12 Şubat 2025
Ra'd Sûresi 35-42 (253. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ra'd Sûresi 35. Ayet

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ  ٣٥


Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dolunan cennetin durumu şudur: Onun içinden ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri devamlıdır. İşte bu, Allah’a karşı gelmekten sakınanların sonudur. İnkâr edenlerin sonu ise ateştir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَثَلُ durumu م ث ل
2 الْجَنَّةِ cennetin ج ن ن
3 الَّتِي şöyledir
4 وُعِدَ va’dedilen و ع د
5 الْمُتَّقُونَ korunanlara و ق ي
6 تَجْرِي akar ج ر ي
7 مِنْ
8 تَحْتِهَا altından ت ح ت
9 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
10 أُكُلُهَا meyvesi ا ك ل
11 دَائِمٌ süreklidir د و م
12 وَظِلُّهَا ve gölgesi de ظ ل ل
13 تِلْكَ işte budur
14 عُقْبَى sonu ع ق ب
15 الَّذِينَ kimselerin
16 اتَّقَوْا korunan(ların) و ق ي
17 وَعُقْبَى ve sonu ise ع ق ب
18 الْكَافِرِينَ inkar edenlerin ك ف ر
19 النَّارُ ateştir ن و ر

Allah Teâlâ önceki âyetlerde inkârcıların peygamberlere karşı tutumlarını ve bunların sonlarını hatırlattıktan sonra burada da müminlerin âhiretteki durumlarına dair bilgi vermektedir. Âhirette ne yakıcı sıcak ne de dondurucu soğuk olacak (bk. İnsân 76/13); ne ay ne de güneş bulunacak, fakat cennetliklerin rahat edip mutlu olacakları mutedil ve sürekli bir gölge olacaktır (cennet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/25).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 294

Peygamber Efendimiz bir gün güneş tutulduğu için küsûf namazı kıldırmıştı. Namazdan sonra sahâbiler:” Yâ Resûlallah!” dediler. “ Namazda birsey almak ister gibi elini uzattığını, sonra vazgeçtiğini gördük, sebebi neydi?” diye sordular. Allah’ın Elçisi şöyle buyurdu:” Cennet’i gördüm ve bir salkım üzüm koparmak için uzandım. Şayet onu koparsaydım, dünya durdukça ondan yerdiniz”
(Buhâri, Ezân 91, Nikâh 88; Müslim, Küsûf 17)

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ 

 

İsim cümlesidir.  مَثَلُ  mübteda olup damme ile merfûdur.  الْجَنَّةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri, كائن في ما نقصّه (Anlattıklarımız arasındadır.) şeklindedir.  

الَّت۪ي  müfred müennes ism-i mevsûl,  الْجَنَّةِ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası  وُعِدَ الْمُتَّقُونَ ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, وعد بها ‘dır.

وُعِدَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. الْمُتَّقُونَ  naib-i fail olup ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman, Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

الْمُتَّقُونَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ 

 

Cümle, mukadder aid zamirin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri, وعد بها المتّقون جارية من تحتها الأنهار. şeklindedir.

Fiil cümlesidir. تَجْر۪ي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir.  مِنْ تَحْتِ  car mecruru  تَجْر۪ي  fiiline veya  الْاَنْهَارُ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَارُ  fail olup damme ile merfûdur.  اُكُلُهَا دَٓائِمٌ , mukadder aid zamirin hali olarak mahallen mansubdur. Takdiri, دائما أكلها. şeklindedir.

اُكُلُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. دَٓائِمٌ  haber olup damme ile merfûdur. 

ظِلُّهَا  atıf harfi  وَ  ile  اُكُلُهَا ‘ya matuftur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

دَٓائِمٌ  ; sülâsî mücerredi  دوم  olan fiilinin ism-i failidir.


 تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  تِلْكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. عُقْبَى  mübtedanın haberi olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Cemi müzekker has-i mevsûlü  الَّذ۪ينَ , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası  اتَّقَوْا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur. 

اتَّقَوْا  fiili iki sakin harfin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder damme ile mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عُقْبَى  mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. الْكَافِر۪ينَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar.  النَّارُ  haber olup damme ile merfûdur.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقَوْا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi  وقي ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

الْكَافِر۪ينَ  ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesi içindir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  كائن في ما نقصّه  (Anlattığımız şeyde …. vardır.) olan haber mahzuftur.

الْجَنَّةِ  için sıfat konumundaki müfret müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي ‘nin sılası olan  وُعِدَ الْمُتَّقُونَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Sıfatın ism-i mevsûlle gelmesi, tazim ifadesinin yanında sonraki habere dikkat çekmek içindir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

وُعِدَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Takva günahlara devam etmeyi ve yaptığı ibadetlerle aldanmayı bırakmaktır.

Muttaki: Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’in yoluna girip, dünyayı arkasına atan, nefsini ihlas ve vefaya zorlayan, haram ve zulmü terk eden kimsedir. (Fahreddin er-Razi, Tefsir-i kebir, Cilt:1, Sayfa:446 - Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

“Cennetin sıfatı” ifadesi ile ilgili Sîbeveyhi şöyle demiştir: “Bu tabir, haberi hazf edilmiş bir mübteda olup, takdiri, “size anlattığımız şeylerde, cennetin sıfatı vardır” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Bu cümlenin ism-i mevsûldeki mahzuf aid zamirden hal olduğu da söylenmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru, ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nehrin akışı, selin hareketi manasında müsteardır. Suyun hızı, yürüyen kişinin hızına benzetilmiştir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Beyyine/8

جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

“Altından nehirler akma” tabiri otoritenin onlara ait olduğunu gösterir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 4, Zuhruf/51, s. 239)

الْاَنْهَارُ -  تَجْر۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.


  اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Bu cümlenin ism-i mevsûldeki mahzuf aid zamirden ikinci hal olduğu da söylenmiştir.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedün ileyh olan  اُكُلُهَا , izafet formunda gelerek az sözle çok anlam ifade etmiştir.  وَظِلُّهَا  izafeti,  اُكُلُهَا ‘ya matuftur. Veya mahzuf mübtedanın haberidir.

اُكُلُهَا  ve  ظِلُّهَاۜ  kelimelerinin cennete ait zamire muzâf olmaları, onlara tazim ifade eder.

Müsned olan  دَٓائِمٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Ayette îcâz-ı hazîf vardır.  وَظِلُّهَا  sözünde haber hazfolunmuştur. Yani   وَظِلُّهَاۜ دَٓائِمٌ  demektir. Onun himayesi daimdir. Güneşin dünyaya olan faydasının yok olmadığı gibi süreklidir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Gölgenin kalıcılığı; ağaçların arasından güneşin geçebileceği bir boşluk bulunmayacak derecede sık olduklarından kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Ayet-i kerîmede hazif yoluyla îcâz vardır.  وَظِلُّهَا  َifadesinin haberi olan  دَٓائِمٌ  kelimesi öncesindeki  اُكُلُهَا دَٓائِمٌ  cümlesinin delaletiyle hazf edilmiştir. İfadenin hazf edilmemiş hali  اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَا دَٓائِمٌ  şeklindedir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

   تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ

 

 

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh, uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  تِلْكَ  ile akıbete işaret edilmiştir.  تِلْكَ  ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)

تِلْكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan 57, s. 190)

Muzafun ileyh olan ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sıla cümlesi  اتَّقَوْاۗ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Akıbetinin işaret edildiği kimselerin ism-i mevsûlle ifade edilmesi tazim içindir.

Makabline atfedilen  وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedün ileyhin izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında, muzâfa tahkir ifade eder.

النَّارُ  cehennemden kinayedir.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife olması, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtir. 

تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا  cümlesiyle  وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

اتَّقَوْاۗ  -  الْمُتَّقُونَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

عُقْبَى  kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الَّذ۪ينَ - الَّت۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

النَّارُ - الْجَنَّةِ  ve  اتَّقَوْا - الْكَافِر۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Cennetin özellikleri sayıldıktan sonra, muttakilerin akıbeti olmasının zikredilmesi, cem’ ma’at- taksim sanatıdır.

Orada yenilen meyveler, yiyecekler ve içilen içecekler kesintiye uğramaz, tükenip yok olmaz. Aynı şekilde gölgesi de süreklidir, yok olup gitmez. “Orada yakıcı sıcak ve dondurucu soğuk görmezler” ayetinde zikredildiği gibi orada ne güneş ne sıcak ne de soğuk vardır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)

تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ  [Takva sahiplerinin sonu mutluluktur. Kâfirlerin sonu ise o ateştir.] Bu ayet, apaçık, takva sahiplerini umutlandırmakta ve kâfirlerin umudunu da kesmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ra'd Sûresi 36. Ayet

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ  ٣٦


Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilen Kur’an ile sevinirler. Fakat (senin aleyhinde olan) gruplardan onun bir kısmını inkâr edenler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben yalnız O’na çağırıyorum ve dönüşüm de yalnız O’nadır.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimseler
2 اتَيْنَاهُمُ verdiğimiz ا ت ي
3 الْكِتَابَ Kitap ك ت ب
4 يَفْرَحُونَ sevinirler ف ر ح
5 بِمَا
6 أُنْزِلَ indirilene ن ز ل
7 إِلَيْكَ sana
8 وَمِنَ fakat (vardır)
9 الْأَحْزَابِ kabilelerden ح ز ب
10 مَنْ kimseler
11 يُنْكِرُ inkar eden(ler) ن ك ر
12 بَعْضَهُ onun bir kısmını ب ع ض
13 قُلْ de ki ق و ل
14 إِنَّمَا yalnız
15 أُمِرْتُ bana emredildi ا م ر
16 أَنْ
17 أَعْبُدَ kulluk etmem ع ب د
18 اللَّهَ Allah’a
19 وَلَا ve
20 أُشْرِكَ ortak koşmamam ش ر ك
21 بِهِ O’na
22 إِلَيْهِ O’na
23 أَدْعُو da’vet ederim د ع و
24 وَإِلَيْهِ ve O’nadır
25 مَابِ dönüşüm ا و ب

Allah’ın kendilerine kitap verdiği kimseler müslüman, verdiği kitap ise Kur’an’dır. Onun inmesine sevinenler de yine müslümanlardır. Sevinenlerin yahudiler ve hıristiyanlar arasından insaf, bilgi ve muhâkeme sahibi kişiler olduğu şeklinde de yorumlar vardır. Kur’an’ın bir kısmını inkâr edenlerin kimler olduğu âyet-i kerîmede açıklanmadığı için müfessirler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir; “Bunlar Ehl-i kitabın bazı grupları ile putperestlerdir” diyenlerin yorumu tarihî gerçeğe daha uygun görülmektedir. Hz. Îsâ’nın Allah’ın elçisi olduğunu ifade eden âyetleri bazı yahudiler inkâr ederken, onun Allah’ın oğlu olmadığını bildiren ve teslîsi reddeden âyetleri de bir kısım hıristiyanlar kabul etmemişlerdir. Müşrikler ise Allah’ın varlığına inanıp kâinatı O’nun yarattığını kabul ettikleri halde putperestlik ve inkârcılığı kınayan âyetleri reddetmişlerdir (bk. Şevkânî, III, 98).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 294

 Hazebe حزب :

  حِزْبٌ sertliği ve gücü olan bir insan topluluğudur. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de sadece bir kalıpta isim olarak 20 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekli hizibdir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Cemi müzekker has ism-i mevsûlü  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası  اٰتَيْنَاهُمُ  ‘dür. Îrabtan mahalli yoktur. 

اٰتَيْنَاهُمُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. الْكِتَابَ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.  يَفْرَحُونَ  cümlesi, الَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَفْرَحُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  يَفْرَحُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılası  اُنْزِلَ  ‘dir. Aid zamir هو ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur.

اُنْزِلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir.  اِلَيْكَ  car mecruru  اُنْزِلَ  fiiline mütealliktir.

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنَ الْاَحْزَابِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlün sılası يُنْكِرُ ‘dur. Aid zamir هو ‘dir.

Îrabdan mahalli yoktur. 

يُنْكِرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. بَعْضَ  mef’ûlün bih olarak fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أتي ‘dır. 

يُنْكِرُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نكر ‘dır.

اُنْزِلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 قُلْ اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.

اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir. 

اُمِرْتُ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

اَعْبُدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ‘dir. اللّٰهَ  lafza-i celâl, mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur.

وَ  atıf harfidir.  لَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  اُشْرِكَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ‘dir.  بِه۪  car mecruru  اُشْرِكَ  fiiline mütealliktir.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. https://islamansiklopedisi.org

اُشْرِكَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  شرك ‘dir.


 اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ

 

Fiil cümlesidir. اِلَيْهِ  car mecruru  اُشْرِكَ  fiiline mütealliktir. اَدْعُوا  fiili و  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ‘dir. 

وَ  atıf harfidir.  اِلَيْهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَاٰبِ  muahhar mübteda olup, mukadder damme ile merfûdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Burada  ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için sonunda bulunan  نِ  harfinin harekesi esre gelmiştir.

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ

 

وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olmasının yanında o kişilere tazim ifade eder.

Mübteda konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ ’nin sılası olan  اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اٰتَيْنَاهُمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ  cümlesi  الَّذ۪ينَ  ‘nin haberidir. Müsnedin muzari fiil olması hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَٓا , başındaki harf-i cerle  يَفْرَحُونَ   fiiline mütealliktir. Sılası olan  اُنْزِلَ اِلَيْكَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اُنْزِلَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ [Kendilerine kitap verdiklerimiz sana indirilen şeyle sevinirler.] ifadesinde ehl-i kitaptan Müslüman olanlar kastedilmiştir. Mesela İbn Selâm ve arkadaşları hristiyanlardan iman edenlerdir. Bunlar seksen erkek idiler; kırkı Necran’dan, sekizi Yemen’den, otuz ikisi Habeş’ten idiler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ  [Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler] ifadesi ile kendilerine Tevrat verilen yahudiler ile İncil verilen hristiyanlar kastedilmiş olup; Kur'an onların kitaplarını tasdik ettiği zaman Kur'an'dan indirilen ayetlere sevinirler. Diğer kâfir güruhları ise, Kur'an'ın bir kısmını inkâr ederler. Bu görüş, Mücâhid'indir. Kādî şöyle demiştir: "Bu izah doğru değildir. Çünkü, "Sana indirilen ile sevinirler" ifadesi Hazret-i Peygamber (s.a.v)'e indirilen şeylerin tamamını içine alan bir ifadedir. Halbuki onların (ehl-i kitabın), Hazret-i Peygamber'e indirilen şeylerin hepsine sevinmedikleri malumdur."

Ayetteki, "Sana indirilen ile ..." ifadesi, kendisine hem ‘hepsi’ hem de ‘bazısı’ kelimeleri eklenebileceği için umumi manada değildir. Dolayısıyla şayet bu tabir, umum ifade etseydi, buna ‘hepsi’ lafzını ilave etmek bir tekrar, ‘bazısı’ lafzını ilave etmek de bir noksanlık olmuş olurdu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatı vardır.  مِنَ الْاَحْزَابِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.

Muahhar mübteda konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ’in sılası olan  يُنْكِرُ بَعْضَهُ  cümlesi, müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مَنْ  ve  مِنَ  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

يُنْكِرُ - يَفْرَحُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

Kitap verilen kimselerin, bir kısmının onunla sevinmesi, bir kısmının reddetmesi şeklinde ayrılması taksim sanatıdır.


قُلْ اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ  cümlesi, kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş mazi fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Kasr, iki tekit hükmündedir. Fiil ile mef’ûl arasındadır.  اُمِرْتُ  maksûr/sıfat, mef’ûl olan masdar-ı müevvel maksûrun aleyh/mevsûf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu durumda fail, mef'ûl üzerinde gerçekleşen fiile tahsis edilmiş olur.

Fiil meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  اَعْبُدَ اللّٰهَ  cümlesi, masdar teviliyle  اُمِرْتُ  fiilinin mef’ûlu konumundadır.

Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪  cümlesi,  اَعْبُدَ اللّٰهَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

اَعْبُدَ  -  لَٓا اُشْرِكَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Burada mevsûfun sıfata kasrı cinsinden kasr-ı izâfî vardır. Yani sana Allah’a kulluktan başka bir şey emredilmemiştir demektir. Râzî de, “buradaki اِنَّـمَٓا  kelimesi hasr içindir. Manası da “ben başka değil ancak Allah’a ibadetle emrolundum” şeklindedir” demektedir. Ebussuûd ise şöyle der: “Burada murat, emrin Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye kasr edilmesidir. Yani “Onlara de ki bana indirilen kitapta ancak Allah’a ibadet etmekle ve O’nu birlemekle emrolundum” demektir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)

اِنَّـمَٓا  kasr edatı, siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatap konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


  اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ

 

Mekulü’l-kavle dahil olan istînâfiyyedir. Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  اِلَيْهِ  car mecruru, ihtisas ifadesi için amili olan  اَدْعُوا  fiiline takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr car-mecrur ve fiil arasındadır. Takdim kasrında (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113) takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

اِلَيْهِ , mevsûf/maksûrun aleyh, اَدْعُوا  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

وَاِلَيْهِ مَاٰبِ  cümlesi makabline hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  اِلَيْهِ  car-mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَاٰبِ  izafeti muahhar mübtedadır. 

Haberin takdimi kasr ifade etmiştir. iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اِلَيْهِ , sıfat/maksûrun aleyh, مَاٰبِ  mevsuf/maksûr olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Müsned olan  مَاٰبِ  kelimesinde muzâfun ileyh, fasılaya riayet ve tahfif gayesiyle hazf edilmiştir.

Muzafun ileyhin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu izafette Hz.Peygambere aid zamire muzaf olması  مَاٰبِ ‘ye şeref kazanmıştır.

Ayetin sonundaki  مَاٰبِ [Dönüşüm] kelimesinin,  مَاٰبِي  şeklinde zamirle bitmesi gerekirdi. Ama önceki ayetlerdeki musikî devam etsin ve böylece gerçekleşen secî ile nefisler etkilensin diye muzâfun ileyh hazf edilmiştir. 

Ayette, “Dönüşüm de ancak O’nadır” buyurulmuştur. Bu ifade de haşre, neşre ba’se (dirilişe) ve kıyamete işarettir. Dolayısıyla insan bu kısa ve veciz ayet üzerinde iyice düşünüp manasını anlayınca, bunun, dinde muteber olan bütün talep ve gayeleri ihtiva ettiğini görür. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Son cümlede îcâz-ı kasr vardır diyebiliriz.

اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ  cümlesi  اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ  cümlesinin açıklamasıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Ra'd Sûresi 37. Ayet

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْماً عَرَبِياًّۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟  ٣٧


Böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bu ilimden sonra eğer sen onların heva ve heveslerine uyarsan, Allah tarafından senin için ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَكَذَٰلِكَ ve işte
2 أَنْزَلْنَاهُ biz onu indirdik ن ز ل
3 حُكْمًا bir hüküm olarak ح ك م
4 عَرَبِيًّا arapça ع ر ب
5 وَلَئِنِ ve eğer
6 اتَّبَعْتَ uyarsan ت ب ع
7 أَهْوَاءَهُمْ onların keyiflerine ه و ي
8 بَعْدَمَا sonra ب ع د
9 جَاءَكَ sana gelen ج ي ا
10 مِنَ -den
11 الْعِلْمِ ilim- ع ل م
12 مَا artık yoktur
13 لَكَ senin için
14 مِنَ
15 اللَّهِ Allah’tan
16 مِنْ hiçbir
17 وَلِيٍّ dost و ل ي
18 وَلَا ne de
19 وَاقٍ bir koruyucu و ق ي

Hz. Peygamber ve yakın çevresinin Arap olması Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesinin başlıca sebeplerindendir (bilgi için bk. Yûsuf12/2); Allah her peygambere kendi kavminin diliyle hitap etmiş, vahyini onların diliyle göndermiştir ki peygamber Allah’ın emir ve yasaklarını kavmine rahatça anlatsın (İbrâhim 14/4). Kur’an’ın Arap dili ile indirilmiş olması onun sadece Araplar’a indirilmiş olduğunu ifade etmez. Nitekim bazı âyetler onun, bütün insanlığa hitap eden evrensel bir mesaj olduğunu göstermektedir (meselâ bk. Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/138; A‘râf 7/158; Sebe’ 34/28).

  Bu âyette “dili Arapça olarak” değil, “hükmü Arapça olarak” denilmiştir. Hükmü dil olarak yorumlamak mümkün olmakla beraber, hakiki mânasına daha yakın olarak şöyle anlamak da mümkündür: Kur’an’da beşerî tasavvur, ihtiyaç ve kültür olarak Araplar’a hitap edilmiş, evrensel mesaja vasıta kılınan bu kültüre uygun bir kurgu yapılmıştır. Bu şekilde Araplar’ın kolayca anladıkları, içinde kendilerini buldukları, ihtiyaçlarını karşıladıkları Kur’an’ın evrensel mesajı da onlar aracılığı ile insanlığa ulaşmıştır.

 Allah Teâlâ hikmetinin gereği olarak Kur’an’ı gönderip önceki kitapların bazı hükümlerini kaldırmış, bazılarını tekrarlamış, bu arada gerektiği kadar da yeni hükümler ve bilgiler göndermiştir. Bu sebeple Kur’an’dan önceki ilâhî kitapların hükümlerinden Kur’an’ın özüne ters düşen herhangi bir hükümle amel etmek câiz değildir (Bu konuda bk. Mâide 5/45).

 Kur’an tercümelerinden hüküm çıkarmak isteyenlerin de metindeki mâna ve nüansların tercümede olabildiğince iyi bir şekilde aktarıldığından emin olmaları gerekir. Bunun için en azından tefsirlere bakmak ve uzmanlara danışmak kaçınılmazdır. 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 294-295

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْماً عَرَبِياًّۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  كَ  harf-i cerdir.  مثل  “gibi” demektir. Bu ibare, amili  اَنْزَلْنَا  olan mahzuf mef’ûlü mutlaka mütealliktir. ذٰ  işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

اَنْزَلْنَاهُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.

حُكْماً  kelimesi,  اَنْزَلْنَاهُ  fiilindeki gaib zamirden hal olup fetha ile mansubdur. عَرَبِياًّ  kelimesi  حُكْماً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur. Veya ikinci hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعْتَ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اَهْوَٓاءَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَعْدَ  zaman zarfı  اتَّبَعْتَ  fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası  جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ  ‘dir.  Aid zamir هو ‘dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْعِلْمِ  car mecruru  جَٓاءَكَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ‘si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ‘si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ‘si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَعْدَ  ve  قَبْلَ ’nin geliş şekilleri şöyledir: 1. Başlarına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduklarında mansubdurlar. 2. Muzâf olup başlarına harf-i cer geldiğinde mecrur olurlar. 3. Cümleye muzâf olduklarında cümlenin başında  اَنْ  bulunur. 4. Muzâfun ileyhleri hazf edilince zamme üzere mebni olurlar. Ayette  بَعْدَ  başına harf-i cer gelmeksizin muzâf olduğu için mansubdur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعْتَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟

 

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لَكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  وَلِيٍّ ‘e mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  وَلِيٍّ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

مِنْ  harf-i ceri mecruruna ibtidaiye, ba’z, tebyin, karşılaştırma, zaid, sebep, bedel – karşılık, iki şeyi birbirinden ayırt etmek gibi manalar kazandırabilir. Burada zaid manasında gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  zaid harftir.  لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  وَاقٍ۟  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. Mankus isimdir. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

Mankus isimler: Sondan bir önceki harfi kesralı olup son harfi de “ya (ي)” olan isimlere “mankus isimler” denir. Mankus isimlerin irab durumu şöyledir: 

a) Merfu halinde takdiri damme ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi), 

b) Mansub halinde lafzi olarak yani fetha ile (رَاعِيًا  – اَلرَّاعِيَ  gibi), 

c) Mecrur halinde takdiri kesra ile (رَاعٍ – اَلرَّاعِي  gibi) irab edilir. 

Yani mankus isimler ref ve cer durumlarında maksur isimler gibi takdiri irab edilir. Bu durumda damme ve kesra harekeleri son harflerinin üzerinde açıkça görülmez, fakat var olduğu kabul edilir. Nasb hallerinde ise lafzi olarak irab edilir, son harfin üzerinde fetha harekesi açık bir şekilde görünür. 

Mankus isimler nekre halinde yani başlarında elif lam olmaksızın kullanıldığında ref ve cer durumlarında sonlarındaki “ya” harfi düşürülür. Ancak meydana gelen bu değişikliğe işaret olmak üzere kelimenin sonundaki kesra harekesi tenvinli kesra olur. İrabı ise yine takdiren olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاقٍ  ; sülâsî mücerredi  وقي  fiilinin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ حُكْماً عَرَبِياًّۜ 

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

كَذٰلِكَ , amili  اَنْزَلْنَاهُ  olan mahzuf bir mef’ûlun mutlaka mütealliktir. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اَنْزَلْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

حُكْماً  kelimesi  اَنْزَلْنَاهُ  fiilindeki gaib zamirden hal olarak mansubdur. Takdiri;  حكماً بين الناس عربياً (İnsanlar arasında Arapça bir hüküm olarak) şeklindedir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

عَرَبِياًّ  kelimesi ikinci hal veya  حُكْماً ’nin sıfatıdır.

Ayetin başındaki  كذلك  sözü son derece kısa ve müstakil bir cümledir. Manası başka bir manaya sürükler. Ancak öncesinde bunu açıkça ifade edecek müstakil bir lafız yoktur. Öyle ki bu bir şeye benzetmek istenirse bundan daha kâmil olan bir başka şekil bulunamaz. Bu cümle Kur’an-ı Kerîm'de gerçekten çok geçer, en güzel geldiği yer de burada görüldüğü gibi farklı konuların arasında ve kelamın mafsalında tek bir hakikat için gelmesidir. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan Suresi 28, s. 101) 

Bu ifadedeki  ك  harfi ‘misil’ manasındadır ancak neyin misli olduğu açık değildir. İşaret ismi ise bir merci gerektirir. İşaret ismi  ك  ile birleşmiştir ve bunlarda bir kapalılık söz konusudur. Çünkü muşârun ileyh bilinmedikçe bir şey ifade etmeyen, işaret ismi ile  ك ‘ten oluşmuştur. Bu bina önemli mafsallarda gelen kapalı bir terkiptir. Bize ‘’arkadan gelecek olan şeyler şu anda bulunduğunuzdan daha yüce bir makamdır’’ der. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhân/54, s. 177, 205)

كَذٰلِكَ  [İşte böyle], aslında uzaktaki bir nesneye işaret için kullanılır. Buradaki istimali, işaret edilen nimetin derecesinin, faziletteki mertebesinin yüksekliğini bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

Bu ayet Rad suresi 36. ayetteki  والَّذِينَ آتَيْناهُمُ الكِتابَ يَفْرَحُونَ بِما أُنْزِلَ إلَيْكَ  cümlesine matuftur ve itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ  [Bunun gibi, onu gönderdik] cümlesinde teşbih vardır. Bu; mürsel, mücmel teşbihdir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Samerrâî,  Beyânî Tefsîr Yolu, C. 2, S. 467)

حُكْماً عَرَبِياًّ  (Arapça bir hüküm) tabiri ile Kur’an’ın tümünün kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü Kur’an-ı Kerim hak ile batılı birbirinden ayırt eder ve hüküm de koyar. (Kurtubî, El-Câmi’ li- Ahkâmi’l-Kur’ân)

Kur’an, hükmetmenin vasıtası olduğu için bunu iyice anlatmak için “hüküm” olarak isimlendirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an'ın tamamı hükümlerden ibaret olmadığı halde bu vasıfla zikredilmesi, onun hükümlerine riayet etmenin ve bu hükümlerin kesin olarak muhafazasının zorunluluğunu kuvvetle ifade etmek içindir. Kur’an'ın Arapça olduğu vasfının belirtilmesi, onun eski semavi kitaplardan farklı olduğu bir yönünün de bu olduğuna işaret etmek içindir. Üstelik hikmetin gereği budur; çünkü ancak Arapça olmasıyla anlaşılması ve îcâzının idraki kolay olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟  terkibi, kasem üslubunda gelmiştir. لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie,  إنْ  şart harfidir. Kasem fiili mahzuftur. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır. 

Kasemle tekid edilen terkipte  اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ  cümlesi şarttır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

Şartın cevabı, kendisinden sonra gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir. Kasem fiilinin ve şartın cevabının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mezkur şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ  ibaresinde istiare sanatı vardır. اتَّبَعْتَ  fiili  اَهْوَٓاءَهُمْ ‘a nisbet edilerek hevaları kişileştirilmiş, arkasından gidilen, takip edilen bir lidere benzetilmiştir. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

بَعْدِ ‘nin muzâfun ileyhi konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ  [Sana ilim geldikten sonra] ibaresindeki ilim, vahiyden kinayedir.

جَٓاءَ  fiilinin  الْعِلْمِ ‘ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ilme nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.

Kasemin cevabı olan  مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا وَاقٍ۟  cümlesinde  مَا , nafiyedir. Sübut ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber inkâri kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَكَ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  مِنْ وَلِيٍّ  muahhar mübtedadır.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru,  وَلِيٍّ ‘nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hzafi îcâz-ı hazif sanatıdır.

وَلِيٍّ ’e tezâyüf sebebiyle atfedilmiş olan  وَلَا وَاقٍ۟ ’daki nefy harfi  لَا , zaiddir. Olumsuzluğu tekid için gelmiştir.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

اَنْزَلْنَاهُ  ile  مِنَ اللّٰهِ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

وَلِيٍّ  kelimesi, yardımcı, dost, koruyucu manalarını kapsayan bir kelime olduğu halde bir de  وَاقٍ۟  (koruyucu) buyurulması umumdan sonra husus babında ıtnâbdır.

وَلِيٍّ - وَاقٍ۟  ve  الْعِلْمِۙ - حُكْماً  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مَا  ayette bir kez ismi mevsûl bir kez de nefy edatı olarak gelmiştir. Aralarında reddü'l-acüz ale's-sadr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, olumsuz isim cümlesi ve zaid harfler sebebiyle tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ  cümlesi itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ  Burada zamir makamında Allah kelimesinin zikredilmesi, ilâhî mehabeti arttırmak içindir. Ezherî diyor ki: "Ulûhiyet vasfı, mâbud, hâlik, râzık ve müdebbir olmak vasıflarından üstündür." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

وَلِيٍّ  kelimesine  مِنْ  harfinin dahil olması umumi olarak olumsuzluğu tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

الوَلِيِّ  [dost] ve النَّصِيرِ  (yardımcı) kelimelerinin olumsuzluğu, şartın cevabı olup cevaptan yani azap ve cezadan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Bu gibi uyarılar, kâfirlerin umutlarını kesmek ve müminleri dinde sebata teşvik etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ  [Sen onların arzularına uysan] cümlesi, hakta sebatı sağlamak için yapılan teşvik ve tahrik kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, Bakara /145)

Zuhaylî’nin açıklamasına göre burada Allah Teâlâ varsayım yoluyla “şayet onların hevalarına uyarsan” buyurdu. Yani eğer kıble Kâbe’ye döndürüldükten sonra -Beyt-i Makdis’deki kıblelerine yönelmek gibi- onların görüşlerine uyarsan ve onlara güzel görünmeye çalışırsan, Allah’a karşı sana yardım edecek, seni Allah’ın cezalandırmasından koruyup, ona engel olacak ve seni o azaptan kurtaracak kimse olmaz. Bu ayet, aslında  إياك أعني واسمعي يا جارة  (kızım sana söylüyorum gelinim sen anla) kabilinden Müslümanlara bir ta‘rîzdir. Aynı şekilde hak dini tanıyıp bildikten sonra dalalet ehlinin yoluna uyan ilim sahiplerine şiddetli bir tehdit vardır. Yine bu ayet, kâfirlerin ümitlerini kesip boşa çıkarmakta ve müminleri dinlerinde sebat etmeye teşvik etmektedir. Resulullah’a (sav) hitap edilmiş, ümmeti kast edilmiştir.  (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Ra'd Sûresi 38. Ayet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ  ٣٨


Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir mucize getiremez. Her ecelin (vadenin) bir yazısı vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 أَرْسَلْنَا biz gönderdik ر س ل
3 رُسُلًا elçiler ر س ل
4 مِنْ
5 قَبْلِكَ senden önce ق ب ل
6 وَجَعَلْنَا ve verdik ج ع ل
7 لَهُمْ onlara
8 أَزْوَاجًا eşler ز و ج
9 وَذُرِّيَّةً ve çocuklar ذ ر ر
10 وَمَا değildir
11 كَانَ mümkün ك و ن
12 لِرَسُولٍ hiçbir elçinin ر س ل
13 أَنْ
14 يَأْتِيَ getirmesi ا ت ي
15 بِايَةٍ bir ayet ا ي ي
16 إِلَّا olmadan
17 بِإِذْنِ izni ا ذ ن
18 اللَّهِ Allah’ın
19 لِكُلِّ her ك ل ل
20 أَجَلٍ sürenin ا ج ل
21 كِتَابٌ bir yazısı (vardır) ك ت ب

Müşrikler peygamberin insan üstü varlık olacağını sanıyor, Hz. Muhammed’in eş ve çocukları olduğu için onun peygamberliğine itiraz ediyorlardı. Oysa Kur’ân-ı Kerîm beşerî özellikler bakımından peygamberlerin insan üstü varlıklar olmadığını, onların da birer insan olduğunu (İbrâhim 14/11; Kehf 18/110; Fussılet 41/6), eş ve çocukları bulunmasının peygamber olmaya engel teşkil etmediğini haber vermektedir. Mûcizeye gelince o da peygamberin elinde değil, Allah’ın kudretinde olup ancak onun ezelî ilminde belirlediği zaman meydana gelir. Müşriklerin istediği mûcizenin hemen gelmemesi onun hiç gelmeyeceğini göstermez. Allah’ın hikmet ve takdiri onun ne zaman gerçekleşmesini gerektiriyorsa o zaman gerçekleşir.

  “Süreli her şeyin bir kaydı vardır” meâlindeki cümlede yer alan kayıt kelimesinin âyetteki karşılığı “kitap”tır. Buradaki kitabı “şeriat vahyi” olarak anlayıp âyeti, “Allah’ın takdir ettiği her süre için gönderdiği bir kitap vardır” şeklinde yorumlayanlar da olmuştur (Şevkânî, III, 99-100; Esed, II, 494). 

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 296-297

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةًۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. رُسُلاً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَعَلْنَا  fiili, atıf harfi  وَ  ile  اَرْسَلْنَا  fiiline matuftur.  

جَعَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Değiştirme anlamında kalp fiilidir.  لَهُمْ  car mecruru  جَعَلْنَا  fiiline mütealliktir. اَزْوَاجاً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. ذُرِّيَّةًۜ  atıf harfi  وَ  ile  اَزْوَاجاً ‘e matuftur. 

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun îrabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek  3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  لِرَسُولٍ  car mecruru  كَانَ ‘in mahzuf haberine mütealliktir. أن  ve masdar-ı müevvel,  كَانَ ‘in muahhar ismi olarak mahallen merfudur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِاٰيَةٍ  car mecruru  يَأْتِيَ  fiiline mütealliktir. اِلَّا  istisna edatıdır.  بِاِذْنِ  car mecruru mahzuf müstesnaya mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâli muzâfun ileyh olarak kesre ile mecrurdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi) denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:

1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.

2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.

3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.

İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ

 

İsim cümlesidir. لِكُلِّ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَجَلٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. كِتَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةًۜ

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan  اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl olan  رُسُلاً ‘deki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.

اَرْسَلْنَا - رُسُلاً  kelimeleri arasında, iştikak-ı cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Aynı üslupta gelen  وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةً  cümlesi, kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُمْ  car-mecruru, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.

اَرْسَلْنَا - جَعَلْنَا  fiillerinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Birbirine temasül nedeniyle atfedilen mef’ûl konumundaki  اَزْوَاجاً - ذُرِّيَّةً  kelimelerindeki nekrelik kesret ve tazim içindir. Bu kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ

 

Cümle, kasemin cevabına atıf harfi  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. 

Menfî nakıs fiil  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لِرَسُولٍ  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismidir. Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِلَّا  istisna edatıdır.  بِاِذْنِ اللّٰهِ  car-mecruru, hal konumundaki mahzuf müstesnaya mütealliktir.

Zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Veciz ifade kastına matuf  بِاِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde Allah Teâlâya muzaf olan  بِاِذْنِ  tazim edilmiştir. 

ما كانَ  terkibi, olumsuzlukta mübalağaya delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Rad/38) 

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

الإتْيانُ  göstermekten,  الإذْنُ  ise yaratmaktan istiaredir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)

بِاٰيَةٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

كَان ’nin haberi, isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s.124) 

اَرْسَلْنَا رُسُلاً  ile  بِاِذْنِ اللّٰهِۜ  ifadeleri arasında mütekellimden gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâğatı İltifat Sanatı)

 

لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ

 

Beyânî istînâf veya ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لِكُلِّ اَجَلٍ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  كِتَابٌ  muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyhin ve  اَجَلٍ ’in nekre gelişi, tazim ifade eder. 

Ayetteki  كِتَابٌ  sözcüğü ile hem kesin olarak belirlenmiş ecel hem de bildiğimiz kitap kastedilir.

رُسُلاً - اٰيَةٍ - كِتَابٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

كِتَابٌ  sözcüğü,  لِكُلِّ اَجَلٍ  ifadesi ile sonraki ayetin başında bulunan  يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ  ifadesi arasına girmiştir. Cümlenin baş tarafı, kendisiyle kesin olarak belirlenmiş ecel”in kastedildiğini ifade ederken, son tarafı bildiğimiz kitabı ifade eder. (Dr Mustafa Aydın, Arap Dili Belâgatında Bedî’ İlmi ve Sanatları)

Her bir vadenin yazılmış bir hükmü vardır, yani Allah’ın hükme bağladığı her bir işin Allah nezdinde yazılmış, yazı ile tespit edilmiş bir hali vardır. Bunu Hasen ifade etmiştir. Ayette takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. Mana; “Her bir yazının bir vadesi vardır” şeklindedir. Bu açıklamayı Ferrâ’ ve Dahhâk yapmıştır ki Yüce Allah’ın yazmış olduğu her bir işin bilinen bir vakti, belli bir süresi vardır, demektir. Bunun bir benzeri de Yüce Allah’ın: “Her bir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır” (el-En’âm, 6/67) ayetidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

لِكُلِّ أجَلٍ كِتابٌ  cümlesi tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Ra'd Sûresi 39. Ayet

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ  ٣٩


Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَمْحُو siler م ح و
2 اللَّهُ Allah
3 مَا
4 يَشَاءُ dilediğini ش ي ا
5 وَيُثْبِتُ ve (dilediğini) bırakır ث ب ت
6 وَعِنْدَهُ O’nun yanındadır ع ن د
7 أُمُّ ana ا م م
8 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب

“Ana kitap” diye tercüme ettiğimiz ümmü’l-kitâb tamlaması, “kitabın anası, kitabın aslı” anlamlarına da gelir. Müfessirler “ana kitap”tan maksat “levh-i mahfûzdur” veya “Allah’ın ezelî ilmidir” demişlerdir. Bizim tercihimiz ikincisidir, yani ana kitap, Allah’ın ezelî ilmidir. Evrende değişecek veya değişmeyecek olan her şey O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Bu âyet bir önceki âyetin, “Süreli her şeyin bir kaydı vardır” meâlindeki bölümünü tamamlayıcı mahiyette olup Allah’ın her alanda dilediği değişikliği yapabilecek irade ve kudrete sahip olduğunu ifade etmektedir; Allah’ın yaptığından sorumlu tutulamayacağını bildiren âyet de bu mânayı destekler (Enbiyâ 21/23). Bu meâldeki âyetlerle sahâbeden bazılarının yaptığı dualardan kaderin dahi bir şekilde değişebileceği sonucunu çıkaranlar olmuştur. Meselâ Hz. Ömer’in Kâbe’yi tavaf ederken ağlayarak şu şekilde dua ettiği rivayet edilmiştir: “Allahım! Eğer beni şekavet ehlinden (bedbaht) yazdıysan beni oradan sil, saadet ve mağfiret ehli arasına yaz. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın, ana kitap senin katındadır” (Taberî, XIII, 167-168).

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 297

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ

 

Fiil cümlesidir.  يَمْحُوا  fiili  وَ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlün sılası  يَشَٓاءُ  ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. يُثْبِتُ  atıf harfi  وَ ‘la  يَشَٓاءُ  fiiline matuftur.

يُثْبِتُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. 

عِنْدَ  mekân zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُٓ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اُمُّ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

يُثْبِتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ثبت ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَيُثْبِتُۚ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet muzari fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

يَمْحُوا  fiilinin mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَيُثْبِتُ  cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle istînâfa atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat, ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

التَّثْبِيتُ ; kelimesinin hakiki manası bir şeyi bir yerde sabit kılmaktır. Mecâzi olarak ayette zikredilen  المَحْوِ (silme) manasının zıttıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

يَمْحُوا - يُثْبِتُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafiy sanatı vardır. 

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ  cümlesiyle  وَيُثْبِتُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır. Aralarında ihtibak sanatı da vardır. Birinci cümledeki  اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ  ibaresi, ikinci cümleden düşürülmüş  يُثْبِتُ  sözüyle yetinilmiştir.

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831)

يَمْحُوا  ; yazının izini gidermek manasındadır. Nitekim bir kimse yazının izini giderdiğinde, onu sildiğinde denilir. Allah Teâlâ, ayetteki, "يَمْحُوا" ile şunu kasdetmiştir: Günah işleyen kimse o günahı işlediğinde, onu divanına, amel defterine kaydettirmiş olur. Ama o günahtan tövbe ettiği zaman da, onu divanından silmiş olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la istînâfiyyeye atfedilmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekan zarfı  عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اُمُّ الْكِتَابِ , izafeti muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  اُمُّ الْكِتَابِ  izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Bu üslup, mübalağa içerir. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238) 

Cümledeki takdim kasr ifade etmiştir.

Bir açıdan bakıldığında burada geçen  عِنْدَهُٓ ifadesi tahsis ifade eder. Ümmü’l kitap yani ilim sadece O’nun yanındadır. O, ilimden dilediğini siler, dilediğini sabit kılar. Allah teala insanlara tebliği ulaştırır, imanı emreder ve neticenin ne olacağını, kimin iman edeceğini kimin iman etmeyeceğini bilir. Hiçbir olay O’nu şaşırtmaz. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Az sözle çok anlam ifade eden  عِندَهُ  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  عِندَ  şan ve şeref kazanmıştır. 

عِندَهُ ifadesi (Bu iş onun kudretinde) manasındadır. Burada ilim ve kudretle davranmak manasında mecazdır. Aslında  عِنْد۪  yakın mekan için kullanılan bir zarftır. Bir şeyin, bir şeydeki istikrarını ve onun üzerindeki otoritesini ifade için ve kontrol altında tutmak manasında mecazi olarak kullanılır. Sebep müsebbep alakasıyla mecâz-ı mürsel sanatıdır.

Bu ayet önceki ifadeyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

يَمْحُوا اللَّهُ ما يَشاءُ ويُثَبِّتُ وعِنْدَهُ أُمُّ الكِتابِ  cümleleri tezyîldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

أُمُّ  kelimesi mecazen başka şeyler için de kendisine eklenen şeyin kaynağı olması dolayısıyla anneye benzetilerek kullanılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

الكِتابُ  yazılan şey manasındadır. Sınırı belirlemek ve korumaktan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Ayette geçen ana kitaba gelince: Bununla kitabın aslı manası kastedilmiştir. Araplar bir şeyin aslı yerine geçen her şeyi, "o şeyin anası" diye adlandırırlar. Mesela beyne, "Ümmü'r-re's - Başın anası"; Mekke'ye, "Ümmü'l-Kura - Beldelerin anası" denilmesi de bu manadadır. O halde her şehir etrafında bulunan köylerin anası demektir. İşte tıpkı bunun gibi, Ümmü'l-Kitap da bütün kitapların aslı, temeli olan şey demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

İbn Abbâs’a Ummü’l-Kitab hakkında sorulmuş ve şu cevabı vermiştir:  اُمُّ الْكِتَابِ ; Allah’ın yarattığı şeyler ile yarattıklarının yaptıklarını bilmesidir. O ilmine “Bir kitap ol’’ dedi (oldu). Allah’ın ilminde hiçbir değişiklik olmaz. Yine İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre  اُمُّ الْكِتَابِ ’tan kasıt zikirdir. Bunun delili de Yüce Allah’ın: “Yemin olsun ki Biz Zikir’den sonra Tevrat’ta… diye yazdık” (Enbiya, 21/105) ayetidir. Bu da onun açıkladığı ilk anlama racidir, Ka’b’ın görüşünün anlamı da budur. Ka’b el-Ahbar der ki: ‘’Ana kitap şanı Yüce Allah’ın yarattığı ve yaratacağı şeyleri bilmesi demektir.’’ (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Hazret-i Peygamber (s.a.v) onları, başlarına gelecek azap ile ve kendisi ve inananları için muzafferiyet (yengi) olacağı ile korkutuyordu. Bu vaat ve vaîd (tehdit) gecikince ve kâfirler söylenen bu şeyleri ortada görmeyince, bunların gerçekleşmemesini, Hazret-i Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğini tenkit için ileri sürüyor ve "Eğer, gerçek bir peygamber olsaydı böyle yalanı ortaya çıkmazdı" diyorlardı. Cenab-ı Hak buna da, "Her vadenin yazılmış bir hükmü vardır" diyerek cevap vermiştir. Bu, "Kâfirlere azab-ı ilâhi'nin gelmesinin ve Allah'ın dostlarına fetih ile ilahi yardımın zuhur etmesinin, Allah'ın hükmettiği belli bir vakti vardır. Her hadisenin böyle belli bir vakti vardır ve her vadenin, yazılmış bir hükmü (kaderi) vardır. Dolayısıyla o vakti gelmeden o hadise olmaz. Bu sebeple vadedilen ve tehdit edilen şeylerin geç gelmesi onun yalancı olduğuna delalet etmez" demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
Ra'd Sûresi 40. Ayet

وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ  ٤٠


Onlara va’dettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, (göstermeden) senin ruhunu alsak da senin görevin sadece tebliğ etmektir. Hesap görmek ise bize aittir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ ya
2 مَا
3 نُرِيَنَّكَ sana gösteririz ر ا ي
4 بَعْضَ bir kısmını ب ع ض
5 الَّذِي
6 نَعِدُهُمْ onları uyardığımızın و ع د
7 أَوْ ya da
8 نَتَوَفَّيَنَّكَ senin canını alırız و ف ي
9 فَإِنَّمَا şüphesiz
10 عَلَيْكَ sana düşen
11 الْبَلَاغُ sadece duyurmaktır ب ل غ
12 وَعَلَيْنَا ve bize düşer
13 الْحِسَابُ hesap görmek ح س ب

Geleceği haber verilen azap er veya geç mutlaka gelecektir. Hz. Peygamber’in bunu görmesi veya görmemesi önemli değildir; o, müşriklere verilecek cezanın bir kısmına şahit olabilir, bir kısmını da görmeden vefat edebilir. 38. âyette belirtildiği üzere her şeyin takdir ve tayin edilmiş bir zamanı vardır; zamanı geldiğinde gerçekleşecektir. Nitekim Bedir, Huneyn ve benzeri savaşlarda müşriklerin ileri gelenlerinden birçoğu öldürülmüş, Hz. Peygamber bu olaylara bizzat şahit olmuştur. Vefatından sonraki olaylarda cezalandırılanları ise görmemiştir. Peygamberin görevi insanları cezalandırmak veya onların cezalandırıldığını görmek değil, ne pahasına olursa olsun Allah’ın gönderdiği vahyi insanlara tebliğ etmektir. Hesap sorup ona göre amellerin karşılığını vermek Allah’a aittir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 297-298

وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  zaid harftir.  نُرِيَنَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri,  فذلك شافيك (Ve işte bu sana şifa verir.) şeklindedir. 

بَعْضَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlün sılası  نَعِدُهُمْ ‘dur. Îrabdan mahalli yoktur.

نَعِدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. نَتَوَفَّـيَنَّكَ  şart fiiline matuf, fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Fiilin sonundaki  نَ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فلا لوم عليك.(Sana kınama yoktur) şeklindedir.

Tekid nun’ları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

اَوْ  ; Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نُرِيَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رأي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

نَتَوَفَّـيَنَّ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وفي ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

 

İsim cümlesidir. فَ  ta’liliyyedir.  اِنَّـمَٓا  kâffe ve mekfûfe’dir. Kâffe; men eden, alıkoyan anlamında olup buradaki  مَا  harfidir,  اِنَّ  harfinden sonra gelmiş ve onun amel etmesine mani olmuştur.  اِنَّ ’nin ameli ise engellenmiştir, yani mekfûfedir. 

عَلَيْكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْبَلَاغُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْنَا الْحِسَاب  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la  عَلَيْكَ الْبَلَاغُ ‘ya matuftur. 

عَلَيْنَا  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْحِسَابُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. 

اِنَّـمَٓا , kâffe (durduran, engelleyen anlamında ismi faildir) ve mekfûfe’dir.Usul ve beyan alimlerinin Cumhuruna göre kâffe olan  مَٓا  harfi, اِنَّ  ile birlikte nafiye olur ve bu da hasr için kullanılma sebebidir. Çünkü  اِنَّ  ispat,  مَٓا  nefiy içindir. Bu ikisinin tek bir şey için kullanılması caiz değildir, çünkü aralarında tenakuz vardır. https://www.arapcadilbilgisi.com/

Cumhura göre  إنما  hasr ifade eder ve maksûrun aleyh cümlenin sonunda bulunur. (https://islamansiklopedisi.org)

وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ

 

Cümle şart harfi  إنْ  ve tekid ifade eden zaid  ما ’dan oluşmuştur. Bu tekid muzari fiile bitişen nûn-u sakîle ile arttırılmıştır. 

Şart cümlesi olan  نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ , muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

بَعْضَ ‘nin muzâfun ileyhi olan has ism-i mevsûl  الَّذٖي ’nin sıla cümlesi olan  نَعِدُهُمْ , muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَعِدُهُمْ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Azabı hak edenlere bu ayette tehekküm ve alay ifadesi vardır. Burada tehekkümî istiâre yoluyla vaad, tehdit manasında kullanılmıştır. Genelde iyi bir şeyi vaad etmek için  وعده , kötü bir şeyle tehdit etmek için  اوعد  fiili kullanılır. Azabın korkunçluğunu mübalağa ile ifade etmek için vaad, vaid yerine kullanılmıştır.

نَعِدُهُمْ  vaad etmek azaptan kinayedir. 

Matufun aleyhle aynı üsluba sahip   نَتَوَفَّـيَنَّكَ  cümlesi,  اَوْ  atıf harfiyle şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın, takdiri  فلا لوم عليك   (Sana kınama yoktur)  olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. 

Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

نُرِيَنَّ  ve  نَتَوَفَّـيَنَّ  fiilleri sonlarına nûn-u sakile eklenerek tekid edilmiştir. Fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Önceki ayetteki gaib zamirden bu ayette söyleneceklerin önemine dikkat çekmek gayesiyle azamet zamirine iltifat edilmiştir.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları, Doktora Tezi)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

وَاِنْ مَا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذ۪ي نَعِدُهُمْ اَوْ نَتَوَفَّـيَنَّكَ [Onlara vaadettiğimiz bir kısmını sana göstersek de] anlamındaki ayette yer alan ifade onlara vaadettiğimiz, yani azabın bir kısmını sana göstersek de…takdirindedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

التَّوَفِّيَ  kelimesi, göstersek de sözünün mukabilinde gelmesi ‘’dolayısıyla onların başına gelen azabı görmesen de’’ manasından kinaye olarak gelmiştir. Manası; "Onların azaplarını görsen de görmesen de sana gereken ancak apaçık bir tebliğdir."  şeklindedir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

بَعْضَ  kelimesi; azabın bazısını gördüğüne işarettir. Ve bu, tehdidin geç de olsa kendilerine geleceğine dair bir uyarıdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


 فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ

 

فَ , ta’liliyyedir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Kasr edatı  اِنَّمَا  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  عَلَيْكَ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Car mecrurun takdimi siyaktaki önemine binaendir.

Iki tekit hükmündeki kasr, mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. عَلَيْكَ  maksurun aleyh-sıfat,  الْبَلَاغُ  maksur-mevsûf olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

اِنَّمَا  ve takdîm biraradaysa birinin delâleti geçersiz olur. Çünkü  اِنَّمَا  ile kasrda maksûrun aleyh; muahhar olandır, takdîmde ise mukaddem olandır. Hangisinin geçersiz hangisinin geçerli olduğunu belirleyen ise siyâk ve hâl karînesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

إنَّما  hasr içindir. Mahsur olan şey tebliğdir. Cümlenin başındaki hasr harfi dolayısıyla zikredilmesi tehir edilmiştir (gecikmiştir). Takdiri: “Sana gereken ayetlerin indirilmesi veya azabın acele getirilmesi değil sadece tebliğdir.” şeklindedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

اِنَّمَا  edatı; siyakında açıkça veya zımnen bir sorunun olduğu ayetlerde cevap olarak gelir. Muhatab konunun cahili değildir ve doğruluğuna itiraz etmiyordur, ya da bu konuma konulmuştur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Zuhaylî’nin ifadesiyle bu ayet-i kerîmedeki  فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ  kısmında, mevsûfun sıfata kasr edilmesi türünden izâfî kasr bulunmaktadır. Yani “senin için yalnız tebliğ sıfatı vardır” demektir. Ey Muhammed (s.a.v) sana düşen Rabbinin elçiliğini ifa etmektir. Biz seni ancak Allah’ın mesajını insanlara ulaştırasın diye gönderdik. Hiç kuşkusuz sen de sana emredilen görevi yerine getirdin. Onları ıslah etmekse senin sorumluluğun değildir. Neticede hesaba çekmek ve yaptıkları iyilik ve kötülüklerin karşılığını vermek de bize düşer. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l- Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları) 

Aynı üslupta gelerek ta’lil cümlesine atfedilen  وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ  cümlesinin atıf sebebi tezattır.

عَلَيْكَ البَلاغُ وعَلَيْنا الحِسابُ  sözünde  عَلى  harf-i ceri zorunluluk ve bağlayıcı olarak kullanılmıştır. Birincisinde hakikat, ikincisinde ise Allah için kullanılması dolayısıyla mecazdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

عَلَيْكَ الْبَلَاغُ  -  عَلَيْنَا الْحِسَابُ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

Ra'd Sûresi 41. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ  ٤١


Onlar, bizim yeryüzüne (kudretimizle) gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah, hükmeder. O’nun hükmünü bozacak hiçbir kimse yoktur. O, hesabı çabuk görendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَوْا görmediler mi? ر ا ي
3 أَنَّا bizim
4 نَأْتِي geldiğimizi ا ت ي
5 الْأَرْضَ yeryüzüne ا ر ض
6 نَنْقُصُهَا onu eksilttiğimizi ن ق ص
7 مِنْ
8 أَطْرَافِهَا uçlarından ط ر ف
9 وَاللَّهُ Allah’tır
10 يَحْكُمُ hüküm veren ح ك م
11 لَا yoktur
12 مُعَقِّبَ iptal edecek ع ق ب
13 لِحُكْمِهِ O’nun hükmünü ح ك م
14 وَهُوَ ve O’nun
15 سَرِيعُ çabuktur س ر ع
16 الْحِسَابِ hesabı ح س ب

“Yerin etrafının eksiltilmesi” ifadesini müfessirler hakikat ve mecaz olmak üzere başlıca iki şekilde yorumlamışlardır: a) Hakikat anlamına göre yerin etrafından eksiltilmesi, “yağmur, sel, rüzgâr, deprem ve benzeri tabiat güçlerinin etkisiyle toprağın yerinden kayması, dağ ve tepelerin aşınması”dır (erozyon). b) Mecazi anlamda ise “inkârcıların ülkelerinin fethi ile onların topraklarının azalması”dır.

 Bunların dışında âyeti, imar edilmiş ülkelerin harap olması, ülke halkının helâk olması, ileri gelenlerin, önderlerin ve ilim adamlarının yok olması, toprağın ürünlerinin eksilmesi gibi başka anlamlarda yorumlayanlar da olmuştur (Şevkânî, III, 102). Râzî’ye göre bundan maksat, yeryüzünde tâlihin değişmesidir yani başarı ve yükselişin çöküşe, hayatın ölüme, gurur ve ihtişamın aşağılanmaya, kemalin acze ve eksikliğe dönmesi, birinin diğeri ile yer değiştirmesidir (XIX, 67). İşte bunların hepsi Allah’ın hükmü olup evrende O’ndan başka hiç kimsenin hükmü geçerli değildir.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri 

Cilt: 3 Sayfa: 298

طرف Tarafe : طَرَفٌ bir şeyin yanı ve kenarıdır. Çoğulu أطْراف dır. Bu kelime cisim, zaman ve onların dışındaki başka şeylerde de kullanılır.طَرْفٌ göz kapağını hareket ettirmek demektir. Göz kapağının hareket ettirilmesiyle kaçınılmaz olarak bakış meydana geldiği için bakmak da bu sözcükle ifade edilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki isim türeviyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri taraf, etraf ve turfandadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نْ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Bilmek manasında kalp fiilidir. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerinde olup mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

نَا  mütekellim zamiri  اَنَّ ‘in ismi olarak mahallen mansubdur. نَأْتِي  cümlesi, اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

نَأْتِي  fiili  ی  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur.  الْاَرْضَ  mef’ûlün bih olup  fetha ile mansubdur. نَنْقُصُ  cümlesi, نَأْتِي ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur. 

نَنْقُصُهَا  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur.  مِنْ اَطْرَافِهَا  car mecruru  نَنْقُصُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ve matufun aleyh arasında îrab bakımından, sıyga bakımından, cümlelerin haberî veya inşâî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz. Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. يَحْكُمُ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.

يَحْكُمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harftir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.

مُعَقِّبَ  kelimesi  لَٓا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir.  لِحُكْمِ  car mecruru  لَا ‘ın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

مُعَقِّبَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

 

İsim cümlesidir.  وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. سَر۪يعُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. الْحِسَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

سَر۪يعُ  sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ 

 

Ayet atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  نُرِيَنَّكَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada inşâ cümlesi haber cümlesine atfedilmiştir. Atfedilen cümlenin haberî manada olması, haber cümlesine atfını mümkün kılmıştır. haber üslubundan inşâ üslubuna, müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze inkârî istifham, وَ  atıf harfidir.  لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Menfî muzari fiil sıygasındaki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar, azarlama ve uyarı amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا  cümlesi, masdar teviliyle  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi  اَنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنَّ ’nin haberi olan  نَأْتِي الْاَرْضَ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا  cümlesi,  نَأْتِي ‘deki failin veya mef’ûlün halidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Ayetteki fiillerin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Muzari fiiller, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَأْتِي الْاَرْضَ  [Biz yeryüzüne geliriz] cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. ‘’Bizim emrimiz ve azabımız yeryüzüne gelir’’ demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

نقص اﻻرض  ifadesi istiâredir. İnsanlar bununla neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir grup bunun, ‘’fethedilip Müslümanların eline geçmek suretiyle müşriklerin topraklarının eksilmesi‘’ demek olduğunu söylemiş; diğerleri bu ifade ile kastedilenin ‘’halkının ölmesi’’ olduğunu söylemiştir. Yine ‘’alimlerin ölmesi’’ anlamına geldiği de ifade edilmiştir. Bu konuda benim başka bir görüşüm vardır. Bu da -Allahu a’lem-’’yerin eksiltilmesi’’ ile kastedilenin bir ülkenin değerli kişilerinin (kirâm) ölmesinin kastedildiğidir. Çünkü buradaki  اَطْرَافِ , ‘’taraf ‘’ın değil, ‘’طِرف’’ın çoğuludur. ‘’طِرف ’’ise ‘’değerli şey’’ demektir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Bu durumda ifadede hal-mahal alakasıyla mecaz-ı mürsel vardır.

Sâbûni de bu ifadeyi şöyle açıklamıştır: Ayette mecaz vardır. نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا  Onun helâkiyle ilgili karar ve emrimiz ona geldi demektir. Müşriklerin diyarını müslümanların istilasıyla daraltırız anlamındadır. Oradaki ulama, kubera ve eşrafının ölümüyle de ilişkilendirilmiştir. ”Alimler yaşadığı zaman, yeryüzü de yaşar. Alimler öldüğü zaman yeryüzünün bir tarafı ölür” denilmiştir. (Sâbûni, İbdâul Beyan)

“Görmediler mi ki?” ayetinde kastedilenler Mekkelilerdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

أوَلَمْ يَرَوْا أنّا نَأْتِي الأرْضَ نَنْقُصُها مِن أطْرافِها  cümlesi tehdit ve uyarı içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Cenab-ı Hak, اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ  [Görmediler mi ki biz arza geliyor ve onu, etrafından eksiltip duruyoruz] buyurmuştur. Bilim adamları, yeryüzünün önceki hacminin şu andakinden kat kat daha büyük olduğunu, aynı şekilde dünyanın milyonlarca seneden beri de eksilmeye devam ettiğini keşfetmişlerdir. Kur’an bu keşfi 14 asır önce açık bir şekilde beyan etmiştir.


 وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ta’lil hükmündeki cümle mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اللّٰهُ  mübteda, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ  cümlesi haberdir.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve zamir makamında ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti artırarak tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

İsim cümlesinde müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmektedir. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler. Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. 

Hal cümlesi olan  لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ , cinsini nefyeden  لَا ‘nın dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مُعَقِّبَ , cinsini nefyeden  لَا ‘nın ismidir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  لِحُكْمِه۪  car mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.

لَا ‘nın ismi olan  مُعَقِّبَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, menfî isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Veciz ifade kastına matuf  لِحُكْمِه۪ۜ  izafetinde, Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan hamd tazim edilmiştir.

Allah (c.c) İslam için izzet ve ikbale, kâfirler için de zillet ve bedbahtlığa hükmetmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

يَحْكُمُ  -  لِحُكْمِه۪  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 


 وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la,  وَاللّٰهُ يَحْكُمُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsned olan  سَر۪يعُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

الْحِسَابِ , her türlü cinse şamil olan masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf olan  سَر۪يعُ الْحِسَابِ  izafetinde, سَر۪يعُ  sıfat olmasına rağmen  الْحِسَابِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. ‘Hızlı hesap, yerine [hesabın hızlısı] buyrulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

Ayetin bu son cümlesinde ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ  [Allah hesabı seri görendir] cümlesi, ‘kötülere hak ettikleri ceza, iyilere hak ettikleri mükâfat vaktinde verilecektir’ anlamlarını barındırır.

“O hesabı pek çabuk görendir.” Kâfirlerden intikamı da çabucak alır, müminlerin mükâfatını da çabucak verir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Ra'd Sûresi 42. Ayet

وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ  ٤٢


Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Bütün tuzaklar Allah’a aittir. O, her nefsin kazandığını bilir. İnkâr edenler de dünya yurdunun sonunun kime ait olduğunu bileceklerdir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَدْ ve kuşkusuz
2 مَكَرَ tuzak kurmuştu م ك ر
3 الَّذِينَ kimseler
4 مِنْ
5 قَبْلِهِمْ onlardan önceki(ler) ق ب ل
6 فَلِلَّهِ fakat Allah’ındır
7 الْمَكْرُ tuzaklar م ك ر
8 جَمِيعًا bütün ج م ع
9 يَعْلَمُ bilir ع ل م
10 مَا ne
11 تَكْسِبُ kazandığını ك س ب
12 كُلُّ her ك ل ل
13 نَفْسٍ nefsin ن ف س
14 وَسَيَعْلَمُ ve bileceklerdir ع ل م
15 الْكُفَّارُ kafirler ك ف ر
16 لِمَنْ kimin olacağını
17 عُقْبَى sonunun ع ق ب
18 الدَّارِ bu yurdun د و ر

Tarihte Nemrut, Firavun gibi zalimlerin her biri kendi zamanındaki peygambere tuzak ve şeytanca düzenler kurmuş (Râzî, XIX, 68), ancak Allah’ın peygamberlerine yardımıyla bunların tuzakları boşa çıkmıştır. İşte yüce Allah müşriklerin Hz. Peygamber’e karşı tutumunu bunların tutumuna benzeterek Hz. Peygamber’i teselli etmekte, düşmanlarını ise uyarmakta, böylece Allah Teâlâ öncekilerin hile ve tuzaklarını boşa çıkararak peygamberlerine yardım ettiği gibi Hz. Peygamber’e de yardım edip düşmanlarının tuzaklarını boşa çıkaracağına işaret buyurmaktadır.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 298

وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

مَكَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûlü  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru ism-i mevsûlün mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri;  إن يمكروا فلله المكر  (Tuzak kurarlarsada tuzak Allah’a aittir.) şeklindedir. 

لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمَكْرُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. جَم۪يعاً  hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). جَم۪يعاً  kelimesi zamirsiz gelirse tekid bildiren haldir. Ancak bazı gramercilere göre tekid kabul edilmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ 

 

Fiil cümlesidir.  يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. مَا  ve masdar-ı müevvel mefûlün bih olarak mahallen mansubdur.

تَكْسِبُ  damme ile merfû muzari fiildir.  كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. نَفْسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.


 وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiilin başındaki  سَ  harfi tekid ifade eden istikbal harfidir. يَعْلَمُ  damme ile merfû muzari fiildir. الْكُفَّارُ  fail olup damme ile merfûdur. 

مَنْ  istifham harfi olup,  لِ  harf-i ceriyle mahzuf mukaddem habere mütealliktir. عُقْبَى  muahhar mübteda olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzaftır. الدَّارِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ 

 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsi geçenlerin bilinen kişiler olduğunu belirtmek yanında onlar için tahkir ifade eder.

مَكَرَ  fiilinin faili konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur.  مِنْ قَبْلِهِمْ  car-mecruru, mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

 

 فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ 

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن يمكروا (Hile yaparlarsa, tuzak kurarlarsa) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاً , mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  الْمَكْرُ  muahhar mübtedadır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Haberin takdimi kasr ifade etmiştir. iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. لِلّٰهِ , sıfat/maksûrun aleyh, الْمَكْرُ  mevsuf/maksûr olmak üzere kasr-ı mevsuf, ale’s sıfattır.

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

جَم۪يعاً  kelimesi haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Cümlede müşâkele sanatı vardır. مَكْرَ , hile demektir. Allah’ın hilesi olmaz. Hileyi, zayıf olan kişi onu yenemediği için kuvvetliye karşı yapar. Müşakele yoluyla, Allah onların hilelerini bozar, hilelerini onların kendi başına geçirir manası verilir.

فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ  ifadesinde istiare vardır. Çünkü Arap dilinde gerçek anlamda mekr, hile yaparak ansızın yakalayıp helak etmek amacıyla içte gizlenen niyetin tersini dışarıya vurmak demektir. Bu; Allah Teâlâ için uygun olmaz. O halde bununla kastedilen, azap ve cezayı hak eden kişiye farkına varmadığı, emin olduğu ve çekinmediği cihetten azabın gönderilmesidir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Mukabele yoluyla olmadıktan sonra tuzak kurmak Allah Teâlâ’ya nispet edilmez. Allah’ın düşmanları resule ve müminlere tuzak kurdular. Ayette; ”Kâfirler Allah’ın resulüne tuzak kuruyorlardı. Allah onlara başka bir tedbirle karşılık verdi: Onların mekrini batıl çıkardı ve Fatır/43 ayetinde dediği gibi tuzaklarını onların başlarına döndürdü. Enbiyaya tuzak kurdukları vakit, onların mekirleri aslında Allah’ın karşısında varlık gösteremez. Allah (c.c) onu ortaya çıkarır. Fakat onlar farkında değillerdir” anlamı vardır. (Sâbûnî, İbdâul Beyan)

Bu, Resulullah'ı (s.a.v) teselli etmek içindir. Yani onların tuzaklarının önemi ve etkisi yoktur. Hatta hakikatte mevcut bile değildir. Zira bütün tuzaklar Allah'a aittir; onların tuzakları yok hükmündedir. Çünkü  الْمَكْرُ  kelimesinin manası, başkası farkında olmadan ona kötülük ulaştırmaktır. Onların bütün yapıp yapmadıkları şeyler ise, Allah'ın (c.c) bilgisi ve kudreti dahilindedir. Onlarda olan ise, fiil ve tesir olmaksızın, sırf teşebbüstür. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

الْمَكْرُ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ   cümlesiyle,  فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

فَلِلَّهِ المَكْرُ جَمِيعًا  cümlesi  أوَلَمْ يَرَوْا أنّا نَأْتِي الأرْضَ نَنْقُصُها مِن أطْرافِها  (Rad/41) cümlesinin üzerine tefrî’ olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

فَلِلَّهِ المَكْرُ جَمِيعًا  cümlesinde car mecrurun takdimi ihtisas içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ  cümle, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiiller, cümlede hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin izafetle marife olması veciz ifade kastına matuftur.

نَفْسٍۜ ’deki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

"O, herkesin ne kazanacağını bilir" cümlesi de bu hakikati beyan etmektedir. Bunun gereği olan da, Allah'ın (cc), dostlarını koruması ve tuzak kuranları da cezalandırmasıdır.

Çünkü herkesin yaptığının karşılığı bu şekilde verilmiş olur. İşte böylece anlaşılmış oluyor ki onların tuzakları, tuzak kurdukları kimseye hiçbir etki yapmaz ve bütün tesirler Allah'a aittir. Nitekim O, onların işlemiş oldukları bütün günahlardan dolayı ve onların tuzaklarından dolayı hiç ummadıkları şekilde kendilerini muaheze edecektir.

Yahut onların kurdukları bütün tuzaklar, aslında onların, peygamberlere yönelik tuzakları değil, fakat Allah'ın (cc) onlar hakkında tuzağıdır. Zira kötü tuzak, sahibine döner. Fakat onlar bunu bilmezler. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


 وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ

 

Cümle atıf harfi  وَ ‘la وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sıygasından muzari fiil sıygasına iltifat sanatı vardır.

İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet muzari fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Müsnedün ileyhin zamir makamında zahir isimle  الْكُفَّارُ  olarak zikredilmeleri, onların küfürde ne derece ileri gittiklerini bildirerek tahkir ifade etmiştir. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki istifham ismi  مَنْ , harf-i cerle birlikte mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Az sözle çok anlam ifadesi için izafet formunda gelen  عُقْبَى الدَّارِ , muahhar mübtedadır.

 يَعْلَمُ  fiilinin mef’ûlü yerinde olan mecrur mahaldeki cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen taaccüp ve kınama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Faydayı çoğaltmak ve az sözle çok anlam ifade etmek amacına matuf müsnedün ileyh olan  عُقْبَى الدَّارِ izafetinde, عُقْبَى  sıfat olmasına rağmen  الدَّارِ ‘nin önüne geçmiş ve mevsufuna muzâf olmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.

İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)

يَعْلَمُ - سَيَعْلَمُ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

[‘’Herkesin hayır ve şer türünden ne kazandığını O bilir ve ameline göre ona karşılık verir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun yani sevap, mükâfat ve ceza itibarıyla dünya yurdunun sonunun, yahut ahiret yurdunda mükâfat ve cezanın kimin olacağını bileceklerdir.’’] Bu ayet, bu şekliyle bir tehdittir. ‘Kâfirler’ anlamındaki kelimeyi Nâfî’, İbn Kesîr ve Ebû Amr kâfir diye tekil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul okumuşlardır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

وسَيَعْلَمُ الكُفّارُ  cümlesinde  الكُفّارُ  cemi sıygasıdır. Müfred ve cemi sıygaların elif lam ile marife olması aynı manayı taşır. Yani cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Sayfadaki ayetlerin biri hariç, fasılalarını teşkil eden  ا - بِ  ve  ا - رُ  harflerinden oluşan ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

Bu sanat; fasıla veya kafiye harfinden önce gerekli olmadığı halde bir veya daha fazla harfin aynısının getirilmesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi, s. 201-202) 

Günün Mesajı

Kafirler tarih boyunca İslam'la mücadele etmek için yeni yeni yollar bulmak ve şehvetlerini tatmin için yeni yeni vasıtalar üretmekten, ayrıca yeraltı-yerüstü servetlerini sömürmekten geri durmamışlardır.

Nihayet dev bir endüstri kurmuşlar, fakat kurdukları bu endüstri, bilhassa silah endüstrisiyle, başlarında görülmedik musibetlerin kopmasına yol açmışlardır. Bilhassa dünya savaşları ve günümüzde korkunç boyutlara ulaşan nükleer ve kimyasal sitah endüstrisi, insanlığın bugünü ve geleceği adına çok büyük tehditlerdir.

İnsanlık, Kur'ân'a gözlerini kapamaya devam ettiği sürece, bir kısmı itibariyle daha korkunç musibetlere bizzat ve doğrudan maruz kalacak, bir kısmı itibariyle de bu musibetlerden şu veya bu şekilde etkilenecektir.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Ağlayarak Kabe’yi tavaf ediyordu. Gözleri ve kalbi, siyahlığa ve altın işlemelerine kilitlenmişti. Baktıkça gönlündeki muhabbet coşuyordu. Ellerini duvarlarına sürecek kadar yaklaştığında, heybetine hayran kalıyordu. Kokusunu içine çekiyordu. İhtişamının karşısında küçülüyor, dünya dertlerinden uzaklaşıyordu. Burada bulunduğu her anın kıymetini bilenlerden olmak için dua ediyordu.

Ağlayarak Kabe’yi tavaf ediyordu. Maddiyatla maneviyatın arasında bir noktadaydı sanki. Arkasına baktığında; insanların konuşmalarını işitiyor, uğultunun sahiplerini görüyordu. Gözlerini Kabe’ye çevirdiğinde ise herkes ve her şey sessizleşiyordu. Zaman durmuşçasına, içinde bulunduğu o hali; dünyaya meyil eden benliğine hep hatırlatabilmek umuduyla gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.

Tavafı bittikten sonra namazını kıldı ve ellerini semaya açtı:

Allahım! Aklıma gelen gelmeyen, farkında olduğum olmadığım her nimetin ve her kolaylığın için elhamdulillah.

Şeyh Sa’di (k.s.) der ki:

Vücudumdaki her kıl, O’nun ihsanıdır,
Ben her kıl için nasıl şükre muktedir olabilirim?

Allahım! Beni haliyle ve kalbiyle, daima Sana hamd eden kullarından eyle. Rahmetine muhtacım. Beni affet. Ailemi ve sevdiklerimi affet. Günahlarımızın üzerini ört ve tekrarlama hatasına düşmekten koru. Kalplerimizi ve ayaklarımızı, İslam yolunda sabit kıl. Dünya üzerindeki sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirenlerden olmamızı nasip et. İki cihanda da huzur ve afiyet ver.

Allahım! Şüphesiz, Sen dilediğini gerçekleştirensin. Bize hakkettiğimiz şekilde değil, merhametinle muamele et. Yaptıklarımızın karşılığını değil, merhametinle mükafatımızı ver. Ümmet olarak halimizi düzelt. Üzerimizdeki uyuşukluğu gider. Din kardeşliğimizi hatırlat. Kalplerimizdeki kini at. Başkasını küçümseyen ve kendisini yücelten nefsimize akıl ve fikir ver. Öyle ki; Hacer’ul Esved’i öperken ve Peygamber Efendimiz (sav)’i ziyaret ederken, edebimizden taviz vermeden ve birbirimizi incitmeden hareket etmemizi nasip et.

Allah yolunda; ilimde ve edepte yarışan takva sahiplerinden olmak duasıyla.

Amin.

***

Günümüzde sakınma, çekinme ve utanma duyguları olumsuz bir sınıfta değerlendirildiği için devamlı bir kenara itilmektedir. Alenen sağlığa zarar verse bile kişilerin bulundukları hali kabul etmeleri, özgürlüğe adım atmaları ve baskıcılıktan sıyrılarak kendilerini bulmaları gibi telkinler verilmektedir. Ancak farklı bir açıdan bakıldığı zaman asıl baskı olan budur. 

Halbuki üzüntü ve korku gibi olumsuz kabul edilen duygular gibi doğru yer ve mekanda ortaya çıkan utanç duygusuna da ihtiyaç vardır. Devamlı olarak bu tür duyguların bastırılması sonucunda kişi hislerinin sesini dinlememeye ve sonrasında hiç duymamaya başlar. 

Mesela rahatsızlık hissiyle beraber ortaya çıkan ve dikkat etmeliyiz frenini aktif eden çekinme eylemi; kişiyi maddi ve manevi anlamda birçok sıkıntıdan kurtarır, ahlaksızlıkları azaltır ve hatta yeri geldiğinde tehlikeden korur. Zira bu fren aktif dışı bırakıldığı zaman birçok insan için dünyanın farklı yollarında ahlaksızlığın sınırı yoktur. 

Ey Allahım! Bizi takva sahiplerinden eyle. Nefse hizmet eden duygulardan doğan isteklere kapılmadan, Senin yolunda ayaklarımızı sağlam kılacak ve günahlardan uzaklaştıracak iman ile güçlenen duygularına kulak verenlerden olmamız için yardımcımız ve yol göstericimiz ol. Haya duygumuzu kaybetmekten ve bizi Senden uzaklaştıracak duygularla kendimizi kandırmaktan muhafaza buyur. Bizi doğru yerde ve mekanda utanıp sakınanlardan eyle. Hakikati hatırlatan iç sesimizi daima işitenlerden ve yüzünü istiğfar-şükür ile derhal Sana dönenlerden eyle. Kur’an ve sünnet ışığında yaşayıp ölenlerden, dirilip kurtuluşa erenlerden eyle.

Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji