وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ ١٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَعْبُدُونَ | ve ibadet ediyorlar |
|
| 2 | مِنْ |
|
|
| 3 | دُونِ | bırakıp |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’ı |
|
| 5 | مَا | şeylere |
|
| 6 | لَا | hiç |
|
| 7 | يَضُرُّهُمْ | bir zararı olmayan |
|
| 8 | وَلَا | ve |
|
| 9 | يَنْفَعُهُمْ | yararı olmayan |
|
| 10 | وَيَقُولُونَ | ve diyorlar ki |
|
| 11 | هَٰؤُلَاءِ | bunlar |
|
| 12 | شُفَعَاؤُنَا | bizim şefaatçilerimizdir |
|
| 13 | عِنْدَ | katında |
|
| 14 | اللَّهِ | Allah |
|
| 15 | قُلْ | de ki |
|
| 16 | أَتُنَبِّئُونَ | bildiriyor musunuz? |
|
| 17 | اللَّهَ | Allah’a |
|
| 18 | بِمَا | bir şeyi |
|
| 19 | لَا |
|
|
| 20 | يَعْلَمُ | bilmediği |
|
| 21 | فِي |
|
|
| 22 | السَّمَاوَاتِ | göklerde |
|
| 23 | وَلَا | ve |
|
| 24 | فِي |
|
|
| 25 | الْأَرْضِ | yerde |
|
| 26 | سُبْحَانَهُ | O münezzehtir |
|
| 27 | وَتَعَالَىٰ | ve yücedir |
|
| 28 | عَمَّا |
|
|
| 29 | يُشْرِكُونَ | ortak koştuklarından |
|
“Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi O’na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” cümlesi şu anlama gelmektedir: Siz O’nun ortağından veya O’nun katında şefaatçiden söz ederek –hâşâ– Allah’a bilmediğini öğretmeye kalkışıyorsunuz. Eğer tanrılıkta Allah’a ortak olacak ve O’nun nezdinde şefaat görevi yapacak varlıklar olsaydı bunları herkesten önce Allah bilirdi, kullarına da O bildirirdi. Âyette, başka birçok bakımdan olduğu gibi bu yönden de putperestliğin saçma bir inanç olduğuna işaret edilmektedir.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 91
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. يَعْبُدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru يَعْبُدُونَ ’deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; متجاوزين الله şeklindedir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَا müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَضُرُّهُمْ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَضُرُّهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. لَا يَنْفَعُهُمْ ifadesi, atıf harfi وَ ’la sıla cümlesine matuftur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mekulü’l-kavli, هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا ’dır. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ mübteda olarak mahallen merfûdur. شُفَعَٓاؤُ۬نَا haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عِنْدَ mekân zarfı شُفَعَٓاؤُ۬نَا ’ya mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istîfham harfidir. تُنَبِّؤُ۫نَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اللّٰهَ lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harfiyle تُنَبِّؤُ۫نَ fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası لَا يَعْلَمُ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. فِي السَّمٰوَاتِ car mecruru يَعْلَمُ fiiline mütealliktir. لَا zaid harftir. لَا nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. فِي الْاَرْضِ car mecruru atıf harfi وَ ile فِي السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur.
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir.
Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir.
Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُنَبِّؤُ۫نَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
سُبْحَانَهُ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; نسبح (tesbih ederiz) şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. تَعَالٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مَا masdar harfi عَنْ harf-i ceriyle تَعَالٰى fiiline mütealliktir.
يُشْرِكُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُشْرِكُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi شرك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَعَالٰى fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tefâ’ul babındadır. Sülâsîsi علو ‘dir.
Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
مِنْ دُونِ اللّٰهِ tabirinin, Allah'tan gayrı ve Allah'la beraber olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723)
يَعْبُدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sılası olan لَا يَضُرُّهُمْ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Aynı üsluptaki وَلَا يَنْفَعُهُمْ cümlesi, atıf harfi وَ ’la sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
لَا يَضُرُّهُمْ ve لَا يَنْفَعُهُمْ ibaresinde nefy harfinin zarar ve faydaya ayrı ayrı dahil olması bu iki özelliğin tek başına mevcudiyetinin de mümkün olduğunun göstergesidir.
يَضُرُّهُمْ - يَنْفَعُهُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Zararın, menfaate takdim edilmesi; müşriklerden putlara tapmayı bırakmaları istendiği içindir. Onların önde gelenleri, kölelerini ve çocuklarını başlarına gelecek zararla korkuturlardı. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِ cümlesi, atıf harfi وَ ’la وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Ayetteki muzari fiiller, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi, mütekellimin işaret edilene tazim kastını ifade eder.
عِنْدَ اللّٰهِ izafeti, muzâfın şanı içindir.
Bu ayet وإذا تُتْلى عَلَيْهِمْ آياتُنا بَيِّناتٍ şeklindeki 15. ayete matuftur. Kıssanın kıssaya atfıdır. 15. ayette buyurulduğu gibi kendilerine Kur’an okunduğunda ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذا diyen kâfirlerden bahseden başka bir kıssadır. Onların küfrü, putlara tapmaları ve bu putların Allah katında kendilerine şefaatçi olduğunu söylemeleridir. Bu iki kıssadaki ortak nokta; küfürlerini alay, hakir görme şeklinde göstermeleri ve onları küfre sürükleyen bir özürleri olduğunu vehmetmeleridir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay, tevbih ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle اَتُنَبِّؤُ۫نَ fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Bilinmeyenlerin yeryüzündekiler ve gökyüzündekiler olarak belirtilmesi, taksim sanatıdır.
وَلَا فِي الْاَرْضِۜ , car-mecruru, tezat nedeniyle فِي السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Nefy harfi لَا ’nın tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.
السَّمٰوَاتِ ’den sonra الْاَرْضِۜ ’nın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ ibarelerinde istiare vardır. Burada zarfiyye olan فِي harfi, kendi manasında kullanılmamıştır. Semavat ve arz, içine girilmeye müsait şeyler değildir. Fakat bütün kainatın Allah’ın ilmi dışında olmadığını mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere yer ve gök, mevcudatı içine alan bir kaba benzetilmiştir. Camî, heriki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
قُلْ - يَقُولُونَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
فِي السَّماواتِ ولا في الأرْضِ ifadesi ما isminden sonra gelen ve بِما لا يَعْلَمُهُ şeklinde takdir edilen mahzuf bir zamire ait haldir. وَلَا فِي الْاَرْضِۜ ifadesinde atıftan sonra nefy harfinin tekrarı olumsuzluk manasını artırmak içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. İtiraziyye olan سُبْحَانَهُ cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَهُ , takdiri نسبّح (Tesbih ederiz) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl başındaki harf-i cerle تَعَالٰى fiiline mütealliktir. Sılası olan يُشْرِكُونَ , hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil şirk koşmanın bir defaya mahsus olmadığını ve zaman içerisinde tekrarlandığını göstermektedir. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.
تَعَالٰى ‘da istiare vardır. Bu kelimenin aslı ألعلْوٌ yani irtifadır. Yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Allah’ın yüceliğinin görünür şekilde olduğu hakkında ألعلْوٌ istiare olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fî Sûreti Meryem, s. 212)
سُبْحَانَهُ - تَعَالٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
سُبْحَانَهُ cümle-i mûteriza olup zalimlerin iddialarının batıl olduğunu açıklar. Ebüssuûd şöyle der: سُبْحَانَ kelimesinin سبح ’dan türemiş, تفعيل kalıbına nakledilmiş ve masdara dönüşmüş olmasında kimseye gizli kalmayan belli bir tenzih ifadesi vardır. Manası şöyledir: “Allah'ı O’na yakışır bir şekilde tenzih ederim.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Rum/40)
سُبْحَانَهُ kelimesinde, Kur’an’da geçen diğer 10. ayetten iktibas sanatı vardır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)