يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ ٣٩
“Ana kitap” diye tercüme ettiğimiz ümmü’l-kitâb tamlaması, “kitabın anası, kitabın aslı” anlamlarına da gelir. Müfessirler “ana kitap”tan maksat “levh-i mahfûzdur” veya “Allah’ın ezelî ilmidir” demişlerdir. Bizim tercihimiz ikincisidir, yani ana kitap, Allah’ın ezelî ilmidir. Evrende değişecek veya değişmeyecek olan her şey O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Bu âyet bir önceki âyetin, “Süreli her şeyin bir kaydı vardır” meâlindeki bölümünü tamamlayıcı mahiyette olup Allah’ın her alanda dilediği değişikliği yapabilecek irade ve kudrete sahip olduğunu ifade etmektedir; Allah’ın yaptığından sorumlu tutulamayacağını bildiren âyet de bu mânayı destekler (Enbiyâ 21/23). Bu meâldeki âyetlerle sahâbeden bazılarının yaptığı dualardan kaderin dahi bir şekilde değişebileceği sonucunu çıkaranlar olmuştur. Meselâ Hz. Ömer’in Kâbe’yi tavaf ederken ağlayarak şu şekilde dua ettiği rivayet edilmiştir: “Allahım! Eğer beni şekavet ehlinden (bedbaht) yazdıysan beni oradan sil, saadet ve mağfiret ehli arasına yaz. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın, ana kitap senin katındadır” (Taberî, XIII, 167-168).
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri
Cilt: 3 Sayfa: 297
يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ
Fiil cümlesidir. يَمْحُوا fiili وَ üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.
يَشَٓاءُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. يُثْبِتُ atıf harfi وَ ‘la يَشَٓاءُ fiiline matuftur.
يُثْبِتُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
عِنْدَ mekân zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir هُٓ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُمُّ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
يُثْبِتُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
يَمْحُوا fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan يَشَٓاءُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
وَيُثْبِتُ cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle istînâfa atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
التَّثْبِيتُ ; kelimesinin hakiki manası bir şeyi bir yerde sabit kılmaktır. Mecâzi olarak ayette zikredilen المَحْوِ (silme) manasının zıttıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
يَمْحُوا - يُثْبِتُ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.
يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ cümlesiyle وَيُثْبِتُ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. Aralarında ihtibak sanatı da vardır. Birinci cümledeki اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ ibaresi, ikinci cümleden düşürülmüş يُثْبِتُ sözüyle yetinilmiştir.
İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)
يَمْحُوا ; yazının izini gidermek manasındadır. Nitekim bir kimse yazının izini giderdiğinde, onu sildiğinde denilir. Allah Teâlâ, ayetteki, "يَمْحُوا" ile şunu kasdetmiştir: Günah işleyen kimse o günahı işlediğinde, onu divanına, amel defterine kaydettirmiş olur. Ama o günahtan tövbe ettiği zaman da, onu divanından silmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfiyyeye atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekan zarfı عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. اُمُّ الْكِتَابِ , izafeti muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan اُمُّ الْكِتَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
Cümledeki takdim kasr ifade etmiştir.
Bir açıdan bakıldığında burada geçen عِنْدَهُٓ ifadesi tahsis ifade eder. Ümmü’l kitap yani ilim sadece O’nun yanındadır. O, ilimden dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Allah teala insanlara tebliği ulaştırır, imanı emreder ve neticenin ne olacağını, kimin iman edeceğini kimin iman etmeyeceğini bilir. Hiçbir olay O’nu şaşırtmaz. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Az sözle çok anlam ifade eden عِندَهُ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan عِندَ şan ve şeref kazanmıştır.
عِندَهُ ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında عِنْد۪ yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.
Bu ayet önceki ifadeyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَمْحُوا اللَّهُ ما يَشاءُ ويُثَبِّتُ وعِنْدَهُ أُمُّ الكِتابِ cümleleri tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
أُمُّ kelimesi mecazen başka şeyler için de kendisine eklenen şeyin kaynağı olması dolayısıyla anneye benzetilerek kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
الكِتابُ yazılan şey manasındadır. Sınırı belirlemek ve korumaktan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Ayette geçen ana kitaba gelince: Bununla kitabın aslı manası kastedilmiştir. Araplar bir şeyin aslı yerine geçen her şeyi, "o şeyin anası" diye adlandırırlar. Mesela beyne, "Ümmü'r-re's - Başın anası"; Mekke'ye, "Ümmü'l-Kura - Beldelerin anası" denilmesi de bu manadadır. O halde her şehir etrafında bulunan köylerin anası demektir. İşte tıpkı bunun gibi, Ümmü'l-Kitap da bütün kitapların aslı, temeli olan şey demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
İbn Abbâs’a Ummü’l-Kitab hakkında sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: اُمُّ الْكِتَابِ ; Allah’ın yarattığı şeyler ile yarattıklarının yaptıklarını bilmesidir. O ilmine “Bir kitap ol’’ dedi (oldu). Allah’ın ilminde hiçbir değişiklik olmaz. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre اُمُّ الْكِتَابِ ’tan kasıt zikirdir. Bunun delili de Yüce Allah’ın: “Yemin olsun ki Biz Zikir’den sonra Tevrat’ta… diye yazdık” (Enbiya, 21/105) ayetidir. Bu da onun açıkladığı ilk anlama racidir, Ka’b’ın görüşünün anlamı da budur. Ka’b el-Ahbar der ki: ‘’Ana kitap şanı Yüce Allah’ın yarattığı ve yaratacağı şeyleri bilmesi demektir.’’ (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Hazret-i Peygamber (s.a.v) onları, başlarına gelecek azap ile ve kendisi ve inananları için muzafferiyet (yengi) olacağı ile korkutuyordu. Bu vaat ve vaîd (tehdit) gecikince ve kâfirler söylenen bu şeyleri ortada görmeyince, bunların gerçekleşmemesini, Hazret-i Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğini tenkit için ileri sürüyor ve "Eğer, gerçek bir peygamber olsaydı böyle yalanı ortaya çıkmazdı" diyorlardı. Cenab-ı Hak buna da, "Her vadenin yazılmış bir hükmü vardır" diyerek cevap vermiştir. Bu, "Kâfirlere azab-ı ilâhi'nin gelmesinin ve Allah'ın dostlarına fetih ile ilahi yardımın zuhur etmesinin, Allah'ın hükmettiği belli bir vakti vardır. Her hadisenin böyle belli bir vakti vardır ve her vadenin, yazılmış bir hükmü (kaderi) vardır. Dolayısıyla o vakti gelmeden o hadise olmaz. Bu sebeple vadedilen ve tehdit edilen şeylerin geç gelmesi onun yalancı olduğuna delalet etmez" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)