اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ١٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَمْ | yoksa |
|
| 2 | يَقُولُونَ | diyorlar mı? |
|
| 3 | افْتَرَاهُ | onu kendisi uydurdu |
|
| 4 | قُلْ | de ki |
|
| 5 | فَأْتُوا | getirin |
|
| 6 | بِعَشْرِ | on (tane) |
|
| 7 | سُوَرٍ | sure |
|
| 8 | مِثْلِهِ | onun benzeri |
|
| 9 | مُفْتَرَيَاتٍ | uydurulmuş |
|
| 10 | وَادْعُوا | ve çağırın |
|
| 11 | مَنِ |
|
|
| 12 | اسْتَطَعْتُمْ | gücünüzyeteni |
|
| 13 | مِنْ |
|
|
| 14 | دُونِ | başka |
|
| 15 | اللَّهِ | Allah’tan |
|
| 16 | إِنْ | eğer |
|
| 17 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 18 | صَادِقِينَ | doğru sözlü |
|
عشر Aşera : Kelimenin iki anlamı vardır. Birincisi bildiğimiz adet olan on, ikincisi ise karışmak ve birleşmektir.Bu maddedeki asıl anlam; bir araya gelerek arkadaşlık etmektir. Bu açıdan onunla adet’e delalet eden türemişi (müştâkı) arasında bir teşâbüh (benzerlik) bulunur. الْعَشِير kelimesi, bu münasebetle ilgilidir ki o da arkadaşlık etmek ve bir araya gelmek demektir. Ve bu durumdaki herkesi kapsar. Karı koca, dost ve arkadaş gibi… الْعَشِيرَةُ cemaat olması itibarıyla müennestir yani sonundaki ة harfi mahzuf olan mevsuf’un çokluğuna delalet etmektedir.Yine aşiret kelimesi kayıtlanmadığında muaşeret ve arkadaşlık eden her yakını, arkadaşı ve dostu kapsar. المَعْشَر aslen ismi mekandır. İçinde musahabe (dostluk) bulunan topluluk için kullanılır. Sanki orası yakın ilişki kurma mahallidir. Bu yönüyle diğer topluluk isimlerinden ayrılır. العِشار Müfaale vezninde mastardır. İnsan ve hayvan topluluğunun muâşereti anlamındadır, kalıbı sebebiyle çokluk ifade eder. (Tahkik) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 27 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri aşiret, muaşeret, aşûre, öşür, aşar, maşeri ve işrettir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)”
سور Severa : سَوْرٌ yükseğe sıçramaktır. Bu kelime öfke ve şarap içinde kullanılır. أسْوِرَةٌ kadın bileziği demektir, çoğulu أساوِرَةٌ dur. سُورَةٌ ise yüksek makam ve derecedir. سُورٌ da sur demektir. Bu anlamda Kuran sureleri demek; Kuran’ın, tıpkı surların şehrin etrafını çepeçevre kuşatması gibi sureleri çepeçevre kuşatmış çevrelemiş olmasındandır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 17 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri sur ve sûredir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ
Fiil cümlesidir. اَمْ munkatıadır. Yani بَلْ ve hemze manasındadır. يَقُولُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, افْتَرٰيهُ ’dur. يَقُولُونَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
افْتَرٰي elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl اَمْ . Munkatı اَمْ (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
افْتَرٰيهُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi فري ’dır.
İftial babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavl mukadder şart cümlesidir. قُلْ fiilinin mef’ûlün bihi olup mahallen mansubdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم صادقين في ما تدّعون فأتوا بعشر (Eğer iddia ettiğinizde doğru sözlü iseniz onun gibi on sure getirin.) şeklindedir.
أْتُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَشْرِ car mecruru فَأْتُوا fiiline mütealliktir. سُوَرٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
مِثْلِه۪ kelimesi بِعَشْرِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مُفْتَرَيَاتٍ kelimesi بِعَشْرِ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ادْعُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَنِ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اسْتَطَعْتُمْ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
اسْتَطَعْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir olan تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ دُونِ car mecruru mahzuf aid zamirin mahzuf haline mütealliktir. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ’nin dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
تُمْ muttasıl zamiri كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ kelimesi كَانَ ’nin haberi olup nasb alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanırlar. Şartın cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazfedilmiştir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَطَعْتُمْ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’al babındandır. Sülâsî fiili طوع ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.
صَادِق۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail, eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُفْتَرَيَاتٍ sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i mef’ûludur.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَمْ munkatı istifham harfi olup بَلْ ve hemze anlamındadır. Buradaki hemze inkârî manadadır.
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eden يَقُولُونَ fiilinin mekulü’l-kavli olan افْتَرٰيهُ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, s. 107)
Bu ayet-i kerime Kur’an’daki tehaddi (meydan okuma) ayetlerinden biridir. Tehaddi fiilinin kökü olan حدى fiili deveyi şarkı söyleyerek yürütmek, tahrik etmek demektir. Bakara Suresi 24 ve Yunus Suresi 38 ayetleriyle iktibas vardır.
Ayetin sonunda zıddı zikredilen افْتَرٰيهُۜ kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Ayetteki افْتَرٰيهُ kelimesindeki mef’ûl zamiri, bir önceki ayette geçen “sana vahy olunan şey” kısmına racidir. Yani, "Şayet onlar, "sana vahyedilen bu şey uydurulmuştur" derlerse onlara, "haydi, isterse uydurulmuş, hakikatsiz sözler olsun, bunun gibi on sure getirin" de!.." demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir. فَ mahzuf şartın cevabına gelen rabıtadır. Takdiri, إن كنتم صادقين (Eğer doğru söylüyorsanız…) olan şart cümlesinin hazfi, îcaz-ı hazif sanatıdır. Cevap cümlesi olan فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda olmasına rağmen korkutma, gözdağı verme, tehaddi anlamına gelmiştir. Amaç, muhatabın bu işi yapmaktan aciz kalacağını ifade etmektir. Dolayısıyla cümle mecâz-ı mürsel mürekkeptir.
Geldi manasındaki آتِي fiili, بِ harf-i ceri ile kullanıldığında getirdi manasına gelir. Bu tazmin sanatıdır.
Bazı fiiller mef’ûllerini harf-i cerlerle alırlar. Bu harfler fiilin manasına tesir eder. Bazı nahivcilerin görüşüne göre harf-i cerin fiile mana kazandırmasına tazmin denir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Muzâfun ileyh olan سُوَرٍ ‘deki nekrelik, muayyen olmayan nev ifade eder.
مِثْلِه۪ ve مُفْتَرَيَاتٍ kelimeleri, بِعَشْرِ için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
Aynı üslupla gelerek şartın cevabına atıf harfi وَ ’la atfedilen وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
وَادْعُوا fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنِ ’in sıla cümlesi olan اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf مِنْ دُونِ اللّٰهِ izafeti, gayrının tahkiri içindir.
افْتَرٰيهُۜ - مُفْتَرَيَاتٍ ve يَقُولُونَ - قُلْ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's- sadr sanatları vardır.
مُفْتَرَيَاتٍ ve صَادِق۪ينَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
وَادْعُوا مَنِ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ [Allah’ın dışındaki gücü yetecekleri çağırın.] cümlesinden bunu yapmaya Allah’tan başka kimsenin gücünün yetmeyeceğini, buna ancak Allah’ın gücünün yeteceği de anlaşılmış olur.
Alimler, Kur'an'ın mucizliğinin hangi hususta olduğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun, fesahatinde; bazıları üslubu; bazıları tenakuzun bulunmaması; bazıları, onun pek çok ilim ihtiva etmesi; bazıları sarf, bazıları gaybî haber kapsaması hususunda olduğunu söylemişlerdir. Bana ve ekser alimlere göre Kur'an'ın asıl îcaz vechi, onun fesahatidir. Bu görüşte olanlar, bu ayeti görüşlerinin doğruluğuna dair delil getirerek şöyle demişlerdir: “Kur'an'ın mucize olması şayet, ihtiva ettiği ilimlerin çokluğu yahut gaybdan haberler vermesi yahut da tenakuzun bulunmaması hususunda olsaydı o zaman Cenab-ı Hakk'ın مُفْتَرَيَاتٍ ifadesinin bir manası kalmazdı. Ama Kur'an'ın îcaz yönü onun fesahati olunca, bu lafzın kullanılmış olması doğru olur. Zira fasih olanın fesahati, söylediği ister doğru ister yalan olsun, onun sözüyle ortaya çıkar.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.
Şart üslubundaki terkipte, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ şeklindeki isim cümlesi, şart cümlesidir.
Şartın, takdiri فأتوا بسورة مثله … (... onun gibi bir sûre getirin.) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
كَان ’nin haberi olan صَادِق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
افْتَرٰيهُۜ ve صَادِق۪ينَ kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Ayette, bir konuda kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen mezheb-i kelamî sanatı vardır.
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)
“Eğer onun uydurulmuş olduğu iddiasında doğru iseniz…” sözü, dinin ispatı hususunda mutlaka aklî ve naklî delillerin izah edilmesi gerektiğine delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)