بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ ٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قَالَ | demişti ki |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لِقَوْمِهِ | kavmine |
|
| 5 | اذْكُرُوا | hatırlayın |
|
| 6 | نِعْمَةَ | ni’metini |
|
| 7 | اللَّهِ | Allah’ın |
|
| 8 | عَلَيْكُمْ | üzerinizdeki |
|
| 9 | إِذْ | zaman |
|
| 10 | أَنْجَاكُمْ | sizi kurtardı |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | الِ | soyundan |
|
| 13 | فِرْعَوْنَ | Fir’avn |
|
| 14 | يَسُومُونَكُمْ | onlar sizi sürüyorlardı |
|
| 15 | سُوءَ | en kötüsüne |
|
| 16 | الْعَذَابِ | işkencenin |
|
| 17 | وَيُذَبِّحُونَ | ve kesiyorlardı |
|
| 18 | أَبْنَاءَكُمْ | oğullarınızı |
|
| 19 | وَيَسْتَحْيُونَ | ve sağ bırakıyorlardı |
|
| 20 | نِسَاءَكُمْ | kadınlarınızı |
|
| 21 | وَفِي | ve vardı |
|
| 22 | ذَٰلِكُمْ | bunda size |
|
| 23 | بَلَاءٌ | bir imtihan |
|
| 24 | مِنْ | -den |
|
| 25 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 26 | عَظِيمٌ | büyük |
|
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ
وَ istînâfiyyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. لِقَوْمِ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavl, اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اذْكُرُوا fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَةَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَلَيْكُمْ car mecruru نِعْمَةَ ’ye mütealliktir.
اِذْ zaman zarfı, نِعْمَتَ ’ye mütealliktir. اَنْجٰيكُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْجٰيكُمْ elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ اٰلِ car mecruru اَنْجَيْنَاكُمْ fiiline mütealliktir. فِرْعَوْنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. يَسُومُونَكُمْ cümlesi, فِرْعَوْنَ ‘ nın veya اَنْجَيْنَاكُمْ ‘deki hitap zamirinin hali olarak mahallen mansubdur.
يَسُومُونَكُمْ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سُٓوءَ ikinci mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
إِذْ : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzari fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrİ munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نجو ’dir.
İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُذَبِّحُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبْنَٓاءَكُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْتَحْيُونَ fiili , atıf harfi وَ ‘la يُذَبِّحُونَ ’ye fiiline matuftur.
يَسْتَحْيُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. نِسَٓاءَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
يُذَبِّحُونَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ذبح ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَسْتَحْيُونَ fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حيي ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. ف۪ي ذٰلِكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بَلَٓاءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بَلَٓاءٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَظ۪يمٌ kelimesi بَلَٓاءٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Zikret, hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِهِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mef’ûl olan نِعْمَةَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Veciz ifade kastına matuf نِعْمَةَ اللّٰهِ izafetinde Allah Teâlâya muzaf olan نِعْمَةَ tazim edilmiştir.
نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ ibaresindeki istila manası taşıyan عَلٰى harfinde istiare vardır. Çünkü istila; mülazemet gerektirir. Nimet sahibi insanlar, binek yerine konmuştur. Sanki Allah’ın nimetleri onların üzerine binmiş, kontrol onun elindedir. Mülazemet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatıdır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Cümledeki ikinci zaman zarfı نِعْمَةَ , اِذْ ’ye mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ cümlesi فِرْعَوْنَ ‘nin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
سُٓوءَ الْعَذَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir. Kötü azap yerine ‘Azabın kötüsü’ buyurulmuştur. Bu ifadede mübalağa vardır. Sıfat tamlaması, izafetin verdiği manayı karşılayamaz.
İzafette bu kişinin bu özelliği ile tanındığı, meşhur olduğu ve bu özelliğin onun tabiatı, karakteri haline geldiği manası vardır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri C.7 S. 238)
ُسؤء kelimesi ile “çirkin” anlamı kastedilir. Burada سؤء العذاب ifadesindeki سؤء kelimesi ise azabın en şiddetlisi ve fenasıdır. Sanki azap dışındaki şeylere nispetle, çirkin olduğu ifade edilmiştir.
نِعْمَةَ - الْعَذَابِ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy, نِعْمَةَ - سُٓوءَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
سُٓوءَ - الْعَذَابِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Zaman ismi olan اِذْ 'in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
اَنْجَيَ fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
Muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, tecedddüt ve tecessüm ifade eden يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ [Sizi azaba tabi tutuyorlardı.] demektir. Buradaki يَسُومُونَ fiili, satış için malı arz etmek manasına olup burada müstear olarak kullanılmıştır. Yüce Allah bu azabı "erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı da diri bırakıyorlardı" şeklinde açıklamıştır. Bu cümle bir öncekinin tefsiri olup onun üzerine atfedilmiş, eklenmiş bir cümle değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Araf /141)
Burada Mûsa'nın (a.s), kavmini o zikredilen karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kendisine emredilen hatırlatmaya girişmesinin, beyanına başlanmaktadır. Asıl maksat, o vakitte vuku bulmuş hadiseleri hatırlatmak iken, hatırlatmanın vakte bağlanmasının sırrı hakkında daha önce birçok defa açıklama yapıldı. Mûsâ (a.s), ‘’Allah'ın size olan nimetini hatırlayın’’, diyerek teşvikle sözüne başlamıştır. Çünkü bu, nefis için daha makbul ve daha meylettiricidir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l -Akli’s-Selîm)
وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
اٰلِ فِرْعَوْنَ ’ın sıfatının devamı olan cümle atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi, hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sıfatlar arasına وَ harfinin girmesi; mevsûfun bu sıfatla kemal manada vasıflandığına ve sıfat ile mevsufun sanki ayrı şeyler olduğu ve bir araya getirildiğini ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiiller tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen يَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ cümlesi, makabline hükümde ortaklık sebebiyle atfedilmiştir.
یَسۡتَحۡیُونَ نِسَاۤءَكُمۡ cümlesinde kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Azabın en kötüsü ifadesinden sonra, azap türlerinin sıralanması cem mea-t taksim sanatıdır.
اَبْنَٓاءَكُمْ - نِسَٓاءَكُمْ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafiy sanatları vardır
يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ [Oğullarınızı boğazlıyorlar.] cümlesiyle وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ [ kadınlarınızı sağ bırakıyorlar.] cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
Kadınların sağ bırakılmaları erkeklerin boğazlanmalarının mukabili olarak dile getirildiğine göre sağ bırakılmak boğazlanmak derecesinde kötü sonuçlar doğuruyor demektir.
يُذَبِّحُونَ - يَسْتَحْيُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ [Size azabın kötüsünü reva görüyor; oğullarınızı kesiyor ve kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı.] bu cümleler اٰلِ فِرْعَوْنَ 'dan yahut muhataplara ait olan zamirlerden çeşitli hallerdir. Burada azaptan murad edilen de Bakara ve Araf sûrelerindekinden başkadır. Çünkü orada kesmek ve öldürmekle tefsir edilmişti, burada ise kesmek azaba atfedilmiştir. Azap ya cinstir yahut köle edilip zor işlerde çalıştırmak manasındadır. Çünkü Allah'ın onlara güç vermesi ve onlara süre tanıması ile olmuştur. وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟ [Rabbinizden size büyük bir imtihan vardır.] ondan bir deneme vardır. İşaretin kurtarmaya raci olması caizdir. Beladan da nimet murad edilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Cenab-ı Hak bu manayı Bakara sûresinde يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ (Bakara / 49); A'râf suresinde (aynı sadedde) يُقَتِّلُونَ (öldürürler); bu ayette ise, atıf وَ ‘ı ile وَيُذَبِّحُونَ (boğazlarlar) şeklinde getirmiştir. Bunlar arasındaki fark nedir?
Cevap: Allah Teâlâ, Bakara suresinde (Ayet /49) وَ ‘sız olarak يُذَبِّحُونَ (Boğazlarlar) buyurmuştur. Çünkü bu ifade, o ayetteki سُٓوءَ الْعَذَابِ ifadesinin bir tefsiridir. Tefsir sadedinde gelen ifadenin başında atıf وَ ‘nın getirilmesi güzel olmaz. Nitekim sen şöyle dersin: أتاني القوم زيد وعمرو [Bana kavim (insanlar) geldi, yani Zeyd ve Amr] Çünkü زيد ve عمرو ile القوم kelimesini tefsir etmek istedin. Bunun bir benzeri de, Cenab-ı Hakk'ın وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ [Kim bunlardan yaparsa, cezaya çarpar; Kıyamet günü azabı katlanır.] (Furkan / 68-69) ayetidir. Bundaki (ceza) kelimesi, "azabın katlanması" şeklinde tefsir edildiği için atıf وَ ‘ının zikredilmemesi gerekmiştir. Bu ayetteki bu ifadeye gelince, ifadesinin başına وَ getirilmiştir. Çünkü bunun manası, أنهم يعذبونهم بغير التذبيح وبالتذبيح [Onlar İsrâiloğullarına hem boğazlama, ayrıca boğazlama olmayan başka kötü azablan yapıyorlardı.] şeklindedir. Binaenaleyh bu ayette (ve boğazlıyorlardı) ifadesi, bir başka çeşit işkenceyi ifade etmekte olup, kendisinden önceki ifadenin tefsiri değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ۟
Cümle, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. بَلَٓاءٌ , muahhar mübtedadır.
İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ederek tazim ifade etmiştir.
İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكُمْ ile İsrailoğullarının başına gelenlere işaret edilmiştir. Musibetler ve nimetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
مِنْ رَبِّكُمْ car-mecruru بَلَٓاءٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin İsrailoğullarına ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak zikredilen Rab isminde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
بَلَٓاءٌ için ikinci sıfat olan عَظ۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
بلاء kelimesi, hem mihnet hem de nimet anlamında olabilir. Firavun hanedanının yaptıkları mihnet, Allah’ın onları kurtarması ise nimettir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl, Bakara 49)
Eğer ذٰلِكُمْ ifadesi, Firavunun yaptıklarına işaret ediyorsa, بَلَٓاءٌ kelimesi, mihnet, sıkıntı anlamındadır. Fakat eğer ذٰلِكُمْ onların Firavundan kurtarılmasına işaret ediyorsa, o zaman بَلَٓاءٌ kelimesi nimet anlamına gelir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l- Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Bakara 49)
بَلَٓاءٌ ; aslında tecrübe ve imtihan demektir. Fakat bu deneme, bazan hayır ve bazen şer ile olur. Ve çoğunlukla başlangıç şer ve sıkıntı manasını içine alır. Burada iki yön de vardır. Azap, bir bela ile imtihan; kurtuluşta bir hayır ile imtihandır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,Bakara 49)
بَلَٓاءٌ ve عَظ۪يمٌ kelimeleri, musibetin büyüklüğünü ve şiddetini göstermek için nekre getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir,Bakara 49)
Zuhaylî bu ayetin izahında şöyle demektedir: Ayet-i kerîmedeki وَيُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ ifadesi, ikincisinin (oğullarını kesmesi) birincisinden (يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ /en kötü azabı tattırmak) farklı olduğuna delalet etmesi için وَ ile atfedilerek gelmiştir. Bakara suresinde (Bakara/49) ise ikincisinin birinci cümleden bedel-i ba‘z olduğunu göstermek için وَ ‘sız olarak يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ şeklinde gelmiştir. Yani Bakara suresindeki ifade önceki cümlenin tefsiri iken burada birinci cümledeki azaptan farklı bir durumu göstermektedir. Âlûsî ve İbn Âşûr, bu durumu özel olanın genel olana atfı kabilinden görmüşlerdir. Yani oğulları katletmek de en kötü azabı tattırmaya dahildir. Ancak önemine binaen sanki başka bir türmüş gibi hususi olarak zikredilmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)
Burada erkek çocukların mukabili olarak kız çocuklar değil, kadınlar buyurulmuştur. Eğer kız çocuklar buyurulsaydı Kur’an’ın kastettiği mana bozulurdu. Çünkü kız çocuklar büyüyüp kadın olurlar ve Firavunun adamlarının öldüreceği erkek çocukları doğururlar. Bu da İsrail Oğullarının zillet ve hakaret açısından en düşük seviyeye indirmek demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)
Ayette kız çocuk değil de kadın denmesi; Manayla irtibatlı olan en uygun lafzın seçilmesi olarak tanımlanan mürâât-ı nazîr sanatına güzel bir örnektir.
Soru: Kadınların hayatta bırakılması nasıl imtihan olur? Cevap: Onlar kadınları, kendilerini öldürmemelerine karşılık hizmetçi olarak kullanıyorlardı. Yine Firavun hanedanının, o kadınları kocalarından ayrı olarak sağ bırakmaları onlara verilebilecek en büyük zarar idi. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اَنْجٰيكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ [Firavun ailesinden sizi kurtardı.] sözünden sonra, onları hangi durumlardan kurtardığının açıklanması, ibhamdan sonra izah babından ıtnâbtır. Amaç onların bu kurtarılma nimetini akıllarına yerleştirip, gerekeni yapmalarını sağlamaktır.
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ ٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | تَأَذَّنَ | size bildirmişti |
|
| 3 | رَبُّكُمْ | Rabbiniz |
|
| 4 | لَئِنْ | eğer |
|
| 5 | شَكَرْتُمْ | şükrederseniz |
|
| 6 | لَأَزِيدَنَّكُمْ | elbette size daha fazla veririm |
|
| 7 | وَلَئِنْ | ve eğer |
|
| 8 | كَفَرْتُمْ | nankörlük ederseniz |
|
| 9 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 10 | عَذَابِي | azabım |
|
| 11 | لَشَدِيدٌ | pek çetindir |
|
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. تَاَذَّنَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَاَذَّنَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
لَئِنْ شَكَرْتُمْ cümlesi, mahzuf fiilin mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يقول şeklindedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَكَرْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
اَز۪يدَنَّكُمْ fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ‘dir. Fiilin sonundaki نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
وَ atıf harfidir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَفَرْتُمْ şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ cümlesi, kasemin cevabıdır.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
عَذَاب۪ي kelimesi إِنَّ ’nin ismi olup, mukadder fetha ile mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzhalakadır. شَد۪يدٌ kelimesi إِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.
إِذْ : Yalnız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.
a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzari fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. Burda mef’ûlun fih konumunda gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)
Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
تَاَذَّنَ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi أذن ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
شَد۪يدٌ , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ
وَ , istînâfiyyedir.
İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Musa (a.s)’ın kavmine söylediği sözlere dahil olan cümlede اِذْ zaman zarfı, takdiri اذكر (Hatırla) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
رَبُّكُمْ izafeti, muzâfun ileyhe şeref ve destek ifade eder. Müsnedün ileyhin Rab ismiyle gelmesi Allah’ın rububiyyet sıfatını ön plana çıkarma kastına matuftur.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Rububiyet vasfını öne çıkarmak için zamir makamında zahir olarak zikredilen Rab isminde tecrîd, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Kasem üslubunda gelen لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ terkibi, تَاَذَّنَ رَبُّكُمْ cümlesi için tefsiriyyedir.
لَ mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim hazfedilmiş, vurgu kasemin cevabına yapılmıştır.
Kasemle tekid edilmiş şart cümlesi olan لَئِنْ شَكَرْتُمْ , mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Şartın cevabı, arkasından gelen kasemin cevabı delaletiyle hazfedilmiştir. Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kasem lamının dahil olduğu لَاَز۪يدَنَّكُمْ cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.
Mahzuf kasem ve cevabından oluşan terkip, kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnaddır.
Zaman ismi olan اِذْ 'in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
Aynı üslupta gelen وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ cümlesi atıf harfi وَ ‘la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.
لَ , mahzuf kasem cümlesine işaret eden lam-ı muvattie, إنْ şart harfidir. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle, kasem üslubunda gayrı talebî inşâ cümlesidir.
Kasemle tekid edilmiş şart cümlesi olan لَئِنْ كَفَرْتُمْ , mazi fiil sıygasında gelerek, sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Kasemin cevap cümlesi olan اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ , lam-ı muzahlaka ve اِنَّ ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Veciz ifade kastına matuf عَذَاب۪ي izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan عَذَاب۪ , tazim edilmiştir.
لَشَد۪يدُ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ cümlesiyle وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
شَكَرْتُمْ - كَفَرْتُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi, kasem ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 2, s. 176)
لَئِنْ شَكَرْتُمْ ile اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ arasında gramer yapısı bakımında güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Ayet-i kerime şükrün, nimetin artışına sebep olduğu hususunda açık bir nastır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
لَاَز۪يدَنَّكُمْ fiilinin sonundaki nun, nûn-u tekid-i sakîledir. Kasem ve tekid nunu; Allah’ın, şükredenlerin mükâfatını artıracağını, aynı şekilde küfredenlerin de cezasının şiddetli olacağını kesin bir dille ifade etmiştir.
Şükür makamında Allah Teâlâ sonucu açıkça söylemiş, fakat küfrün akıbetini açıkça belirtmemiştir. Bu îcazdaki amaç, akıbetin korkunçluğunu bildirmek olabilir. Ayrıca azabın şiddetindeki mübalağa, Allah’a ait mütekellim zamirine muzâf olmasından da anlaşılmaktadır.
Cevabın isim cümlesi olması dolayısıyla başında olması gereken rabıta فَ ’si mahzuftur. Şartın cevabı başında gelmesi gereken فَ harfinin; ‘Hiç şüphesiz’ manasındaki yemin ifadesinin cümlenin başından hazf edilmesi bu husustaki şöhret ve açıklıktan dolayıdır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
تَاَذَّنَ fiili, آذن manasınadır, tıpkı توعد 'nin أوعد manasına olduğu gibi. Ancak şu var ki bu daha beliğdir, çünkü التفعل babında tekellüf ve mübalağa vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t -Te’vîl)
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَم۪يدٌ ٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقَالَ | ve dedi ki |
|
| 2 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 3 | إِنْ | eğer |
|
| 4 | تَكْفُرُوا | nankörlük etseniz |
|
| 5 | أَنْتُمْ | siz |
|
| 6 | وَمَنْ | ve kimseler |
|
| 7 | فِي |
|
|
| 8 | الْأَرْضِ | yeryüzündeki |
|
| 9 | جَمِيعًا | hepiniz |
|
| 10 | فَإِنَّ | şüphesiz |
|
| 11 | اللَّهَ | Allah |
|
| 12 | لَغَنِيٌّ | zengindir |
|
| 13 | حَمِيدٌ | övülmüştür |
|
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Mekulü’l-kavli, اِنْ تَكْفُرُٓوا ’dır. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَكْفُرُٓوا fiili ن ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْتُمْ munfasıl zamir تَكْفُرُٓوا ‘ deki faili tekid eder.
مَنْ müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ile تَكْفُرُٓوا fiilindeki faile matuf olup, mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. جَم۪يعاً mevsûlun hali olup fetha ile mansubdur.
Şartın cevabı mahzuftur. Takdiri, فقد آذيتم أنفسكم.. أو فإنّما ضرر كفركم لاحق بكم. (Muhakkak ki kendinize zulmettiniz veya küfrünüzün zararı sadece kendinizedir) şeklindedir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim) جَم۪يعاً kelimesi zamirsiz gelirse tekid bildiren haldir. Ancak bazı gramercilere göre tekid kabul edilmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ dir.Ayette lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَم۪يدٌ
فَ şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
اللّٰهَ lafza-i celâl اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur.
لِ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. غَنِيٌّ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. حَم۪يدٌ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
غَنِیٌّ -حَم۪يدٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقَالَ مُوسٰٓى اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ
Ayet, atıf harfi وَ ‘ la 6. ayetteki قَالَ مُوسٰى cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli, şart üslubunda gelmiştir. Şart cümlesi olan اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ , müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. اَنْتُمْ munfasıl zamiri, fiildeki fail zamiri tekid içindir.
مَنْ müşterek ism-i mevsûlü, تَكْفُرُٓوا ‘daki faile atfedilmiştir. فِي الْاَرْضِ car-mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. İsm-i mevsûlün sılasının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
جَم۪يعاً manevi tekid için gelmiştir.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Yeryüzü ile dünyada bulunan şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
Şartın, takdiri فإنّما ضرر كفركم لاحق بكم ( küfrünüzün zararı sadece kendinizedir) olan cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Cevap cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terkedilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)
Şükrün faydalarının, inkârın (nankörlüğün) zararlarının ancak şükredene ve nankörlük edene döneceğini; ibadet edilen ve şükredilen zatın ise bu şükürden istifade etmekten ve o nankörlükten dolayı zarar görmekten münezzeh olduğu beyan edilmiştir.
Ayetteki, اِنْ تَكْفُرُٓوا اَنْتُمْ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ [“Siz de, yeryüzünde bulunanların hepsi de inkâr etseniz”] ifadesindeki inkâr, ister küfür manasına ister nankörlük manasına hamledilsin mana değişmez. Çünkü Allah Teâlâ bütün kemâlatında, kibriya ve celâl sıfatlarının tamamında âlemlerden müstağnîdir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
فَاِنَّ اللّٰهَ لَغَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Şartın mahzuf cevabı için ta’lildir. Ta’lil cümleleri kastedilen mananın sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Haber olan iki vasfın aralarında و olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Her ikisi de mübalağa sıygasında gelerek bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret etmiş ve isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
غَنِيٌّ - حَم۪يدٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu, teşâbüh-i etrâf sanatıdır.
İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. Fiilin Allah Teâlâ’ya isnadı, istimrarın /devamlılığın karinesidir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Allah Teâlâ’nın غَنِيُّ ve حَم۪يدُ olması, göklerin ve arzın mülkiyetinde olmasına münasibdir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
اِنَّ ve tekid lamı, cümlede beraberce bulunursa bu cümle, üç kez tekrar edilen cümle gibi olur. Çünkü اِنَّ cümlede iki kez tekrar gücünü taşır, buna tekid lamı da ilave edilince üçüncü tekrar sağlanmış olur. Tekid edilen اِنَّ ’nin ismi ve haberinden ziyade cümlenin taşıdığı hükümdür. (Süyûtî, el-İtkan , İtkan, c. 2, s. 176)
Hamd, nimet ve diğer faziletlerin karşılığında yapıldığı için Allah'ın kemâline daha çok delalet etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ وَاِنَّا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ ٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَلَمْ |
|
|
| 2 | يَأْتِكُمْ | size gelmedi mi? |
|
| 3 | نَبَأُ | haberi |
|
| 4 | الَّذِينَ | kimselerin |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | قَبْلِكُمْ | sizden öncekilerin |
|
| 7 | قَوْمِ | kavimlerinin |
|
| 8 | نُوحٍ | Nuh |
|
| 9 | وَعَادٍ | ve Ad |
|
| 10 | وَثَمُودَ | ve Semud |
|
| 11 | وَالَّذِينَ | ve kimselerin |
|
| 12 | مِنْ |
|
|
| 13 | بَعْدِهِمْ | onlardan sonra gelen |
|
| 14 | لَا |
|
|
| 15 | يَعْلَمُهُمْ | onları kimse bilmez |
|
| 16 | إِلَّا | başka |
|
| 17 | اللَّهُ | Allah’tan |
|
| 18 | جَاءَتْهُمْ | onlara getirdi |
|
| 19 | رُسُلُهُمْ | elçileri |
|
| 20 | بِالْبَيِّنَاتِ | kanıtlar |
|
| 21 | فَرَدُّوا | fakat koydular |
|
| 22 | أَيْدِيَهُمْ | onlar ellerini |
|
| 23 | فِي |
|
|
| 24 | أَفْوَاهِهِمْ | ağızlarına |
|
| 25 | وَقَالُوا | ve dediler ki |
|
| 26 | إِنَّا | muhakkak biz |
|
| 27 | كَفَرْنَا | tanımayız |
|
| 28 | بِمَا | şeyi |
|
| 29 | أُرْسِلْتُمْ | sizinle gönderilen |
|
| 30 | بِهِ | onunla |
|
| 31 | وَإِنَّا | ve biz |
|
| 32 | لَفِي | içindeyiz |
|
| 33 | شَكٍّ | bir kuşku |
|
| 34 | مِمَّا | şeye karşı |
|
| 35 | تَدْعُونَنَا | bizi çağırdığınız |
|
| 36 | إِلَيْهِ | ona |
|
| 37 | مُرِيبٍ | derin |
|
اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ
Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. لَمۡ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
يَأْتِكُمْ illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. نَبَؤُا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ , muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
مِنْ قَبْلِكُمْ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. قَوْمِ ism-i mevsûlden bedel olup kesra ile mecrurdur. نُوحٍ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
عَادٍ وَثَمُودَ kelimeleri atıf harfi وَ ‘la قَوْمِ ‘ye matuftur. ثَمُودَ gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl atıf harfi وَ ‘la قَوْمِ ‘ye matuftur. مِنْ بَعْدِهِمْ car mecruru mahzuf sılaya matuftur. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ
Fiil cümlesidir. لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَعْلَمُهُمْ damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا hasr edatıdır. اللّٰهُ lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.
جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ
Fiil cümlesidir. جَٓاءَتْهُمْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تۡ te’nis alametidir. Muttasıl zamir هُمُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. رُسُلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamiri هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْبَيِّنَاتِ car mecruru رُسُلُهُمْ ‘un mahzuf haline müteallikdir.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
رَدُّٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَيْدِيَهُمْ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ car mecruru رَدُّٓوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ وَاِنَّا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l -kavli, اِنَّا كَفَرْنَا ‘dır. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَفَرْنَا cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَفَرْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekkellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا müşterek ism-i mevsûl بِ harf-i ceriyle كَفَرْنَا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası اُرْسِلْتُمْ ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.
اُرْسِلْتُمْ sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪ car mecruru اُرْسِلْتُمْ fiiline mütealliktir. اِنَّا لَف۪ي شَكٍّ cümlesi, atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle matuftur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
نَا mütekellim zamir اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. ف۪ي شَكٍّ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. مَا müşterek ism-i mevsûl, مِنْ harf-i ceri ile شَكٍّ ‘e mütealliktir. İsmi mevsûlun sılası تَدْعُونَـنَٓا ‘dır. Îrabtan mahalli yoktur.
تَدْعُونَـنَٓا fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَٓا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَيْهِ car mecruru تَدْعُونَـنَٓا fiiline mütealliktir. مُر۪يبٍ kelimesi شَكٍّ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
Atıf harflerinden biri kullanılarak iki kelimeyi veya iki cümleyi birbirine bağlamaya atf-ı nesak denir. Atıf harfinden önce gelene matufun aleyh, sonra gelene matuf denir. Matuf ile matufun aleyh arasında irab bakımından, siga bakımından, cümlelerin haberî veya inşaî olması bakımından uyum olur. Mana bakımından aralarında uygunluk varsa fiil isme atfedilebilir. Müstetir zamir atıf olmaz.Matufun irabı her zaman için matufun aleyhe uyar.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اُرْسِلْتُمْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رسل ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُر۪يبٍ , sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَۜۛ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ
İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ cümlesinde hemze, takriri istifham harfidir. Cümle menfî muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Hz. Mûsa’nın sözleri devam etmektedir.
İstifham üslubunda olmasına rağmen cümle, soru anlamında değildir. Vaz edildiği anlamdan çıkarak kınama ve azarlama anlamına gelmesi nedeniyle mecâz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca cümlede tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.
Takrirde; muhatabın bildiği bir şey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda ikna edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
يَأْتِكُمْ نَبَؤُا cümlesinde istiare sanatı vardır. نَبَاُ kelimesi أتي fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiştir. Haberin bir şahıs gibi gelecek olması haberin önemini, azametini artırmaktadır. Ayrıca bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
اَلَمْ يَأْتِكُمْ fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ينَ ’nin sılası mahzuftur. مِنْ قَبْلِكُمْ mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
قَوْمِ نُوحٍ mevsûlden bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Birbirine atfedilmiş وَعَادٍ وَثَمُودَ ifadeleri, bedel olan قَوْمِ نُوحٍ ‘e atfedilmiştir. Cihet-i câmia temasüldür.
İkinci ism-i mevsûl وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ , muzâf konumundaki قَوْمِ ‘ye matuftur. Atıf sebebi temâsüldür.
Bahsi geçen kimselerin ism-i mevsûlle belirtilmeleri sonraki haber dikkat çekmek içindir.
Bu mevsûlün de sılası mahzuftur. مِنْ بَعْدِهِمْ car-mecruru bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
نُوحٍ - عَادٍ - ثَمُودَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
بَعْدِهِمْۜۛ - قَبْلِكُمْ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
الَّذ۪ينَ kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Haberleri gelenler, Semûd, Âd kavmi ve onlardan sonrakiler şeklinde ayrıntılanmış. Bu üslup taksim sanatı yoluyla yapılmış ıtnâbtır. Amaç daha önceki kavimlerin hallerinden ders almanın önemini vurgulamak olabilir.
اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ [Sizden öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin haberi size gelmedi mi?] Bu da Mûsa aleyhisselâm’ın konuşmasındandır ya da Allah'tan yeni bir söz başıdır.
وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ [Ve onlardan sonrakilerin - ki onları ancak Allah bilir -] itiraziye cümlesidir ya da makabline matuftur, لَا يَعْلَمُهُمْ de ara cümledir.
Mana da şöyledir: O kadar çokturlar ki sayılarını ancak Allah bilir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu kelam, ibtidai istînâftır (yeni konu başlangıcı). Hitap ألَمْ يَأْتِكم [Size gelmedi mi?] şeklindeki sorudaki muhatap olan Araplardan müşriklere yönelmiştir. Çünkü burada hitap, وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ (İbrahim/2) sözüyle endişelenmiş olan kâfirlere yöneliktir. Onlar insanlar içinde en endişeli olanlardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kasrla tekid edilmiş muzari fiil cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiil ve fail arasındadır. يَعْلَمُهُمْ maksur/sıfat, اللّٰهُ maksûrun aleyh/mevsuf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsuftur.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْۜۛ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُۜ [Ve onlardan sonrakilerin – ki onları ancak Allah bilir-] ya itiraziye cümlesidir ya da وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ şeklindeki makabline matuftur, لَا يَعْلَمُهُمْ de ara cümledir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ
Fasılla gelen cümle, نَبَؤُا için tefsiriyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupta gelen فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
يَأْتِكُمْ - جَٓاءَتْهُمْ ve اَيْدِيَهُمْ - اَفْوَاهِهِمْ gruplarındakı kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ ; cümlesinde fiil müennes olarak gelmiştir. Çünkü bir cümlede fail âkil, cem’i müzekker-i gayr-i salim veya cem’i müennes-i gayr-i salim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu)
Ebû Ubeyde der ki: Bu bir darbı meseldir. فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ cümlesi peygamberlerin çağrılarını kabul etmediler, anlamındadır. Araplar bir kimse cevap vermeyip susacak olursa, ”o elini ağzına götürdü” anlamındaki tabir kullanılır, Ahfeş de böyle demiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l- Kur’ân)
فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓي اَفْوَاهِهِمْ ibaresi bu ayet için ileri sürülen tevillerden birine göre istiaredir. Kimilerine göre buradaki اَيْدِيَ (eller) lafzının, ‘’elçilerin huccetleri, kavimlerine getirdikleri ve kendileriyle şeriatlarını teyit ettikleri hüccetleri ve açık deliller’’ anlamında olduğudur. Çünkü Peygamberlerin onlar üzerindeki hakimiyeti (sultan) ve onları idare etmeleri (tedbir) ancak bu sayede gerçekleşmektedir. Nitekim hakimiyet (sultan) bir çok yerde يْدِيَ (el) olarak ifade edilmiştir. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)
اَيْدِيَ kelimesi , أيادي manasınadır ki nimetler demektir. Yani peygamberlerin nimetlerini geri çevirdiler. Onlar da ettikleri vaazlar ve onların ağızlarına konulan hüküm ve şeriatlarla ilgili vahiylerdir. Çünkü onları yalanladılar, kabul etmediler; sanki geldiği yere geri gönderdiler. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la فَرَدُّٓوا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Önceki inanmayan kavimlerin sözleridir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan كَفَرْنَا müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.
Küfredenler, düşüncelerini müsnedi fiil olan اِنَّ ile tekid edilmiş isim cümlesi ile bildirerek inanmadıklarını ve bu durumun değişmeden böyle devam edeceğini sert ve kesin bir dille belirtmişlerdir.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle كَفَرْنَا fiiline mütealliktir. Sıla cümlesi olan اُرْسِلْتُمْ بِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
اُرْسِلْتُمْ fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.
Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)
اُرْسِلْتُمْ - رُسُلُهُمْ kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bundan maksat, Hz. Mûsa’nın, kendinden önceki kavimlerin helakini hatırlatarak kavmini korkutmasıdır. Bunun, geçmiş ümmetlerin durumlarını onlara anlatmak için Allah tarafından gelen ve ifadesini Hazret-i Musa’nın dilinde bulan bir hitap olması da mümkündür ki bundan murad da, geçmiş ümmetlerin hallerini öğrenmekle bir ibretin tahakkuk etmesidir. Her iki manaya göre de, bu maksat vardır. Fakat çoğu alimler bunun, bizzat Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetine bir hitap olduğu kanaatindedir.
وَاِنَّا لَف۪ي شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ
Bu cümle atıf harfi وَ ‘la mekulü’l-kavle matuftur. Önceki inanmayan kavimlerin sözlerinin devamıdır.
اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümleleri çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Lam-ı muzahlakanın dahil olduğu لَف۪ي شَكٍّ car mecruru اِنَّ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)
لَف۪ي شَكٍّ ibaresinde istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla شَكٍّ içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü شَكٍّ hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Onlardaki şüphenin derecesini etkili bir şekilde belirtmek için bu üslup kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
شَكٍّ ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle شَكٍّ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mevsûlün sıla cümlesi olan تَدْعُونَـنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مُر۪يبٍ kelimesi شَكٍّ için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُر۪يبٍ - شَكٍّ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تَدْعُونَـنَٓا - رَدُّٓوا kelimelerinde tıbâk-ı hafîy sanatları vardır.
شَكٍّ kelimesi, karışık bilgi için kullanıldığı gibi mutlak tereddüt anlamında ve ilmin (kesin bilginin) karşıtı olarak da kullanılır. Şek, cehalet; ilim ise kesin bilgi olsun veya olmasın, kalbin mutmain olduğu inanç (itikat) olarak da tefsir edilebilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
ر۪يبٍ kelimesi Arapçada her türlü belirsizlik, kararsızlık, korku ve şüphelerin genel ismidir. Sadece şüphe veya kuşku ile tercüme edilemez. Kaldı ki Arapçada kuşkuyu ifade eden veya kesinlik arzetmeyen bir şeyi belirten başka kelimeler de vardır. Şüphe ve şek gibi.
شبه kelimesi; benzemek anlamındadır. Benzemek ihtimali ikiden fazla olduğu zaman şüphe kelimesi kullanılır.
شَكّ kelimesi; Bir şeyin ikiye ayrılması veya iki adet olmasıdır. Dolayısıyla ihtimaller ikiye indiğinde bu kelime kullanılır.
ريب kelimesi; Kur’an’da 17 yerde geçen bu kelime, ya “Kur’an” ya da “yeniden diriliş” konusunda zikredilmiştir. Semantik alanı içerisinde “endişe, korku, tasa, ihtimal, şüphe, şek, kaygı, vesvese, zan, tahmin” vs. gibi her türlü belirsizliğin, kararsızlığın genel adıdır. Yani “yakîn (kesin gerçek)” kavramının tam anlamıyla zıttıdır. Durum böyle olunca ريب ’in olumsuz hali olan “لا ريب ” ile “yakîn” eş anlamlıdır. Şu halde ريب, yakîn (kesin gerçek) olmayan her şeyi ifade ederken لا ريب ise yakîn (kesin gerçek) olan anlamındadır. Burada ihtimal bire inmiş gibi görünse de o artık ihtimal değil gerçeğin kendisidir. (İsmail yakıt, “Semantik Analizler Işığında Kur'an'da ‘Reyb’ ve ‘Yakîn’ Kavramları”, KADER Kelam Araştırmaları Dergisi, 1/2 (Ocak 2009))
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ١٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَتْ | dediler ki |
|
| 2 | رُسُلُهُمْ | elçileri |
|
| 3 | أَفِي | hakkında (edilir) mi? |
|
| 4 | اللَّهِ | Allah |
|
| 5 | شَكٌّ | şüphe |
|
| 6 | فَاطِرِ | yaratan |
|
| 7 | السَّمَاوَاتِ | gökleri |
|
| 8 | وَالْأَرْضِ | ve yeri |
|
| 9 | يَدْعُوكُمْ | (O) sizi davet ediyor |
|
| 10 | لِيَغْفِرَ | bağışlamak için |
|
| 11 | لَكُمْ | sizin |
|
| 12 | مِنْ | bir kısmını |
|
| 13 | ذُنُوبِكُمْ | günahlarınızdan |
|
| 14 | وَيُؤَخِّرَكُمْ | ve sizi ertelemek için |
|
| 15 | إِلَىٰ | kadar |
|
| 16 | أَجَلٍ | bir süreye |
|
| 17 | مُسَمًّى | belirtilmiş |
|
| 18 | قَالُوا | onlar dediler |
|
| 19 | إِنْ |
|
|
| 20 | أَنْتُمْ | siz de |
|
| 21 | إِلَّا | başka değilsiniz |
|
| 22 | بَشَرٌ | bir insandan |
|
| 23 | مِثْلُنَا | bizim gibi |
|
| 24 | تُرِيدُونَ | istiyorsunuz |
|
| 25 | أَنْ |
|
|
| 26 | تَصُدُّونَا | bizi çevirmek |
|
| 27 | عَمَّا | -ndan |
|
| 28 | كَانَ | olduğu- |
|
| 29 | يَعْبُدُ | tapıyor |
|
| 30 | ابَاؤُنَا | atalarımızın |
|
| 31 | فَأْتُونَا | o halde bize getirin |
|
| 32 | بِسُلْطَانٍ | bir delil |
|
| 33 | مُبِينٍ | açık |
|
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Fiil cümlesidir. قَالَتِ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. رُسُلُهُمْ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ ‘dur. قَالَتْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. فِي اللّٰهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شَكٌّ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. فَاطِرِ lafza-i celâlin sıfatı veya bedel olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ’la السَّمٰوَاتِ ‘ye matuftur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَاطِرِ ; sülâsî mücerredi فطر olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Fiil cümlesidir. يَدْعُوكُمْ fiili و üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
لِ harfi, يَغْفِرَ fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren cer harfidir. أَنْ ve masdar-ı müevvel, لِ harf-i ceriyle يَدْعُوكُمْ fiiline mütealliktir.
يَغْفِرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَكُمْ car mecruru يَغْفِرَ fiiline mütealliktir. مِنْ ذُنُوبِكُمْ car mecruru mahzuf mef’ûlun mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤَخِّرَكُمْ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلٰٓى اَجَلٍ car mecruru يُؤَخِّرَكُمْ fiiline mütealliktir. مُسَمًّى kelimesi اَجَلٍ ‘in sıfatı olup mukadder kesra ile mecrurdur. Maksur isimdir.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤَخِّرَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi أخر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef'ûlün çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُسَمًّى ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i mef’ûludur.
قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا ’dır. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنْ nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. بَشَرٌ haber olup damme ile merfûdur.
مِثْلُنَا kelimesi بَشَرٌ ‘un sıfatı olup damme ile merfûdur. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
Cümle, بَشَرٌ ‘un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
Fiil cümlesidir. تُر۪يدُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
تَصُدُّونَا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مَا müşterek ism-i mevsûl عَنْ harf-i ceriyle تَصُدُّونَا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانَ يَعْبُدُ ‘dir. Aid zamir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هُو ’dir. يَعْبُدُ cümlesi, كَانَ ’nin haberi olarak mahallen mansubdur.
يَعْبُدُ damme ile merfû muzari fiildir. اٰبَٓاؤُ۬نَا fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri نَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن كنتم رسلا فأتوا بسلطان (Eğer siz rasul iseniz bir delil getirin.) şeklindedir.
أْتُونَا fiili ن ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri نَا mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسُلْطَانٍ car mecruru أْتُونَا fiiline mütealliktir. مُب۪ينٍ kelimesi بِسُلْطَانٍ sıfatı olup kesra ile mecrurdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
تُر۪يدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi رود ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
مُب۪ينٍ sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالَتْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî istifham harfidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)
Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen inkâr ve tahkir manasında olduğu için mecaz-ı mürsel mürekkebtir. Soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. فِي اللّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شَكٌّ muahhar mübtedadır.
فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ , lafza-i celâl için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
وَالْاَرْضِ , muzafun ileyh olan السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i camia tezattır.
السَّمٰوَاتِ ‘den sonra الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında, Allah’ın kudretini bildirmede tekid amacına matuf ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.
السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var?” Burada geçen, قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ kavlinin başına gelen hemze, zarf olarak inkâr anlamında olan bir hemzedir. Yani inkâr anlamında bir soru şeklidir. Çünkü kelamda, yani ifadede bir şüphe söz konusu değildir, şüpheyi içeren bir durum yoktur. Ancak burada hakkında şüphe duyuları konuda kendilerine soru yöneltilmektedir. Çünkü öyle deliller ortaya konmuştur ki bütün deliller açık olarak şüpheye yer vermeyen anlamda açık ve nettirler. Bu, aslında onların, “bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir şüphe içindeyiz” sözlerine karşı bir cevap niteliğindedir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)
اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ [Allah hakkında mı şüphe] şeklindeki istifhamın anlamı inkârdır, yani Allah hakkında şüphe olamaz. Bu da O’nun tevhidi hakkında şüphe olamaz, demektir. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. O’na itaatin gereği hususunda şüphe olamaz, diye de açıklanmıştır. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
İstifham inkâridir ve inkarın kaynağı Allah'ın varlığından şüphe etmektir. Şekkin müteallikinin takdim edilmesi önemi sebebiyledir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Fail, âkil cem’-i müzekker-i gayr-i sâlim veya cemʻ-i müennes-i gayr-i sâlim ise fiil müzekker veya müennes kılınabilir. (Ahmet Şimşek, Arap Dilinde Müzekkerlik ve Müenneslik Uyumu ) Kural gereği رُسُلُهُمْ ’un fiili müennes gelmiştir.
يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّىۜ
Müstenefe olan cümle, elçilerin sözlerine dahildir.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Sebep bildiren harf-i cer لِ ’nin gizli أنْ ’le masdar yaptığı يَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ cümlesi, masdar tevilinde olup harf-i cerle birlikte يَدْعُوكُمْ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Dua kelimesi hakikatte nida etmek demektir. Mecazen emir ve irşat için kullanılır. Çünkü amir memura nida eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
Aynı üslupta gelen وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى cümlesi, atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
اَجَلٍ ’deki nekrelik, nev ifade eder.
مُسَمًّى kelimesi اَجَلٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَدْعُوكُمْ - تَصُدُّونَا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.
Kur’an’ın her yerinde kâfirlere hitap ederken mağfiretle birlikte مِنْ edatı getirilmiş, müminlere hitap ederken getirilmemiştir. Belki de bundaki mana şöyledir: Mağfiret nerede kâfirlere hitapla gelmişse arkasından iman gelmiştir, nerede müminlere hitapla gelmişse taatla birlikte isyanlardan ve benzeri şeylerden kaçınmakla beraber gelmiştir. Bu da kul hakkını kendiliğinden dışarıda bırakır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Bu مِنْ ile ba’ziyyet (bir kısım) manası kastedilir, ama burada mecazî olarak, günahların tamamı manası kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَالُٓوا اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۜ تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. اَنْتُمْ mübteda, بَشَرٌ haberdir.
Nefy harfi اِنْ ve istisna harfi اِلَّا ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr mübteda ve haber arasındadır. اَنْتُمْ maksur/mevsûf, بَشَرٌ maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir.
مِثْلُنَا haber olan بَشَرٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.
قَالَتْ - قَالُٓوا kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Fasılla gelen تُر۪يدُونَ اَنْ تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا cümlesi, بَشَرٌ ‘un ikinci sıfatıdır. Sıfatlar anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade eder.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki müspet muzari fiil sıygasındaki تَصُدُّونَا عَمَّا كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا cümlesi, masdar teviliyle تُر۪يدُونَ fiilinin mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel, müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle birlikte تَصُدُّونَا fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانَ يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا cümlesi, nakıs fiil كاَن ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’nin haberi olan يَعْبُدُ اٰبَٓاؤُ۬نَا ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesiyle hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.
كَان ’nin haberinin muzari fiil olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103)
فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. Müşriklerin sözlerinin devamıdır.
Cümle, takdiri إن كنتم رسلا (Eğer siz resuller iseniz) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَأْتُونَا بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Geldi anlamındaki أْتي fiili بِ harf-i ceriyle ‘getirdi’ manasına gelmiştir. Bu; tazmin sanatıdır.
بِسُلْطَانٍ ’deki nekrelik, tazim ve nev ifade eder.
مُب۪ينًا۟ kelimesi سُلْطَاناً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُب۪ينًا۟ , rubaî mezid أَبانَ fiilinin ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.
Musa'nın (a.s) getirdiği delile سُلْطَانًا denmesi; muhatabı boyun eğmeye mecbur bırakması dolayısıyladır.
مُب۪ينٍ : Bilindiği gibi إبان ’den ism-i faildir. إبان ise hem lâzım hem de müteaddi olur. Lâzım olunca مُب۪ينٍۙ “açık” demektir. Müteaddi olunca mübeyyin anlamına gelir, açıklayıcı, aydınlatıcı veya furkan anlamına ayırıcı demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Ayette geçen سُلْطَانًا kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür
a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.
b) Arapçada سُلْطَانًا kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.
c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.
d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime الْلِّسَانُ السِّلِيطُ ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
"Allah'ın nimetlerini inkar edip bu nimetler dolayısıyla Allah'a şükretmemek Allah'ı inkar etmeye benzeyen bir nankörlüktür.
Hangi şartlarda olursak olalım Allah'ın üzerimizdeki nimetlerini zikrederek ona şükrederek günümüze başlayalım.
Aynı şekilde Allah'ın üzerimizdeki nimetini zikrederek ve ona şükrederek uyuyalım.
Peygamber efendimizin sabahları kalktığında yaptığı şu duayı vird edinelim:
Elhamdü lillahillezi ahyânâ, bade mâ emâtenâ ve ileyhun nüşûr. (Bizi öldürdükten sonra dirilten ve kendisine döneceğimiz olan o zata hamd ederim)"
İnsan unutkandır. Belki de nefsi biraz dengesizdir. Mutlu olmak ister. Ama; mutlu anılarındansa, mutsuzlara tutunmak daha kolay gelir. Sahip olduklarının kıymetini bilmektense, olamadıklarının peşinden koşar. Yapması gerekenlerdense, gereksiz detaylara takılır. Anı değerlendirmektense; olmuş bitmişlerle, olup olmayacağı belirsizlerin arasında mekik dokur.
Kalbi ise kendisini devamlı dengeye ve hakka çağırır: Rabbine dua et. Elindekiler için şükür et. Aradığın huzur dünyalıklarda değil, benim içimde: seni yaratan Allah’a iman ve tevekkülde. Bugün varken, ibadetlerini yarına erteleme. O yarın belki hiç gelmez. Şükürlerini bir dahaki dünyalık nimete bırakma. Kavuşsan da, bir çocuğun oyuncağından sıkıldığı gibi çabuk sıkılır, şükrünü yine unutursun.
Ey göklerin ve yerin sahibi olan Allahım! Sana itaatimde, ibadetimde, şükrümde ve tövbemde gecikmekten yine Sana sığınırım. Her anımda (sevincimde, üzüntümde, sıkıntımda, heyecanımda), bana Seni hatırlatacak vesileler gönder. Hepsinde, çaldığım ilk kapı, Seninki olsun. Beni; Senin rızanı kazanmak için eline geçen fırsatları değerlendiren ve donattığın nimetlerin kıymetini bilen kullarından eyle.
Hakiki manada Rabbine itaat, şükür ve tevekkül eden kullardan olmak duasıyla.
Amin.
***
Sevgili Nefs’im;
Şu hayatta neyi yaparsan yap; ya kendini aşağılara çeker acındırırsın ya da kendini yüceltir havanı atarsın. Birinde zaten yapamadığına, diğerinde her şeyin iyisini hakkettiğine ikna olursun; her ikisinde de asıl yapman gerekenlerden uzaklaşırsın. Dünya boyutunda etrafındakilerden, ahiret boyutunda ise seni yaratan Rabbinden beklentilere girersin. İstediğini umduğun şekilde elde edince kıymetinl bilmezsin, edemeyince de tripler atarsın.
Allah’ın sınırlarına dahil mi, değil mi arayışına girmeden; hislerine, yaptıklarına ve elalem ne der’e fazlasıyla anlam yüklersin. Ya kendini aşağılamaya ya da yüceltmeye hizmet etmesi amacıyla olumsuz duygulara ya da iyilik kırıntılarına uzun bir süre tutunur ve yanında taşırsın. Halbuki yaptığın her şey kendinedir. Zira yeryüzünde bulunmaz hint kumaşı değilsin, göklerde ise Allah’a kulluk yapmadıysan değersizsin.
Nefs’im, yaşadığın günün tekrarı yok. Yarın dediklerine bakma, belki de önünde fazla zaman yok. Gidenler ile gelecekleri kenara bırak ve artık ayağa kalk. Seni Allah’ın emirlerine itaat etmekten uzak tutan olumlu ve olumsuz her şeyden arınmak için yola çık. Şüphesiz ki, Allah yolunda yürüyenler kazanacak. Şükretmesini bilen huzura, nankör davranan azaba kavuşacak. O yüzden bulunduğun anın içinde Allah’a kul olmaya bak.
Ey Allahım! Sınırlarımız, Senin belirlediğin sınırlardan ibaret olsun. Ne kendimize, ne de başkalarına hoş geliyor diye yolundan sapma gafletinden muhafaza buyur. Bizi nankörlükten uzaklaşan, Sana iman ile teslim olan ve şükür etmeyi seven salih kulların arasına kat. Kendimizi aşağılamak ya da yüceltmek gibi aşırılıklara kaçmaktan muhafaza buyur. Senin kudretine, rahmetine ve adaletine şüphesiz güvenenlerden; dünyevi ve uhrevi işlerin hepsini yalnız Senin rızan için yapanlardan eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz @zeynokoloji