Yunus Sûresi 83. Ayet

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  ٨٣

Firavun ve ileri gelenlerinin kötülük yapmaları korkusu ile kavminin küçük bir bölümünden başkası Mûsâ’ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde zorba bir kişi idi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَمَا olmadı
2 امَنَ iman eden ا م ن
3 لِمُوسَىٰ Musa’ya
4 إِلَّا başka
5 ذُرِّيَّةٌ bir genç takımdan ذ ر ر
6 مِنْ -nden
7 قَوْمِهِ kavmi- ق و م
8 عَلَىٰ
9 خَوْفٍ korkusuyla خ و ف
10 مِنْ -dan
11 فِرْعَوْنَ Firavun-
12 وَمَلَئِهِمْ ve adamlarının م ل ا
13 أَنْ
14 يَفْتِنَهُمْ kötülük etmeleri ف ت ن
15 وَإِنَّ ve şüphesiz
16 فِرْعَوْنَ Firavun
17 لَعَالٍ iyice büyüklenmişti ع ل و
18 فِي
19 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
20 وَإِنَّهُ ve şüphesiz o
21 لَمِنَ kimselerdendi
22 الْمُسْرِفِينَ çok aşırı giden س ر ف
 

“Kavminden az sayıda insan” diye tercüme ettiğimiz Hz. Mûsâ’ya iman edenler hakkındaki ifade, “zürriyyetün min kavmihî” şeklinde olup bunun etrafında değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirlere göre buradaki “zürriyye” (zürriyet) kelimesi “az” anlamında kullanılmıştır; âyet onun kavminden ancak az sayıda insanın iman ettiğini ifade etmektedir. Bu âyette “Mûsâ’nın kavmi”nden söz edildiği kanaatini taşıyan ve zürriyet kelimesinin “gençler topluluğu” mânasını esas alan müfessirlere göre, burada kastedilen anlam şudur: Peygamberliğinin başlangıcında ona ancak, babaları Firavun ve adamlarının baskısı altında bulunan bir grup genç iman etmişti. Âyette Mûsâ’nın kavminden söz edildiğini kabul etmekle beraber zürriyet kelimesine “soy, nesil” anlamı veren bir kısım müfessirin yorumu şöyledir: Hz. Mûsâ’nın gönderildiği toplum ona iman etmemişti, fakat mücadelesi uzun zamana yayıldığından ilk muhataplarının çoğu ölmüş, onların soyundan olanlar kendisine iman etmişlerdi. Taberî, âyetin söz dizimine ilişkin bir gerekçeyle bu görüşü daha güçlü bulmaktadır (XI, 149-150). Diğer bir grup müfessire göre ise burada “Firavun’un kavmi”nden söz edilmekte, dolayısıyla onun yakın çevresinden az sayıda insanın Hz. Mûsâ’ya iman ettiğine işaret edilmektedir. İbn Atıyye, tarihî bilgilerin Hz. Mûsâ’ya kendi kavminden az kişinin iman etmiş olması ihtimalini desteklemediği gerekçesiyle bu görüşü tercih etmektedir (III, 136-137). 

Bir kısım dil bilgininin görüşü de şöyledir: Hz. Mûsâ’ya iman edenlerin babaları kıptî ve anneleri İsrâiloğulları soyundan olduğu için o toplumda böyle kimseler “zürriyet” diye anılıyordu; âyetteki zürriyet kelimesi de bu anlamda kullanılmıştır (Taberî, XI, 150; İbn Atıyye, III, 136-137). Öte yandan Muhammed Esed’in âyetin bu kısmına “ancak birkaç kişi Mûsâ’ya olan inançlarını açıkladılar” şeklinde verdiği mâna kapalı durmaktadır (I, 411).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 129-130

 
ذرَّ Zerra : ذَرٌّ kelimesi aslen karıncaların en küçüğünün ismi olan ذَرَّةٌ sözcüğünün çoğuludur. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim olarak 38 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri zerre ve zürriyettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اٰمَنَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. لِمُوسٰٓ  car mecruru  اٰمَنَ  fiiline mütealliktir. اِلَّا  hasr edatıdır.  ذُرِّيَّةٌ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ قَوْمِه۪  car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عَلٰى خَوْفٍ  car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf haline mütealliktir. Takdiri,  خائفين من فرعون  şeklindedir. مِنْ فِرْعَوْنَ  car mecruru  خَوْفٍ ’ye müteallik olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.

مَلَا۬ئِهِمْ  atıf harfi  وَ ’la  فِرْعَوْنَ ’ye matuftur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzafun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  مِنْ فِرْعَوْنَ ’den bedeli işti’mal olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَفْتِنَهُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. Bedel-i iştimal: Mübdelün minh’e tam olarak uymayan, onun bir parçası da olmayan ancak, başka yönden ilgisi bulunan; daha çok mübdelün minh’in özelliğini ve durumunu bildiren bedeldir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰمَنَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ 

 

İsim cümlesidir. وَ  itiraziyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.

فِرْعَوْنَ  kelimesi  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.

ل  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. عَالٍ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup, mahzuf  ی  üzere mukadder damme ile merfûdur. Mankus isimdir. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  عَالٍ ‘e mütealliktir.

Mankûs isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de  ي  olan isimlere mankûs isimler denir. Mankûs isimlerin îrab durumu şöyledir: 

a. Merfû halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b. Mansub halinde lafzî olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c. Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) îrab edilir. 

Mankûs isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki  ي  harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَالٍ  kelimesi sülâsî mücerredi  علو  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هُ  muttasıl zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

ل  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.

الْمُسْرِف۪ينَ  kelimesi sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَمَٓا اٰمَنَ لِمُوسٰٓى اِلَّا ذُرِّيَّةٌ مِنْ قَوْمِه۪ عَلٰى خَوْفٍ مِنْ فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِمْ اَنْ يَفْتِنَهُمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile  81. ayetteki  فَلَمَّٓا اَلْقَوْا قَالَ مُوسٰى  cümlesine atfedilmiştir. Kasr üslubuyla tekid edilmiş cümle, mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.

اٰمَنَ  maksûr/sıfat,  ذُرِّيَّةٌ  maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Fiil ile zahir müennes failin arası اِلَّا  ile ayrılmış ise fiilin müzekker kılınması gerekir kaidesi gereğince fail ( ذُرِّيَّةٌ ) müennes olduğu halde fiil müzekker geldi. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve  Müenneslik Uyumu)

مِنْ قَوْمِه۪  car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

عَلٰى خَوْفٍ car mecruru  ذُرِّيَّةٌٍ ’in mahzuf haline müteallıktır. Takdiri,  خائفين من فرعون (Firavundan korkarak) şeklindedir.Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَلٰى خَوْفٍ  ifadesindeki istila manası taşıyan  عَلَيْ  harfinde istiare sanatı vardır. İstila, mülazemet gerektirir. Korku üstü örtülebilecek, ihata edilebilecek maddi bir şeye benzetilmiştir. Onlar korkuyu kaplamışlar gibi ifade edilmiştir.  Halbuki normalde korku onları kaplar. Ayette, dikkat çekmek için tersi söylenerek kalp sanatı yapılmıştır. Mübalağa ifade eden bu üslupta tecessüm sanatı da vardır. 

مِنْ فِرْعَوْنَ  ve ona temasül nedeniyle atfedilen  وَمَلَا۬ئِهِمْ , fiil gibi amel eden  خَوْفٍ ‘e mütealliktir. خَوْفٍ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik kesret ve nev içindir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَفْتِنَهُمْ  cümlesi, masdar teviliyle, مِنْ فِرْعَوْنَ ’den bedel-i iştimâl konumundadır. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذُرِّيَّةٌ - قَوْمِه۪ - مَلَا۬ئِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الفَتْنُ ; nefsin tahammül edemeyeceği zorbalık sebebiyle zihne korku ve endişe sokmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَاِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ

 

وَ , itiraziyyedir. Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri, tetmim ıtnâbı babındandır. 

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmesi sebebiyle çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

 اِنَّ فِرْعَوْنَ لَعَالٍ فِي الْاَرْضِۚ  cümlesindeki  لَعَالٍ ‘de istiare sanatı vardır. Bu kelimenin asıl manası yeryüzünde görünür şekilde açıkça yükselmektir. Firavunun kibrinin ve zorbalığının görünür şekilde olduğu hakkında istiare olmuştur. 

فِي الْاَرْضِ  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde de istiare sanatı vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  الْاَرْضِ , mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf,  عَلَيْ  yerine kullanılmıştır. Çünkü dünya zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yeryüzünde bulunan varlıklar, bir şeyin bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.

عَالٍ  kelimesi, zorbalık ve güç anlamında müsteardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Aynı üslupla gelen  وَاِنَّهُ لَمِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la itiraz cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ ’in müteallakı olan haber, mahzuftur.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

الْمُسْرِف۪ينَ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

اِنَّ - فِرْعَوْنَ - مِنَ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

اِنَّ - اَنْ  kelimelerinin arasında cinas-ı nakıs, reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الإسْرافُ , bir işte itidali aşmaktır. Bu aşma zemmedilmiştir. Kullanıldığı en meşhur yer infak konusudur. Burada aşırıya gitmenin müteallakı zikredilmemiştir. Bu nedenle israf, insanların yaşadığı zamandaki kralların âdeten yaptıkları ve insanların mekruh gördüğü sıfatlarını ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ  sözü, israf vasfını ifade için  إنَّهُ لَمُسْرِفٌ  sözünden daha beliğdir.  ضَلَلْتُ إذًا وما أنا مِنَ المُهْتَدِينَ  şeklindeki Enam Suresi 56. ayetinde bunu açıklamıştık. En’âm/56 daki ayeti kerimede  وَمَاۤ أَنَا۠ مِنَ ٱلۡمُهۡتَدِینَ  yani "hidâyete erenlerden değildir" buyurulmuş, ما أنا مُهْتَدٍ "Ben hidâyete ermedim" buyurulmamıştır. Çünkü maksat cümlenin haberi olan  مِنَ المُهْتَدِينَ  ifadesini inkar etmektir.

ٱلۡمُهۡتَدِینَ kelimesindeki tarif; cins içindir. Dolayısıyla konuşmacının kendisi hakkında hidayet edilenlerden biri olduğunu söylemesi onun halk tarafından bilinen gruptan biri olduğunu gösterir. Burada akıl yürütme yöntemine benzer bir yöntem kullanılmıştır.

Açıkça, yani doğrudan söylemekten daha beliğ bir uslubdur. Keşşaf'ta buna benzer olarak şu iki ayet gösterilmiştir: 

 قالَ إنِّي لِعَمَلِكم مِنَ القالِين [Lût, şöyle dedi: “Şüphesiz ben sizin yaptığınız bu çirkin işe kızanlardanım.”] (Şuara/168)

قالُوا سَواءٌ عَلَيْنا أوَعَظْتَ أمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الواعِظِينَ [Dediler ki: “Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.”] (Şuara/136)

فُلانٌ مِنَ العُلَماءِ  "Filanca alimlerdendir" sözü, فُلانٌ عالِمٌ "Falanca alimdir" sözünden daha beliğdir. Çünkü bu sözle onun alim topluluklarından sayıldığına ve onun ilme katkısının bilindiğine şahitlik edilmiştir.

Burada  أوَعَظْتَ أوْ لَمْ تَعِظْ  ‘’Eğer "Vaz versen veya vermesen’’ denilseydi daha kısa bir cümle olurdu ve mana da aynıydı. Buna şöyle cevap veririz: Bu ifadeler aynı anlama gelmezdi. Zira aralarında fark vardır. Çünkü anlam öğüt verme işini yapsan da, gerçekten öğüt verip bunu uygulayanlardan olmasan da bizim için eşittir şeklindedir. Diğer cümledeki أوَعَظْتَ أوْ لَمْ تَعِظْ  ifadesine kıyasla bu kullanım onun vaazına pek itibar etmediklerini ifade etmek bakımından daha etkilidir.

Sen bize öğüt veren de öğüt verici iyi insanlardan olmasan da ifadesinde ne vaaz eylemine ne de iyi bir karakter olan vaizin kendileri hakkındaki hayırhah tutumuna itibar edecekleri belirtilirken soruda önerilen sen bize öğüt versen de vermesen de ifadesinde sadece vaaza itibar etmeyecekleri aktarılmış olmaktadır. Oysa ayetteki ifadede peygamberlerinin kendilerinin iyiliği için çırpınan biri olup olmaması önemli değildir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)