kim Allah ile karşılaşmayı isterse Allah da onunla karşılaşmayı ister.) hadis-i şerifinde ifade edildiği gibi Allah ile karşılaşma günüdür. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Onlar, tasadduk etmek, salihlerden olmak gibi Allah'a verdikleri sözlerden döndükleri, vaatlerini yerine getirmedikleri ve yalan söyledikleri için Allah Teâlâ da onların bu fiillerinin sonucu olarak, ölecekleri güne ya da amellerinin karşılığını alacakları kıyamet gününe kadar kalplerinde derin bir nifak soktu. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ ifadesindeki ب harf-i ceri burada sebebiyet veya ta’lil içindir. Yani bununla, Rablerine verdikleri sözü yerine getirmemelerinin ve yalanlamalarının sebep olduğu netice belirtilmiştir. Yalanlamalarının كانُوا يَكْذِبُونَ sıygasıyla gelişi; كانَ nakıs fiilinin, söyledikleri yalanın karakterlerinde mücessem ve müşahhas bir varlığa bürünmüş olduğuna delaleti içindir.Muzariliğin delaleti ise bu yalanın tekrarlanarak sürekli bir şekilde yenilenmesidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ ٧٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | يَعْلَمُوا | bilmediler mi ki |
|
| 3 | أَنَّ | muhakkak |
|
| 4 | اللَّهَ | Allah |
|
| 5 | يَعْلَمُ | bilir |
|
| 6 | سِرَّهُمْ | onların sırlarını |
|
| 7 | وَنَجْوَاهُمْ | ve gizli konuşmalarını |
|
| 8 | وَأَنَّ | ve muhakkak |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah |
|
| 10 | عَلَّامُ | bilendir |
|
| 11 | الْغُيُوبِ | gizlileri |
|
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَعْلَمُٓوا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ ve masdar-ı müevvel, يَعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerinde olarak mahallen mansubdur.
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَعْلَمُ cümlesi, اَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. سِرَّهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نَجْوٰيهُمْ atıf harfi وَ ’la سِرَّهُمْ ’e matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنَّ masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.
اللّٰهَ lafza-i celâl اَنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلَّامُ kelimesi, اَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْغُيُوبِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar.
2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümlede hemze inkârî istifham harfidir. Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâm-ı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (Avnullah Enes Ateş, İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması)
لَمْ , olumsuzluğu mazi ve istikbale de taşıyan nefy harfidir.
Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak kınama azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebtir. اَلَمْ يَعْلَمُٓوا şeklindeki soru ‘bilsinler’ manasında emir hükmündedir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için istifhamda tecâhül-i ârif sanatı, lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.
Ayetin sonunda müradifi zikredilen اَلَمْ يَعْلَمُٓوا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Tekid ve masdar harfi اَنَّ ‘nin dahil olduğu اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ cümlesi, masdar teviliyle يَعْلَمُٓوا fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
اَنَّ ‘nin haberi olan يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Müsnedin, muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi, hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması kalplere korku vermek içindir.
Ayetteki ikinci masdar harfinin dahil olduğu وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ cümlesi, önceki masdar-ı müevvele atfedilmiştir. Birincinin ta’lili manasındaki bu masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek, ikazı artırarak emre itaati kuvvetlendirmek ve onun yüceliğine dikkat çekmek için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Müsnedin izafet terkibi ile gelmesi az sözle çok anlam ifade etmesi amacına matuftur.
Müsned olan allam , mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.
سِرَّهُمْ - نَجْوٰيهُمْ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اَلَمْ يَعْلَمُٓوا - يَعْلَمُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
يَعْلَمُٓوا - يَعْلَمُ - عَلَّامُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İstînâf, takrir (sabitleştirme) içindir. Hitabın içeriği de kendilerinden bahsedilenlerin durumunun muhatapta yerleşmesine yarar. Zaten muhatap, her dinleyici tarafından bilinen bu maruf durum hakkında bilgi sahibidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
[Münafıklar hala bilmediler mi ki Allah, şüphesiz onların içlerinde gizlediklerini de fısıltılarını da biliyor.] buyurmuştur. سِرَّ, onların kalplerinin gizleyip sakladığı şeydir. نَجْوَى ise kendi aralarında birbirleriyle fısıldaşarak görüşmeleridir. نَجْوَى kelimesi de نَجْو ’den gelir. Bu kelime de gizli söz, gizli konuşmak demektir. Buna göre fısıldaşan iki kimse, sanki, başkasının kendileriyle birlikte olmasını önlemişler ve kendileri dışındakilerden uzaklaşmışlar demektir. Bunun bir benzeri de Cenab-ı Hakk'ın, [Onu çok münacaat eden bir kimse olarak yaklaştırdık. (Meryem Suresi, 52)], [Vakta ki artık ondan ümitlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler. (Yusuf Suresi, 80)], [Günahı, düşmanlığı... fısıldaşmayın. İyiliği, takvayı fısıldaşın. (Mücadele Suresi, 9)] ve [Siz peygambere mahrem bir şey arz etmek istediğiniz vakit, bu mahrem konuşmanızdan evvel sadaka verin. (Mücadele Suresi/12)] ayetleridir. Sen, سِرَّ ve نَجْوَى arasındaki farkı kavradığın zaman ayetten kastedilen mana şöyle olur: Cenab-ı Hakk sanki, “Onlar, Benim sırrı ve fısıldaşmayı bildiğimi, bundan haberdar olduğumu bilmezler mi? Onlar daha nasıl Benim, onların hallerini, zahiri bildiğim gibi bildiğimi ve zahire göre azap ettiğim gibi gizli olan şeylere göre de azap edeceğimi bildikleri halde aslında aralarında sırlaşmak ve fısıldaşmak demek olan nifaka cüret edebiliyorlar?” demek istemiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَاَنَّ اللّٰهَ عَلَّامُ الْغُيُوبِۚ [Ve muhakkak ki Allah, gaybları çok iyi bilendir.] Ayette geçen عَلَّامُ lafzı, عَلِيم kelimesinin mübalağa veznidir. Gayb, canlılardan gizli saklı olan şey demektir. Dolayısıyla bu tabirle kastedilen, Allah Teâlâ'nın zatının bütün eşyayı bilmeyi gerektirdiğidir. Bundan dolayı O'nun bütün malumatı bilmiş olması gerekir. Bu sebeple de O'nun, kalplerde ve gönüllerde olan her şeyi bilmesi gerekir. O halde daha nasıl (herhangi bir şey) ondan saklı tutulabilir? Bu ayetteki bu ifadenin bir benzeri de Hz. İsa'nın, ["Şüphesiz ki gaybları hakkıyla bilen Sensin Sen… '' (Maide Suresi, 116)] şeklindeki sözüdür. Cenab-ı Hakk'ı عَلَّامَة/allâme kelimesiyle vasfetmek O'na bu ismi vermek ise caiz değildir. Çünkü bu sıyga, bu kalıp, bir çeşit öğrenme külfetini hatıra getirmektedir. Halbuki Allah hakkında tekellüf ise düşünülemez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ٧٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | الَّذِينَ | kimseler |
|
| 2 | يَلْمِزُونَ | çekiştiren |
|
| 3 | الْمُطَّوِّعِينَ | gönülden verenleri |
|
| 4 | مِنَ | -den |
|
| 5 | الْمُؤْمِنِينَ | mü’minler- |
|
| 6 | فِي | hususunda |
|
| 7 | الصَّدَقَاتِ | sadakalar |
|
| 8 | وَالَّذِينَ | ve kimseleri |
|
| 9 | لَا |
|
|
| 10 | يَجِدُونَ | bulamayan(ları) |
|
| 11 | إِلَّا | yettiğinden başkasını |
|
| 12 | جُهْدَهُمْ | güçlerinin |
|
| 13 | فَيَسْخَرُونَ | alay edenler |
|
| 14 | مِنْهُمْ | onlarla |
|
| 15 | سَخِرَ | alay etmiştir |
|
| 16 | اللَّهُ | Allah |
|
| 17 | مِنْهُمْ | onlarla |
|
| 18 | وَلَهُمْ | ve onlar için vardır |
|
| 19 | عَذَابٌ | bir azab |
|
| 20 | أَلِيمٌ | acıklı |
|
اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ
İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذٖينَ mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası يَلْمِزُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
يَلْمِزُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
الْمُطَّوِّعٖينَ mef’ûlün bih olup nasb alameti ي ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanır.
مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ car-mecruru الْمُطَّوِّعٖينَ ’nin mahzuf haline müteallik olup cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. فِي الصَّدَقَاتِ car mecruru يَلْمِزُونَ fiiline mütealliktir. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, في دفع الصدقات şeklindedir.
الْمُؤْمِنٖينَ kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
الْمُطَّوِّعٖينَ kelimesi sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan تَفَعَّلَ babından ism-i faildir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَالَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ
Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذٖينَ atıf harfi وَ ’la الْمُطَّوِّعٖينَ ’ye matuf olup, mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası لَا يَجِدُونَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَجِدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. جُهْدَهُمْ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَسْخَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
مِنْهُمْ car mecruru يَسْخَرُونَ fiiline mütealliktir. سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ cümlesi, اَلَّذٖينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. سَخِرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. مِنْهُمْ car mecruru سَخِرَ fiiline mütealliktir.
وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. اَلٖيمٌ kelimesi عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Mübteda nekre olup haber car-mecrur ve zarftan oluşursa mübteda haberden sonra gelir; bu tür cümlelerde anlam verilirken “vardır, mevcuttur” anlamları eklenir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلٖيمٌ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir. Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَّذ۪ينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. اَلَّذ۪ينَ müsnedün ileyh, سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ cümlesi müsneddir.
Mübteda konumundaki has ism-i mevsûl ٱلَّذِینَ ’nin sıla cümlesi olan يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّع۪ينَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ فِي الصَّدَقَاتِ , müsbet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ car-mecruru, يَلْمِزُونَ fiilinin mef’ûlü olan الْمُطَّوِّع۪ينَ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
يَلْمِزُونَ fiiline müteallik olan فِي الصَّدَقَاتِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla الصَّدَقَاتِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü sadakalar, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
فِي harf-i ceri, لَمَزَ fiilinin (göz veya baş ile işaret etmek, ayıplamak) sebebinin, müsebbep için zarf gibi olduğu manasında mecazî zarf olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayetteki ikinci cemi müzekker has ism-i mevsûl, الْمُطَّوِّعٖينَ ’ye matuftur.
Sılası olan لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ cümlesi, muzari fiil sıygasında faide-i haber, inkârî kelamdır. Teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, kasr üslubuyla tekid edilmiştir.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır.
يَجِدُونَ maksur/sıfat, جُهْدَهُمْ maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Ya da faille mef’ûl arasında kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.
فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْ cümlesi يَلْمِزُونَ cümlesine atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur.
Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْ cümlesi اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İsim cümlesinde müsnedin fiil cümlesi olması hükmü takviye etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْ cümlesinde müşakele sanatı vardır. Allah’a isnad edilen alay etmek manasındaki سَخِرَ fiili, rezil etti manasında müşakil lafızdır. Farklı manalar taşıyan سَخِرَ ve يَسْخَرُونَ kelimeleri arasında tam cinas vardır.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması emre itaati artırmak ve kalplere korku salmak içindir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
سَخِرَ fiilinin Allah Teâlâ’ya isnadı, müşâkele üslubuyla anlamın güzelleştirildiği mecazî bir anlatımdır. Yani temsili olarak Allah Teâlâ’nın onlara olan muamelesi, müstehzi kişinin istihzasına (alaycı kişinin alayına) benzetilmektedir. Bu durum belli bir süre kendileri hakkında zahire göre hükmedilip Müslüman olarak muameleye tabi tutulmaları, ancak sonrasında ifşa edilip gerçek yüzlerinin gün yüzüne çıkarılmasının emredilmesi şeklinde tahakkuk etmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Bu ayette müşâkale sanatı vardır. Onlar sadece güçleri yettiği kadar sadaka veren fakirleri küçümsüyor ve alay ediyorlar. Allah onları bu alaylarından ötürü cehennem ateşiyle cezalandıracak, manasındadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayette Allah’a alay etme fiili isnad edilmiştir ki bu Allah’a isnad edilemeyecek bir durumdur. Dolayısıyla burada Allah’ın onların davranışlarına vereceği cezanın onların eylemleriyle isimlendirilmiş olması söz konusudur. (Suyûṭî, el-İtḳân, V, 1772)
Allah Teâlâ’nın onlarla istihza veya alay etmesi, onların alaylarının cezasını vermesi demektir. Bu ifadenin kullanılması onların fiili ile Allah Teâlâ’nın fiili arasında şeklî bir benzerlik kurulması içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
يَلْمِزُونَ ve يَسْخَرُونَ fiillerinde muzari kipinin seçilmesi tekerrüre delalet içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سَخِرَ اللَّهُ مِنهُمْ ibaresi mecaz-ı mürsel olarak da kabul edilebilir. Yani onları hor gördü, lanetledi manasına gelebilir. Bunların hepsi daha önce gerçekleşmiş olduğu için mazi sıygasıyla سَخِرَ اللَّهُ مِنهُمْ şeklinde ifade edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
يَسْخَرُونَ - يَلْمِزُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ cümlesi atıf harfi وَ ‘la haber olan cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. لَهُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır.
Cümlede müsnedün ileyh olan عَذَابٌ kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder. Ayrıca, mübalağa vezninde maddi bir varlık sıfatı olan اَل۪يمٌ ’le sıfatlanarak kişileştirilmiştir. Azabın korkunçluğunu artıran bu mübalağalı ifadede istiare ve tecessüm sanatları vardır.
اَل۪يمٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
E-li-me kökünden gelen "elem" acı, ağrı; اَل۪يمٌ ise acı çektiren, elem veren demektir. Eğer burada "elîm" acı duyan anlamına alınırsa, bu azabın değil, fakat azap edilenin sıfatı olur. O takdirde ifadede mübalağa (manayı te'kid) vardır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Bakara/10)
Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ”, “ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ”, “ عَذَابٌ اَل۪يمٌ”, “ عذاب شديد ” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, ceza amelin cinsindendir. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.
عَذَابٌ عَظ۪يمٌ Azim azab ifadesi 14 kere geçerken عَذَابٌ اَل۪يمٌ ifadesi 46 kere geçmiştir.
ولَهم عَذابٌ ألِيمٌ cümlesi de habere atıfla gelmiştir yani onlarla alay etti ve ahiretteki azapla onların işlerini bitirdi demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
عَذَابٌ - اَل۪يمٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
يَسْخَرُونَ - سَخِرَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اَلَّذٖينَ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sadaka verenler; farz zekâtın dışında gönülden koparak bağışlayanlar ve güçlerinin yettiğinden başka şey bulamayanlar olarak iki gruba ayrıldıktan sonra alay edilme konusunda birleştirilmişlerdir. Cem' ma’at-taksim sanatı vardır.
Sayfadaki ayetlerin fasılalarını teşkil eden و- نَ ve ي - نَ harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.
Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202)
Sadakaların kabulü için niyetin ihlaslı olması gerekir. Riya ile verilen sadakalar kabul edilmez.
İnsanın peşinden koştuğu dünyalık istekleri vardır. Onlara sahip olduğunda, daha da rahatlayacağını ve daha da mutlu olacağını sanar. Eğer sınırları yoksa, onlara kavuşmak için çok yol dener ve çok da söz verir. Bu yüzden, devamlı dünyası için çalışır, ahiret çalışmalarını ise erteler. İstekleri asla tükenmez. Bazısını elde ettiği zaman başvurduğu batıl yolların masumluğunu savunur, Allah’a verdiği sözleri de çabuk unutur. Ne halini değiştirir, ne de daha iyi bir mümin olacağını iddia ettiği yarınlara kavuşur. Halbuki insan, Allah katında şerefli olandır. Hakkıyla iman ettiğinde, dünya onun peşinden koşacak ve o nefsinin de efendisi olacaktır. İşte ancak o zaman hakiki huzura kavuşacak, feraha çıkacaktır.
Ey lütuf ve kereminden ihsan eden Rabbim! Halimi, salih kullarının hallerine benzet. İnkarcılarla münafıkların; kendilerine ve hallerine meyil etmemek için gönlümle nefsimin cihadını kolaylaştır.
Beni; Konuşmadan düşünenlerden eyle ki Sana ve kullarına verdiğim sözleri tutayım, Adımlarını hesaplayanlardan eyle ki yaptığım işlerin sonucunda Senin rızana kavuşayım, Kararlarını tartanlardan eyle ki hak yolunda yükseleyim, Gözünü açanlardan eyle ki nefsimin, şeytanın ve dünyanın yalanlarına kanmayayım, Aklını kullananlardan eyle ki boş insanlardan, işlerden ve düşüncelerden uzak durayım, Kalbi güzelleşenlerden eyle ki şükrünle, ibadetinle ve zikrinle meşgul olayım.
Ey sırlarımdan haberdar olan. Ey gönlümün sahibi olan Rabbim! Gönlüme; hakkı sevdir ve hakkımda hayırlı olanı istet.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji