وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ ١١٧
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. رَبُّكَ kelimesi كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يُهْلِكَ fiiline dahil olan لِ, lam-ı cuhûddur. Muzariyi gizli أن ’le nasb ederek masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel لِ harf-i ceri ile كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
يُهْلِكَ fetha ile mansub muzari fiilidir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. الْقُرٰى mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. بِظُلْمٍ car mecruru يُهْلِكَ ’ deki failin mahzuf haline mütealliktir.
وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ cümlesi, الْقُرٰى ’nın hali olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. اَهْلُهَا mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُصْلِحُونَ haber olup ref alameti وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesidir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamul cuhuddan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُهْلِكَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُصْلِحُونَ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Menfî كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, dolayısıyla faide-i haber inkârî kelamdır. Lâm-ı cuhud olumsuz كَانَ ‘nin olumsuzluğunu tekid eder.
مَا كَان ’li olumsuz sîgalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Âl-i İmrân, 3/79)
Müsnedün ileyhin Rab ismiyle marife olması Allah Teâlâ’nın Hz. Peygambere rahmet ve şefkatinin işaretidir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَانَ ‘nin haberi mahzuftur.
رَبُّكَ izafetinde Rab ismine muzâf olması Hz. Peygambere şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Sebep bildiren lam-ı cuhudun gizli أنْ ‘le masdar yaptığı لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Masdar-ı müevvel, mecrur mahalde كَانَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
لِيُهْلِكَ الْقُرٰى ifadesinde لِيُهْلِكَ fiili, الْقُرٰى ‘ya isnad edilmiştir. Aslında helak edilen köy değil, o beldede yaşananlardır. Sebep müsebbep alakasıyla yapılan mecazî isnad sanatıdır.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Müsnedün ileyhin izafetle gelmesi veciz ifade kastına matuftur.
Müsned olan مُصْلِحُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
مُصْلِحُونَ - بِظُلْمٍ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
لِيُهْلِكَ - اَهْلُهَا kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Dünya hayatında yapılması gerekenler emredildikten sonra kasabanın ileri gelenlerinin toplumdaki yerine vurgu yapılmıştır. Toplumda ileri gelenler insanları uyarmadığı için helak olmuşlardır. Ayetin siyak ve sibakı dünya hayatı olduğundan hudûs ve teceddüde delalet eden fiil kalıbıyla gelmiştir. Çünkü ilk insandan itibaren milletler değişmekte, bazıları helak olup onların yerine yenileri gelmektedir. Önder ve büyüklerinin kötülüğe engel olmadığı, zulmün ve fesadın her ferdini kapladığı toplumların helak edilmesi tekrarlayan ve teceddüt eden bir durumdur. (Hasan Duran, Kur’ân-ı Kerîm’de Teceddüt Ve Sübût Manasi İçin Yapilan ‘udûl Çeşitleri)
Bu sebeple ayette teceddüt ifadesi taşıyan fiil kalıbı kullanılmıştır.
القُرى kelimesi ile murad edilen, şehrin halkıdır. واسْألِ القَرْيَةَ (Yusuf Suresi, 82) ayetinde olduğu şekliyle mecaz-ı mürsel vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
بِظُلْمٍ ifadesindeki بِ harf-i ceri mülabese içindir ve رَبُّكَ kelimesinden haldir. Yani insanları, onlara zulmederek helak edici değildir manasındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وأهْلُها مُصْلِحُونَ cümlesi, القُرى kelimesinden haldir. Yani Allah'ın eziyet verici olan helakı, asla ıslah edici bir kavmin başına gelmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
İslah ediciler, 116. ayette يَنْهَوْنَ عَنِ الفَسادِ في الأرْضِ şeklinde zikredilen fesad edicilere mukabil olarak gelmiştir. وكانُوا مُجْرِمِينَ cümlesiyle de Allah Teâlâ’nın bir kavmi, asla onlara zulüm olsun diye helak etmeyeceği, bilakis onların işledikleri günahlar sebebiyle kendi nefislerine zulmettikleri ve bu sebeple helaka duçar olacakları belirtilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)