فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِه۪ صَدْرُكَ اَنْ يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ نَذ۪يرٌۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌۜ ١٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَلَعَلَّكَ | belki de |
|
| 2 | تَارِكٌ | bırakacaksın |
|
| 3 | بَعْضَ | bir kısmını |
|
| 4 | مَا |
|
|
| 5 | يُوحَىٰ | vahyedilenin |
|
| 6 | إِلَيْكَ | sana |
|
| 7 | وَضَائِقٌ | ve daralacak |
|
| 8 | بِهِ | onunla |
|
| 9 | صَدْرُكَ | göğsün |
|
| 10 | أَنْ | dolayı |
|
| 11 | يَقُولُوا | demelerinden |
|
| 12 | لَوْلَا | değil miydi? |
|
| 13 | أُنْزِلَ | indirilmeli |
|
| 14 | عَلَيْهِ | ona |
|
| 15 | كَنْزٌ | bir hazine |
|
| 16 | أَوْ | veya |
|
| 17 | جَاءَ | gelmeli |
|
| 18 | مَعَهُ | beraberinde |
|
| 19 | مَلَكٌ | bir melek |
|
| 20 | إِنَّمَا | ancak |
|
| 21 | أَنْتَ | sen |
|
| 22 | نَذِيرٌ | bir uyarıcısın |
|
| 23 | وَاللَّهُ | Allah ise |
|
| 24 | عَلَىٰ | üzerine |
|
| 25 | كُلِّ | her |
|
| 26 | شَيْءٍ | şey |
|
| 27 | وَكِيلٌ | vekildir |
|
فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِه۪ صَدْرُكَ اَنْ يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ
İsim cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كَ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَارِكٌ kelimesi لَعَلَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.
بَعْضَ , ism-i fail تَارِكٌ ’un mef’ûlün bihi olup fetha ile mansubdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası يُوحٰٓى اِلَيْكَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir هو ‘dir.
يُوحٰٓى elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ’dir. اِلَيْكَ car mecruru يُوحٰٓى fiiline mütealliktir. ضَٓائِقٌ atıf harfi وَ ’la تَارِكٌ ’e matuftur. بِه۪ car mecruru ضَٓائِقٌ ’e mütealliktir.
صَدْرُكَ ism-i fail ضَٓائِقٌ ’un faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel, mef’ûlün lieclihi olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, خشية أن يقولوا (demelerinden korktuğun için) şeklindedir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَقُولُوا fiili نَ ’un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ ’dir. يَقُولُوا fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْلَٓا cezmetmeyen şart edatıdır. Tahdid için هلا yani “Değil mi?” manasındadır.
اُنْزِلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. عَلَيْهِ car mecruru اُنْزِلَ fiiline mütealliktir. كَنْزٌ naib-i fail olup damme ile merfûdur.
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مَعَ mekân zarfı جَٓاءَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مَلَكٌ fail olup damme ile merfûdur.
اَوْ ;Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:
1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.
Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.
2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı
Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:
a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır. b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.
c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.
d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır. e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْلاَ ‘-meli/-malı, değil mi? ...olsaydı ya’ manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak teşvik anlamına gelse de terim olarak ‘bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir’. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُنْزِلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
يُوحٰٓى fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi وحي ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَارِكٌ kelimesi sülâsî mücerredi ترك olan fiilin ism-i failidir.
ضَٓائِقٌ kelimesi sülâsî mücerredi ضيق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّـمَٓا اَنْتَ نَذ۪يرٌۜ
İsim cümlesidir. اِنَّـمَٓا , kâffe ve mekfûfedir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki مَا harfidir, اِنَّ harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur. اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir yani mekfûfedir.
Munfasıl zamir اَنْتَ mübteda olarak mahallen merfûdur. نَذ۪يرٌ haber olup damme ile merfûdur.
اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan مَٓا harfi, اِنَّ ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü اِنَّ ispat, مَٓا nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/
Cumhura göre إنما hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org
نَذ۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌۜ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. اللّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. عَلٰى كُلِّ car mecruru وَك۪يلٌ ’e mütealliktir. شَيْءٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. وَك۪يلٌ haber olup damme ile merfûdur.
وَك۪يلٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır.
فَلَعَلَّكَ تَارِكٌ بَعْضَ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَضَٓائِقٌ بِه۪ صَدْرُكَ اَنْ يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌۜ
فَ istînâfiyyedir.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu isim cümlesi, gayr-ı talebî inşâî isnaddır. لَعَلَّ , terecci harfi, vukuu mümkün durumlarda kullanılır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
Hz.Peygambere aid muhatab zamiri لَعَلَّ ‘nin ismi, تَارِكٌ haberidir.
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لعل harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad tezekkür etmeye teşviktir. Kur’an’da Allah’a isnad edilen لَعَلَّ sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
لَعَلَّ edatı, terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine olan bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub ise لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır yani “sakınıp korunmanız için’’demektir, der. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَارِكٌ , ism-i fail kalıbında gelmiştir.
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
بَعْضَ kelimesi, تَارِكٌ için mef’ûldür. بَعْضَ ‘nın muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَٓا ’nın sıla cümlesi olan يُوحٰٓى اِلَيْكَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Bu fiil meçhul olarak gelmiştir.
ضَٓائِقٌ kelimesi tezayüf nedeniyle haber olan تَارِكٌ ’a atfedilmiştir. صَدْرُكَ, ism-i fail kalıbındaki ضَٓائِقٌ ’un failidir.
ضَٓائِقٌ ’un, صَدْرُ ’ya isnadı, aklî mecazdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَقُولُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ cümlesi, masdar teviliyle mef’ûlün lieclihi olarak mahallen mansubdur. Muzâf hazfedilmiştir. Takdiri, … خشية أن يقولوا (... demelerinden korkarak) şeklindedir.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
يَقُولُوا fiilinin kâfirlerin sözlerinden oluşan mekulü’l kavli لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْزٌ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. لَوْلَٓا tahdid (تحضيض ) harfi, هلّا manasında, tevbih ifade eder. Tahdid (bir şeyin yapılmasını sertçe istemek) manasındadır. Bu mana sözün gelişinden anlaşılır. Bu harften sonra fiil gelir.
لَوْلاَ , -meli/-malı, değil mi, ...olsaydı ya manasında tahdid ilişkisi kurar. Muzariden önce teşvik, maziden önce kınama ve nedamet (pişmanlık) ifade eden bir edattır. Tahdid kelime olarak “teşvik” anlamına gelse de terim olarak, bir işin yapılmasını ve onda gevşeklik gösterilmemesini şiddetle ve sertçe istemektir. Arz kelimesinde olduğu gibi yumuşaklık söz konusu değildir. (Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler (Doktora Tezi) Abdullah Hacıbekiroğlu)
اُنْزِلَ ve يُوحٰٓى fiilleri meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَيْهِ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
كَنْزٌ ‘daki nekrelik kesret ve nev içindir.
Mütekellimin alay amacına işaret eden haberî üsluptaki cümle, muktezâ-i zâhirin hilafına durum arz ettiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ مَلَكٌ cümlesi, aynı üslupta gelerek makabline اَوْ atıf harfiyle atfedilmiştir. Cümlelerin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Aralarında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مَعَهُ car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için faile takdim edilmiştir.
مَلَكٌ ’deki nekrelik, kesret, tazim ve nev ifade eder.
لَوْلَٓا burada, “Değil miydi?” anlamında olup kendisinden sonra bir fiil geldiğinde bu manada kullanılması çoktur. Ama bunun peşinden isim geldiğinde bu manaya gelmez. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Enam Suresi 37)
İbni Abbas’dan (r.a) rivayet edildiğine göre Mekkeli önderler: “Ey Muhammed, şayet peygamber isen Mekke dağlarını bize altın yap!”; başkaları da “Bize, senin peygamberliğine şehadet edecek melekler getir!” demişlerdi de, O da: “Benim buna gücüm yetmez!" deyince de, işte o zaman bu ayet-i kerime nazil olmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّـمَٓا اَنْتَ نَذ۪يرٌۜ
Takdiri, …لا تسمع لهم (Onları dinleme) olan mukadder cümle için ta’liliyyedir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasrla tekit edilmiştir. اِنَّمَٓا kasır edatı, اَنْتَ mübteda, نَذ۪يرٌ haberdir.
Kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتَ mevsûf/maksûr, نَذ۪يرٌ sıfat/maksûrun aleyh yani kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
اِنَّمَا ile yapılan kasrlarda muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. Muhatabın inkâr ettiği durumlarda, inkâr etmiyormuş menzilesine konarak اِنَّمَا ile kasr yapılır. Böylece tariz yoluyla başka bir maksat için gelmiş olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İzafi kasr veya kalb kasrıdır. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ Peygamber efendimizin uyarıcı vasfını öne çıkararak نَذ۪يرٌ oluşunu اِنَّـمَٓا kasr edatıyla tekidli olarak buyurmuştur.
Bu ayet, İslam tarihinin o zor döneminin havasını yansıtır, Peygamberimizin içinde bulunduğu can sıkıntısını kanıtlar. O dönemin keçi inatlı cahiliyesine karşı koymanın ne kadar ağır bir yük olduğu hakkında bize fikir verir. Çünkü Peygamberimiz o çetin dönemde akrabası ile yardımcısını yani amcası Ebu Talib ile eşi Hz. Hatice’yi kaybetmiş, bu yüzden yalnızlık duygusu gönlünü karartmış, bunun sonucu olarak cahiliye kuşatmasının çemberi içinde sıkışıp kalan bir avuç Müslüman azınlığın kalplerini keder sarmıştı. Ayetin kelimeleri arasında yükselen bu hüzünlü hava nerdeyse elle dokunulacak kadar somuttur. İşte bu ağır havayı dağıtmak üzere inen bu rahatlatıcı ilâhî sözler kalplere huzur aşılıyor, gergin sinirleri gevşetiyor ve endişe dolu gönüllere su serpiyor. (Seyyid Kutub, Fî Zilali'l Kur'an)
Sâmerrâî ise tefsirinde bu ayetle ilgili şunları söylemiştir: Burada Allah Teâlâ “اَنْ يَقُولُوا’’ (demelerinden dolayı) yerine اَنْ قَالُوا veya لِقَوْلِهِمْۜ buyurmamıştır. Çünkü اَنْ يَقُولُوا sözündeki muzari fiil, süreklilik (istimrâr) ifade etmektedir. Sözün halen söylendiğini göstermektedir. Buna karşın اَنْ قَالُوا sözü, mazi kullanım sebebiyle süreklilik ifade etmemektedir. Aksine işin olup bittiğini ve sözün de tek bir kez söylendiğini ifade etmektedir. لِقَوْلِهِمْۜ ibaresinin de aynı şekilde mazi anlam ifade ettiğini ve Peygamberi inciten bu sözün sanki sadece bir kez söylendiğini göstermektedir. Halbuki onlar can sıkıcı sözlerle Peygamberi (s.a.v) devamlı olarak incitmektedirler. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 48)
وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌۜ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Müsnedün ileyhin, bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi teberrük, telezzüz ve haşyet duyguları uyandırma amacına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , kasr ifadesi için amili olan وَك۪يلٌۜ ‘ a takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Iki tekit hükmündeki kasr car-mecrur ve amili arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ , maksurun aleyh/sıfat, وَك۪يلٌۜ maksûr/mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Yani Allah’ın vekil oluşu her şeyin üzerine hasredilmiştir.
شَيْءٍ ‘ deki nekrelik, nev ve kesret ifade eder.
وَك۪يلٌ mübalağalı ism-i fail olan sıfat-ı müşebbehe veznindedir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.
Bu cümle Allah Teâlâ’nın tüm mevcudattaki tasarrufunun umumiliğine delalet etmektedir. Var olanı yok etmek ve yok olanı da var etmek yalnız O’nun elindedir.
Allah öldürmeye de hayat vermeye de ve hepinizi bir araya toplamaya da kadirdir. Bu itibarla cümle, geçen hükmün sebep ve gerekçesidir.
Mesel tarikinde tezyîl olan bu cümle ıtnâb babındandır. Mesel tarikinde tezy’il, müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
Tezyîl, bir fikri pekiştirmek ve daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla bir ifadenin arkasından söz ve anlamca ya da sadece anlam bakımından ona benzer olan ek bir ifadenin getirilmesi şeklinde gerçekleşen bir ıtnâb üslûbudur. (TDV İsmail Durmuş)
Bir makalede ise bu ayet şöyle açıklanmıştır: Ayet bu eleştirilere yenilerinin eklendiğini ifade ederken, aynı zamanda bu eleştiriler karşısında Hz. Peygamberin göğsünün daraldığını ifade etmektedir. Allah, müşriklerin insaftan yoksun böyle zorlamaları karşısında incinen Hz. Peygambere, vazifesinin Allah’ın gönderdiği vahyi noksansız olarak insanlığa ulaştırmak olduğunu bildirdikten sonra Allah’ın her şeye vekil olduğunu tekrar hatırlatarak onu teselli etmiştir. Ayette bizim ilgilendiğimiz nokta ism-i fail kalıbı ضَٓائِقٌ kelimesidir. Ayetteki ضَٓائِقٌ kelimesinde sıfat-ı müşebbehe olan ضَيِّقٌ kalıbı kullanılmamış, ism-i fail kalıbı kullanılmıştır. İç sıkıntısı olarak kabul edilen göğüs daralmasını ifade eden bu kelime, müşriklerin Hz. Peygambere verdiği sıkıntılar sonucunda insanların iç âlem olarak en genişi olan Hz. Peygamberin bile göğüs daralması yaşadığını ifade etmektedir. Halbuki Allah onu İnşirah Suresi’nde göğsünün genişletilmesiyle müjdelemiştir. Bu ayette ise göğüs darlığından bahis vardır. Ayette sübut ve kararlılık ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbının kullanılmaması, bilakis hudûs manasına delalet eden ism-i fail kalıbının kullanılmasında bu inceliğe işaret bulunmaktadır. İç âlemi Allah tarafından genişletilmiş olan Hz. Peygamber geçici olarak göğüs daralması yaşamıştır. İsm-i fail kalıbının anlama etkisi, müşriklerin sıkıntıları ile Hz. Peygamberin göğsünün daralmasının kalıcı olmayıp geçici olduğunu ifade etmesidir. Bu ifadeyi sağlamak için sıfat-ı müşebbehe kalıbı kullanılmamış, ism-i fail kalıbı kullanılmıştır. (Hasan Duran, Kur’an-ı Kerîm’de Teceddüt ve Sübut Manası İçin Yapılan Udûl Çeşitleri)