Hûd Sûresi 69. Ayet

وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى قَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَن۪يذٍ  ٦٩

Andolsun, elçilerimiz (melekler), İbrahim’e müjde getirip “Selâm sana!” dediler. O, “Size de selâm” dedi ve kızartılmış bir buzağı getirmekte gecikmedi.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 جَاءَتْ geldiler ج ي ا
3 رُسُلُنَا elçilerimiz ر س ل
4 إِبْرَاهِيمَ İbrahim’e
5 بِالْبُشْرَىٰ müjdeyle ب ش ر
6 قَالُوا dediler ق و ل
7 سَلَامًا Selam س ل م
8 قَالَ (O da) dedi ق و ل
9 سَلَامٌ Selam س ل م
10 فَمَا
11 لَبِثَ ve hemen ل ب ث
12 أَنْ
13 جَاءَ getirdi ج ي ا
14 بِعِجْلٍ bir buzağı ع ج ل
15 حَنِيذٍ kızartılmış ح ن ذ
 
Bu kıssa Hûd sûresinde anlatılan kıssaların dördüncüsü olup ana konusu itibariyle Lût aleyhisselâm ve kavmini ele almaktadır. Lût, Tevrat’a göre, Güney Bâbil’deki Ur şehrinin yerlilerinden ve Hz. İbrâhim’in kardeşi Haran’ın oğludur; amcası İbrâhim ile birlikte Irak’tan ayrılıp önce Filistin’e; daha sonra da Ölüdeniz (Lût gölü) kıyısındaki Sodom ve Gomore’ye yerleşmişti. Bu sebeple “Lût kavmi” tabiri Hz. Lût’un mensup olduğu kavmi ifade etmeyip onun aralarında yaşamaya karar verdiği ve peygamber olarak görevlendirildiği Sodom sakinlerini ifade etmektedir” (bk. Tekvîn, 11/27-31; 13/11-13). Hz. Lût’un ikamet ettiği Sodom halkı, inkârcı oldukları gibi ahlâksızlık ve sapık ilişkiler içinde bulunuyorlardı. İşte Lût bu kavmi ıslah etmekle görevlendirilmişti (bk. A‘râf 7/80); ancak yöre halkı onun nasihatlerini dinlemedi ve sapık ilişkilerine devam ettiler; Allah Teâlâ da onları helâk etmek üzere elçilerini gönderdi. Kur’ân-ı Kerîm elçilerin kimler olduğu hakkında ayrıntılı bilgi vermemekle birlikte müfessirler bunların insan şekline girmiş melekler olduğunu kabul ederler (Râzî, XVIII, 23; Reşîd Rızâ, 127). Lût, aynı çağda Filistin’de ikamet eden Hz. İbrâhim’in yeğeni olduğu için olay İbrâhim’i de ilgilendiriyordu. Bu sebeple Allah’ın elçileri, durumdan onu haberdar edip ümmeti hakkında herhangi bir korkuya kapılmamasını sağlamak için öncelikle onu ziyaret ettiler. Hz. İbrâhim, misafirlerin yemeğe el uzatmadıklarını görünce durumlarından şüpheye kapıldı. Melekler, Lût kavmini helâk etmek için geldiklerini haber verdikten sonra İbrâhim’e inananların bu felâketten kurtulacağını söyleyerek onu rahatlattılar. Kitâb-ı Mukaddes’e göre çocuk müjdesi verildiğinde Hz. İbrâhim 100 yaşında, eşi Sâre ise doksan yaşında bulunuyordu (Tekvin, 17/17). Hicr sûresinin 54. âyetinde Hz. İbrâhim’in de yaşlılığı sebebiyle olayı yadırgadığı bildirilmektedir. Melekler, müjdeye şaşıran peygamber hanımını, bir müminin Allah’ın işine şaşmaması gerektiğini söyleyerek teskin ettiler. Zira tabiat kanunlarını koyan Allah’tır; bu kanunlar kâinatta cârî olmakla beraber Allah’ın iradesini sınırlayamaz; O, istisnaî tasarruflarla mûcizeler yaratır ve peygamberlerini destekler.
 

وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى قَالُوا سَلَاماًۜ

 

وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

جَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تۡ  te’nis alametidir.  رُسُلُنَٓا  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اِبْرٰهٖيمَ  mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur. بِالْبُشْرٰى  car mecruru  رُسُلُنَٓا ’nın mahzuf haline müteallik olup,  mukadder kesra ile mecrurdur. الْبُشْرٰى  kelimesindeki  ى  harfi kelimenin aslından olmayıp gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.  Mekulü’l-kavli,  سَلَاماً ’dir.  قَالُوا  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. سَلَاماً  mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri,  نسلّم  (selamlıyoruz) şeklindedir.

Fail, müzekker ismin cemi mükesseri ise fiil umumiyetle müzekker gelir, bazen müennes de gelebilir. Burada müennes olarak gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlakın fiili şu durumlarda hazf edilebilir: Emir ve nehiy fiillerinin yerini alırsa, Dua ifade eden fiilin yerini alırsa, Sonucu açıklamak için getirildiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَن۪يذٍ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Mekulü’l-kavli,  سَلَامٌ ’dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. 

سَلَامٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. Haberi mahzuftur. Takdiri,  سلام عليكم (Size selam olsun.) şeklindedir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَبِثَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لَبِثَ  fiilinin faili konumunda mahallen merfû veya takdir edilen  بِ  harf- ceriyle  لَبِثَ  fiiline mütealliktir.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. بِعِجْلٍ  car mecruru  جَٓاءَ  fiiline mütealliktir.  حَنٖيذٍ  kelimesi  عِجْلٍ ’in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

حَن۪يذٍ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَلَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Kıssanın kıssaya atfıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz ifade kastına matuf  رُسُلُنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  رُسُلُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Haberin  قَدْ  harfi ile tekidi ihtimam içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu kıssanın amacı Lut kavminin akıbeti ile öğüt vermektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Nahivciler şöyle demişlerdir: Burada, bu ifadenin başına, peygamberlerin kıssalarını dinleyenler, bir kıssadan sonra başka bir kıssayı bekledikleri için  قَدْ  edatı getirilmiştir. Çünkü  قَدْ, tevakku’ (ümid etme) ifade eder. Haberi tekid etmek için de bunun başına lâm gelmiştir. رُسُلُ  kelimesi çoğul olup çoğulun en azı da üçtür. Şu halde bu kelime en az üç meleğin olduğunu kesinlikle belirtir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

Faili  رُسُلُنَٓا  olan  جَٓاءَتْ  fiili müennes sıyga ile gelmiştir. Fail, âkil cemi müzekker gayrı salim veya cemi müennes gayrı salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve  Müenneslik Uyumu)

Ayette, meleklerin İbrahim'e (a.s) müjde getirdikleri belirtildiği halde ona gönderildikleri söylenmiyor. Çünkü onlar, aslında  İbrahim'e (a.s) değil, Lut (a.s) kavmine gönderilmişlerdir. Nitekim melekler de “Şüphesiz biz Lut kavmine gönderildik.” derler. Onların İbrahim'e gelmeleri ise kendisini müjdelemek içindi. Bu sure-i kerimeden asıl maksat, eski ümmetlerin, peygamberlerine karşı yaptıkları kötülükleri ve bundan dolayı da azaba uğratıldıklarını anlatmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

بِالبُشْرى  kelimesindeki  بِ  harf-i ceri musahabe içindir. Risaletin mürselle birlikte oluşu gibi. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 


 قَالُوا سَلَاماًۜ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  سَلَاماً  cümlesi, mahzuf fiilin mef’ûlün mutlakıdır. Takdiri,  نسلّم  (selamlıyoruz) şeklindedir. Mef’ûlu mutlakın amilinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.   

سَلامًا  fiil yerine bedel olarak gelen mef’ûlün mutlaktır. Takdiri,  سَلَّمْنا سَلامًا  şeklindedir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  


قَالَ سَلَامٌۚ فَمَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَن۪يذٍ

 

Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidâi kelamdır.  

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan   سَلَامٌ , takdiri  أمْرِي (İşim) olan mahzuf mübteda için haberdir. Bu takdire göre cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedün ileyhin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

سَلَامٌۚ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

سَلَامٌ  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

مَا لَبِثَ اَنْ جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَنٖيذٍ  cümlesi  فَ  ile kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır. Menfi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  جَٓاءَ بِعِجْلٍ حَنٖيذٍ  cümlesi, takdir edilen  بِ  harfiyle, لَبِثَ  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber, ibtidaî kelamdır.

جَٓاءَ  fiili geldi demektir.  بِ  harf-i ceriyle getirdi manasını kazanır. Bu, tazmin sanatıdır.

Merfû olan  سَلامٌ  kelimesi masdardır. Mahzuf mübteda için haber konumunda olduğundan merfûdur. Takdiri,  أمْرِي سَلامٌ  (Benim işim selamdır, barıştır.). فَصَبْرٌ جَمِيلٌ (Bana düşen sabırdır) sözüne benzer. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

حَنٖيذٍ  kelimesi  عِجْلٍ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

بِعِجْلٍ ’deki nekrelik muayyen olmayan cins manasındadır.

جَٓاءَتْ  -  جَٓاءَ  ve  قَالَ - قَالُو  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

فَمَا لَبِثَ  ifadesinin başındaki  فَ  harfi, takibiyye fa’sıdır. Bundan dolayı bu, Hz. İbrahim'in o kızartılmış danayı getirmesinin, “selam” sözünden sonra olduğuna delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Bu ayette  سَلَاماً  ifadesinin aslı  نسلّم سَلَاماً  şeklindedir.  سَلَامٌ  ifadesinin takdiri ise  سلام عليكم  şeklindedir. Sanki İbrahim (a.s), “Size selam verildiği zaman aynısıyla veya daha güzeliyle karşılık verin.” (Nisa Suresi/86) ayetindeki emre uyarak melekleri daha güzeliyle selamlamak istemiş; bu da fiil cümlesinden daha kuvvetli olan isim cümlesiyle ifade edilmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Melekler, “Korkma, çünkü biz Lut kavmine gönderildik.” demişlerdir ki bu, “Biz, Lut Kavmine azap etmek için gönderildik.” demektir. Çünkü bu sözde mukadder bir “azap” kelimesi vardır. Başka bir suredeki şu ayet buna delalet etmektedir: “Onlar, ‘Biz, günahkârlar güruhuna gönderildik. Çünkü onların üzerine çamurdan taşlar atacağız.’ dediler.” (Zariyat Suresi, 32-33) (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  tabirinin irabı: Bu kelime, genel olarak elif-lâmsız,  سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  şeklinde kullanılır. Zira bu, dua anlamındadır. Bu Arapların tıpkı  “خَيْرٌ بَيْنَ يَدَيْكَ  (Allah hayrını versin)” demeleri gibidir. Şayet “Nekre bir kelimenin mübteda yapılması nasıl caiz olabilir?” denirse biz deriz ki: Nekre, herhangi bir kelimeyle vasfedildiğinde onun mübteda kılınması caizdir. Bundan dolayı sen  سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  dediğin zaman burada kullanmış olduğun bu nekre ifade, o selamın tam ve mükemmel olduğuna delalet eder. Buna göre sanki o, “سَلَامٌ كَامِلٌ تَامٌّ عَلَيْكُمْ  Tam ve mükemmel selam, sizin üzerinize olsun…” demiştir.

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  ifadesindeki nekre, kemâli, tamlığı ve mükemmelliği ifade eder. Ama es-Selam lafzına gelince bu sadece mahiyeti ifade eder. Yani nekre olduğunda manaya zenginlik katar. Ahfeş şöyle demiştir: Araplardan bazıları, سَلَامٌ عَلَيْكُمْ  der ve “selam” sözünü, elif-lâmsız ve tenvinsiz kullanır.  Bunun sebebi, çok kullanıldığından dolayı dile kolaylık sağlamasıdır. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)