وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ ٦٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَيَا قَوْمِ | kavmim |
|
| 2 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 3 | نَاقَةُ | dişi devesi |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 5 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 6 | ايَةً | bir mucizedir |
|
| 7 | فَذَرُوهَا | onu bırakın |
|
| 8 | تَأْكُلْ | otlasın |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | أَرْضِ | toprağında |
|
| 11 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 12 | وَلَا |
|
|
| 13 | تَمَسُّوهَا | ona dokundurmayın |
|
| 14 | بِسُوءٍ | bir kötülük |
|
| 15 | فَيَأْخُذَكُمْ | yoksa sizi yakalar |
|
| 16 | عَذَابٌ | bir azap |
|
| 17 | قَرِيبٌ | yakın |
|
وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَا nida harfidir. Münada olan قَوْمِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı هٰذِهٖ نَاقَةُ اللّٰهِ ’dur. İşaret ismi هٰذِهِ mübteda olarak mahallen merfûdur. نَاقَةُ haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. لَكُمْ car mecruru اٰيَةً ’in mahzuf haline mütealliktir. اٰيَةً kelimesi نَاقَةُ اللّٰهِ ‘den hal olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ
Fiil cümlesidir. فَ sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. ذَرُوهَا fiili ن ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
فَ karînesi olmadan gelen تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ cümlesi, mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن تتركوها تأكل. şeklindedir.
تَأْكُلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. فٖٓي اَرْضِ car mecruru تَأْكُلْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
فِي harf-i ceri mecruruna mekân zarfı, zaman zarfı, söz ve görüş konusu olarak vardır-mevcuttur, hal, sebep, mukayese, karşılaştırma gibi manalar kazandırabilir. Burada mekân zarfı manasındadır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَمَسُّوهَا fiili نَ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir هَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. بِسُٓوءٍ car mecruru تَمَسُّوهَا fiiline mütealliktir.
فَ harfi sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy ,taleb bulunması gerekir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri, لا يكن منكم مسّ لها فأخذ لكم بعذاب (Sizden birine dokunmasın, çünkü dokunursa sizi azap yakalar.) şeklindedir.
يَأْخُذَكُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
عَذَابٌ fail olup damme ile merfûdur. قَرٖيبٌ kelimesi عَذَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَر۪يبٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيَا قَوْمِ هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki nida cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Münada olan قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir. Muzafun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kelimenin sonundaki kesra muzafun ileyhten ivazdır.
Nidanın cevabı olan هٰذِه۪ نَاقَةُ اللّٰهِ لَكُمْ اٰيَةً cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmek ve önemini vurgulamak içindir. Ayrıca tazim ve tecessüm ifade eder.
Müsned olan نَاقَةُ اللّٰهِ ‘nin izafetle gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Bu izafette ayrıca lafza-i celâle muzâf olan نَاقَةُ şan ve şeref kazanmıştır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَكُمْ car mecruru, اٰيَةً ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfı îcâz-ı hazif sanatı vardır.
اٰيَةً kelimesi, نَاقَةُ اللّٰهِ ifadesinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
اٰيَةً ‘deki nekrelik tazim içindir.
يَا قَوْمِ ibaresinde reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır. Önceki ayet de aynı lafızla başlamıştır.
Onun نَاقَةُ اللّٰهِ (Allah’ın devesi) diye anılmasından ve لَكُمْ اٰيَةً (size bir mucize olsun diye) denilerek Salih’in soydaşlarına özel olarak gönderildiğinin vurgulanmasından anlıyoruz ki o sıradan bir deve değildir, ayırıcı özellikler taşımaktadır ve bu özellikler sayesinde Hz. Salih’in soydaşları onun, Allah tarafından kendilerine gönderilmiş bir mucize olduğunu bilebilmektedirler.
Bu devenin Allah'a izafe edilmesi, onun şerefini yükseltmek, yaratılış ve davranış bakımından diğer develerden farklı olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bu ayet Hud Suresi 62. ayetteki وإنَّنا لَفي شَكٍّ مِمّا تَدْعُونا إلَيْهِ مُرِيبٍ ibaresine cevap niteliğindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اٰيَةً kelimesi هَذِهِ ناقَةُ اللَّهِ sözündeki işaret isminden hal olarak gelmiştir. Çünkü işaret isminde fiil manası vardır. Tenbih harfiyle birlikte gelişi fiile benzeyişini arttırır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Araf/73)
فَذَرُوهَا تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ
فَ ; sebebi müsebbebe bağlayan rabıta harfidir. فَذَرُوهَا cümlesi, takdiri تنبّهوا (Dikkat edin) olan mahzuf istînafa atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
تَأْكُلْ ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ terkibi istînafiye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubundaki terkipte تَأْكُلْ فٖٓي اَرْضِ اللّٰهِ cümlesi, takdiri إن تتركوها (Onu terk ederseniz) olan mahzuf şartın cevabıdır. Hudus, teceddüt istimrar ve tecessüm ifade eden müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Emir, nehy, soru, temenni gibi talep bildiren durumlardan sonra başında ف harfi bulunmayan, karşılık ve sonuç (ceza) ifade eden bir muzari fiil geldiğinde söz konusu muzari fiil de meczûm olur. Çünkü o cümlede şart ve cezâ anlamı bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle talep bildiren cümleden sonraki muzari fiil, öncesindeki talebin karşılığı veya sonucudur. (Yunus İnanç Dr. Öğr. Üyesi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, Karaman)
Veciz ifade kastına matuf اَرْضِ اللّٰهِ izafetinde lafza-i celâle muzâf olan اَرْضِ, şan ve şeref kazanmıştır.
ف۪ٓي اَرْضِ اللّٰهِ ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla اَرْضِ , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
اَرْضِ kelimesinin ism-i celâle izafe edilmesine gelince, yeryüzünün Allah'a ait olduğu ve dişi devenin de O’nun yaratıklarından biri olarak yerin ve bitkilerinden yiyerek faydalanmaya hakkı olduğunu ifade etmektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Araf Suresi/73)
Arzın Allah'a izafe edilmesi, devenin bu otlamaya hak kazanmasını vurgulamak, onu kendi haline bırakmanın gerekçesini belirtmek içindir. Deveye zarar vermek amacıyla dokunmak kesinlikle nehyedilmiş ve şu tembihin altı çizilmiştir: Kesmek, öldürmek şöyle dursun, dövmek, kovmak veya başka bir kötü amaçla sakın ona yaklaşmayın. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Burada “اَرْضِ ”dan murad edilen izafetin gerektirdiği gibi arazi cinsidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Araf Suresi /73)
Salih (a.s) فَذَرُوهَا تَاْكُلْ فٖى اَرْضِ اللّٰهِ [Serbest bırakın onu! Allah'ın arzında yesin!] demiştir. O bu sözüyle devenin bakım külfetinin kaldırıldığını ve böylece o devenin, onlar için bir mucize olması yanında onlara faydalı olup zarar da vermediğini kastetmiştir. Zira onlar, onun sütünden yararlanıyorlardı. Salih (a.s), onların küfürlerinde ısrar ettiklerini gördüğü için onlardan yana deveye herhangi bir zararın dokunacağından korkuyordu. Zira hasım olan kimse hasmının delilinin ortaya çıkmasını sevmez; aksine var kuvveti ile onu gizlemeye ve iptal etmeye çalışır. İşte bundan dolayı Salih (a.s), kavminin o deveyi öldürmeye yeltenmelerinden endişeleniyordu. Bunun için ihtiyatlı davranarak وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ “Ona fenalık maksadıyla dokunmayın…” demiş ve onları, ona kötülükle dokunmaları halinde çok yakında gelecek bir azap ile tehdit etmiştir ki bu, o deveyi öldürmeye yeltenmekten, onları iyice sakındırmaktır. Allah Teâlâ, Salih’in (a.s) bu tembihine rağmen onların o deveyi boğazladıklarını beyan buyurmuştur. Onların o deveyi ya o hücceti iptal etmek için yahut su sıkıntısına düştükleri için veyahut da onun yağına ve etine gönül sardıkları için boğazlamış olmaları muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ
Atıf harfi وَ ’la فَذَرُوهَا cümlesine atfedilmiştir. Cümle, nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubundan, nehiy üslubuna geçişte iltifat sanatı vardır.
سُٓوءٍ (kötülük) kelimesinin nekre olması azlık ve küçüklük ifade eder. Ona en ufak bir kötülükte bulunmayın demektir. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre, umuma işaret eder.
بِسُٓوءٍ ‘deki بِ harfi mülabese içindir. لَا تَمَسُّوهَا fiilinin failinden hal konumundadır. بِقَصْدِ سُوءٍ anlamındadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Araf 73)
“Allah'ın devesine kötülük yapmayın.” değil “Kötülük dokundurmayın.” buyurulmuştur.
تَمَسُّوهَا fiili azlık ifade eder. En ufak bir zarar dahi vermeyin, demektir.
سُٓوءٍ kelimesinin nekreliği de azlık ifade eder. Ufacık bir kötülükle bile ona dokunmayın manasını taşır.
Fa-i sebebiyyenin gizli أنْ ’le masdar yaptığı فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ cümlesi masdar tevilinde kelamın öncesinden anlaşılan takdiri …لا يكن منكم مسّ لها (Sizden biriniz ona dokunmasın) olan masdara matuftur.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan عَذَابٌ ’deki nekrelik azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir.
قَر۪يبٌ kelimesi عَذَابٌ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ cümlesinde istiare sanatı vardır. عَذَابٌ kelimesi أْخُذَ fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Azabın bir şahıs gibi onları alması,azabın şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
عَذَابٌ - بِسُٓوءٍ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ذَرُوهَا - يَأْخُذَكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy vardır.
Ayette اللّٰهِ lafzının sakındırmayı artırmak için yapılan tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.
عَذَابٌ قَر۪يبٌ [Yakın azaptan] murad, (ayetin devamının delalet ettiği gibi) üç gündür. (Beyzâvî, Envârü’t -Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌ قَر۪يبٌ [Yakın bir azap kıskıvrak yakalayıverir sizi] ibaresinde “dokunma” ve “meydana gelme” fiillerinin ifade ettiğinden daha sert bir hareket ifade edilmek istenmiştir. (Seyyid Kutub, Fi Zilali’l Kur’an)
Nidanın cevabı, Araf Suresi 73. ayetteki cümlelerin - قَر۪يبٌ kelimesi hariç- aynen tekrarıdır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.