اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ٥٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 2 | تَوَكَّلْتُ | güvendim |
|
| 3 | عَلَى |
|
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’a |
|
| 5 | رَبِّي | benim Rabbim |
|
| 6 | وَرَبِّكُمْ | ve sizin Rabbiniz olan |
|
| 7 | مَا | yoktur |
|
| 8 | مِنْ | hiçbir |
|
| 9 | دَابَّةٍ | canlı |
|
| 10 | إِلَّا | ki |
|
| 11 | هُوَ | O’nun (Allah) |
|
| 12 | اخِذٌ | tutmadığı |
|
| 13 | بِنَاصِيَتِهَا | onun perçeminden |
|
| 14 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 15 | رَبِّي | Rabbim |
|
| 16 | عَلَىٰ | üzeredir |
|
| 17 | صِرَاطٍ | yol |
|
| 18 | مُسْتَقِيمٍ | doğru |
|
اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَوَكَّلْتُ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَوَكَّلْتُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir تُ fail olarak mahallen merfûdur. عَلَى اللّٰهِ car mecruru تَوَكَّلْتُ fiiline mütealliktir. رَبّ۪ي lafza-i celâlden bedel olup mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
رَبِّكُمْ atıf harfi وَ ’la رَبّ۪ي ’ye matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مِنْ harf-i ceri zaiddir. دَٓابَّةٍ lafzen mecrur, mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. هُوَ اٰخِذٌ cümlesi, دَٓابَّةٍ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
Munfasıl zamir هُوَ mübteda olarak mahallen merfûdur. اٰخِذٌ haber olup damme ile merfûdur. بِنَاصِيَتِهَا car mecruru اٰخِذٌ ‘e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
رَبّ۪ي kelimesi اِنَّ ’nin ismi olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَلٰى صِرَاطٍ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مُسْتَق۪مٍ kelimesi صِرَاطٍ ’ın sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَوَكَّلْتُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi وكل ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
اٰخِذٌ , sülâsi mücerredi أخذ olan fiilin ism-i failidir.
مُسْتَق۪مٍ sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istiftiâl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ ve isim cümlesi ve isnadın tekrar edilmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Kadr/1.)
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ cümlesi, اِنّ۪ ‘nin haberidir. Sebata, temekküne ve istikrara işaret eden mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin mazi fiil cümlesi olması hükmü takviye etmiştir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. عَلَى اللّٰهِ car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكُمْۜ izafetinde Rab isminin inanmayanlara ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak ve onların ne kadar yanlış yolda olduklarını vurgulamak manası vardır.
رَبّ۪ي izafetinde ise, Hz. Hud’a ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Hud’a tazim ve şeref kazandırmıştır.
Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
رَبّ۪ isminin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümle, lafza-ı celâl için sıfat veya hal konumundadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ دَٓابَّةٍ mübteda, هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا cümlesi haberdir.
Müsnedün ileyh konumundaki دَٓابَّةٍ kelimesine dahil olan مِنْ tekid ifade eden zaid harftir.
دَٓابَّةٍ için müsned olan هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan اٰخِذٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Müsnedün ileyh olan مِنْ دَٓابَّةٍ ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir. Tekid ifade eden zaid مِنْ harfi de kelimeye “hiçbir” anlamı katmıştır.
مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا cümlesi, nefiy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّا ile oluşan kasrla tekid edilmiştir. İki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. دَٓابَّةٍ mevsuf/maksûr, haber, sıfat/maksûrun aleyh olmak üzere kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır.
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki Allah onu perçeminden yakalamasın. مَا ve اِلَّا ’nın oluşturduğu kasr üslubu Allah’ın kudretinin azametini gözler önüne seriyor.
Bu ibare, bütün mahlukatın Allah’ın kontrolü/ egemenliği/yönetimi altında olduğunu son derece çarpıcı bir üslupla ifade etmektedir. Yani Allah, yegâne Malik, Kadir ve Kahirdir. Hiçbir şey O’nun kontrolü dışında değildir. Her konuda karar, söz yetki O’nundur.
مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا [Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki Allah onu perçeminden yakalamasın] cümlesi istiare-i temsiliyyedir. Allah’ın elinde mülkünde, gücü ve kudreti altında olan mahlukat, esirin ve atın perçeminden çekildiği gibi sahibi tarafından perçeminden tutulup çekilen varlığa benzetilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
نَاصِيَتِ [Perçem] alnın üst kısmına denir. Bu tasvirle ezici irade, tartışmasız üstünlük ve karşı konulmaz egemenlik ifade edilir. İfadede, içinde bulunduğumuz duruma Hz. Hud’un soydaşlarının kabalığına ve sertliğine uygun düşen, onların gövdelerinin, vücut yapılarının iri yarılığı ile algılarının ve duygularının katılığı ile uyuşan sertlikte, somut bir görüntü çizilir. (Seyyid Kutub, Fi Zilali’l Kur’an) Bu açıdan mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilen sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bu cümle, اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ cümlesi için ta’liliye konumundadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عَلٰى صِرَاطٍ car-mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
اِنَّ ’nin ismi olan رَبّ۪ٓي , izafetle gelmiş ve az sözle çok anlam ifade etmiştir.
Veciz ifade kastına matuf رَبّ۪ٓي izafetinde Hz. Hud’a aid zamire Rab isminin muzaf olmasıyla Hz. Hud, şan ve şeref kazanmıştır.
Zamir yerine zahir isim gelerek, Rab isminin tekrarlanması mütekellimin, Allah’ın rububiyet vasfını vurgulamak ve zihne yerleştirmek amacına matuftur. Zahir olarak tekrarlanmasında iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
صِرَاطٍ ‘deki nekrelik nev ve tazim içindir.
مُسْتَق۪يمٍ kelimesi صِرَاطٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُسْتَق۪يمٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
صِرَاطٍ - مُسْتَق۪يمٍۜ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Mecazî istila için olan عَلٰى harf-i ceri, Bakara Suresi’nin 5. ayeti olan أُولَئِكَ عَلى هُدًى مِن رَبِّهِمْ ayetindeki manevi pekiştirme (temkin-yerleştirme) için müstear olarak gelen عَلٰى harf-i ceri gibidir. Bu şekilde yapılan nitelendirme/vasıflandırma, değişmeyecek olan köklü bir niteleme/vasıflandırmadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Buradaki صِّرَاطَ kelimesi iki tevilden birine göre istiâredir. Çünkü sırat sözlük anlamıyla yol (tarik) manasında bir isimdir. Halbuki burada din kelimesinden kinayedir. Çünkü din, müntesiplerini sevap kazanmaya, ceza ve azaptan kurtulmaya götürdüğü için, kurtuluş ve esenlik yurduna, ikamet edilecek güvenli diyara götüren yol gibidir. Yüce Allah dini, doğru yol ve açık çığır olarak ifade edince, zatını da din yolunu gösterme konusunda doğru yol gösteren kılavuz konumuna koyarak ''bizi doğru yola ilet'' buyurmuştur. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları)
صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ibaresinde istiare vardır. Müsteâr صِرَاطٍ kelimesidir, hissîdir. Müsteârun leh İslam’dır, aklîdir. صِرَاطٍ kelimesi yol demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazf edilmiş müsteârun minh kalmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
صراط ; maddî veya manevî olarak açık ve geniş yol demektir. ص harfi ortaya çıkmaya delâlet eder. ر ve ط harfleri de istilâ harfleridir. Dolayısıyla genişliğe ve yüceliğe delâlet eder. Elif; med ve lîn harfidir. Uzunluğa delâlet eder. Aslında طريق kelimesindeki harfler de aynı özelliktedir. ط , ر ve ق harfleri istilâ harfleridir. Ya harfi de med ve lîn harfidir, ancak ya harfi ve kesre harekesi elife mukâbil azalmaya delâlet eder.
صراط kelimesi; bir noktaya ulaştırması veya bir ameli gerektirmesi bakımından değil zâtı bakımından açık yol demektir. Kur’ân’da 46 kez geçer (Kur’ân-ı Kerîm Lugatı).
Sebîl; bir şeyi uzatarak sarkıtmak demektir. Kadının saçını veya elbisesini sarkıtması gibi. Suyun akması, yağmurun yağması, örtünün örtülmesi ve cömertlik gibi bir çok manada deyim olarak kullanılır. Yol manasında ise su gibi akıcı, kolay olması manası vardır. Maddî veya mânevî manalar taşır. Bu özelliğiyle tarîkten farklıdır. طريق ; vurmak manasından gelir ki bunda kolaylık yoktur. صراط ise açık ve geniş yoldur. (Mustafavî, et-Tahkîk).
Ayrıca صراط kelimesinin çoğul şekli yoktur. Din manasında istiare olarak kullanılması da bu açıdan güzeldir. Allah’a götüren yol ve din tektir.
اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ [Rabbim, doğru yol üzerindedir.] cümlesi de Yüce Allah’ın mülkündeki tam adalet için güzel bir istiaredir. O, kullarının işlerinden haberdardır. O’nun elinden hiçbir zalim kaçıp kurtulamaz, O’na sığınan hiçbir kimsenin hakkı, O’nun katında zayi olmaz. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Bu ayet Kur’an’da geçen ve Münciyat (Kurtuluş) ayetleri olarak isimlendirilen 7 ayetten biridir. Söz Konusu 7 ayet şunlardır:
1) Tevbe Suresi, 51: قُل لَّن يُصِيبَنَا إِلاَّ مَا كَتَبَ اللّهُ لَنَا هُوَ مَوْلاَنَا وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ Anlamı: “De ki: Bizim başımıza ancak Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse müminler, yalnız Allah’a güvensinler.”
2) Yunus Suresi, 107: وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصَيبُ بِهِ مَن يَشَاء مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ Anlamı: “Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”
3) Hûd Suresi, 6: وَمَا مِن دَآبَّةٍ فِي الأَرْضِ إِلاَّ عَلَى اللّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِي كِتَابٍ مُّبِينٍ Anlamı: “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de O bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı)dır.”
4) Hûd Suresi, 56: إِنِّي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّهِ رَبِّي وَرَبِّكُم مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ Anlamı: “İşte ben, hem benim hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”
5) Ankebut Suresi, 60: وَكَأَيِّن مِن دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ Anlamı: “Nice canlılar vardır ki rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
6) Fâtır Sûresi, 2: مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِن رَّحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا وَمَا يُمْسِكْ فَلَا مُرْسِلَ لَهُ مِن بَعْدِهِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ Anlamı: “Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
7) Zümer Suresi, 38: وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ Anlamı: “Andolsun eğer onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan elbette ‘Allah’ derler. De ki: ‘Peki, söyleyin bakalım? Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse onlar Allah’ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese onlar O’nun rahmetini engelleyebilirler mi?’ De ki: ‘Allah bana yeter. Tevekkül edenler ancak O’na tevekkül ederler.’