Hûd Sûresi 34. Ayet

وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ  ٣٤

Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi azdırmak istemişse, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا ve
2 يَنْفَعُكُمْ size yarar vermez ن ف ع
3 نُصْحِي öğüdüm ن ص ح
4 إِنْ eğer
5 أَرَدْتُ istesem de ر و د
6 أَنْ
7 أَنْصَحَ öğüt vermek ن ص ح
8 لَكُمْ size
9 إِنْ eğer
10 كَانَ ك و ن
11 اللَّهُ Allah
12 يُرِيدُ dilerse ر و د
13 أَنْ
14 يُغْوِيَكُمْ sizi azgınlığa düşürmeyi غ و ي
15 هُوَ O
16 رَبُّكُمْ sizin Rabbinizdir ر ب ب
17 وَإِلَيْهِ ve O’na
18 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع
 

“Azgınlık içinde bırakmak” diye tercüme ettiğimiz 34. âyetteki iğvâ kelimesi, “helâk etmek, doğru yoldan saptırmak, baştan çıkarmak, ayartmak, azdırmak ve saptırmak” anlamlarını da içermektedir. Terim olarak iğvâ, “şeytanın veya nefsin insanı kötü yola yönlendirmesi” anlamına gelir. Allah’ın iğvâsından maksat –genel olarak hidayet ve dalâlet konusunda olduğu gibi– imtihan gereği ve ilâhî sünnetin (kanun) bir uygulaması olarak sapmaya yönelenlere izin ve imkân vermesidir. Azgınlıktaki ısrarları sebebiyle Allah bir kavmin maddî, mânevî ve ahlâkî bakımdan bozulmasını, kokuşup çökmesini murat etmişse peygamberin nasihati o topluma fayda vermez. Onlar zenginliklerine, mevki ve makamlarına aldandıkları için gerçeği göremezler, onu görenleri de küçümserler, onlarla birlikte olmaya tenezzül etmezler, peygamberin söz ve davranışları onlara ağır gelir. Nitekim Yûnus sûresinin 71. ayetinden Hz. Nûhun bu durumu müşrik kavmine açıkca ifade ettiği anlaşılmaktadır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 167-168

 

 

وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَنْفَعُ  damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نُصْح۪ٓي  fail olup mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَدْتُ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek anlamında kalp fiilidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَنْصَحَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’dir. لَكُمْ  car mecruru  اَنْصَحَ  fiiline mütealliktir.  

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كَانَ ‘in dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.  

اللّٰهُ  lafza-i celâli  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur.  يُر۪يدُ  cümlesi  كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri; فلا ينفعكم نصحي (Nasihat size fayda vermez) şeklindedir. 

يُر۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يُغْوِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. Önceki şart ve cevabının delaletiyle bu şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, إن كان الله يريد أن يغويكم فإن أردت أن أنصح لكم فلا ينفعكم نصحي (Eğer Allah, sizi azdırmak diliyorsa, ben size öğüt vermek istesem de öğütlerim sizin için yararlı olmaz.) şeklindedir.

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir.Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرَدْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.  

يُغْوِيَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  غوي ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


هُوَ رَبُّكُمْ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ

 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. رَبُّكُمْ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir.  اِلَيْهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُرْجَعُونَ  fiili  ن ’un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la  önceki ayetteki  اِنَّمَا يَأْت۪يكُمْ بِهِ اللّٰهُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Ayetin ilk cümlesi olan  وَلَا يَنْفَعُكُمْ نُصْح۪ٓي , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  نُصْح۪ٓي  izafetinde, Hud a.s.’a aid zamire muzâf olan  نُصْح۪ٓ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ  cümlesi, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte şart cümlesi olan   اِنْ اَرَدْتُ اَنْ اَنْصَحَ لَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْصَحَ لَكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde, اَرَدْتُ  fiilinin mef’ûlü  konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اِنْ , şart fiilinin vuku bulması nadir olan durumlarda kullanılan şart harfidir.

Şart edatı  اِنْ , mazi fiilin başına gelebilir. Bu durumda, hasıl olmamış bir şeyi hasıl olmuş gibi göstermeyi, ya da fiilin gerçekleşmesi konusundaki şiddetli arzuyu ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Takdiri,  فلا ينفعكم نصحي  (Size nasihatim fayda vermez.) cevap cümlesi öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkûr şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtiaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ 

 

 

Şart üslubundaki terkip istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir.

Önceki cümlenin delaletiyle cevabı mahzuf olan şart cümlesi olan  اِنْ كَانَ اللّٰهُ يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْ , nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَانَ ’nin isminin bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur. 

كان ’nin haberi olan  يُر۪يدُ اَنْ يُغْوِيَكُمْۜ  ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hüküm takviye edilmiştir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُغْوِيَكُمْ  cümlesi, masdar tevilinde,  يُر۪يدُ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Takdiri  فإن أردت أن أنصح لكم فلا ينفعكم نصحي (Ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez.) olan cevap cümlesinin hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayette iki şart cümlesi vardır. Her ikisinin de cevabı mahzuftur.

نُصْح۪ٓي - اَنْصَحَ  ve  اَرَدْتُ - يُر۪يدُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَنْصَحَ - يُغْوِيَكُمْ (nasihat etmek- azdırmak) kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Ayetteki muzari fiiller hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 41)

كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)

Kur’an’da كان ’den sonra gelen muzari fiil, o eylemin çokluğuna ve devamlılığına işaret eder. (Celalettin Divlekci, Kur’an’da Bazı Kelimelerin Kullanım Özelliklerine Dair Genel Kaideler)

“İğva ‘Allah’ ifadesinde igvâ’nın (saptırma /azdırma) -Allah Teâlâ’ya nispetle- zikredilmesi, sarih istiare olmasa da istiare kabilinden bir tabirdir. Aynı şekilde -Allah’a nispetle- mekr (hileyle aldatma) ve istihza (alay etme) gibi ifadeler de böyledir. Zira bu tür lafızların manalarıyla kastedilen zahiri (gerçek) ve örfi manaları değildir. İğvâ ‘saptırmak, azdırmak, dalalete davet etmek’ demektir ki bu Allah Teâlâ için caiz değildir. Çünkü bunlar çirkin eylemlerdir; üstelik Allah Teâlâ bu fiillerin zıtlarını emir buyurmuştur. O halde buradaki ‘iğvâ’ ile kastedilen, onların Allah Teâlâ’yı inkâr etmeleri ve emirlerini terketmeleri sebebiyle Allah’ın onları rahmetinden uzaklaştırmasıdır. Şu ayet bu manaya kanıt teşkil teşkil eder: Meryem Suresi 59. ayet… Burada geçen ‘ğayy غْوِيَ (rahmetten mahrumiyet, azap ve cezaya çarpılmak)’ demektir. Nitekim birçok nesir ve şiir parçasında geçen iğvâ kelimesi ile ‘tahyib (rahmetten mahrum etmek, umutlarını boşa çıkarmak)’ anlamı kastedilmiştir. Ayrıca iğvâ’nın onların ‘helak edilmesi’ ve onlar hakkında ‘sapkınlık hükmünün verilmiş olması’ anlamında kullanılması da caizdir.” (Şerîf er- Radî, Kur’an Mecazları) 

Cenab-ı Hakk’ın, [Eğer Allah sizi helak etmeyi dilemişse ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile bu nasihatim size fayda vermez.] ayeti, kendisinden sonra başka bir şartın geldiği, bir şarta bağlanan ceza cümlesidir. Bu da, lafız bakımından sonra gelen, şartın hükmünün var olması bakımından önce olmasını gerektirir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Nasihatin onlara fayda vermeyeceği kesin iken, bunu ilâhî iradeye bağlaması, kendi nasihatinin fayda sağlamasının da ilâhî iradeye bağlı olduğunu belirtmek içindir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s- Selîm)


هُوَ رَبُّكُمْ 

 

Ta’lîliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Veciz ifade kastına matuf  رَبُّكُمْ  izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.


 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. اِلَيْهِ  car-mecruru ihtimam ve fasılaya riayet için, amili olan  تُرْجَعُونَ ‘e takdim edilmiştir.

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370) 

تُرْجَعُونَ : İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in birçok suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)