Hûd Sûresi 62. Ayet

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ  ٦٢

Onlar şöyle dediler: “Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmamızı bize yasaklıyor musun? Şüphesiz, biz senin bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالُوا dediler ki ق و ل
2 يَا صَالِحُ Salih ص ل ح
3 قَدْ doğrusu
4 كُنْتَ sen idin ك و ن
5 فِينَا aramızda
6 مَرْجُوًّا ümit beslenen biri ر ج و
7 قَبْلَ önce ق ب ل
8 هَٰذَا bundan
9 أَتَنْهَانَا bizi men mi ediyorsun? ن ه ي
10 أَنْ
11 نَعْبُدَ tapmaktan ع ب د
12 مَا
13 يَعْبُدُ taptıklarına ع ب د
14 ابَاؤُنَا babalarımızın ا ب و
15 وَإِنَّنَا doğrusu biz
16 لَفِي içindeyiz
17 شَكٍّ şüphe ش ك ك
18 مِمَّا şeyden
19 تَدْعُونَا bizi çağırdığın د ع و
20 إِلَيْهِ kendisine
21 مُرِيبٍ tereddütlü ر ي ب
 
Semûd kavmi, soyu kesilmiş eski bir Arap kabilesi olup rivayetlere göre adını Hz. Nûh’un oğlu Sâm’ın üçüncü kuşaktan torunu olan Semûd b. Câsir’den almıştır. Bir önceki kıssada anlatılan Âd kavmiyle aynı soydan olup Sâm’ın oğlu İrem’de birleşmektedirler. Suriye ile Hicaz arasında bulunan Hicr’de yaşamışlardır (bk. İbn Âşûr, VIII/2, 215-216, ayrıca bk. A‘râf 7/73-79). 
 Sâlih aleyhisselâm Semûd’un soyundandır, bu kabileye Allah’ın dinini tebliğ etmek üzere gönderilmiş bir peygamberdir, Hûd’dan sonra Arap ırkından gelmiş ikinci peygamber olduğuna inanılmaktadır (bk. Reşîd Rızâ, XII, 120). Sâlih’in kıssası Kur’an’da birçok yerde anlatılmış olup her geçtiği yerde kıssanın farklı yönleri ön plana çıkarılmıştır.
 Âd kavminden sonra gelişip güç ve kuvvet kazanmış olan Semûd kavmi başlangıçta tevhid inancına sahipti, Allah’ın birliğine, peygambere ve âhiret gününe inanıyordu. Ancak zamanla bunlar da Âd kavmi gibi putperest oldular. Nitekim Sâlih’in onları Allah’a kulluk etmeye çağırmasından putlara tapmaktan vazgeçip tövbe etmelerini ve Allah’tan af dilemelerini istemesinden de bu durum anlaşılmaktadır. Ancak kavmi onun akıl, zekâ, şahsiyet ve bilgisiyle daha önce içlerinde itibarlı biri olduğunu itiraf etmelerine rağmen, atalarının taptığı putları bırakıp Allah’a tapmalarını isteyince kafalarının karıştığını ve peygamberin çağrısıyla ilgili birçok şüphenin bulunduğunu ifade ettiler.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 182-183
 

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا 

 

Fiil cümlesidir. قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli,  يَا صَالِحُ ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

يَا  nida harfidir.  صَالِحُ  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ ’dır. 

قَدْ  tahkik harfidir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتَ  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تَ  muttasıl zamir كُنْتَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur.  ف۪ينَا  car mecruru  مَرْجُواًّ  ‘e mütealliktir.  مَرْجُواًّ  kelimesi  كُنْتَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. قَبْلَ  zaman zarfı  كَانَ ’nin haberine mütealliktir.  هٰذَا  işaret ismi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Hemze istifhâm harfidir.  تَنْهٰينَٓا  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Mütekellim zamir  نَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.  

نَعْبُدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, mahzuf  پ  harf-i ceri ile  تَنْهٰينَٓا  fiiline mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَعْبُدُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَعْبُدُ  damme ile merfû muzari fiildir.  اٰبَٓاؤُ۬نَا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâfdır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَرْجُواًّ kelimesi sülâsi mücerredi  رجا  olan fiilin ism-i mef’ûludur.


وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ف۪ي شَكٍّ  car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceri ile  شَكٍّ ’e mütealliktir. İsmi mevsûlun sılası  تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ  ‘dir. İrabtan mahalli yoktur. 

تَدْعُونَٓا  fiili  و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

Mütekellim zamir  نَٓا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اِلَيْهِ  car mecrur  تَدْعُونَٓا  fiiline mütealliktir.  مُر۪يبٍ  kelimesi  شَكٍّ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُر۪يبٍ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

قَالُوا يَا صَالِحُ قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا صَالِحُ  cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  قَدْ كُنْتَ ف۪ينَا مَرْجُواًّ قَبْلَ هٰذَٓا  cümlesi, tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  ف۪ينَا  car mecruru, ihtimam için, amili olan  مَرْجُواًّ ‘e takdim edilmiştir.

Zaman zarfı  قَبْلَ , haber olan  مَرْجُواًّ ‘e mütealliktir.

قَبْلَ هٰذَٓا  ifadesinde  هٰذَٓا  ile zamana veya duruma işaret edilmiştir. İşaret isminde istiare sanatı vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

قَبْلَ هٰذَٓ  [bundan önce], bizi tevhid dinine ve İlahlarımıza tapmayı terk etmeye çağırmadan önce demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümle mekulü’l-kavle dahildir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  cümlesi, masdar tevilinde,  تَنْهٰينَٓا  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَعْبُدَ  fiilinin mef’ûlü konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın sılası olan  يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَعْبُدَ - مَا يَعْبُدُ  kelimeleri arasında iştikak cinası, tıbâk-ı selb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَتَنْهٰينَٓا اَنْ نَعْبُدَ مَا يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا  [Şimdi atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi vazgeçirmek mi istiyorsun?] demişlerdir. Bu sözün maksadı, onların taklide, babalarına ve atalarına tâbi olmanın vücûbiyetine sımsıkı sarıldıklarını ifade etmektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَاِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ

 

Cümle,  تَنْهٰينَٓا ‘daki mef’ûlun halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  لَف۪ي شَكٍّ car mecruru  اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

لَف۪ي شَكٍّ  ibaresinde istiare vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  شَكٍّ  içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  شَكٍّ  hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır.

شَكٍّ ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harf-i cerle birlikte  شَكٍّ ’nun mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mevsûlün sıla cümlesi olan  تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مُر۪يبٍ  kelimesi  شَكٍّ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

مُر۪يبٍ - شَكٍّ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  نَعْبُدَ  - يَعْبُدُ  kelimeleri arasında ise iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

تَنْهٰينَٓا - تَدْعُونَٓا  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

شَكٍّ  kelimesi, karışık bilgi için kullanıldığı gibi mutlak tereddüt anlamında ve ilmin (kesin bilginin) karşıtı olarak da kullanılır. Şek, cehalet; ilim ise kesin bilgi olsun veya olmasın, kalbin mutmain olduğu inanç (itikat) olarak da tefsir edilebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ  ayetinde: [Senin bizi davet ettiğin şey hakkında gerçekten şek ve şüphe içindeyiz…] demişlerdir.  شَكٍّ  insanın nefy ile ispat arasında kalakalmasıdır.  مُر۪يبٍ  ise sû-i zanda bulunan kimse demektir. O halde  اِنَّنَا لَف۪ي شَكٍّ  ifadesiyle Salih’in (a.s) sözünün doğruluğunun, onların inançlarında müessir olmamış olduğu kastedilmektedir.  مُر۪يبٍ  ifadesiyle de Salih’in (a.s) sözünün, onların inançlarına göre daha ağır basmış olduğu kasdedilmiştir ki bu da Salih’in (a.s) sözünü geçersiz kılmak için söylenmiş bir mübalağa ifadesidir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

ر۪يبٍ  kelimesi Arapçada her türlü belirsizlik, kararsızlık, korku ve şüphelerin genel ismidir. Sadece şüphe veya kuşku ile tercüme edilemez. Kaldı ki Arapçada kuşkuyu ifade eden veya kesinlik arzetmeyen bir şeyi belirten başka kelimeler de vardır. Şüphe ve şek gibi. 

شبه  kelimesi; benzemek anlamındadır. Benzemek ihtimali ikiden fazla olduğu zaman şüphe kelimesi kullanılır. 

شَكّ  kelimesi; Bir şeyin ikiye ayrılması veya iki adet olmasıdır. Dolayısıyla ihtimaller ikiye indiğinde bu kelime kullanılır.

ريب  kelimesi; Kur’an’da 17 yerde geçen bu kelime, ya “Kur’an” ya da “yeniden diriliş” konusunda zikredilmiştir. Semantik alanı içerisinde “endişe, korku, tasa, ihtimal, şüphe, şek, kaygı, vesvese, zan, tahmin” vs. gibi her türlü belirsizliğin, kararsızlığın genel adıdır. Yani “yakîn (kesin gerçek)” kavramının tam anlamıyla zıttıdır. Durum böyle olunca  ريب ’in olumsuz hali olan “لا ريب ” ile “yakîn” eş anlamlıdır. Şu halde  ريب, yakîn (kesin gerçek) olmayan her şeyi ifade ederken لا ريب  ise yakîn (kesin gerçek) olan anlamındadır. Burada ihtimal bire inmiş gibi görünse de o artık ihtimal değil gerçeğin kendisidir. (İsmail Yakıt, “Semantik Analizler Işığında Kur'an'da ‘Reyb’ ve ‘Yakîn’ Kavramları”, KADER Kelam Araştırmaları Dergisi, 1/2 (Ocak 2009))