13 Şubat 2025
Ra'd Sûresi 43-43 / İbrahim Sûresi 1-5 (254. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Ra'd Sûresi 43. Ayet

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلاًۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ  ٤٣


İnkâr edenler, “Sen peygamber değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap (Kur’an) bilgisi bulunanlar yeter.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَيَقُولُ ve diyorlar ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 لَسْتَ sen değilsin ل ي س
5 مُرْسَلًا gönderilmiş bir elçi ر س ل
6 قُلْ de ki ق و ل
7 كَفَىٰ yeter ك ف ي
8 بِاللَّهِ Allah’ın
9 شَهِيدًا şahid olması ش ه د
10 بَيْنِي benimle ب ي ن
11 وَبَيْنَكُمْ sizin aranızda ب ي ن
12 وَمَنْ ve bulunanların
13 عِنْدَهُ yanında ع ن د
14 عِلْمُ bilgisi ع ل م
15 الْكِتَابِ Kitap ك ت ب

Peygamber için “onun gerçek bir Allah elçisi” olduğunu Allah’ın, kendisinin ve bu konuda bilgi sahibi olanların bilmesi yeterlidir. İnanmayanların ona “Sen peygamber değilsin” demeleri tabii ve etkisizdir. 
 “Kitap bilgisine sahip olanlar”dan maksadın kimler olduğu konusunda iki ihtimal vardır: 
a) Bundan maksat Tevrat ve İncil bilgisine sahip olan yahudi ve hıristiyan âlimleridir; çünkü yukarıda belirtildiği üzere (âyet 36) Kur’an amelî konularda bazı farklılıklar getirse de dinin esasları itibariyle önceki kitaplarla uyuşuyor ve onları tasdik ediyordu (Mâide 5/48); ayrıca onların kitaplarında Hz. Peygamber’in evsafı ile ilgili bilgiler ve geleceğine dair müjdeler vardı; dolayısıyla Ehl-i kitap‘tan kendi dinlerine samimiyetle bağlı olanlar Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’dan da hoşlanıyor ve memnun oluyorlardı. Bu sebeple yüce Allah Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğuna dair onların şahit gösterilmesini elçisine emretmiştir.
 b) Bunlar Varaka b. Nevfel gibi Mekkeliler’den olup yahudi veya hıristiyan olmadıkları halde Tevrat ve İncil’i bilen kimselerdir. Nitekim Hz. Peygamber’e ilk vahiy geldiğinde eşi Hz. Hatice onu Varaka’nın yanına götürmüş, o da Hz. Muhammed’e vahiy getiren meleğin daha önce Hz. Mûsâ’ya vahiy getiren melek olduğunu söylemişti, Mekkeliler de bu olaydan haberdar olmuşlardı (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 3).
 c) Kitap bilgisine sahip olanları belli bir grupla sınırlandırmak yerine, “Allah’ın vahyi, gönderdiği kitaplar konusunda bilgisi olanlar, bunları okuyup anlayarak hakkı bâtıldan ayırma ölçütü kazanmış bulunanlar” şeklinde anlamak daha uygundur. Bu takdirde, yukarıda geçen iki grup dışında, meselâ Kur’an’ı okuyan, bu kitap hakkında yeterli bilgiye sahip olanlar da, “kitap hakkında bilgi sahibi” olanlara dahil sayılacaklardır. Çünkü Hz. Muhammed’in peygamberliğinin en açık ve kesin delili Kur’an’dır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 298-299

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلاًۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. يَقُولُ  damme ile merfû muzari fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli, لَسْتَ مُرْسَلاً ’dir.  يَقُولُ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَسْتَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

تَ  muttasıl zamiri  لَيْسَ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. مُرْسَلاً  kelimesi,  لَيْسَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

لَيْس  isim cümlesini olumsuz yapar. Sadece mazisi çekildiği için camid bir fiildir. Mazi kipinde tüm şahıs zamirlerine çekimi yapılabilmektedir. Türkçeye “değildir, yoktur, hayır” vb. şeklinde tercüme edilir. Bazen  لَيْسَ ’ nin haberinin başına manayı tekid için zaid (بِ) harfi ceri gelebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُرْسَلاً ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i mef’ûludur. 

 

 

 

 قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ 

 

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli,  كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً ‘dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

كَفٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  بِ  harf-i ceri zaiddir.  للّٰهِ  lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى  fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. شَهٖيداً  temyiz olup fetha ile mansubdur. 

بَيْن۪ي  mekân zarfı  شَه۪يداً ‘e müteallik olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بَيْنَكُمْ  mekân zarfı, atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen müphem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:

1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyezdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

 

Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  atıf harfi  وَ  ile lafza-i celâle matuf olup, mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ ‘dir. İrabtan mahalli yoktur.

عِنْدَهُ  mekân zarfı mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  عِلْمُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. الْكِتَابِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلاًۜ 

وَ , istînâfiyyedir. 

İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu cümle, bu sözün onlar tarafından defalarca söylendiğine işaret etmek ve onların doğruluk delillerini gördükten sonra da yalanlarına devam etmelerindeki acayip hallerini canlandırmak için muzari fiil olarak gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonradan gelen habere dikkat çekmenin yanında bu kişileri tahkir ifade eder.

يَقُولُ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَسْتَ مُرْسَلاً  cümlesi, nakıs fiil  لَيْسَ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsm-i mefûl veznindeki  مُرْسَلاً  müsneddir. 

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

بِاللّٰهِ ’deki  ب  harf-i ceri zaiddir. Tekid ifade eder. Terkibin aslı  كَفى اللَّهُ  şeklindedir. 

اللّٰهِ , lafzen mecrur, mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir. 

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir. 

شَه۪يداً  temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır. Yani  كَفى اللَّهُ مِن جِهَةِ الشّاهِدِ (Şahitlik bakımından Allah kâfidir.) demektir. 

Allah’ın şahid olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb sanatı vardır. Allah sadece şahid olarak değil, Basîr, Semi', Hafîz olarak da yeter. 

Ayetin sonunda  كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً [Allah şahit olarak yeter.] buyurulmuştur. Yani peygambere itaatle ilgili olarak Allah, hesap sorar. O halde Allah'ın emirlerini yerine getirin demektir. Cümlede lâzım- melzûm alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

َشَه۪يد  kelimesi  شَاهِدُ ’un mübalağasıdır.  شَاهِدُ , bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar, gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez.  شَه۪يد  insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır.

شَه۪يداً  ‘e müteallik zarf-ı mekan olan  بَيْنَ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنْ  müşterek ism-i mevsûlu,  atıf harfi  وَ ‘la lafza-i celâle matuftur. Sılası olan  عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Mekan zarfı  عِنْدَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عِلْمُ الْكِتَابِ, izafeti muahhar mübtedadır.

Müsnedün ileyh olan  عِلْمُ الْكِتَابِ  izafeti, sözü kısaltmış ve veciz (az sözle çok şey ifade etmek) hale getirmiştir. 

يَقُولُ - قُلْ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr,  بَيْن۪ ‘nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır. 

الْكِتَابِ  kelimesindeki tarif; cins içindir, Tevrat ve İncil’i ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Ayette latif bir kinaye vardır. عِلْمُ الْكِتَابِ, Peygamber Efendimize inanarak onun risaletinin doğruluğuna şahitlik eden yahudi hahambaşı Abdullah ibni Selam’ın sözünden kinayedir. (Sâbûnî, İbdâul Beyan)

“Bir de yanında kitap bilgisi olanın şahitliği yeter” ile kastedilen Kur’an ve onun mucize nazmı hakkında bilgisi olan, yahut Tevrat bilgisi olan ki o da İbn Selâm ve aynı gruptan olanlardır ya da Levh-i Mahfûz bilgisi olan ki o da Allah Teâlâ’dır. Yani ibadeti hak eden ve Levh-i Mahfûz’dakini yalnız kendisi bilenin şahitliği yeter ki içimizden yalancı olanı rezil eder. Bunu kesra ile  ومِنْ عِنْدِهِ  şeklinde okuyuş da destekler.  عِلْمُ الْكِتَابِ  birinciye göre zarf ile merfû’dur, çünkü mevsûle (مَنْ) itimat etmiştir. Mübteda olup zarfın da haberi olması da caizdir ki bu da sadece ikinci okuyuşta olur. Harf-i cer ve meçhul sıygası ile  و مِنْ عِنْدِهِ عُلِمَ الكتاب  olarak da okunmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Meşhur kıraate göre  مَنْ عِنْدَهُ  şeklinde okunması, “Nezdinde, kitap ilmi olan kimse” demek olur.  مِنْ عِنْدِهِ  şeklinde okunmasına göre kelamın başındaki  مِنْ , ibtidâ-i gaye, (yani, mesafenin başlangıcını) ifade etmektedir. Yani, “kitabın ilmi, Allah katından başlamaktadır” şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Kur’an-ı Kerim’in her suresinde olduğu gibi bu surenin de sona erişi hüsn-i intehâ sanatının güzel bir örneğini teşkil etmektedir.

Surenin genelinde olduğu gibi son sayfadaki ayetlerin fasılaları da dikkate şayandır. Fasılalar surenin okunuşuna apayrı bir musiki katmaktadır. Bu özellik Kur’an’ı dinleyen kişide derin bir tesir bırakır. Ayet sonlarındaki bu mükemmel uyum, seci sanatının en güzel örneklerindendir. 

İbrahim Sûresi
Mekke döneminde inmiştir. 52 âyettir. İçinde Hz. İbrahim’den ve ailesinden söz edildiği için bu adı almıştır. Sûre de başlıca imanın temel konuları olan Allah’a iman, peygamberlere iman, öldükten sonra dirilme ve hesap ele alınmaktadır.
Mushaftaki sıralamada on dördüncü, iniş sırasına göre yetmiş ikinci sûredir. Nûh sûresinden sonra, Enbiyâ sûresinden önce nâzil olmuştur. Müfessirlerin çoğunluğuna göre sûrenin tamamı Mekke döneminde inmiştir; 28 ve 29. âyetlerin Medine döneminde Bedir Savaşı’na katılan müşrikler hakkında indiğine dair rivayetler de vardır (Taberî, XIII, 219-223).
Sûre Allah’ın varlığı ve birliği, vahiy, peygamberler, öldükten sonra dirilme ve sorgulanma gibi temel inanç konularını ana hatlarıyla içermektedir. Bu çerçevede getirilen deliller, insanların aydınlatılması için indirilmiş olan vahiy, insanları Allah yolundan alıkoyanların kınanması, peygamberlerin görevleri, Hz. Mûsâ’nın peygamberliği ve kıssasından bazı kesitler, peygamberlere karşı olumsuz tavır takınanların başlarına gelen sıkıntılar, Allah’a güvenme ve itaat etmenin önemi, âhiret halleri, inkârcıların dünyadaki amellerinin değeri, âhirette şeytanın suçlulara karşı tavrı, orada müminlere verilen mükâfat, inkârcılara verilen ceza, Hz. İbrâhim’in duası, son olarak Kur’an’ın insanlığa gönderilmiş bir mesaj oluşu gibi konulara da temas edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İbrahim Sûresi 1. Ayet

الٓـرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ  ١


1-2. Ayetler Meal  :   
Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الر Elif Lam Ra
2 كِتَابٌ (Bu), Kitaptır ك ت ب
3 أَنْزَلْنَاهُ indirdiğimiz ن ز ل
4 إِلَيْكَ sana
5 لِتُخْرِجَ çıkarman için خ ر ج
6 النَّاسَ insanları ن و س
7 مِنَ -dan
8 الظُّلُمَاتِ karanlıklar- ظ ل م
9 إِلَى
10 النُّورِ aydınlığa ن و ر
11 بِإِذْنِ izniyle ا ذ ن
12 رَبِّهِمْ Rablerinin ر ب ب
13 إِلَىٰ
14 صِرَاطِ yoluna ص ر ط
15 الْعَزِيزِ Aziz ع ز ز
16 الْحَمِيدِ ve övgüye layık olanın ح م د

Bazı sûrelerin başında bulunan bu harflere “hurûf-i mukattaa” denir (bilgi için bk. Bakara 2/1). Bu harflerden sonra genellikle kitaptan, âyetlerden veya vahiyden söz edilir. Burada da aynı üslûp kullanılmıştır.
 Hz. Peygamber’e indirilen kitaptan maksat Kur’an’dır. Allah Teâlâ cehalet, inkâr, bâtıl inanç gibi durumları zulumât (karanlık); bilgi, iman, hidayet gibi hasletleri de nûr (aydınlık) olarak nitelemiştir.
“Rablerinin izniyle” ifadesi Hz. Peygamber’in bu görevi kendiliğin-den değil, Allah’ın emri ve iradesiyle yerine getirdiğine işaret eder. Bir anlayışa göre de bu ifade peygamberin görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu; hidayete erdirmenin ise Allah’ın izin ve iradesine bağlı bulun-duğunu gösterir. Göklerin ve yerin mülkiyet ve yönetimini elinde bulun-duran Allah, doğru yolu bulmak isteyenleri doğru yola iletir; böyle bir kudreti bırakıp da O’nun yarattığı varlıklara tanrı diye tapanları da kendi hallerine bırakır, sapkınlıkları içerisinde bocalar dururlar; bunlar irade ve tercihlerini yanlış yönde kullandıkları için yüce Allah bunları şiddetli bir azap ile tehdit etmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 302
 صرط Sarata : صِراطٌ doğru yoldur. Bu kavram سِراطٌ şeklinde de telaffuz edilmiştir ki kolay yol manasına gelir. Ya gideninin kendisini yuttuğu ya da kendisinin gidenlerini yuttuğu tasavvur edilerek yol için ‘lokma’ tabiri de kullanılmıştır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de sadece isim türevleriyle 45 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli sırattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

الٓـرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ

 

الٓـرٰ۠  hurufu mukatta harflerindendir. 

İsim cümlesidir.  كِتَابٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, هذا  (bu) şeklindedir.  اَنْزَلْنَاهُ  cümlesi, كِتَابٌ ‘nun sıfatı olarak mahallen merfûdur.

اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  اِلَيْكَ  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

لِ  harfi,  تُخْرِجَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أَنْ  ve masdar-ı müevvel,  لِ  harf-i ceriyle  اَنْزَلْنَاهُ  fiiline mütealliktir.

تُخْرِجَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  النَّاسَ  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ الظُّلُمَاتِ  car mecruru  تُخْرِجَ  fiiline mütealliktir. اِلَى النُّورِ  car mecruru  تُخْرِجَ  fiiline mütealliktir.

بِـاِذْنِ  car mecruru  تُخْرِجَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri;  ملتبسا بإذن ربّهم (Rablerinin izniyle beraber olarak) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِلٰى صِرَاطِ  car mecruru اِلَى النُّورِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. الْعَز۪يزِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْحَم۪يدِ  kelimesi الْعَز۪يزِ ‘den bedel veya sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir. 

تُخْرِجَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

الْعَز۪يزِ- الْحَم۪يدِ  kelimeleri sıfat-ı müşebbehedir. Benzeyen sıfat demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الٓـرٰ۠ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ

 

Kelama en güzel giriş şekillerinden biri de kelamın konusuyla alakalı bir şeyle başlamaktır. Böylece kelamın maksadına işaret edilmiş olur. Surenin bu ilk ayeti berâaet-i istihlâl sanatının güzel bir örneğidir.

Kur’ân’daki sûrelerin başı öylesine güzeldir ki muhâtabın dikkatini celb edip hemen etkisi altına alır ve devâmını dinlemeye sevk eder.  Hurûf-u mukattaa ile başlayan bütün sureler buna örnektir. Çünkü muhatabın dikkatini celbeder ve dinlemeye teşvik eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Bedî İlmi)

Tefsir alimleri surelerin başlarındaki bu harfler hakkında farklı görüşlere sahiptir. Âmir eş-Şâbi, Süfyan es-Sevri ve bir grup muhaddis şöyle demiştir: “Bunlar Allah'ın Kur’an-ı Kerim’de sakladığı bir sırdır. Yüce Allah’ın her bir kitabında böyle bir sırrı vardır. Bunlar, yüce Allah’ın bilgisini yalnızca kendisine sakladığı müteşabih ayetler arasında yer alırlar. Bunlar hakkında bir şey söylemek gerekmez. Biz bunlara iman eder ve Allah’tan geldikleri gibi okuruz.” (Kurtubî, El-Câmi’li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Aynı mukattaa harfleriyle başlayan surelerin aralarında mana veya konu açısından bir yakınlık vardır. 5 sure bu harflerle başlamıştır. Hepsi de mushafta arka arkaya yer alan Yunus, Hud, Yusuf, Ra’d, İbrahim ve Hicr sureleri sureleri bu şekilde başlamıştır. Sadece Ra’d suresinde ilave olarak mim harfi de eklenmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de mukattaa harfleriyle başlayan surelerin hepsinde bu harflerden sonra muhakkak kitapla ilgili bir açıklama gelir.

Kuran’ı Kerim’deki bütün surelerde olduğu gibi bu surenin de başlangıç ayeti, sureye uygun ve yerinde bir başlangıç olup, anlamı açık, kapalılıktan uzaktır.

İlk cümle olan  كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ , ibtidaiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  كِتَابٌ  kelimesi takdiri  هذا (Bu) olan mahzuf mübtedanın haberidir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ  cümlesi,  كِتَابٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)  

اَنْزَلْنَاهُ fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle   اَنْزَلْنَاهُ  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنَ الظُّلُمَاتِ  ve  اِلَى النُّورِ  car-mecrurları  لِتُخْرِجَ  fiiline , بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ  car-mecruru ise  لِتُخْرِجَ ‘daki failin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَبِّهِمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  هِمْ  zamirinin ait olduğu kişiler, Rab ismine muzaf olan  اِذْنِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab, Azîz ve Hamîd isimlerinin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ  ifadesi cer harfinin tekrarı ile  اِلَى النُّورِ ‘den bedeldir.

Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Azîz ve Hamîd olanın yolu ifadesinden sonra Allah lafzı ve sıfatlarının söylenmesi Allah (c.c)‘nun azamet ve yüceliğini vurgulamak ve zihinlerde yerleştirmek için yapılan ıtnâbtır.

الظُّلُمَاتِ - النُّورِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab,  الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِۙ  ve  النُّورِ - كِتَابٌ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الْعَز۪يزِ - الْحَم۪يدِۙ  kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

صِرَاطِ الْعَز۪يزِ  izafetinde  الْعَز۪يزِ  ve ondan bedel olan  الْحَم۪يدِۙ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ve muzafa tazim ifade etmiştir. 

لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  [İnsanları, karanlıklardan aydınlığa çıkarman için] cümlesinde istiare vardır. Şöyle ki  الظُّلُمَاتِ  [karanlıklar] inkâr ve sapıklık,  النُّورِ [aydınlık] ise hidayet ve iman için müstear olarak kullanılmıştır.

Beyzâvî ayetin  مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  ifadesini, aydınlığa karanlıklardan yani:  اىْ مِنْ اَنْوَاعِ اَلضَّلاَلِ اِلَى اَلْهُدَى  insanları çeşitli sapıklıklardan hidayete çıkarman için” şeklinde açıklamıştır. Müfessirimiz bu ifadesiyle  الظُّلُمَاتِ  (karanlık) lafzının  ضَّلاَلِ (sapkınlık) için, النُّورِ (aydınlık) lafzının ise hidayet için müstear olarak kullanıldığına işaret etmiştir. ‘Çeşitli sapkınlıklar’ tabiriyle de şunu anlatmak istemiştir:  الظُّلُمَاتِ  lafzı cemi olarak gelmiştir. Zira dalaletin; cehalet, hevaya uyma, vesveseleri ve küfre götüren şüpheleri kabul etme gibi türleri vardır. İmana götüren tek şey ise hidayettir. Bundan dolayı  الظُّلُمَاتِ  lafzı cemi olarak dalalet lafzı yerine istiare edilmişken, النُّورِ  lafzı tekil olarak hidayet yerine istiare edilmiştir. Yine الظُّلُمَاتِ'ın  çoğul, النُّورِ 'un tekil ifade edilmesi, küfür ve bid’at yollarının pekçok; hayır yolunun ise tek olduğunu göstermektedir. Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı - Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb

Cenab-ı Hak, küfrü ancak الظُّلُمَاتِ ‘ye (karanlıklara) benzetmiştir. Çünkü küfür, insanın hidayet yolundan şaştığı halin en ileri noktasıdır. Hak Teâlâ imanı da nura (ışığa) benzetmiştir. Çünkü bu, hidayet yolunun sayesinde aydınlanacağı en ileri şeydir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada istiarenin gerçekleştiği  الظُّلُمَاتِ  ve النُّورِ  kelimeleri isim olduğu için bu istiare, istiare-i asliyye olarak anılmaktadır.  (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı- Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

اَنْزَلْنَاهُ  ile  رَبِّهِمْ  kelimeleri arasında mütekellimden gaibe geçişte,  الظُّلُمَاتِ  ile النُّورِ  kelimeleri arasında müfred ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ  [Rabblerinin izniyle] ibaresindeki  بِـ  harfi;  لِتُخْرِجَ  fiiline taalluk etmektedir. Burada fiilin Peygambere (s.a.v) izafe edilmesinin sebebi, davet edenin, uyarıp hidayete çağıranın kendisi oluşu dolayısıyladır.

بِـاِذْنِ رَبِّهِمْ  [Rablerinin izniyle] yani O’nun kolaylaştırması, müyesser kılması ile. Bu ifade, perdenin kaldırılarak işin kolaylaştırılması anlamındaki izin ifadesinin istiare olarak kullanımıdır. Allah’ın onlara kolaylaştırması ise kendilerine ihsan ettiği lütuf ve muvaffakiyet sayesinde olur.(Zemahşeri , Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ـاِذْنِ , huzura girmek isteyenlere kapıyı açmaktır,  ـاِذْنِ ‘in  bu manasıyla bütün insanlar için geçerli olduğu açıktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

اِلٰى صِرَاطِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ  [Azîz, Hamîd olanın yoluna] ibaresinin de -araya  و  harfi getirmeksizin- gelmesi; “Akıllı, faziletli Zeyd’in yanına gittim” demeye benzer. و harfinin getirilmeyişi sebebi ise her iki sıfatın da aynı kişiye ait oluşudur.

“Aziz”in hiçbir kimsenin mağlup edemediği kimse anlamında olduğu söylendiği gibi, mülk ve saltanatında kendisine erişilemeyen, O’na zarar verilemeyen anlamında olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

صِرَاطِ  kelimesi ‘yol’ demektir. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müstearun leh) hazf edilmiş müstearun minh kalmıştır. Tasrihî istiaredir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

صِرَاطِ ‘ın Allah’a izafesi ya maksat o olmasından ya da yolu gösterenin kendisi olmasındandır. Azîz ve hamid sıfatlarının özellikle seçilmesi şunu göstermek içindir ki o yolundan gideni hor etmez ve onu izleyeni eli boş döndürmez. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)  

Allah Teâlâ, Azîz vasfını Hamîd vasfından önce zikretmiştir. Çünkü doğru olan şudur: Allah Teâlâ’yı bilmenin başlangıcı, O’nun Kādir, sonra Âlim ve sonra herşeyden müstağni olduğunu bilmektir. Azîz, kādir demektir; hamîd ise, âlim ve müstağni olması demektir. Binaenaleyh Allah’ın kādir olduğunu bilmek, O’nun herşeyi bilen ve herşeyden müstağni olan olduğunu bilmekten önce geldiği için Aziz ismini Hamîd isminden önce zikretmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada Allah’ın yüce sıfatları arasından  العَزِيزِ الحَمِيدِ  isimlerinin tercih edilmesi makama münasip olması dolayısıyladır. Çünkü Azîz; yenilmeyen, daima galip olan demektir. Kitap'ın indirilmesi, Allah'ın insanlardan istediklerinin sahih olduğunun bir delilidir, böylece onunla ihtilafa galip gelecek ve insanların aleyhine delil oluşturacaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

İbrahim Sûresi 2. Ayet

اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ  ٢


 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهِ Allah
2 الَّذِي ki
3 لَهُ O’nundur
4 مَا ne varsa
5 فِي
6 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
7 وَمَا ve ne varsa
8 فِي
9 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
10 وَوَيْلٌ vay haline و ى ل
11 لِلْكَافِرِينَ şu kafirlerin ك ف ر
12 مِنْ dolayı
13 عَذَابٍ azabdan ع ذ ب
14 شَدِيدٍ çetin ش د د
 ويل Veyele : وَيْلٌ çirkinlik, kötülük ve belânın ortaya çıkması halinde söylenen hüzün, helak ve zorluk manası taşıyan bir yanma yakılma ifadesidir. Olup bitene çokça üzülmek/kederlenmek için de kullanılır. Cehennemde bir vadidir diyenler sözlük anlamının bu olduğunu kastederek bunu söylememişlerdir. Bilakis Yüce Allah’ın bu kelimeyi kendisine hitaben söylediği kimsenin Cehennem’de ateşten bir yeri hakettiğini ifade etmekte olduğunu anlatmak istemişlerdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki isim türeviyle birlikte 40 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli veyl olsundur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ 

 

اَللّٰهِ  lafza-i celâl,  الْحَم۪يدِ  veya  الْعَز۪يزِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur.  الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, اَللّٰهِ  lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)


 وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيْلٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

مِنْ عَذَابٍ  car mecruru  وَيْلٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir.  شَد۪يدٍ  kelimesi  عَذَابٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَافِر۪ينَ  ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَد۪يدٍۙ  sıfat-ı müşebbehedir.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ 

 

Lafza-i celâl, önceki ayetteki Hamîd veya Azîz isimlerinden bedeldir. Müstenefe olan ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Allah lafzı için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan  لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır.

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl  وَمَا فِي الْاَرْضِ , birinciye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.

السَّمٰوَاتِ  - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

فِي السَّمٰوَاتِ - فِي الْاَرْضِۜ  ibarelerindeki  فِي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضِۜ  mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır.  Çünkü yeryüzü ve gökyüzü  zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yer ve gökteki bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.   

مَا - فِي  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الَّذ۪ي - مَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Aziz varlığın kim olduğu hususunda bir şüphe hasıl olmuş, bundan dolayı da, Cenab-ı Hak, “Allah ki göklerde ve yerde olan her şey O’nundur” ifadesini ona atfetmiştir. Böylece de, o şüpheyi izale etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah lafza-i celâli müştak değildir. Müştak isim, kendisi için bir müştakın minh (türediği kelime) bulunması gereken şeydir. Mesela, أسود (siyah) kelimesi ‘kendisinde siyahlık bulunan şey’; ناطق (konuşan) kelimesi de, ‘kendisinde konuşmanın meydana geldiği şey’ demektir. Binaenaleyh eğer, Allah kelimesi, herhangi bir manadan iştikak etmiş (türemiş) bir isim olsaydı, o zaman onun, bir müştakun minhinin olduğu anlaşılırdı ki o takdirde bu mefhum, bizatihi (mefhum olarak) müşterekliğe mani olan bir durum ihtiva etmeyen külli bir mefhum olurdu. 

Binaenaleyh eğer, “Allah” lafza-i celâli müştak bir  lafız olsaydı, o zaman, müşterek olmayı mümkün kılan bir mefhum olurdu. Eğer durum gerçekte böyle olsaydı, bizim “Lâ ilahe illallah” (Allah'tan başka ilah yoktur) şeklindeki sözümüz, tam bir tevhidi ifade etmiş olmazdı. Çünkü bu sözde müstesna olan Allah lafzı olup, kendisinde ortaklığın bulunmasına mani bir lafız olmamış olurdu. Ümmet, “Allah’tan başka ilah yoktur” sözümüzün, sırf tevhidi ifade ettiğinde ittifak ettiğine göre, biz Allah lafzının bir alem (özel) isim olduğunu anlamış oluruz. Biz, Allah Teâlâ’nın diğer sıfat ve isimlerini söylemek istediğimizde, önce “Allah” lafzını söyler, sonra bunu o sıfatlarla tavsif ederiz. Mesela, هُوَ اللهُ الَّذِى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ  deriz. Bizim, bunu ters çevirip de,  اَلرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الله  dememiz mümkün değildir. Allah lafzının, Hak Teâlâ'nın zatının alem ismi, diğer kelimelerin ise O'nun sıfatlarına delalet eden lafızlar olduğunu anlarız. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ  من في السماوات ومن في الأرض  (gökteki kimseler) demeyip de, niçin   ما في السماوات و ما في الأرض  [gökteki şeyler] demiştir?" denilirse, biz deriz ki: Maksat, kendisi dışında kalan şeylerin yaratılmış olma bakımından O'na nisbet edilmesi olup, kendisi dışında kalan varlıklar içinde de akıllı olmayan varlıklar çoğunluğu teşkil edince, Allah Teâlâ, çoğunluğu hepsinin yerine koyarak, bunları  ما  "şey, şeyler...." lafzıyla beyan buyurmuştur. Yine bu şeyler Allah'a, O'nun birer mahluku olması bakımından isnad edilmişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1558, Bakara 255)

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  [Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur.] Göklerde ve yerde her kim ve her ne varsa O’na aittir. Hiç kimsenin onlarda Allah’a bir ortaklığı yoktur. Hiç kimsenin O’nun üzerinde bir otoritesi bulunmaz. Nasıl sizlerden birinin kölesinin efendisinden başkasına hizmet etmeye hakkı yoksa O’ndan başkasına kullukta bulunmak asla caiz değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara 255)


 وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  وَيْلٌ ’nun haberi mahzuftur.  لِلْكَافِر۪ينَ  bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  وَيْلٌ  kelimesinin nekre gelmesi tahkir ifade etmiştir. وَيْلٌ  cehennemde bir vadi olarak bilinen bir kelimedir. Beddua manasında olduğu için nekre gelmesine cevaz verilir.  وَيْلٌ : azap, küçük düşürme, sıkıntı, felaket, yazık eyvah manasına gelir. 

Cümle, haber formunda geldiği halde muktezâ-i zâhirin hilafına olarak beddua manası taşıdığı için lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

وَيْلٌ  kelimesinin nekre getirilmesi, durumun büyüklüğünü ve korkunçluğunu ifade etmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وَيْلٌ , helak olsun demektir. Azap manasında beddua olarak kullanılır.  وَيْلٌ , kâfirlere aittir. Çünkü şiddet ifade eden bir kelimedir. Zira  و - يْ - لٌ  harflerinin meydana getirdiği terkip, hemen hemen daima şiddet manasını ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, Bakara/79) 

وَيْلٌ  kelimesi fiili olmayan bir mastardır. Mef’ûlu mutlak şeklinde mansub olarak gelir. Sebat ifadesi için merfû olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ  car-mecruru, وَيْلٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

شَد۪يدٍ  kelimesi,  عَذَابٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَذَابٍ  kelimesindeki nekrelik, azabın tasavvur edilemeyecek evsafta olduğuna işaret eder.

وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍ  [Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlere] ibaresi kitabı inkâr eden ve o sebeple karanlıklardan aydınlığa çıkamayan için tehdittir.  وَيْلٌ  kelimesi kurtuluş manasındaki  وأل  kelimesinin zıddıdır. Aslı masdar olduğu için nasbtır, ancak çekimli olmadığından sebat ifade etmesi için merfû olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hak, en büyük azabı ifade eden  وَيْلٌ  ile tehdit etmiş olduğu o kâfirlerin sıfatını beyan etmiştir. Onların sıfatlarından üç çeşidi zikretmiştir.

1- اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ [Onlar dünya hayatını, ahiretten üstün tutup severler] 

2- وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ [Allah’ın yolundan alıkoyarlar].

3- وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا [Onu eğriliğe çevirmek isterler] (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
İbrahim Sûresi 3. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ  ٣


Dünya hayatını ahirete tercih edenler, (insanları) Allah yolundan çevirip onu eğri ve çelişkili göstermek isteyenler var ya, işte onlar derin bir sapıklık içindedirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ ki onlar
2 يَسْتَحِبُّونَ tercih ederler ح ب ب
3 الْحَيَاةَ hayatını ح ي ي
4 الدُّنْيَا dünya د ن و
5 عَلَى karşılık
6 الْاخِرَةِ ahirete ا خ ر
7 وَيَصُدُّونَ ve engel olurlar ص د د
8 عَنْ -ndan
9 سَبِيلِ yolu- س ب ل
10 اللَّهِ Allah’ın
11 وَيَبْغُونَهَا ve onu isterler ب غ ي
12 عِوَجًا eğrilmesini ع و ج
13 أُولَٰئِكَ işte onlar
14 فِي içindedirler
15 ضَلَالٍ bir sapıklık ض ل ل
16 بَعِيدٍ derin ب ع د

“Tercih edenler” diye tercüme ettiğimiz yestehibbûne fiili, “sevmek” mânasındaki muhabbet kelimesinin türevlerinden olup inkârcıların dünya hayatını âhireti unutturacak derecede sevdiklerini, ona bağlandıklarını, bu sebeple onu âhiret hayatına tercih ettiklerini belirtmektedir. Âyette dünya hayatını ölçülü olarak sevenler değil, onu âhiret hayatına tercih edenler kınanmıştır (Râzî, XIX, 78). Zira Kur’an insanın, hayatı ve yaşamak için gerekli olan dünya nimetlerini sevmesini yasaklamamış, aksine dünya nimetlerinin insan için yaratıldığını bildirmiş, onlardan en güzel şekilde faydalanmasını teşvik etmiştir (krş. Bakara 2/201; A‘râf, 7/31-32; Kasas 28/77).
 İnkârcılar aynı zamanda İslâm’a, onun kutsal değerlerine ve bağlılarına karşı kin ve düşmanlık besleyerek yalan, iftira, hile ve tehdit gibi çeşitli yöntemlerle Allah’ın dinini kötü gösterip maddî ve mânevî imkânları kullanarak başkalarının İslâm’a girmesini engellemeye kalkışmalarından dolayı da kınanmışlardır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 302

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ 

 

İsim cümlesidir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذِينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَسْتَحِبُّونَ  ‘dir Îrabtan mahalli yoktur.

يَسْتَحِبُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَيٰوةَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةَ ’nin sıfatı olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. عَلَى الْاٰخِرَةِ  car mecruru  يَسْتَحِبُّونَ  fiiline mütealliktir. وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la sılaya matuftur.

يَصُدُّونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَنْ سَب۪يلِ  car mecruru  يَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يَبْغُونَهَا عِوَجاً  cümlesi, atıf harfi  وَ ’la sılaya matuftur.

يَبْغُونَهَا  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عِوَجاً  hal olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَحِبُّونَ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  حبب ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الدُّنْيَا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ

 

Cümle,  اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي ضَلَالٍ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir.  بَع۪يدٍ  kelimesi  ضَلَالٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

بَع۪يدٍ ; sıfat-ı müşebbehedir.

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi habere dikkat çekmek ve bahsi geçenleri tahkir içindir.

Mübteda konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan  يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الدُّنْيَا  kelimesi  الْحَيٰوةَ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

الْاٰخِرَةِ - الدُّنْيَا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

İsm-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sılasına hükümde ortaklık sebebiyle atfedilen  يَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Veciz ifade kastına matuf  سَب۪يلِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  سَب۪يلِ , şan ve şeref kazanmıştır. عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ  car-mecruru, يَصُدُّونَ  fiiline mütealliktir.

يَصُدُّونَ عَنْ  ibaresinde istiare sanatı vardır. İnkâr etmek, uzaklaşmaya benzetilmiştir.

سَب۪يلِ اللّٰهِ  ibaresinde istiare sanatı vardır. Yol anlamındaki  سَب۪يلِ  kelimesi din manasında müstear olmuştur. Hedefe ulaştırması bakımından benzer oldukları için din, yola benzetilmiştir. Müşebbeh (müsteârun leh) hazfedilmiş müsteârun minh kalmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır. 

Aynı üslupta gelen  وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً  cümlesi sılaya  وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hal konumundaki  عِوَجاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. 

وَيَبْغُونَهَا عِوَجاً  sözünde de istiare vardır. Çünkü Allah’ın yolu, onun dini demektir. Buna göre dinde sapma noktaları ararlar sözü “Açık ve boş noktalar bulmaya çalışırlar.”, “O doğru değil eğri büğrü bir yoldur.” diye şüpheler vehmettirirler demektir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları, Hud /19)

‘’Allah yolu” ndan murad, Allah’ın dini ve Resulüne ittibadır. Onların Allah yolunda eğrilik aramaları birtakım şüpheler ileri sürerek Allah yolunu eğri göstermek istemeleri veya insanlara Allah yolunu eğri bir yol olarak sunmaya çalışmalarıdır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t- Te’vîl, Hud /19)

Sen eğer dilersen,  اَلَّذ۪ينَ  kelimesini önceki ayette geçen kâfirine kelimesinin sıfatı yaparsın, istersen onu mübteda yapıp,  اُو۬لٰٓئِكَ  kelimesini de haberi kabul edersin, istersen de, kınama manası taşıyan mahzuf bir (……) fiilinin mef’ûlü olmak üzere); mansub kabul edersin.

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا   [Onlar dünya hayatını… severler ] ifadesi, onların, dünya hayatına karşı duyulan muhabbetin zirvesinde bulunduklarına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayeti kerimede sadece severler fiiliyle yetinilmeyip  حِبُّ  fiili istif’al babında  يَسْتَحِبُّونَ  şeklinde gelerek adeta dünya hayatını sevmeyi sevdikleri, istedikleri ifade edilmiştir.

يَسْتَحِبُّونَ - يَبْغُونَهَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kâfirlerin özelliklerinin sayılması taksim sanatı üslubudur.

الإستحباب , bir şeyi sevmenin peşine düşmektir. Derim ki: insan bazen bir şeyi sever de fakat o şeyi sevmesi hoşuna gitmez. Mesela, fısk-u fücura meyleden adamın hali gibi.. Bu kimse, fısk-u fücuru seviyor olmaktan hoşlanmaz. Bir şeyi sevip de, onu seviyor olmayı arzulayarak, işte bu muhabbeti sevmiş olmaya gelince, evet bu, muhabbet ve sevginin zirvesi ve nihai noktasıdır. Binaenaleyh, “Onlar dünya hayatını... severler” ifadesi, onların, dünya hayatına karşı duyulan muhabbetin zirvesinde bulunduklarına delalet eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Cenab-ı Hak, “Onlar, dünya hayatını, ahiretten üstün tutup severler” buyurmuştur. Burada bir hazif bulunmakta  olup, bunun  takdiri  şöyledir: “Onlar, dünya hayatını severler ve onu ahiret hayatına tercih ederler.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا : Bu ifadede aslolan  وَيَبْغُونَ لَهَا عِوَجًا  (Onun için eğrilik isterler) şeklinde olmasıdır. Ancak ne var ki, harf-i cer hazf edilmiş ve fiil mef’ulü harf-i cersiz almıştır” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ  cümlesi  اَلَّذ۪ينَ ‘nin haberi olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedün ileyhin işaret ismi ile marife olması tahkir içindir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  ف۪ي ضَلَالٍ , mahzuf habere mütealliktir.

ف۪ي ضَلَالٍ  ifadesindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla dalalet, içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü dalalet hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Sapkınlıktaki yüksek dereceyi ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

ضَلَالٍ ’deki nekrelik, tahkir ve kesret ifade eder. Bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

بَع۪يدٍ  kelimesi  ضَلَالٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Önceki cümlede özellikleri sayılan kâfirler, uzak/derin bir dalalet içinde olmakta cem’ edilmişlerdir.  

الضَّلالِ  kelimesinin البَعِيدِ  ile vasıflanması aklî mecaz olabilir. Uzak olanlar dalalette olanlardır. Yani  ضَلالًا بَعُدُوا بِهِ عَنِ الحَقِّ (Dalaletle haktan uzaklaşılır). Dolayısıyla uzaklık sebebe isnad edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Cenab-ı Hak şu sebeplerden dolayı, sapkınlığı uzak olmak ile vasfetmiştir:

1-Bu mertebe, haktan son derece uzak olan bir mertebedir. Çünkü, mesela siyah ve beyaz gibi, zıt olan iki şeyin şartı, onların birbirlerinden son derece uzak olmalarıdır. Binaenaleyh burada da, bu tarz üzere tahakkuk eden sapkınlık, haktan son derece uzak olan bir sapkınlık olmuş olur. Zira, bu sapkınlıktan daha şiddetli ve daha ileri derecede bir sapkınlık düşünülemez.

2-Bununla, onların sapkınlık yolundan hidayet yoluna döndürülmelerinin uzak oluşu kastedilmiştir. Zira o sapkınlık, onların içine yerleşmiş, orada temerküz etmiştir (toplanmıştır).

3- Bu ayetteki  ضَلَالٍ  ile onların helak olmaları murad edilmiştir. Buna göre kelamın takdiri, “Onlar, sona ermeyen ve uzun süren bir helak içindedirler” şeklindedir. Cenab-ı Hak, ayetteki  بَع۪يدٍ  (uzak) sözü ile o sapkınlığın süresinin uzamasını ve sona ermemesini kastetmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

شَد۪يدٍ  (şiddetli) ile  بَع۪يدٍ  (uzak) kelimelerinde seci vardır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir) 

Bu kelimeler arasında muvazene sanatı da vardır.

İbrahim Sûresi 4. Ayet

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ  ٤


Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا ve
2 أَرْسَلْنَا biz göndermedik ر س ل
3 مِنْ her
4 رَسُولٍ elçiyi ر س ل
5 إِلَّا başka
6 بِلِسَانِ dilinden ل س ن
7 قَوْمِهِ kendi kavminin ق و م
8 لِيُبَيِّنَ açıklasın diye ب ي ن
9 لَهُمْ olara
10 فَيُضِلُّ şaşırtır ض ل ل
11 اللَّهُ Allah
12 مَنْ kimseyi
13 يَشَاءُ dilediğin ش ي ا
14 وَيَهْدِي ve yola iletir ه د ي
15 مَنْ kimseyi
16 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
17 وَهُوَ ve O
18 الْعَزِيزُ azizdir ع ز ز
19 الْحَكِيمُ hüküm ve hikmet sahibidir ح ك م

Müşrikler Kur’an’dan önceki kutsal kitapların genellikle İbrânîce veya Süryânîce indirilmiş olduğunu duyuyor ve biliyorlardı. Bu sebeple bu dillerin ilâhî vahyin özel dili olduğunu sanan bazı kimseler Kur’an’ın da Hz. Muhammed’e bu dillerden biriyle indirilmesi gerektiğine inanıyor, Arapça olarak indirilmiş olmasını yadırgıyorlardı (İbn Âşûr, XIII, 185). Bu yanlış anlayışı düzeltmek maksadıyla yüce Allah, peygamber hangi kavimden ise onlara iyice açıklasın diye mesajı o kavmin diliyle göndermiştir. Kur’an’ı tebliğ etmekle görevli Hz. Peygamber ve kavmi Arap olduğu için Kur’an Arapça olarak gönderilmiştir. Fakat bu durum, onun sadece Araplar’a indirilmiş olduğunu göstermez. Nitekim onun ilgi alanının evrensel ve bütün insanlığa hitap ettiğini gösteren birçok âyet mevcuttur (Bakara 2/185; Âl-i İmrân 3/138; Sebe’ 34/28).
 Allah Teâlâ âyetlerini gönderdikten sonra tercihini ısrarla inkâr yönünde kullananları zorla doğru yola iletmez. Bilâkis onları kendi irade ve tercihleriyle baş başa bırakır; inkârcılık ruhlarına yerleştikten sonra artık iman etmezler. Gerçeği araştırıp tercihini o yönde kullanmaya çalışanlara da Allah yardım ederek onları doğru yola iletir. İşte “Allah’ın dilediğini saptırması, dilediğini doğru yola iletmesi”nden maksat budur (bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/7, 26).

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 303

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  رَسُولٍ  lafzen mecrur, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

اِلَّا  hasr edatıdır. بِلِسَانِ  car mecruru  رَسُولٍ  ‘nün mahzuf haline mütealliktir. Takdiri; ناطقا أو ملتبسا  şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır.  قَوْمِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لِ  harfi,  يُبَيِّنَ  fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  لِ  harf-i ceriyle  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir.

يُبَيِّنَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir.  لَهُمْ  car mecruru  يُبَيِّنَ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra,  Atıf olan اَوْ ’den sonra,  Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يُبَيِّنَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  بين ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir.  يُضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَهْد۪ي  fiili  ى  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

يُضِلُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ‘dir.


وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْعَز۪يزُ  mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.  الْحَك۪يمُ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِه۪ لِيُبَيِّنَ لَهُمْۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mazi fiil sıygasındaki cümle iki tekit hükmündeki kasrla tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Mef’ûl olan مِنْ رَسُولٍ ’deki  مِنْ , tekid ifade eden zaid harftir.

اَرْسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Nefiy harfi  مَٓا  ve istisna harfi  اِلَّٓا  ile oluşan kasr cümleyi tekid etmiştir. İki tekit hükmündeki kasır fiille müteallıkı arasındadır. اَرْسَلْنَا  maksur/sıfat, بِلِسَانِ قَوْمِه۪  maksurun aleyh/mevsuf olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur. 

Sebep bildiren harf-i cer  لِ ’nin gizli  أنْ ’le masdar yaptığı  يُبَيِّنَ لَهُمْ  cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir.

Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَرْسَلْنَا  ve  رَسُولٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette  لِسَانِ  (dil uzvu) kelimesiyle lügat kastedilmiştir. Âliyyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebtir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

“Dil” her ne kadar çoğul olan “kavim” kelimesine izafe edilmiş ise de tekil olarak gelmesi, maksadın konuşulan dil olması sebebiyledir. O halde bu kelime (lügat) cins isim olup azlık için de kullanılır, çokluk için de kullanılır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Kasr üslubu zahiri manasında kullanılmıştır. Fiil, müteallıkına kasredilmiştir. Muhatapların itikadının aksini ifade eden izafi kalp kasrıdır. Kasrın gerçekleştiği istisnada idmâc vardır veya fiilin müteallıkı öncesini açıklamak için gelmiştir. Takdir şöyledir:  ما أرْسَلْناكَ إلّا لِتُبَيِّنَ لَهم بِلِسانِهِمْ، وما أرْسَلْنا مِن رَسُولٍ إلّا لِيُبَيِّنَ لِقَوْمِهِ بِلِسانِهِمْ (Seni sadece onların diliyle açıklaman için gönderdik veya kendi dillerinden kavmini uyarmak maksadından başka bir şekilde hiçbir resul göndermedik). Bu Kur'an kendi dillerinde iken, kavmin neden hidayete ermiyor? (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ 

 

فَ , istînâfiyye, cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin lafza-i celalle marife olması ve azamet zamirinden sonra ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, azamet ve heybeti artırmak, tehditte mübalağa içindir. Bu tekrarda tecrîd, ıtnâb, iltifat ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

يُضِلُّ  fiilinin mef’ûlu konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ ‘in sıla cümlesi olan  يَشَٓاءُ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede sebebe isnad şeklinde bir mecaz-ı mürsel vardır. Sapma veya hidayet fiillerini kullar tercih etmiş, Allah da sonucu yaratmıştır.

Aynı üslupta gelen  وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi atıf harfi وَ ‘la  يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

مَنْ  ism-i mevsûlunun ve  يَشَٓاءُ  fiilinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

يُضِلُّ - يَهْد۪ي  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

فَيُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesiyle,  وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)


 وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

 

وَ , istînâfiyyedir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟  isimleri marife gelmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu iki vasfın Allah Teâlâ’daki mevcudiyetinin kemâline işaret eder.

Allah Teâlâ’ya ait bu iki vasfın aralarında  وَ  olmaması, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.

الْعَز۪يزُ - الْحَك۪يمُ  kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki kelimenin arasındaki vezin uyumu muvazene sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır. 

Her ikisi de mübalağa ifade eden sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

اَلْعَز۪يزُ , öyle aziz, her şeyden üstün, iradesi bütün sebeplere ve etkenlere hakimdir. Bundan ötürü iradesi ile çekişmek mümkün değildir. Onun için O’nun saptırdığını yola getirecek, hidayet ettiğini şaşırtabilecek hiçbir kudret, hiçbir irade bulunamaz. Ve Peygamberin açıklaması ne kadar kuvvetli ve açık olursa olsun Allah’ın izni olmayınca hidayet için yeterli olmaz, hem de  اَلْحَك۪يمُ  öyle hakimdir. Hiçbir sebebe muhtaç olmamakla beraber yaptığını hikmet ile düzenli yapar, iradesi yalnız hikmet olur. Onun için de açıklama yapmadan önce kimseyi sapıklığa mahkum etmez. Saptırması da, hidayeti de hikmeti ile gerçekleşir. Ululuğundan dolayı, Peygamberini dilediği kavimden seçer ve hikmetinden dolayı açıklamasını o kavmin diliyle yaptırır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Ayetin metninde hidayetten önce saptırmanın zikredilmiş olması, saptırma, olan bir şeyi eski halinde bırakmak, hidayet ise, olmayan bir şeyi ihdas etmek olduğu içindir, yahut peygamberler tarafından yapılan açıklama ve öğütün sapkınlar için etkili olmayacağını, bunda ana sebebin Allah'ın eklemesi olduğunu kuvvetle ifade etmek içindir.

Zira bu şekilde, dalaletin buna terettüp etmesinin, hidayetin terettüp etmesinden daha süratli olduğu imajı verilmiş olur. Zaten bu gerçektir; zira daha önce zikredildiği gibi karanlıklardan aydınlığa çıkarılmaları, Allah'ın iznine bağlanmıştır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin bu son cümlesi, ufak değişiklerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Bu tekrarlarda ıtnâb, tekrir ve ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf Suresi 28, c. 7, s. 314)

Önce gelen  الْعَز۪يزُ  ismini  الْحَك۪يمُ  isminin takip etmesi; O'nun aziz oluşunun, mazlumun ve hakka çağıranın zafer kazanması gibi, hikmet sahipleri tarafından övgüye lâyık bir konumda sapasağlam olduğunu belirtmek içindir. (Âşûr, ,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Ankebût/26)

İbrahim Sûresi 5. Ayet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ  ٥


Andolsun, Mûsâ’yı da, “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın (geçmiş milletleri cezalandırdığı) günlerini hatırlat” diye âyetlerimizle gönderdik. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ ve andolsun
2 أَرْسَلْنَا göndermiştik ر س ل
3 مُوسَىٰ Musa’yı
4 بِايَاتِنَا ayetlerimizle birlikte ا ي ي
5 أَنْ için
6 أَخْرِجْ çıkarması خ ر ج
7 قَوْمَكَ kavmini ق و م
8 مِنَ -dan
9 الظُّلُمَاتِ karanlıklar- ظ ل م
10 إِلَى
11 النُّورِ aydınlığa ن و ر
12 وَذَكِّرْهُمْ ve onlara hatırlatması için ذ ك ر
13 بِأَيَّامِ günlerini ي و م
14 اللَّهِ Allah’ın
15 إِنَّ şüphesiz
16 فِي
17 ذَٰلِكَ bunda
18 لَايَاتٍ ayetler vardır ا ي ي
19 لِكُلِّ herkes için ك ل ل
20 صَبَّارٍ sabreden ص ب ر
21 شَكُورٍ şükreden ش ك ر
Bir peygamberin kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkarmasının ne anlama geldiği birinci âyetin tefsirinde açıklanmıştır (Hz. Mûsâ’ya verilen mûcizeler hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/133; İsrâ 17/101). “Allah’ın günleri” tamlamasındaki “günler” kelimesinin Arapça karşılığı olan eyyâm, Câhiliye döneminde ve İslâm’ın ilk zamanlarında önemli tarihî olayları ifade eden bir deyim olarak kullanılmıştır. Buna göre “Allah’ın günleri”, tarihte İsrâiloğulları’nın veya isyankâr kavimlerin başına gelen felâketleri ifade ettiği gibi, Allah’ın İsrâiloğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarması, denizi yarıp onları Sînâ yarımadasına çıkarması, çölde üzerlerine bulut göndermesi gibi nimetleri de ifade eder (Taberî, XIII, 183-184). Bu ifadenin âhirette Allah’ın insanları yargılaması (yargıladığı gün) anlamına geldiğini kabul edenler de vardır (Esed, II, 500). Âyetin akışı bu deyimin “Allah’ın nimetleri” anlamına geldiği görüşünü destekler mahiyette olmakla birlikte, burada bu anlamların tamamının kasdedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü bunların hepsinde gerek sıkıntı gerekse bolluk anında nefsin arzuları karşısında sabreden, Allah’ın verdiği nimetlere şükredip âhirette bunların hesabının verileceğine inanan kimselerin mutlaka alacağı dersler vardır (6. âyetin tefsiri için bk. Bakara 2/49).
Riyazus Salihin, 28 Nolu Hadis: Mü’minin her durumu kendisi için hayırdır.
Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyallahu anh’ den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.”
(Müslim, Zühd 64)

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ

 

وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اَرْسَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰى  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  اَرْسَلْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamir  نا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَنْ  tefsiriyyedir.  اَخْرِجْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. قَوْمَكَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ الظُّلُمَاتِ  car mecruru   اَخْرِجْ  fiiline mütealliktir. اِلَى النُّورِ  car mecruru  اَخْرِجْ  fiiline mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

ذَكِّرْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.  بِاَيَّامِ  car mecruru ذَكِّرْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

Tefsiriyye; kelamdaki kapalılığı veya karışıklığı ortadan kaldırmak maksadıyla getirilen açıklayıcı kelamla yapılan ıtnâb türüne verilen isimdir. Tefsir, ifadeyi eksik ve fazla olmamak kaydıyla sadece kullanılan önceki ibareyi izah etmeyi amaçlar; ek bir mana getirmez. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

اَخْرِجْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir. 

اَرْسَلْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ‘dir.

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

ذَكِّرْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ذكر ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

 

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.

فِی ذَ ٰ⁠لِكَ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا  işaret ismi sükun üzere mebni mahallen mecrur, ismi mecrurdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  اٰيَاتٍ  kelimesi  إِنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. 

لِكُلِّ  car mecruru  اٰيَاتٍ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. صَبَّارٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. شَكُورٍ  kelimesi صَبَّارٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)  

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

صَبَّارٍ - شَكُورٍ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اَنْ اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَرْسَلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Tefsiriyye olan  اَنْ ’i takip eden  اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  cümlesinde istiare sanatı vardır.  الظُّلُمَاتِ  [karanlıklar] inkâr ve sapıklık,  النُّورِ [aydınlık] ise hidayet ve iman için müstear olarak kullanılmıştır. İman sahibi olmak, insanın görüş alanının aydınlanmasına, küfretmek ise karanlıkta kalmaya benzetilmiştir.

Ayette  الظُّلُمَاتِ  dalâl ve küfür,  النُّورِ  ise hidayet ve iman manasındadır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi) 

الظُّلُمَاتِ  ve النُّورِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

İbrahim/1. ayette اَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ  ifadesi geçmişti. İki ayet arasında tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Maksat bu manayı yerleştirmek ve arada zikredilenler üzerinde düşündürmektir.

الظُّلُمَاتِ  ile النُّورِ  kelimeleri arasında müfred ve cemi arasında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا [Mûsa’ya, ayetlerimizle gönderdik.] ifadesindeki ayetlerden maksat; beyaz el, asa ve sair mucizeleri, “Onlara Allah’ın günlerini hatırlat” ifadesi geçmiş milletlerin olaylarıdır. Arapların günleri de savaşlarıdır. Allah’ın nimet ve belalarını hatırlat da, denilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

“Yemin olsun ki Biz Mûsa’yı… ayetlerimizle gönderdik.” Biz onu kesin belgelerimizle, burhanlarımızla yani onun doğruluğuna delil olan mucizelerle gönderdik. Mücahid der ki: Burada kastedilenler Hazret-i Mûsa’ya verilen dokuz mucizedir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Mana, “Andolsun ki biz Musa’yı kavmini dalaletten nura çıkarması için gönderdik” şeklindedir. Fakat bundaki  ب  harf-i ceri hazf edilmiş ve  أنْ  edatı doğrudan emir sıygasına bitiştirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Aynı üslupta gelen  وَذَكِّرْهُمْ بِاَيَّامِ اللّٰهِ  cümlesi, tefsiriye cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Az sözle çok anlam ifade eden  بِاَيَّامِ اللّٰهِ  izafeti, lafz-ı celale muzaf olan  بِاَيَّامِ  için tazim ifade eder.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, emre itaati ve heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için zahir olarak zikredilmesinde tecrîd, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَيَّامِ اللّٰهِ  ifadesi istiaredir. Allahu a’lem, bu ayetten maksat, Allah’ın kendi düşmanlarından ve ‘Âd, Semud ve benzerleri gibi O’nun cezasına müstehak olmuş kavimlerden oluşan geçmiş toplumların başlarına getirdiği felaket günlerinin hatırlatılmasıdır. Bu tabir, ‘’eyyâmu’l -’Arab’’ (Arapların günleri) sözümüz gibidir. Biz bu terkiple sadece Arapların, aralarında meydana gelmiş meşhur olayları ve büyük savaşları kastederiz. Ayrıca buradaki ‘’eyyâm’’ın ,- belirttiğimiz üzere- onların ceza ve felaket günleri anlamına geldiği gibi ’’nimet ve ihsan günleri’’ olması da mümkündür. Buna göre ayetin anlamı şöyle olur: ‘’Allah’ın kendilerine ve geçmiş atalarına, düşmanlarını püskürtmek, geçim sıkıntılarını gidermek, bol nimet ve ihsanlarda bulunmak suretiyle lütfettiği günleri onlara hatırlat.’’ Bilirsin ki ’’Arapların gaza ve savaşları’’ demek olan ‘’eyyamu’l Arab’’ da, bazı Araplara üstünlük ve galibiyet nasip edilmiş olup, bu ise onlara ihsan edilen nimetler kabilindendir. Bazıları için de afet ve felaket gerçekleşmiş olup, bu da onlar için ceza günleri demektir. Sonuç olarak buradaki ’’eyyam’’, İlâhi ihsan ve cezanın hatırlatılmasını kastetmiş olanlar için ‘’hatırlatma’’ (التذكرة) demektir. (Şerîf er-Radî, Kur’ân Mecazları)


اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

 

Cümle, ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  ف۪ي ذٰلِكَ  car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan  لَاٰيَاتٍ ’e dahil olan  لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır.

Ayetin başında söylenen hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek, muhatabın zihnine iyice yerleştirmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen işaret ismi  ذٰلِكَ ’de istiare vardır. اِنَّ ’nin haberi olarak takdimi de önemine işaret etmektedir. İktidâb ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyler için kullanılır. Burada olduğu gibi aklî bir şeye işaret edildiğinde istiare oluşur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذٰلِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

İşaret ismine dahil olan  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen maddi bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilenler hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenlerin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.

لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ  car-mecruru, لَاٰيَاتٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

شَكُورٍ  kelimesi,  صَبَّارٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

لَاٰيَاتٍ  ve  صَبَّارٍ  kelimelerindeki nekrelik, tazim ifade eder.

İlki mucize, ikincisi ise ibret manasında gelen  اٰيَاتٍ  kelimeleri arasında tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

صَبَّارٍ شَكُورٍ  [Çok sabreden, çok şükreden] kelimeleri mübalağa kipleridir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Katade der ki: “Çok şükreden” kişi öyle bir kuldur ki kendisine nimet verildiğinde şükreder, belalarla karşı karşıya kaldığında sabreder. Peygamber (s.a.v) den de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İman iki yarımdır. Yarısı sabırdır, yarısı şükürdür. Bu kadarıyla: Beyhakî, Şuabu’l-Îman, VII, 123. Daha sonra da şu; “Şüphesiz bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için ayetler vardır” ayetini okudu.” (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

صَبَّارٍ شَكُورٍ  ifadesinin çok sabreden ve çok şükreden mümin demekten kinaye olduğu söylenmiştir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili) 

Bütün müminler için bu ibretler vardır. Buna göre müminlerin, "çok sabreden, çok şükreden" vasıflarıyla zikredilmeleri, sabır ve şükrün, müminin vasıfları olduğunu zımnen bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Ayetin metninde çok sabredenlerin, çok şükredenlerden önce zikredilmesi, sabır konusu olan belanın, şükür konusu olan nimetlerden önce olmasından dolayıdır. Bir de şükür, sabrın akıbeti olduğu içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

صَبَّارٍ شَكُورٍ [Çok sabreden, çok şükreden] kelimeleri mübalağa sıyğalarındandır. Çok sabretmek, Allah’a itaat ve başa gelen sıkıntılar konusunda; çok şükretmek ise Allah'ın ihsan ettiği nimetler veya çeşitli yardım ve başarılar dolayısıyladır. Sabır, itaat veya sıkıntılarda söz konusu olur. Allah'a itaat: mesela namaz sabır gerektirir.  صَبَّارٍ  vasfının yanında  شَكُورٍ  vasfı gelmiştir. Kur'an'da yanında bu vasfın gelmediği  صَبَّارٍ  kelimesi yoktur. Her iki sıfat da bunların devamlı olması gerektiğine delalet etmek için mübalağa sıygasında gelmiştir. İnsanın Rabbine devamlı olarak itaat etmesi, bunun için de devamlı olarak sabretmesi gerekir. İtaat için hoşlanmadığı şeylere maruz kalır, bu da hoşlanmadığı şeylere sabretmesini gerektirir. Şükre de devam etmek gerekir, çünkü Allah'ın nimetleri devamlı olarak ona ihsan edilir. Kur'anî tabirlerde denizdeki bir tehdit veya korkudan bahsedildiği vakit, sabrın şükürle birlikte geldiği göze çarpar. Bir korku hali veya tehlikeden bahsedilmediği vakit sadece şükür zikredilir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 502-503)

Ayetin son cümlesi Lokman/31, Sebe/19, Şura/33. ayetlerinde de aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314) 

Günün Mesajı

5. ayette geçen "eyyamullah" Allah'ın günleri demektir.

Bu ifade ile milletlerin yükselişi düşüşü ve helakı gibi çok önemli ve ibret verici tarihi olaylar dönemler Allah'ın nimetlerini yağdırdığı veya musibetlerle sarstığı zamanlar tarihin hayatı dönüm noktaları ve kıyamet öncesi çok mühim olaylar vs kastedilmiştir.

Sayfadan Gönüle Düşenler

Dünyanın uzak bir köşesinde, küçücük bir kasaba varmış. Burada, karanlıkta kalmayı seçenler yaşarmış. Kendilerine her anlamda karanlık bir düzen kurmuşlar. Gündüzleri dışarı kesinlikle çıkmaz, evlerinde ise ışık gelebilecek her yeri kapatırlarmış. Geceleri ise hiçbir aydınlatma kullanılmazmış. Zaman zaman gelen aydınlığa daveti duymazdan gelir, kulaklarını tıkarlarmış. Davete icabet edenler ise ardlarına bakmadan kasabayı terk edermiş.

Evlerden birinde, gençlerden biri, odasının köşesinde oturmuş, düşünüyormuş. Gece bir nebze olsun gördüğü manzaranın, gündüz halini merak ediyormuş. Sahip olduğu gözlerinin ve yaşamayı reddettikleri aydınlığın bir sebebi olduğuna inanıyormuş. Bu karanlık düzenin sebebini soruyor ama hiçbir cevap alamıyormuş. Ninesinin gizlice anlattığı; bebekliğinde gelen davet üzerine kasabadan ayrılanların hikayesini kafasında çeviriyor ve neyi beklediğini bilmeden bekliyormuş.

Dönüp mahzun kalbine baktı. Sanki bir kafeste hapisteymiş de, en ücra noktasına çekilmiş gibiydi. Düşünce ve duygularına değer verilmediği için elini ayağını çekmişti. Yüreğinin bu haline üzülüyordu. Hayallere daldığı anlardan birinde, kalbinin kıpırdandığını hissetti. Dışarıdan bir ses geliyordu. Kalbi daha kendisi anlamadan icabet etmişti bile. Karanlıklardan aydınlığa olan daveti dinledikçe beklediğinin bu olduğunu anlıyordu. Durmasını söyleyenlere aldırmadan dışarı fırladı ve Allah’ın kelamına sarıldı. Şüphesiz, o kendisini hayırlara ulaştıracaktı.

Ey Rabbim! Bizi; karanlıklardan aydınlığa çıkaran dinin, kelamın ve elçin Rasulullah (sav) için elhamdulillah. Karanlıklarda kalmayı seçenlere benzemekten ve onları sevmekten, Sana sığınırız. Kalbimizi, zihnimizi, bedenimizi ve ruhumuzu nurunla aydınlat. Öyle ki hayırlarla (faydalı düşüncelerle, duygularla ve işlerle) meşgul olalım. Rabbim! Bize; Senin yolunda hayırlı bir ömür yaşamak için gereken azmi, sabrı, iradeyi, istikrarı, tevekkülü, ilmi ve nice faziletleri nasip et.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji