قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يراً مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاًۚ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ ٩١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 2 | يَا شُعَيْبُ | Şuayb |
|
| 3 | مَا |
|
|
| 4 | نَفْقَهُ | biz anlamıyoruz |
|
| 5 | كَثِيرًا | çoğunu |
|
| 6 | مِمَّا | şeylerin |
|
| 7 | تَقُولُ | senin söylediğin |
|
| 8 | وَإِنَّا | ve biz |
|
| 9 | لَنَرَاكَ | seni görüyoruz |
|
| 10 | فِينَا | içimizde |
|
| 11 | ضَعِيفًا | güçsüz |
|
| 12 | وَلَوْلَا | şayet |
|
| 13 | رَهْطُكَ | yakın çevren olmasaydı |
|
| 14 | لَرَجَمْنَاكَ | seni taşlardık |
|
| 15 | وَمَا | ve yoktur |
|
| 16 | أَنْتَ | senin |
|
| 17 | عَلَيْنَا | bize karşı |
|
| 18 | بِعَزِيزٍ | bir üstünlüğün |
|
قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يراً مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاًۚ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, يَا شُعَيْبُ ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. شُعَيْبُ münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. Nidanın cevabı مَا نَفْقَهُ۬ كَثٖيراً 'dir.
ما nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. نَفْقَهُ۬ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. كَثٖيراً mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle كَثٖيراً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası تَقُولُ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.
تَقُولُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri انت ’dir.
وَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. نَرٰيكَ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
نَرٰيكَ elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن’ dur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. فٖينَا car mecruru نَرٰيكَ fiiline mütealliktir. ضَعٖيفاً kelimesi نَرٰيكَ ’deki hitap zamirinin hali olup fetha ile mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَث۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ
وَ atıf harfidir. لَوْلَا cezmetmeyen şart edatıdır. رَهْطُكَ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Haber mahzuftur.
لَ harfi لَوْلَا ’in cevabının başına gelen rabıtadır. Şartın cevabı رَجَمْنَاكَ ’dir.
رَجَمْنَاكَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كَ mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye; olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. ما olumsuzluk harfi olup لَيْسَ gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.
اَنْتَ munfasıl zamiri مَٓا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. عَلَيْنَا car mecruru عَزٖيزٍ ’e mütealliktir.
بِ harf-i ceri zaiddir. عَزٖيزٍ lafzen mecrur, ما ’nın haberi olarak mahallen mansubdur.
عَز۪يزٍ kelimesi sıfat-ı müşebbehedir.
قَالُوا يَا شُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يراً مِمَّا تَقُولُ وَاِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاًۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا شُعَيْبُ cümlesi, nida üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Nidanın cevabı olan مَا نَفْقَهُ۬ كَث۪يراً مِمَّا تَقُولُ cümlesi, menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl olan كَث۪يراً ’deki kesret ifade eden nekrelik, menfi siyakta olduğu için umuma işaret etmiştir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , harf-i cerle birlikte كَث۪يراً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir.
Sılası olan تَقُولُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümledeki fiiller muzari sıygada gelerek hudus, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
قَالُوا - تَقُولُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنَّا لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاً cümlesi, nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan لَنَرٰيكَ ف۪ينَا ضَع۪يفاً cümlesi, اِنَّ ‘nin haberidir.
Cümlede müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs,istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir.
ضَع۪يفاً kelimesi نَرٰيكَ ’deki hitap zamirinin halidir. Hal, anlamı zenginleştiren ve tekid eden ıtnâb sanatıdır. Sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
ف۪ينَا ibaresindeki ف۪ي harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla نَا zamirinin aid olduğu kişiler, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü insan topluluğu, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ , lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
Onlar, apaçık hak delillerini en güzel ve mükemmel şekilde kendisinden dinledikten, çareler bittikten, gerekçeler tükendikten sonra ve hak yoldan sapıp düşmanlık yolunda yürümekten başka onunla tartışmaya bir yol bulamadıktan sonra “Senin söylediklerinin çoğundan ne demek istediğini anlamıyoruz.” dediler.
Nitekim kesin delillerle susturulanların âdeti bu olup onlar, apaçık delillere parlayıp gürlemekle ve sövmekle karşılık verirler. Böylece onlar, Şuayb’ın (a.s), çeşitli hikmetleri, öğütleri, ilim ve irfanları içeren kelamını, manası anlaşılmayan, mahiyeti idrak edilmeyen sözler kabilinden sayıp zımnen de onların en büyük sorumluluk ve cezayı gerektirdiklerini bildirdiler. Her halde o sözler, onları eski ümmetlerin akıbetlerinden sakındırdığı içindir. İşte bundan dolayı dediler ki biz seni aramızda zayıf görüyoruz; seni, bize bir zarar veya fayda getirmek, bir şeyi gerçekleştirmek veya önlemek kuvvet ve kudretinden yoksun görüyoruz dediler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ
Nidanın cevabına matuf olan لَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَ terkibi, şart üslubundadır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. Haber cümlesinden inşâ cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
لَوْلَا şart edatının dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi لَوْلَا رَهْطُكَ , şarttır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan رَهْطُكَ izafetinin, takdiri موجود (vardır) olan haberi mahzuftur.
لَ , şartın cevabının başına gelen harftir. Cevap cümlesi olan لَرَجَمْنَاكَۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)
لَوْلَٓا şart ilişkisi kurar. Şart olan olumsuz durum dolayısıyla cevabın bulunmadığını ifade eder. Türkçeye: ‘olmasaydı, olmamış olsa, …meseydi’ şeklinde tercüme edilmektedir. Gerçekleşmiş bir fiil ile gerçekleşmemiş bir fiil arasında ayrılmazlık ilişkisi (sebep-sonuç) kurar. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ [Eğer kabilen olmasaydı seni recm ederdik.] ifadesinde hüsn-i ta’lil sanatı vardır.
Zemahşerî şöyle demiştir: Bunun içindir ki onun taraftarlarının az olduğunu söylediler ve bunu ifade etmek için de onlara رَهْطُكَ dediler; çünkü رَهْطُ, üçten 10’a -bazılarına göre- 7’ye kadar olan insan topluluğudur. Medyenliler “Sülalenden o 3-5 kişi olmasaydı.” derken bunu onların güç ve izzetinden korktukları için değil, kendi dinlerinde olduklarından onlara saygı duyup itibar ettikleri için söylüyorlardı. “Seni taşlardık.” en kötü bir şekilde öldürürdük. “Bizim gözümüzde hiç de ‘şan-şeref ve güç sahibi biri’ değilsin yani!” Bizim için değerli ve saygın biri değilsin ki seni öldürülmeyecek kadar saygın görelim de taşlayarak katletmekten vazgeçelim. Bizim için sadece senin sülalen değerlidir, çünkü bizim dinimizdendirler. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Eğer senin kabilen olmasa seni mutlaka taşlardık. Yani eğer biz, senin kabilenin hatırını gözetmesek seni mutlaka taşlardık, demektir. Yoksa “Senin o kavmin bize engel olmasa seni bize karşı savunmasa” demek değildir; çünkü onlar binlerce kişi iken yedi-sekiz kişiden oluşan çetenin (رَهْطُ), onlara engel olması, düşünülecek şey değildir. Nitekim ayetin bundan sonra gelen cümlesi de bunu teyit etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ
Ayetin son cümlesi nidanın cevabına matuftur. Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
مَٓا nefy harfi ليس gibi amel etmiştir. Müsned olan بِعَز۪يزٍ ’deki بِ harfi zaiddir. Tekid ifade eder.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلَيْنَا car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu vurgulamak için, amili olan بِعَز۪يزٍ ‘e takdim edilmiştir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Burada بِ harfi manayı pekiştirmek için gelmiş olup zâiddir. Olumlu cümlelerde لِ harfinin tekit ifade ettiği gibi, olumsuz cümlelerde de لَيْسَ ve مَٓا 'nın haberinin başında gelen بِ harfinin de tekid bildirdiğini söyler. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, II, 142)
Son cümledeki olumsuzluk yanında haberin başında بِ harfinin gelmesi olumsuzluğu tekid içindir. Bunun hiç bir ihtimali olmadığını ifade eder.
بِعَز۪يزٍ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
عَز۪يزٍ - ضَع۪يفاً kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Cümlede nefiy harfinin müsnedün ileyhten önce gelmesi tahsis ifade etmiştir. Iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. اَنْتَ mevsûf/maksûr, بِعَز۪يزٍ sıfat/maksûrun aleyh olur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.
Burada müsnedün ileyh tahsis ifade eder. Çünkü kavmin amacı ondan sadece izzeti nefyetmek değildir. Aynı zamanda kavminin ve çevresinin izzetli olduğunu da ifade etmek istemişlerdir. Yani izzeti Şuayb’dan (a.s) nefyederken çevresi içinde sabit kılmak istemişlerdir. Bir olumlu, bir olumsuz mana kast etmişlerdir. Zemahşerî; Hud Suresi 92 ayetinin bu manayı desteklediğini söylemiştir. Bu kaide; haber, fiile benzer bir lafız olduğu zamanda geçerlidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Nefiy edatından sonra zamir gelmesi, sözün fiil hakkında değil, fâ‘il hakkında olduğuna delâlet etmektedir. Adeta “Bizim için değer taşımayan sadece sensin, yoksa senin sülalen değerlidir
bizim için.” demişlerdir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْنَا بِعَز۪يزٍ [Zaten sen bizim üzerimize aziz değilsin] ibaresinde, Şuayb'ın kavmine karşı bir üstünlüğü olmadığını özel bir şekilde ifade etmek için, car mecrur takdim edilmiştir. Yoksa onların dışında iman eden ve onun çevresinden aziz olan bulunabilir. Bu ifade Şuayb (a.s) da kavmine karşı bir izzetin olmadığı ama onun dışındaki inananlarda izzetin olduğuna delalet eder. وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَاكَۘ [Şayet senin rahtın/aşiretin ve akrabaların olmasaydı, seni recm ederdik] sözü bunu açıkça ifade eder. Yani bu cümle onun kabilesinde azizlerin olduğunu gösterir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 3, s. 319)
Sen bizim için şerefli ve muhterem bir zat da değilsin ki seni taşlamaktan kaçınalım. Bizim seni taşlamaktan kaçınmamız, bizim dinimizde sebat eden, seni bize tercih etmeyen ve sana uymayan kavmine hürmetendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Âşûr, bu ayette müsnedün ileyhin müsnede takdiminin, tahsis ve takviye ifade etmediğini söylemiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)