وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ ٤٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقِيلَ | ve denildi |
|
| 2 | يَا أَرْضُ | yer |
|
| 3 | ابْلَعِي | çek |
|
| 4 | مَاءَكِ | suyunu |
|
| 5 | وَيَا سَمَاءُ | gök |
|
| 6 | أَقْلِعِي | sen de tut |
|
| 7 | وَغِيضَ | ve çekildi |
|
| 8 | الْمَاءُ | su |
|
| 9 | وَقُضِيَ | ve bitirildi |
|
| 10 | الْأَمْرُ | iş |
|
| 11 | وَاسْتَوَتْ | ve oturdu |
|
| 12 | عَلَى | üzerine |
|
| 13 | الْجُودِيِّ | Cudi’nin |
|
| 14 | وَقِيلَ | ve denildi |
|
| 15 | بُعْدًا | yok olsun |
|
| 16 | لِلْقَوْمِ | topluluğu |
|
| 17 | الظَّالِمِينَ | zalimler |
|
قلع Qale’a : Kelimedeki asıl anlam bir şeyi hiçbir şey bırakmazsızın köküden söküp çıkarmaktır. Ağacı kökünden sökmek , taşı temelinden çıkarmak , komutan ya da emiri yerinden ve makamından azletmek veya hummanın bedenden tamamen atılması fiilin kullanım yerlerindendir. Dolayısıyla meallerin çoğunda geçtiği gibi mana tutmak değildir. Yani ayeti kerime, senden inen suyunu buharlaşma veya herhangi bir şekilde arzda hiç kalmayana dek çek ve çıkar demektedir. (Tahkik) Kuran’ı Kerim’de sadece 1 kez Hud suresi kırkdördüncü ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli kaledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
جود Cevede : Kuran- ı Kerim’de geçen جُودِي kelimesinin Musul ile Cizre arasındaki bir dağın adı olduğu söylenmiştir. Asıl olarak جُود ‘a mensup anlamına gelir. جَوادٌ ise mal olsun ilim olsun elinde bulunan şeyin tamamını harcamak/ihsanda bulunmaktır. Bu açıdan Türkçede de kullandığımız Cevad ismi cömert anlamındadır. At için de cevad sıfatını kullanmak onun koşmada var olan gücünü sarfetmesi sebebiyle asil bir at olduğunu belirtmek itibarıyladır, çoğulu da جِيادٌ şeklinde gelir. Yine bol yağmura جَوْدٌ ; ata جَوْدَةٌ ; mala da جُودٌ denir. Bu kökten gelen ceyyidun جَيِّدٌ sözcüğü de iyi, güzel veya münasip oldu demektir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki türevde olmak üzere sadece 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri Cûdi (dağı), Cevat,Câvit, Cevdet ve tecviddir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. يَٓا اَرْضُ cümlesi, naib-i fail olarak mahallen merfûdur.
يَٓا nida harfidir. اَرْضُ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.
Nidanın cevabı ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ ’dir.
ابْلَع۪ي fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓاءَكِ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا nida harfidir. سَمَٓاءُ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اَقْلِع۪ي ‘dir.
اَقْلِع۪ي fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur.
غ۪يضَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْمَٓاءُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. قُضِيَ fiili, atıf harfi وَ ile غ۪يضَ fiiline matuftur.
قُضِيَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْاَمْرُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. اسْتَوَتْ fiili, atıf harfi وَ ile قُضِيَ fiiline matuftur.
اسْتَوَتْ iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. عَلَى الْجُودِيِّ car mecruru اسْتَوَتْ fiiline mütealliktir.
Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَوَتْ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dır.
Bu bab fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.
وَق۪يلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. ق۪يلَ fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بُعْداً mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; ابعدوا veya بعدوا şeklindedir. لِلْقَوْمِ car mecruru بُعْداً ’e mütealliktir.
الظَّالِم۪ينَۙ kelimesi لِلْقَوْمِ ’nin sıfatı olup cer alameti ى ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الظَّالِم۪ينَ kelimesi sülâsî mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ق۪يلَ fiili, mef’ûle dikkat çekmek için meçhul bina edilmiştir.
قٖيلَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Arza verilen emir, yeryüzündeki tufan suyunu yutması içindir, yoksa yeryüzündeki pınarların ve ırmakların suları için değildir.
Aynı üslupta gelen وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي cümlesi, nida cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ cümlesi, istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
غ۪يضَ fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
ابْلَع۪ي - اَقْلِع۪ي kelimeleri arasında da cinas-ı nakıs, murâât-i nazîr sanatı vardır.
يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ cümlesiyle وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اَرْضُ - سَمَٓاءُ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan وَقُضِيَ الْاَمْرُ cümlesi ve akabindeki aynı üslupla gelen وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ cümlesi, istinafa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
قُضِيَ fiili, mef’ûle dikkat çekme amacıyla meçhul bina edilmiştir.
قُضِيَ - غ۪يضَ kelimeleri arasında da cinas-ı nakıs sanatı vardır.
Hûd Suresinin bu ayeti birçok bedî’ sanatı bünyesinde toplayarak ibda sanatının en güzel örneğini oluşturmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Bu ayet-i kerimedeki îcazı Beyzâvî şöyle izah eder: Bu ayet, lafızlarının azametinden, nazmının güzelliğinden ve maksadı ifadede herhangi bir karışıklığa meydan vermeden son derece veciz bir ifade ile olayın künhüne delaletinden dolayı fesahatın en üst derecesindedir. Ayetteki fiillerin faillerinin açıktan getirilmeyişinde, failin (Allah’ın) büyüklüğüne ve zikredilmeye ihtiyaç duymayacak derecede haddi zatında malum olduğuna işaret vardır. Zira bu gibi fiilleri yapmaya bir ve tek olan Allah’tan başka hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği bilindiğinden, aklın bu failden başkasına gitmeyeceği aşikardır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)
ق۪يلَ [Denildi ki] ifadesinden sonra murad olunan şeyin meydana gelmesi bir mecâzî ifade ile ortaya konmuş oldu.Böylece mecaz karînesi, cansız varlıklara seslenme ifadesi oldu ki bu ifade de: يَٓا اَرْضُ [Ey yer] ve يَا سَمَٓاءُ [Ey gök] ifadeleridir. Sonra da her ikisine seslenerek: “Ey yer ve ey gök” diye buyurdu. Bu da ismi geçen benzetmeye uygun bir istiâre yolu ile olmuştur. Daha sonra yine bir istiâre yoluyla suyun yer tarafından yutularak yerin derinliklerine çekilmesinden, bu iradeden söz edilmiştir. Yerin suyu yutması ise yiyecek maddelerinde ikisi arasında var olan cazibe ya da çekim gücü sayesindeki bir şeye istiare yoluyla bir benzetme getirmektedir. Bu da söz konusu suyun gizli bir yere çekilip karar kılmasıdır. Daha sonra ise su, gıdaya benzetilerek gıda için istiare yapılmıştır. Tıpkı yemek yiyen bir kimse nasıl ki yedikleriyle güç kazanıp gıda alıyorsa burada da istiare yoluyla yeryüzündeki bitkilerin su sayesinde güç kazanıp meydana gelmesi, bir benzetme olarak gösterilmiştir. Yani istiare yapılmıştır. Bundan sonra ise مَٓاءَكِ [suyunu] diye buyurmuştur. Yani suyun yerle bitişik olması sebebiyle suyu yere mecazî manada suyu izafe ederek tıpkı mülk sahibine yani malike mülkün bitiştirmesi gibi bir ifade tarzıyla sunmuştur. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl; Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ ibaresinin gerçek anlamı, جَلَسَتْ عَلَى الْمَكَانِ [O yere oturdu] şeklindedir. Ancak burada özgün olan lafızdan vazgeçilip onun yerine redifi olan اِسْتَوَى kelimesi getirilmiştir. Gerçek lafızdan vazgeçilmesinin sebebi, irdâf lafzı olan اِسْتَوَى fiilinin “kaymadan ve eğilmeden bir mekâna oturmayı” ifade etmesidir. Bu anlam, “oturdu” anlamındaki جَلَسَتْ ve قَعَدَتْ kelimelerinde yoktur. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Bu ayette cümleler, belâgatın gerektirdiği şekilde en önemli olandan başlayarak nesak vâv’ı ile birbirine atfedilmiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi ve Sanatları)
Nuh (a.s) ve kavmini anlatan bu ayette aradaki atıf harfleriyle birbirini tamamlayan ve müstakil olarak değerlendirildiğinde de anlamı tamamlanmış cümleler söz konusudur. Şüphesiz ki bir kurtuluşun olacağını bilen insanların bu işin nasıl gerçekleşeceği konusunda bir fikirleri yoktu. Muhataba gemide bulunan insanların hapis kaldıkları düşüncesini vermeden, gerçekleşen olayların kronolojik sıralaması esas alınarak anlatılması ve sonuçta olay üzerinden geminin kalıntılarının sonraki nesiller için ibret alınacak şekilde bırakıldığının ifade edilmesi ve olayda hak edenlerin dışındakilerin zarar görmüş olma ihtimalini düşündürmeden helakın sadece zalimleri kapsadığının bildirilmesi ayetteki cümlelerde mükemmel bir dizaynın olduğunu göstermektedir.
وَقُضِيَ الْاَمْرُ şeklindeki temsil, son derece vecizdir. Bunun gerçek anlamı, “Helakine hükmedilen helak oldu ve kurtulması takdir edilen kurtuldu.” şeklindedir. Burada iki nedenden dolayı özel lafızdan vazgeçilip temsil lafzı tercih edilmiştir:
a.) Birincisi, îcaz belâgatınden dolayı lafzı kısaltmak.
b. )Helak ve kurtuluşun, itaat edilen emir olmalarıdır. Çünkü emir, bir amiri gerektirir ve amirin hüküm vermesi de onun kudretine ve memurun tâatine delâlet eder. Bu mana, özel lafızla elde edilemez. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Allah Teâlâ’nın bu ayetinde 23 kadar bedî‘ sanatı olduğu söylenmiştir:
1.) Tenâsüp: ابْلَعِي [yut] ve قْلِعِي [tut] kelimeleri arasında tam bir münasebet (tenâsüp) vardır.
2.) İstiare: ابْلَعِي [yut] ve اَقْلِع۪ي [tut] kelimelerinde istiare vardır.
3.) Tıbâk: اَرْضُ [yer] ve سَمَاءُ [gök] kelimeleri arasında tıbâk vardır.
4.) Mecaz: يَا سَمَاءُ [ey gök] ifadesi mecazdır. Hakikati, يَا مَطَرُ [ey yağmur] ifadesidir.
5.) İşaret: وَغِيضَ الْمَاءُ [su azaldı] ifadesinde işaret vardır. Bununla birçok mana ifade edilmiştir. Çünkü gök yağmurunu kesinceye ve yer kendisinden çıkan kaynakları yutuncaya kadar su azalmaz.
6.) İrdâf: اسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيّ [Cudi’ye oturdu] ifadesinde irdâf vardır. Bununla onun bir mekâna yerleşmesi kastedilmiştir.
7.) Temsil: وَقُضِيَ الْاَمْرُ [iş bitirildi] ifadesinde temsil vardır. Konudan uzak bir lafız vasıtasıyla helak olanların helak oluşu ve kurtulanların kurtuluşu kastedilmiştir.
8.) Ta‘lil: Suyun azalması, istivânın (oturmanın) illetidir.
9.) Taksim: Suyun azalma durumundaki kısımları tam olarak sayılmıştır.
10.) İhtiras: وَقِيلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ [“Zalimler topluluğu yok olsun!” denildi] ifadesinde ihtiras sanatı vardır. Çünkü bu dua, zayıf ihtiras yoluyla onların helaki hak ettiklerini bildirmektedir. Zira boğulma genel olduğu için hak etmeyenleri de kapsadığı izlenimini vermektedir.
11.) İnsicam: Ayet, uyumlu olarak akan su gibi insicâmlı (uyumlu) bir şekilde gelmiştir.
12.) Hüsn-i nesak: Allah Teâlâ, kıssayı birbiri üzerine atfederek güzel bir tertiple anlatmıştır.
13.) İ’tilâfu’l-lafz ma‘a’l-ma‘nâ: Her lafız, başka lafzın manası olmaya elverişli değildir.
14.) Îcaz: Allah Teâlâ, bu ayette emretmiş, yasaklamış, haber vermiş, seslenmiş, nitelendirmiş, isimlendirmiş, helâk etmiş, bâkî bırakmış, mesut kılmış ve bedbaht yapmıştır. Eğer bunların hepsini ayrıntılı olarak anlatsaydı, kalemler yetişmezdi.
15.) Teshîm: Ayetin başı sonuna delalet etmektedir.
16.) Tehzîb: Ayetin kelimeleri güzellik sıfatlarına sahiptirler. Zira her bir lafzın telaffuz edilmesi kolaydır, onlarda fesahat güzellikleri vardır, birbiriyle uyuşmazlıktan beri ve karmaşık terkiplerden uzaktırlar.
17.) Hüsn-i beyan: Dinleyici kelimelerin anlamlarını anlamakta hiçbir sıkıntı çekmez.
18.) İtiraz: Bu da, وَغِيضَ الْمَاءُ [su azaldı] ve اسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيّ [Cudi’ye oturdu] sözleridir.
19.) Kinaye: Suyu kimin azalttığı, işi kimin bitirdiği, gemiyi kimin oturttuğu, “yok olsun!” sözünü kimin söylediği açıkça ifade edilmemiştir. Yine ayetin başındaki “Ey yer, suyunu yut ve ey gök tut!” sözünü kimin söylediği de açıkça belirtilmemiştir.
20.) Tariz: Allah Teâlâ, elçileri zulmen yalanlamayı âdet edinmiş kimselere, bu tufanın ve yıkıcı tablonun sadece kendi zulümleri sebebiyle başlarına geldiğini ima etmiştir.
21.) Temkin: Fâsıla yerli yerindedir.
22.) Müsâvât: Ayetin lafzı manasından fazla değildir.
23.) İbdâ‘: Bu ayet birçok belâgat özelliğini içermesi bakımından eşsizdir. Hatta bazıları bu ayette 150 sanat bulunduğunu söylemiştir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)
Görüldüğü gibi beşerin benzerini söylemekten aciz olduğu îcazın zirvesindeki bu ayeti Beyzâvî de gayet veciz ifadelerle tefsir eder ve îcazın ihlalden yani maksadı ifadede karışıklığa meydan vermekten uzak olması gerektiğine işaret eder.
”اَرْضُ ابْلَع۪ي ve سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي tabirleri istiaredir. Çünkü yere ve göğe emir verilmesi veya hitap edilmesi doğru değildir. Emir ve hitap sadece akıllı olana yapılır, yalnız anlayış ve kavrayış sahibine yöneltilir. Onun için bu emirle kastedilen, Allah Teâlâ’nın kudretinin büyüklüğünü; emir, idare ve tedbirinin ifa ve etkileme hızını belirtmektedir. Allah Teâlâ’nın اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ۟ “Biz bir şeyin (olmasını) istediğimiz zaman ona (söyleyecek) sözümüz ‘ol’ dememizdir. O da hemen oluverir.” (Nahl Suresi, 40) sözü gibidir. Buradaki “Ol!” emri, Allah Teâlâ’nın emirlerinin/ işlerinin zahmet, külfet, yorgunluk ve meşakkat çekilmeden meydana geldiğini bildirmektedir. Bu sözde bir başka ince fayda daha bulunmaktadır. Şöyle ki Allah Teâlâ’nın “Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök suyunu tut!” sözü, يَا اَرْضُ اَذْهَبِي بِمَاءِكِ [Ey yer suyunu gider!’] ifadesinden daha beliğdir. Çünkü “yutma”da (ابْلَع۪ي) suyun hızla giderilip yok edildiğine delil bulunmaktadır. Nitekim birinin, midesine yemeği hızla indirmesini istediğinde ona söylediğin اِبْلَغْ هَذَا اَلطَّعَامَ [bu yemeği, yut ] şeklindeki sözün, كُلْ هَذَا اَلطَّعَامَ (bu yemeği ye) sözünden daha beliğdir. Yine Allah Teâlâ’nın وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي (Ey gök suyunu tut) sözü de böyledir. Çünkü buradaki “tutma (اَقْلِع۪ي)” “açılma (اِنْجِلَا)” lafzından daha beliğdir. Çünkü “yutma (ابْلَع۪ي)” ile ilgili olarak söylediğimiz gibi “tutma da (اَقْلِع۪ي)” ile bulutun hızla giderilmesi anlamı da bulunmaktadır. Bu ise ilâhi kudretin nüfuz ve işlerliğini, durmadan ve beklemeden emirlerine boyun eğilmesindeki sürati daha iyi anlatmaktadır. Buna ilave olarak اَقْلِع۪ي ve ابْلَع۪ي lafızları arasındaki sesteşlikle (el- müzâvece) de hayranlık verici belâgat ve yüce fesahat örneği bulunmakta olup Kur’an’da bunun sayılamayacak kadar örneği vardır. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
(Allah Teâlâ’nın emir ve işlerinin gerçekleşme kolaylığı ve etki hızının, ’’ol’’ sözünü söyleme hızı ve kolaylığı ile temsil edilmiş olduğu anlatılmaktadır)
وَق۪يلَ بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
Cümle atıf harfi وَ ‘ la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ق۪يلَ fiili mef’ûle dikkat çekmek için meçhul bina edilmiştir.
قٖيلَ fiilinin mekulü’l-kavli olan بُعْداً لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ cümlesinde بُعْداً , takdiri; ابعدوا veya بعدوا olan mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakıdır. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
لِلْقَوْمِ için sıfat olan الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına işaret etmiştir.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
ق۪يلَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
O zalimler için de “kahrolası” denildi. Burada zulüm vasfının zikredilmesi, helak sebebini bildirmek, daha önceki “Ve zulmedenler hakkında Bana bir şey söyleme.” emrini hatırlatmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Mekulu’l kavl cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber olarak gelmiş olsa da beddua manasında olduğu için mecazi mürsel mürekkeptir.