17 Şubat 2025
İbrahim Sûresi 11-18 (256. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İbrahim Sûresi 11. Ayet

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  ١١


Peygamberleri, onlara dedi ki: “Biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kullarından dilediğine (peygamberlik) nimetini bahşeder. Allah’ın izni olmadıkça, bizim size bir delil getirmemiz haddimize değil. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَتْ dediler ki ق و ل
2 لَهُمْ onlara
3 رُسُلُهُمْ elçileri ر س ل
4 إِنْ değiliz
5 نَحْنُ biz (de)
6 إِلَّا başka bir şey
7 بَشَرٌ insandan ب ش ر
8 مِثْلُكُمْ sizin gibi م ث ل
9 وَلَٰكِنَّ fakat
10 اللَّهَ Allah
11 يَمُنُّ lutfeder م ن ن
12 عَلَىٰ
13 مَنْ kimseye
14 يَشَاءُ dilediği ش ي ا
15 مِنْ -ndan
16 عِبَادِهِ kulları- ع ب د
17 وَمَا yoktur
18 كَانَ imkanımız ك و ن
19 لَنَا bizim
20 أَنْ
21 نَأْتِيَكُمْ size getiremeye ا ت ي
22 بِسُلْطَانٍ bir delil س ل ط
23 إِلَّا olmadan
24 بِإِذْنِ izni ا ذ ن
25 اللَّهِ Allah’ın
26 وَعَلَى ve
27 اللَّهِ Allah’a
28 فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar و ك ل
29 الْمُؤْمِنُونَ inananlar ا م ن
Peygamberler, Allah’ın varlığını, birliğini ıspatlayacak bunca aklî delil varken insanların bu konuda şüpheye düşmelerinin yersiz ve anlamsız olduğunu vurgulamışlar, bu davranışı sergileyen inkârcıları kınamışlar, hakkı inkâr edenlerin bu dünyada başlarına gelmesi mukadder olan felâketlere işaret ederek Allah’ın, onları bağışlayıp helâk olmaktan kurtulacakları bir yola davet ettiğini ve bu yolda yürüyebilmek için kendilerine gerekli süreyi verdiğini ifade etmektedir. Ancak inkârcılar Allah’ın insanla iletişim kurup ona vahiy göndereceğine inanmadıkları için peygamberlerin bu çağrısına kulak vermemişler; onlardan insan gücünün üstünde bir delil yani mûcize getirmelerini istemişlerdir. Oysa insan olmak peygamberliğe engel değildir; nitekim insanlığa gönderilmiş olan peygamberlerin tamamı insandır (Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7). Peygamberler buna işaret ettikten sonra bu görevin kime verileceği konusunun Allah’ın iradesine ve tercihine bağlı olduğunu, bunu kullarından dilediğine lutfettiğini, Allah’ın izni olmadan peygamberin herhangi bir mûcize getirmesinin mümkün olmadığını ifade etmişler, gerçeği bulup onunla aydınlanmak isteyen müminlerin mûcizelere değil Allah’a ve O’nun gönderdiği mesaja dayanıp güvenmelerini tavsiye etmişlerdir.
منّ Menne : مَنٌّ kendisi ile tartının yapıldığı alettir. مِنَّة Minnet ise ağır nimettir ve iki şekilde kullanılır: Birincisi; bil fiil/doğrudan büyük bir iyilik yapmaktır ki bu da gerçek anlamda ancak Allah için kullanılır. İkincisi ise söz olarak söylenen büyük iyilik anlamındaki minnettir ki bu da, minnet altında bırakarak büyük iyiliği söylemektir ve insanlar arasıda yerilen bir davranıştır. Ancak nankörlük durumunda, minnetin zikri iyi olur denmiştir. مَمْنُونٌ sözcüğü bir görüşe göre sayılan ve hesap edilen anlamındadır. Başka bir görüşe göre ise kesilen/eksiltilen demektir. Buradan hareketle ölüm için de مَمْنُونٌ denmiştir. Zira ölüm sayıyı azaltır, yardımı da keser. Bir görüşe göre sözlü minnette buradan gelir. Çünkü o da ölüme benzer şekilde nimeti keser ve şükrün de kesilmesini gerektirir.
Son olarak Kuran-ı Kerim’de geçen مَنٌّ lafzı bir görüşe göre ağaçların üzerine düşen, içinde bir tatlılığa sahip süt gibi birşeydir. سَلْوَى ise bir tür kuştur. Diğer bir görüşe göre ise hem مَنٌّ hem de سَلْوَى sözcüğü Yüce Allah’ın onlara bahşettiği nimete işarettir. Her ikisi de bizatihi aynı şeyi ifade etmektedir. Fakat bu nimeti zikredip, hatırlatıp onların başlarına kakmak için onu مَنٌّ diye adlandırmıştır. Son olarak سَلْوَى olarak adlandırılması da onunla teselli buldukları içindir denilmiştir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 27 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri minnet etmek, memnun, memnuniyet ve Mennân’dır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 

 

Fiil cümlesidir. قَالَتِ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. لَهُمْ  car mecruru  قَالَتْ  fiiline mütealliktir. رُسُلُهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l- kavli, اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ ‘ dur.  قَالَتْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

اِنْ  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. Munfasıl zamir  نَحْنُ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. بَشَرٌ  haber olup damme ile merfûdur. مِثْلُكُمْ  kelimesi  بَشَرٌ  sıfatı olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamiri  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لٰكِنَّ  istidrak harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder. Bazı müfessirlere göre  لٰكِنَّ  de  اِنَّ  gibi cümleyi tekid eder.

اللّٰهَ  lafza-i celâl  لٰكِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. يَمُنُّ  cümlesi, لٰكِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.

يَمُنُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl  عَلٰى  harf-i ceriyle  يَمُنُّ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

يَشَٓاءُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  مِنْ عِبَادِه۪  car mecruru  يَشَٓاءُ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, يشاء تكليفه بالرسالة كائنا من عباده  şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَـنَٓا  car mecruru  كَانَ ‘in mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, كَانَ ‘in muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

نَأْتِيَكُمْ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِسُلْطَانٍ  car mecruru  نَأْتِيَكُمْ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. 

اِلَّا  hasr edatıdır . بِاِذْنِ  car mecruru  نَأْتِيَكُمْ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

Fiili muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَتَوَكَّلِ  fiiline mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عزم المؤمنون على أمر فليتوكّلوا على الله (Müminler bir şeye azmettiklerinde Allah’a tevekkül etsinler.) şeklindedir.

لْ  emir lam’ıdır.  يَتَوَكَّلِ  sükun ile meczum muzari fiildir. الْمُؤْمِنُونَ  fail olup, ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

يَتَوَكَّلِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

الْمُؤْمِنُونَ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

لَهُمْ  car mecruru siyaktaki önemine binaen faile takdim edilmiştir.

قَالَتْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Cümleye dahil olan  اِنْ  nefy, اِلَّا  istisna harfidir. نَحْنُ  mübteda,  بَشَرٌ  haberdir. 

اِنْ  ve اِلَّا  ile oluşan kasr mübteda ve haber arasındadır. نَحْنُ  maksur/mevsûf,  بَشَرٌ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasrı mevsuf ales sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. 

مِثْلُكُمْ  haber olan  بَشَرٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

Burada hitap, diğerleri gibi bir insan olduğunu bilen ve inkâr etmeyen resullerden, kavimlerinedir. Ancak insanlar peygamberleri, peygamberlik iddia ederek kendilerini insanlıktan sıyırmış ve bir beşer için mümkün olmayan bir iddiada bulunmuş yerine koydular. Böyle olunca da; muhatabın kabul etmediği ve aksini savunduğu bir haber vermek için kullanılan bir ifade biçimi seçilerek kasr yapıldı. Bu; kasr-ı kalb çeşidindendir. Çünkü onlar ‘’siz sadece bizim gibi beşersiniz’’ sözleriyle onları beşeriyete tahsis etmişler, başka bir sıfatları olmadığını iddia etmişlerdir.  (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Allah Teâlâ, kâfirlerin nübüvvet konusunu tenkit için ileri sürdükleri şüpheleri nakledince, peygamberlerin, o şüphelere verdikleri cevapları da nakletmiştir.

Birinci Şüphe: kâfirlerin, "Siz de bizim gibi, bir beşerden başka bir şey değilsiniz" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı şudur: Peygamberler, durumun böyle olduğunu kabul etmişler, ama beşer olma bakımından ortada olan eşitliğin, peygamberlik makamının bazı insanlara verilmesine mani olmadığını, çünkü bunun, Allah Teâlâ'nın kullarından dilediğine verdiği bir makam olduğunu, durum böyle olunca da bu şüphenin ortadan kalkacağını açıklamışlardır. 

İkinci Şüphe: Onların, "selefimizin dinimiz üzerinde mutabakat sağlamış olması, bunun hak olduğuna delalet eder. Çünkü büyük bir kalabalık tarafından görülmeyen (yanlışlığın), bir tek adam tarafından görülmesi uzak bir ihtimaldir" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı, birinci şüpheye verilen cevabın aynıdır. Çünkü hak ile batılı, doğru ile yalanı birbirinden ayırt etme kabiliyeti, Allah'ın bir lütfu ve fazlıdır. Binaenaleyh Allah'ın kullarından bazısına bunu lütfedip, büyük bir kalabalığı bundan mahrum etmesi uzak bir ihtimal değildir. 

Üçüncü Şüphe ise, onların, "Biz, getirdiğin bu mucizelere razı olmuyor, daha kuvvetli ve kesin mucizeler istiyoruz" şeklindeki sözleridir. Bunun cevabı peygamberlerin, "Allah'ın izni olmaksızın bizim size bir hüccet getirmemize imkân yoktur" şeklindeki sözüdür. Bu cevabı şöyle izah ederiz: "Bizim getirdiğimiz ve tutunduğumuz mucizeler, kesin bir hüccet, ezici bir bürhan ve tam bir delildir. Sizin istediğiniz şeyler ise, fazladan olan bazı işlerdir. Bu hususta hüküm, Allah'a aittir. Binaenaleyh eğer O, bunları yaratır ve verirse, bu O'nun bir lütfudur. Yok eğer yaratmaz ise adalet de O'na aittir. Çünkü yeterli mucize (delil) ortaya çıktıktan sonra O'nun aleyhine hükmedilemez. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Mekulü’l-kavle atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstidrak harfi  لَـٰكِنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır. 

لٰكِنَّ ’nin ismi telezzüz, teberrük ve haşyet uyandırmak için lafza-i celâlle gelmiştir. 

Müsned olan  يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır. Ayrıca muzari fiilde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek dikkatini artıran tecessüm özelliği vardır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَنْ , başındaki harf-i cerle  يَمُنُّ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  يَشَٓاءُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Genel olarak  شَٓاءَ  fiilinin mef'ûlü bu cümlede olduğu gibi hazf edilir. Çünkü ibhâm; ilgi uyandırır, muhatabı dinlemeye teşvik eder. Ancak mef'ûl alışılmadık, garîb bir şey olursa bu kuralın dışına çıkılarak zikredilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

عِبَادِه۪  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması  عِبَادِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.


 وَمَا كَانَ لَـنَٓا اَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la mekulü’l-kavle atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَـنَٓا  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Geldi anlamındaki  أْتِيَ  fiili  بِ  harfi ceriyle getirdi manasına gelmiştir. Bu; tazmin sanatıdır.

مَا كَانَ ’li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)

نَأْتِيَكُمْ  fiilinin failinden mahzuf hale müteallik  بِسُلْطَانٍ ’deki nekrelik, nev ve tazim ifade eder.

بِاِذْنِ اللّٰهِ  car-mecruru,  نَأْتِيَكُمْ  fiilinin failinden, takdiri  متلبسًا  olan mahzuf hale mütealliktir.

Az sözle çok anlam ifade eden  بِاِذْنِ اللّٰهِ  izafetinde  بِاِذْنِ  kelimesinin Allah lafzına izafesi, izne tazim ifade etmiştir.

Zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin, heybeti artırmak, zihne yerleştirmek, telezzüz ve teberrük için tekrarlanmasında, iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Nefy harfi  ما  ve istisna harfi  إلا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ‘nin ismiyle hali arasındadır. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. 

يَشَٓاءُ - بِاِذْنِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  اِلَّا  ve  اللّٰهِ  lafızlarının tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette geçen  سُلْطَان  kelimesinin manası, hüccet ve delil demektir. Bu kelimenin izahı hususunda şu görüşler ileri sürülmüştür

a) Bu kelime, kendisiyle kandilin tutuşturulup yandığı “susam yağı” kelimesinden türemiştir. Kendileri sayesinde insanlar haklarını elde edebildikleri için hükümdarlara ve ümerâya “sultanlar” denilmiştir.

b) Arapçada  سُلْطَانًا  kelimesi hüccet demektir. Hüccet ve burhan sahibi olduğu için hükümdara da “sultan” denilmiştir.

c) Leys şöyle demiştir: “Sultan” kudret demektir. Çünkü bu kelime تَسْلِيط kelimesindendir. Bu izaha göre  سُلْطَانُ الْمَلِكِ ifadesinin manası, “hükümdarın kuvvet ve kudreti” demektir. Bâtılı defedip savaştırmaya kudreti olduğu için “burhan”a (aklî delile) de “sultan” ismi verilmiştir.

d) İbni Dureyd şöyle demektedir: “Her şeyin sultanı, o şeyin keskinliği demektir. Bu kelime  الْلِّسَانُ السِّلِيطُ  ‘keskin dil, tenkit edici dil’ ifadesinden alınmıştır. السَّلَاطَةُ kelimesi de keskinlik ve hiddet anlamındadır.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

 

وَ  atıf harfidir. Şart üslubundaki terkip, mekulü’l kavle dahildir.

وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟  cümlesi, mahzuf şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline dahil olan  فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıta harfidir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru kasr ifadesi için amiline takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr fiil ve car-mecrur arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

فَلْيَتَوَكَّلِ , maksur/sıfat,  عَلَى اللّٰهِ maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

Takdiri, إن عزم المؤمنون على أمر (Eğer müminler bir işe azmettilerse…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayetin son cümlesinde zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin 3. kez tekrarlanması, azamet, heybet ve mehabeti artırmak içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ  [Müminler işlerini sadece Allah’a bıraksın.] cümlesinde kasr ifade etmek için harf-i cerle mecruru fiile takdim edilmiştir. Zamir yerine Allah lafzının getirilmesi ise korku ve heybeti artırmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عِبَادِه۪ - الْمُؤْمِنُونَ  ve  فَلْيَتَوَكَّلِ - الْمُؤْمِنُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Şeyh Ebu Hamid el-Gazali (ra)'nin sözleri arasında özeti şöyle olan güzel bir bölüm gördüm: İnsan ya nakıs ya kâmil olur. Yahut da bu iki durumdan uzak olur. İnsanın nakıs olması, ya zâtı bakımından olur fakat başkasının halini noksanlaştırmaya çalışmaz, ya zatı bakımından nakıs olur, bununla birlikte başkasını da nakıs hâle getirmeye uğraşır. Birincisi dâil (sapmış), ikincisi ise hem dâil (sapmış), hem mudil (saptırmış)tır. Kâmil olan insan da ya kâmil olur fakat başkasını kâmil hale getiremez ki bunlar evliyaullahtır; yahut hem kâmil olur hem de nakıs olanları kâmil hale getirebilir ki bunlar da peygamberlerdir. İşte bundan ötürü Hz  Peygamber (sav) "Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" buyurmuştur. (Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l-Gayb) 

İbrahim Sûresi 12. Ayet

وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَاۜ وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟  ١٢


“Allah, bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, biz ne diye O’na tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَا neden?
2 لَنَا biz
3 أَلَّا
4 نَتَوَكَّلَ dayanmayalım و ك ل
5 عَلَى
6 اللَّهِ Allah’a
7 وَقَدْ elbette
8 هَدَانَا bize göstermişken ه د ي
9 سُبُلَنَا yollarımızı س ب ل
10 وَلَنَصْبِرَنَّ ve katlanırız ص ب ر
11 عَلَىٰ
12 مَا
13 اذَيْتُمُونَا bize yaptığınız eziyetlere ا ذ ي
14 وَعَلَى ve
15 اللَّهِ Allah’a
16 فَلْيَتَوَكَّلِ dayansınlar و ك ل
17 الْمُتَوَكِّلُونَ tevekkül edenler و ك ل

وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَاۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَا  istifham ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  لَـنَٓا  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel takdir edilen  فِی  harfiyle, mahzuf hale mütealliktir. Takdiri, ما لنا ساعين في ترك التوكّل.. (Bizim neyimiz var ki tevekkülü terk etmeye çalışıyoruz?) şeklindedir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  نَتَوَكَّلَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  نَتَوَكَّلَ  fiiline mütealliktir. وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا  cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. 

وَ  haliyyedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. هَدٰينَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir.  سُبُلَنَا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.   

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiili muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نَتَوَكَّلَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  وكل’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَاۜ 

 

وَ  istînâfiyyedir. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

نَصْبِرَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. Fiilin sonundaki  ن , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. مَٓا  ve masdar-ı müevvel عَلٰى  harf-i ceriyle  نَصْبِرَنَّ  fiiline mütealliktir.

اٰذَيْتُمُونَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمُ  fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamiri  نَا  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Cemi müzekker muhatap mazi fiillere mansub muttasıl zamirler doğrudan doğruya gelmez. Bu fiillerle söz edilen zamir arasına bir  و  harfi getirilir.  اٰذَيْتُمُونَا  fiilinde olduğu gibi. Buna işbâ vavı - işbâ edatı denilir. 

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.) 

اٰذَيْتُمُو  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أذي ’dır. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟

 

وَ  atıf harfidir.  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru  يَتَوَكَّلِ  fiiline mütealliktir.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن عزم المؤمنون على أمر فليتوكّلوا على الله (Müminler bir şeye azmettiklerinde Allah’a tevekkül etsinler.) şeklindedir.

لْ  emir lam’ıdır. يَتَوَكَّلِ  sükun ile meczum muzari fiildir. الْمُتَوَكِّلُونَ  fail olup, ref alameti  وَ ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

الْمُتَوَكِّلُونَ , sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan  تَفَعَّلَ  babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا لَـنَٓا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَاۜ 

 

Elçilerin sözlerinin devamı olan ayet, mekulü’l-kavle matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada soru olmayıp inkâr manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Menfi isim cümlesinde, haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. لَـنَٓا  bu mahzuf habere mütealliktir. 

اَلَّا  edatı, masdar harfi  أَنْ  ve nefy harfi  لاَ ’dan müteşekkildir. Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  لاَ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰه  cümlesi, masdar tevilinde, takdir edilen  فِی  harfiyle, mahzuf hale mütealliktir. Cümlenin takdiri …ما لنا ساعين في ترك التوكّل  (Bizim neyimiz var ki tevekkülü terk etmeye çalışıyoruz?) şeklindedir.

Masdar-ı müevvel, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mekulü’l-kavlde zamir yerine zahir isim gelerek, lafza-i celâlin 4. kez tekrarlanması, azamet, heybet ve mehabeti artırmak içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin sonunda müştakı zikredilen  نَتَوَكَّلَ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا  cümlesi,  نَتَوَكَّلَ  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. قَدْ  mazi fiile dahil olduğunda kesinlik ifade eder.

قَدْ  sadece fiilin başına gelen bir tekid harfidir. Muzari fiilin başına geldiği zaman bazen azlık bazen de çokluğa delâlet eder. Ancak belâgat alimlerinin sözlerinden anladığımıza göre; fiilin gerçekleştiği anlatılmak isteniyorsa  قَدْ  harfi, başına geldiği fiil için ister mazî ister muzari olsun tekid ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَاۜ 

 

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş cevap olan   وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَٓا اٰذَيْتُمُونَا  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. 

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , harf-i cerle  نَصْبِرَنَّ  fiiline mütealliktir. 

Mevsûlün sıla cümlesi olan  اٰذَيْتُمُونَا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)


 وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟

 

وَ , atıf harfidir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline dahil olan  فَ , mahzuf şartın cevabına gelen rabıta harfidir. 

Takdiri, إن عزم المؤمنين على أمر (Müminler bir işe azmederlerse…) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf şart cümlesiyle birlikte terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. فَلْيَتَوَكَّلِ  fiiline müteallik olan  عَلَى اللّٰهِ  car mecruru ihtimam ve kasr ifadesi için amiline takdim edilmiştir.

İki tekit hükmündeki kasr car-mecrur ve fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.

عَلَى اللّٰهِ, mevsûf/maksûrun aleyh, فَلْيَتَوَكَّلِ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur. Tevekkül edenler sadece Allah’a tevekkül etsinler demektir.

Zamir makamında zahir isim gelerek, lafza-i celâlin tekrarlanması, azamet, heybet ve mehabeti artırmak ve zihne yerleştirmek içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَلْيَتَوَكَّلِ - الْمُتَوَكِّلُونَ۟ - نَتَوَكَّلَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr vardır.

مَا  ‘nın tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr vardır.

وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ [Müminler işlerini sadece Allah’a bıraksın.] cümlesinde kasr ifade etmek için, harf-i cerle mecruru fiile takdim edilmiştir. Zamir yerine Allah lafzının getirilmesi ise korku ve heybeti artırmak içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Tevbe/51) 

فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ۟ [Tevekkül edenler tevekkül etsin] cümlesinde iştikâk cinası (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Tekrar ‘Tevekkül edenler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler” demişlerdir. Bu tevekkülün tekrar zikredilmesinin hikmeti şudur: Peygamberler “Hem biz niçin Allah’a (tevekkül etmeyelim) güvenip dayanmayalım ki…” ifadeleri ile kendileri için Allah’a tevekkülün gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Daha sonra, kendileri ile ilgili şeyleri tamamlayınca, kendilerine uyan kimselere de bunu emrederek, “Tevekkül edenler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler” demişlerdir ki bu ifade iyiyi ve güzeli emreden kimsenin, ancak o şeyi önce kendisi yaparsa tesirli olacağını gösterir.

Ayette bir tekrar söz konusu olmaz. Çünkü, “yalnız Allah’a tevekkül etsinler” ifadesi, iki değişik maksattan ötürü, iki ayrı yerde gelmiştir. Hem birincisinin tevekkülü başlatma, ikincisinin de onu devam ettirme ve sürdürmeye çabalamak manasına olduğu da söylenmiştir. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İbrahim Sûresi 13. Ayet

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَۙ  ١٣


İnkâr edenler, peygamberlerine; “Andolsun, ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız, ya da bizim dinimize dönersiniz” dediler. Rableri de onlara şöyle vahyetti: “Biz zalimleri mutlaka yok edeceğiz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقَالَ dediler ki ق و ل
2 الَّذِينَ kimseler
3 كَفَرُوا inkar eden(ler) ك ف ر
4 لِرُسُلِهِمْ elçilerine ر س ل
5 لَنُخْرِجَنَّكُمْ ya sizi mutlaka çıkarırız خ ر ج
6 مِنْ -dan
7 أَرْضِنَا yurdumuz- ا ر ض
8 أَوْ ya da
9 لَتَعُودُنَّ dönersiniz ع و د
10 فِي
11 مِلَّتِنَا bizim dinimize م ل ل
12 فَأَوْحَىٰ şöyle vahyetti و ح ي
13 إِلَيْهِمْ onlara
14 رَبُّهُمْ Rableri ر ب ب
15 لَنُهْلِكَنَّ mutlaka helak edeceğiz ه ل ك
16 الظَّالِمِينَ zalimleri ظ ل م

İnkârcılar, peygamberlerin getirdiği mesajı reddetmekle yetinmediler, ileri derecede bir cüretle onları kendi dinlerine dönmek veya sürgün edilmek seçenekleri arasında tercihte bulunmaya zorladılar. Onların bu planları karşısında Allah Teâlâ peygamberlerine gönderdiği vahiyde o zalimleri mutlaka helâk edeceğini, onların yurduna kendisine gönülden bağlı olup saygı gösteren, azabından korkan peygamberleri ve onlara iman edenleri yerleştireceğini müjdeledi. Âyet Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’i sıkıştırıp kendi dinlerine döndürmeye, dönmediği takdirde ülkesinden sürgün etmeye çalıştıkları bir dönemde inerek Hz. Peygamber’i ve ona inananları teselli etmiş, müşrikleri de uyarmıştır (Taberî, XIII, 191-192). 

 14. âyette geçen Allah’ın makamından maksat, hesap gününde O’nun huzurunda durulacak yer veya huzurunda durmaktır; aynı ifade Allah’ın murakabesi (gözetimi) veya azabı anlamlarına da gelir (Şevkânî, III, 113). Yüce Allah, dünyada yaptıklarının hesabını âhirette Allah huzurunda vereceğine inanan, Allah’ın azabından korkan kimselerin düşmanlarını yok edip onları düşmanlarının yurduna yerleştireceğini vaad etmektedir. Bu vaadin genel veya muhataplarına özel olması mümkündür.

Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri

 Cilt: 3 Sayfa: 309-310

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِرُسُلِهِمْ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli, mukadder kasem ve cevabıdır.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نُخْرِجَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنْ اَرْضِنَٓا  car mecruru  نُخْرِجَنَّكُمْ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

تَعُودُنَّ  fiili mahzuf  ن' un sübutuyla merfû muzari fiildir. İki sakin bir araya geldiği için zamir olan cemi و ‘ı mahzuftur. Fiilinin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakiledir. 

ف۪ي مِلَّتِنَا  car mecruru  تَعُودُنَّ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Tekid nun’ları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

اَوْ ; Türkçede “veya, yahut, ya da yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

نُخْرِجَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَۙ

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْحٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اِلَيْهِمْ  car mecruru  اَوْحٰٓى  fiiline mütealliktir. رَبُّهُمْ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نُهْلِكَنَّ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. الظَّالِم۪ينَ  mef’ûlun bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

اَوْحٰٓى  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  وحي ‘dir.

نُهْلِكَنَّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi هلك ‘dir.

الظَّالِم۪ينَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Fail konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle gelmesi, sonradan gelen habere dikkat çekmenin yanında bu kişileri tahkir ifade eder.

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَنُخْرِجَنَّكُمْ مِنْ اَرْضِنَٓا  cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelen  اَوْ لَتَعُودُنَّ ف۪ي مِلَّتِنَاۜ  cümlesi, muhayyerlik bildiren  اَوْ  atıf harfiyle kasemin cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

مِلَّتِنَاۜ , dinimiz manasındadır.

ف۪ي مِلَّتِنَاۜ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü مِلَّتِ  hakiki manada içine girmeye müsait değildir. Din, burada zarfa benzetilir. Dinle insanlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Küfredenlerin sözlerindeki  لَنُخْرِجَنَّكُمْ  ve  لَتَعُودُنَّ  fiillerinin başındaki  لَ  tekid harfi ve sonundaki  نَّ  harfleri, onların bu kararlarında ne kadar inatçı olduklarını belirtmektedir. Elçileri yurtlarından çıkarmak ve onları kendi dinlerine döndürmek seçeneğinden başka bir alternatif düşünmediklerini, elçilere inanmayacaklarını çok kesin bir dille belirtmiş oluyorlar.

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ ,fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi) 

Allah Teâlâ peygamberlerinin, düşmanlarının şerlerini savuşturma hususunda Allah'a tevekkül edip, O'nun korumasına güvenmekle yetindiklerini haber verince, kâfirlerin de beyinsizlikte çok ileri gittiklerini ve "Elbette ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız yahut mutlaka dinimize döneceksiniz" dediklerini nakletmiştir. Bu, "şu iki ihtimalden, yani ya sizi yurdunuzdan çıkarmamız yahut da sizin bizim dinimize dönmenizden birisi mutlaka olacak" demektir. Böyle söylemelerinin sebebi şudur: "Hak taraftarları her devirde az, batıl taraftarları ise çok olmuşlardır. Bütün zalimler ve fasıklar, batıl taraftarlarına destek ve yardımcı olmuşlardır. İşte bundan dolayı onlar bu beyinsizliği yapabilmişlerdir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bunun birer benzeri, وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ [Hakarete uğramış olan o kavmi, feyzli ve bereketli kıldığımız yerin (arzın) doğularına ve batılarına mirasçı kıldık.] (A’raf/137) ve  وَاَوْرَثَكُمْ اَرْضَهُمْ وَدِيَارَهُمْ [Sizi, onların arzına ve diyarına miras kıldık” (Ahzâb/27) ayetleridir. Bil ki bu ayet, düşmanını başından savuşturmak için kim Allah’a tevekkül ederse, düşmanının şerrine karşı Allah’ın ona yeteceğine (yardım edeceğine) delalet eder. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)


  فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَۙ

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile istînâf cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اِلَيْهِمْ  car-mecruru ihtimam için faile takdim edilmiştir.

رَبُّهُمْ  izafetinde Rab isminin elçilere ait zamire muzâf olmasında, Rabbin onlara  yardım edeceği manasının yanında tazim amacı vardır.

Tefsiriyye olarak fasılla gelen  لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَۙ  terkibinin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَ  cümlesi, mukadder kasemin cevabıdır. Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

لَنُهْلِكَنَّ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Bahsi geçenlerin zamir makamında zalim olarak anılması, işin kötülüğünü vurgulamış ve tahkir ifade etmiştir. Bu ifadede iltifat, ıtnâb ve reddü'l acüz ale’s sadr sanatları vardır.

فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ  [Rableri onlara vahyetti.] dedikten sonra  لَنُهْلِكَنَّ  [helak edeceğiz.] şeklinde biz zamirine dönülmesi dikkati toplamak ve korkutmak amaçlı iltifat sanatıdır. 

Allah Teâlâ da zalimleri helak edeceğini aynı üslupla, kasem  لَ ‘ı ve nûn-u sakîle ile tekid edilmiş cümleyle bildirmiştir.

قَالَ - اَوْحٰٓى  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Keşşâf sahibi  لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِم۪ينَ  [O zalimleri muhakkak helak edeceğiz] ifadesi, ya bir  قال  fiilinin mahzuf olmasını yahut,  اَوْحٰٓى  fiilinin  قال  fiilinin yerini tutmuş olmasını gerektirmiştir. Çünkü vahiy de söylemenin bir çeşididir” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İbrahim Sûresi 14. Ayet

وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ  ١٤


“Onlardan sonra sizi elbette o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimseler içindir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ ve sizi yerleştireceğiz س ك ن
2 الْأَرْضَ o yere ا ر ض
3 مِنْ
4 بَعْدِهِمْ onların ardından ب ع د
5 ذَٰلِكَ bu
6 لِمَنْ içindir
7 خَافَ korkan خ و ف
8 مَقَامِي makamımdan ق و م
9 وَخَافَ ve korkan içindir خ و ف
10 وَعِيدِ tehdidimden و ع د

وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.

نُسْكِنَنَّكُمُ  fetha üzere mebni muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Fiilin sonundaki  نَّ , tekid ifade eden nûn-u sakîledir. Muttasıl zamir  كُمُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْاَرْضَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  مِنْ بَعْدِهِمْ  car mecruru  نُسْكِنَنَّكُمُ  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Tekid nunları bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

نُسْكِنَنَّ  sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. babındadır. Sülâsîsi  سكن ’dir.   

İf’al babı fiille tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مَنْ  müşterek ism-i mevsûl,  لِ  harf-i ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  خَافَ مَقَام۪ي ‘dir.  Aid amir هُو ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

خَافَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. مَقَام۪ي  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. خَافَ وَع۪يدِ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline matuftur.  

خَافَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. وَع۪يدِ  mef’ûlun bih olup mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim  يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. 

وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِهِمْۜ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki mukadder kaseme atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Kasem cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda vurgu kasem cevabına yapılır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.

Cevap cümlesi, kasemin cevabının başına gelen lam ve nûn-u sakile ile tekid edilmiş, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَنُسْكِنَنَّكُمُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  نَّ , fiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri, Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)


 ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي وَخَافَ وَع۪يدِ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu,Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذٰلِكَ  mübtedadır.  لِمَنْ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. Haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Müsnedün ileyh, uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve tazime delalet etmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile Allah’ın inananlara vaadine işaret edilmiştir. ذٰلِكَ  ile vaad, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Bilindiği gibi işaret isimleri mahsus şeyleri işaret etmekte kullanılır.  Bu  ayette olduğu gibi aklî bir şey için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)

Müşterek ismi mevsûl  مَنْ , başındaki harf-i cerle birlikte  ذَ ٰ⁠لِكَ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûlün sıla cümlesi olan  خَافَ مَقَام۪ي, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

Aynı üslupta gelen  وَخَافَ وَع۪يدِ , cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

لَنُسْكِنَنَّكُمُ ‘deki azamet zamirinden sonra  مَقَام۪ي ’deki mütekellim zamirine iltifat vardır.

Veciz ifade kastına matuf  مَقَام۪ي  ve  وَع۪يدِ  izafetlerinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  مَقَام۪  ve  وَع۪يدِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Fasılaya uygunluk sebebiyle  وَع۪يدِ  lafzındaki mütekellim  ي ‘sı hazf edilmiştir. Muzâfun ileyhin hazfi , îcâz-ı hazif sanatıdır. 

خَافَ  fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَقَام۪ي  [Makam Allah] sözü istiaredir. Çünkü makam, sadece ayağa kalkması (el-kıyam) caiz olan kimseye izafe edilebilir. Bu ise Yüce Allah için imkânsızdır. O halde burada makam ile kastedilen kıyamet günüdür. Çünkü onda insanlar hesap için amellerin sevap ve cezaya arz edilmesi için kalkarlar. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

مَقَام۪  kelimesi “mim” harfi üstün olarak ‘ikamet olunan, kalkılan yer’ anlamında da kullanılır. Ötreli  مُقام  olarak kullanılırsa ayakta durma işini ifade eder. ذٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَام۪ي [İşte bu, Benim makamımdan korkanlara] ayeti, Benim onun üzerindeki kıyamımı yani onu gözetleyişimi bilenlere… anlamındadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: [”Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen (kaim olan)…”] (er-Ra’d, 13/33)

وَع۪يدِ [tehdit] kelimesinin azap demek olduğu da söylenmiştir. Vaîd vadetmekten isimdir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

İbrahim Sûresi 15. Ayet

وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍۙ  ١٥


Peygamberler, Allah’tan yardım istediler ve her inatçı zorba hüsrana uğradı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاسْتَفْتَحُوا fetih istediler ف ت ح
2 وَخَابَ ve perişan oldu خ ي ب
3 كُلُّ her ك ل ل
4 جَبَّارٍ zorba ج ب ر
5 عَنِيدٍ inatçı ع ن د
Din ve inanç hürriyeti tanımayanlar güç kullanarak peygamberleri kendi dinlerine döndürmeye kalkışınca peygamberler Allah’tan yardım ve zafer istediler. Allah Teâlâ elçilerine yardımını esirgemedi, zorbalık edip ululuk taslayanların tamamı helâk olup gitti. Yüce Allah onların cezalarının henüz bitmediğini, âhirette cehennemin onları beklediğini ve âyette belirtilen cezaları da orada çekeceklerini haber vermektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 310

وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَفْتَحُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خَابَ  atıf harfi  وَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فنصروا وخاب كلّ جبّار (Yardım ettiler ve her cebbar hüsrana uğradı.) şeklindedir.

خَابَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. جَبَّارٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَن۪يدٍ  kelimesi جَبَّارٍ ‘in sıfatı olup kesra ile mecrurdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَفْتَحُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  فتح ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.

جَبَّارٍ -  عَن۪يدٍ  kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاسْتَفْتَحُوا وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍۙ

 

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la 13. ayetteki  فَاَوْحٰٓى اِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Aynı üslupta gelen  وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ  cümlesi, takdiri  فنصروا وخاب كلّ جبّار (Onlar galip geldi ama her zalim-cebbar mağlup oldu) olan mukadder cümleye matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedün ileyh veciz ifade için  كُلُّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ  şeklinde gelerek izafetle marife olmuştur. Muzâfun ileyh olan  جَبَّارٍ ’deki nekrelik kesret, nev ve tahkir ifade eder. Ayrıca mübalağa sıygasında gelmesi ve  عَن۪يدٍ ‘le sıfatlanması bu kötü özelliğin son raddede olduğuna işarettir.

جبر ; kırılan kemiğin yerine kaynaması demektir. Bu zor bir olay olduğu için, zorlama olan işler için de kullanılmıştır.

جَبَّارٍ ‘in sıfatı olan  عَن۪يدٍ , mevsûfunun bir özelliğini bildirmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

جَبَّارٍ - عَن۪يدٍ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Burada geçen  اسْتَفْتَحُوا  kelimesine şu iki mana verilebilir: a) İlahi yardım sayesinde fethi ve muzafferiyeti istemek. b) Takdir edip, hükmetmek demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

اسْتَفْتَحُوا [Fetih istediler.] yani düşmanlarına karşı Allah’tan fetih yahut kendileriyle düşmanları arasında karar vermesini istediler, demektir ki fetahat’ten gelir. (Beyzâvî , Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayette اسْتَفْتَحُوا , fiili استنص  manasındadır.

Her ikisi de mübâlağa kipleridir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Dil alimleri ayetteki  عَن۪يدٍ  kelimesinin neden iştikak ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun aslının, kenar, köşe, taraf anlamına gelen  عند  kelimesi olduğunu söylemişlerdir. O halde  عانَدَ  ve  عَنَدَ  kelimelerinin manası, "yüz çevirerek bir köşeyi kaptı, köşede yürüdü" şeklindedir. Yine bir kimse bir kimseden uzaklaşıp kenar bucak gezdiğinde de bu durumu anlatmak için aynı lafız kullanılır. Sen bunu iyice kavradığında, biz deriz ki: Onun جَبَّارٍ  ve  متكبِّر  olması, ruhî haline ve huyuna; عَن۪يدٍ  olması da, o huylardan sâdır olan fiillere ve neticeye işaret olmuş olur ki bu da onun, hakdan uzaklaşması ve sapmasıdır. O halde, huyu, tekebbür, tecebbür ve zorbalık olan kimsenin, her türlü hayırdan mahrum olup sükut-u hayâle uğrayacağında ve bütün mutluluk nevilerini de kaybedeceğinde şüphe yoktur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 
İbrahim Sûresi 16. Ayet

مِنْ وَرَٓائِه۪ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍۙ  ١٦


Hüsranın ardından da cehennem vardır. Orada kendisine irinli su içirilecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مِنْ
2 وَرَائِهِ ardından da و ر ي
3 جَهَنَّمُ cehennem
4 وَيُسْقَىٰ kendisine içirilir س ق ي
5 مِنْ
6 مَاءٍ bir suy م و ه
7 صَدِيدٍ irin (gibi) ص د د
سقي Seqaye : سَقْيٌ birine içeceği bir şey vermektir. İf’al kalıbındaki إسْقاءٌ formu ise sülâsi olan سَقْيٌ dan daha mübalağalıdır. Zira إسْقاءٌ hem birisine verebileceği hem sulama yapabileceği hem de kendi içebileceği su sağlamaktır. Yine Kuran-ı Kerim’de geçen istif’al babı formu olan إسْتِسْقاءٌ içmek veya sulamak maksadıyla su talep etmek demektir. سِقايَةٌ ise kendisiyle su içilen su kabıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri saka, sâkÎ, musakka ve sıskadır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

مِنْ وَرَٓائِه۪ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍۙ

 

Cümle, جَبَّارٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur.

İsim cümlesidir. مِنْ وَرَٓائِه۪  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَهَنَّمُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Fiil cümlesidir. يُسْقٰى  elif üzere mukadder damme ile merfû meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. مِنْ مَٓاءٍ  car mecruru  يُسْقٰى  fiiline mütealliktir.  صَد۪يدٍ  kelimesi  مَٓاءٍ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مِنْ وَرَٓائِه۪ جَهَنَّمُ وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍۙ

 

Fasılla gelen cümle, كُلُّ جَبَّارٍ  ifadesinin sıfatıdır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مِنْ وَرَٓائِه۪ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  جَهَنَّمُ  muahhar mübtedadır. 

وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

يُسْقٰى  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de  tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

مَٓاءٍ  kelimesindeki nekralık, özel bir neve işaret ve tazim için olabilir.

صَد۪يدٍ  kelimesi  مَٓاءٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

يُسْقٰى  ve  مَٓاءٍ  lafızları arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Mücâhid ve diğer bazı zatlara göre bu irinli su, cehennem ehlinin cesetlerinden akan sudur. Cehennemin azap çeşitlerinden yalnız bunun zikre tahsis edilmesi, cehennemin en ağır azaplarından olmasından dolayıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)

 
İbrahim Sûresi 17. Ayet

يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍۜ وَمِنْ وَرَٓائِه۪ عَذَابٌ غَل۪يظٌ  ١٧


Onu yudumlamaya çalışacak fakat boğazından geçiremeyecektir. Ona her yönden ölüm gelecek fakat ölmeyecek, arkasından da şiddetli bir azap gelecektir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَتَجَرَّعُهُ onu yutmağa çalışır ج ر ع
2 وَلَا fakat
3 يَكَادُ geçiremez ك و د
4 يُسِيغُهُ boğazından س و غ
5 وَيَأْتِيهِ ve ona geldiği halde ا ت ي
6 الْمَوْتُ ölüm م و ت
7 مِنْ
8 كُلِّ her ك ل ل
9 مَكَانٍ yandan ك و ن
10 وَمَا ve yine
11 هُوَ o
12 بِمَيِّتٍ ölemez م و ت
13 وَمِنْ
14 وَرَائِهِ bunun ardından و ر ي
15 عَذَابٌ bir azab ع ذ ب
16 غَلِيظٌ kaba غ ل ظ

يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍۜ

 

Cümle, مَٓاءٍ ‘nin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. Veya  يُسْقٰى ‘daki zamirin hali olarak mahallen mansubdur.

Fiil cümlesidir.  يَتَجَرَّعُ   damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَكَادُ  mukarebe fiillerinden olup nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref haberini nasbeder.

يَكَادُ ’nun ismi, müstetir olup takdiri  هُو ’dir. يُس۪يغُهُ  cümlesi, يَكَادُ ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.  

يُس۪يغُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَأْت۪يهِ  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

يَأْت۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Muttasıl zamir  هِ  mef’ûlün bih olarak mahallen mansubdur. الْمَوْتُ  fail olup damme ile merfûdur.  مِنْ كُلِّ  car mecruru  يَأْت۪يهِ  fiiline mütealliktir.  مَكَانٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

وَ  haliyyedir.  ما  olumsuzluk harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

هُوَ  munfasıl zamiri  مَٓا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. بِ  harf-i ceri zaiddir.  مَيِّتٍ  lafzen mecrur,  َٓما ‘nın haberi olarak mahallen mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بِ  harf-i ceri mecruruna ilsak, sebep, musahabe, zaid, karşılık – bedel, istiane, zaman – mekan zarfı gibi manalar kazandırabilir. Ayette zaid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُس۪يغُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  سوغ ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَتَجَرَّعُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ  babındadır. Sülâsîsi  جرع ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.


 وَمِنْ وَرَٓائِه۪ عَذَابٌ غَل۪يظٌ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  مِنْ وَرَٓائِه۪  car mecruru, mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَذَابٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  غَل۪يظٌ  kelimesi  عَذَابٌ  sıfatı olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

غَل۪يظٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍۜ 

 

Fasılla gelen ayet, önceki ayetteki  مَٓاءٍ ‘in sıfatıdır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. İsim cümlesinden fiil cümlesine, müspet sıygadan menfî sıygaya geçişte iltifat sanatı vardır. Nakıs fiil  كاد ’nin dahil olduğu cümle sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَكَادُ ’nun haberi olan  يُس۪يغُهُ , muzari fiil cümlesi formunda gelerek hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ  cümlesinde istiare sanatı vardır. Burada ölüm, kendi iradesiyle hareket eden, her yönden gelebilen bir varlık yerine konmuştur. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Ölüm kelimesiyle sebepleri kastedilmiştir. Sebep alakasıyla mecaz-ı mürsel olduğu da söylenebilir. 

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَٓا  nefy harfi  ليس  gibi amel etmiştir. Haberi olan  بِمَيِّتٍ ’e dahil olan  بِ  harfi zaiddir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

الْمَوْتُ - مَيِّتٍ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddül reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَكَانٍ ’deki nerelik kesret ve nev ifade eder.

وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ  cümlesiyle,  وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

لَا يَكَادُ  fiilinde mübalağa vardır. (https://tafsir.app/aljadwal/14/14 )

Allah Teâlâ önceki ayetteki  مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍۙ  sözüyle yetinmeyip onun kötülüğünü iyice anlaşılır kılmak için manzarayı bizim gözümüzün önüne seriyor. İçmekte zorlandığını, neredeyse içemeyecek olduğunu, sonra zorla içtiğini görür gibi oluyoruz. Bu üslup, durumun ne kadar korkunç olduğunu anlatmak amacıyla yapılan ıtnâbtır. Neredeyse içemeyecek demekle içmekte çok zorlandığı edebi bir dille belirtilmiştir.

يَكَادُ  fiilinin olumsuzunda olumlu; olumlusunda da olumsuz mana bulunmaktadır. Buna göre bu ayetin manası, “O, onu boğazından geçirerek akıtabiliyordu ancak…” şeklinde olur. Çünkü Araplar, “Neredeyse kalkmayacaktım” derler; bu, “bir müddet sonra kalktım” demektir. Bu cümlede mübalağa vardır.

يَأْت۪يهِ الْمَوْتُ  ibaresi istiaredir. Buradaki  الْمَوْتُ [ölüm] ile kastedilen gerçek ölüm olsaydı Yüce (Allah) ‘’Oysa ölecek değildir’’ demezdi. Onun için bunun anlamı üzüntü ve kederin, sıkıntılı işlerin her taraftan onu kaplayıp sarmasıdır. Nitekim üzüntü ve kederlere batmış, zor meselelerin stresi içinde boğulan kimse için kendisini saran kederlerin, çektiği acıların büyüklüğünde mübalağa ifadesi kastedilerek  غَمَرَاتِ الْمَوْتِ (Ölüm deryasına dalmış) denilerek durumu tasvir edilir.  (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları, Enam/93)

يَأْت۪يهِ الْمَوْتُ  [Ona ölüm gelir.] cümlesinde ölüm, insanı saran sıkıntı ve ızdıraplardan müsteardır. Bazen üzüntülü kimselerin başına gelenlerin büyüklüğünü ve karşılaştıkları şeyin ızdırap verici olduğunu abartarak söylemek için ‘’o, ölüm sıkıntıları içindedir’’ denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 


وَمِنْ وَرَٓائِه۪ عَذَابٌ غَل۪يظٌ

 

وَيَأْت۪يهِ الْمَوْتُ  cümlesine atıf harfi  وَ ‘la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  مِنْ وَرَٓائِه۪ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ  muahhar mübtedadır. 

Müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ ‘un tehir edilerek nekre gelmesi, azabın tahayyül edilemez derece ve çeşitte olduğuna işarettir. Ayrıca, mübalağa vezniyle gelen  غَل۪يظٍ ’le sıfatlanması bu korkunçluğa delildir. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

غَل۪يظٌ ; kuvvet ve yapışmaktan kinayedir. (https://tafsir.app/aljadwal/14/14 )

عَذَابٌ غَل۪يظٌ  ifadesiyle, o azabın kesintiye uğramayacağı ve devamlı olduğu kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مِنْ وَرَٓائِه۪  [arkasından] ifadesi sonra anlamındadır.

يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ  Şiddetli susuzluktan ve hararetten dolayı onu yudum yudum içmeye çalışacaksa da boğazından geçiremeyecek; boğazına takılacak ve nice uğraşlardan sonra zar zor yutabilecek. Böylece hem hararet ve susuzlukla hem de bu şekilde yutmakla azabı uzadıkça uzayacak. Ve her yandan yahut cesedinin her yanından hatta saçlarının dibinden ve ayaklarının baş parmağından bile kendisine ölüm sebepleri saldıracak, oysa o, bütün bu zahiri sebeplere rağmen ölmeyecek hatta onun önünde daha da ağır bir azap daha olacak. Öyle ki her vaktin azabı, bir öncekinden daha ağır olacaktır. Böylece bu ifade, dünya azabında âdet olduğu üzere zamanla hafifleme olacak vehmini de tamamen bertaraf etmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s - Selîm)

عَذَابٍ غَل۪يظٍ  ibaresi istiaredir. Çünkü gerçekte azap, ne kalınlık ne de incelikle nitelenebilir. Zira o, canlı varlığın kalbine veya bedenine gelen acıdır. Ancak Yüce Allah azabı, Arapların ifade tarzına uygun olarak kalın olma ile nitelemiştir. Çünkü onlar, katı, sert ve kesif şeyi önemseme, ince, zayıf ve cılız şeyi önemsememe konusundaki âdetleri uyarınca zor ve meşakkatli şeyi katı, kalın ve sert olmakla niteledikleri gibi kolay ve hafif şeyi de ince, yufka, zayıf, küçük ve cılız olmakla nitelerler. Nitekim onların عرض فلان دقيق وقدره ضائل (Falancanın şerefi yufka, kadri cılızdır) sözleri ve buna karşın söyledikleri لقي فلان فلانا بكلام غليظ و قول ثقيل (Falanca falancaya kalın/kaba (galiz) kelam ve ağır(sakil) söz ile mukabele de bulundu) dediklerini bilirsin. Ayrıca -Allahu a’lem- buradaki  عَذَابٍ غَل۪يظٍ [ağır azap] ile kastedilenin ahiret azabının tasviri olması da mümkündür. Zira ahiret azabı demir kancalar, ateşte kızdırılmış taşlar gibi büyük aletler ve korkunç araçlarla olacağından Yüce Allah azabı kalın/ağır olmakla nitelemiştir. Çünkü o, kalın şeylerle ve ağır aletlerle uygulanacaktır. O yüzden (ifade) bu tevcihe göre mecaz olur. Allah Teâlâ’nın “Onları kalın bir azaptan kurtardık.” ifadesiyle kastedilenin, ahiret azabından kurtarma olduğunu, Yüce Allah’ın (aynı ayetteki) “Emrimiz geldiğinde Hud’u ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmetle kurtardık.” sözü teyit etmektedir. Çünkü bu kurtuluş, dünya azabından kurtuluştur. Allah Teâlâ’nın “Onları kalın/ağır bir azaptan kurtardık.” sözü, birinci azaptan kurtuluşun diğer azaptan kurtuluştan başka ve ayrı olduğuna; birincinin dünya azabı, ikincinin ahiret azabı oluşu delil teşkil etmektedir. Aksi takdirde sözün tevcihi “Emrimiz gelince Hud’u ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmetle kalın/ağır bir azaptan kurtardık.” şeklinde olur; o zaman (ayettteki) ikinci  نَجَّيْنَاهُمْ  ifadesinin anlamı olmazdı.(Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

İbrahim Sûresi 18. Ayet

مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  ١٨


Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (ahirette) yararını görmezler. İşte bu, derin sapıklıktır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَثَلُ durumu م ث ل
2 الَّذِينَ kimselerin
3 كَفَرُوا inkar eden(lerin) ك ف ر
4 بِرَبِّهِمْ Rablerini ر ب ب
5 أَعْمَالُهُمْ işleri ع م ل
6 كَرَمَادٍ küle benzer ر م د
7 اشْتَدَّتْ savurduğu ش د د
8 بِهِ onu
9 الرِّيحُ rüzgarın ر و ح
10 فِي
11 يَوْمٍ bir günde ي و م
12 عَاصِفٍ fırtınalı ع ص ف
13 لَا
14 يَقْدِرُونَ ele geçiremezler ق د ر
15 مِمَّا şeylerden
16 كَسَبُوا kazandıkları ك س ب
17 عَلَىٰ
18 شَيْءٍ hiçbir şeyi ش ي ا
19 ذَٰلِكَ işte
20 هُوَ o
21 الضَّلَالُ sapıklıktır ض ل ل
22 الْبَعِيدُ derin ب ع د
Önceki âyetlerde Allah’ın birliğini inkâr edenlerin âhirette cezalandırılacağı bildirilmişti. Böyle olunca “bunların dünyada yaptıkları fakirlere yardım, misafir ağırlama ve benzeri dünya hayatında faydalı ve iyi işlerden yararlanıp yararlanamayacakları” sorusu akla gelmektedir. Yüce Allah, bu soruya cevap olmak üzere onların dünyada yaptıkları ve kazandıkları –ne kadar çok ve iyi olursa olsun– fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu kül yığınına benzeterek âhirette hiçbir değer ifade etmeyeceğini, bunun da telâfisi mümkün olmayan bir ziyan ve bir yanılgı olduğunu vurgulamıştır. Çünkü Allah insanları önce kendisine ve gönderdiği peygamberlere iman etmekle yükümlü kılmıştır. İnanmayanların dünya hayatında ortaya koydukları güzel eserler, insanlar için fayda sağlayan hizmetler değerli olmakla beraber Allah’a ve âhirete inanmadan yapıldığı takdirde karşılıkları da dünyada alınacak, âhirette sahiplerine bir fayda sağlamayacaktır. Zaten bunları yapanların da amacı dünya hayatıyla sınırlıdır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 310-311

مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ

 

İsim cümlesidir.  مَثَلُ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  ٱلَّذِینَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  كَفَرُوا ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِرَبِّهِمْ  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri;  فيما يتلى عليكم (Size okunan şeydedir.) şeklindedir.

اَعْمَالُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Veya  مَثَلُ ‘den bedel olup damme ile merfûdur.  كَرَمَادٍ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. اشْتَدَّتْ  cümlesi,  رَمَادٍ ‘in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.  

اشْتَدَّتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. الرّ۪يحُ  fail olup damme ile merfûdur.  ف۪ي يَوْمٍ  car mecruru  اشْتَدَّتْ  fiiline mütealliktir.  عَاصِفٍ  kelimesi  يَوْمٍ  sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki fiil cümlesi ikincisi müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اشْتَدَّتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شدد ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

عَاصِفٍۜ ; sülâsi mücerredi عصف  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ 

 

Fiil cümlesidir.  لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَقْدِرُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.

مَا  müşterek ism-i mevsûl,  مِنْ  harf-i ceri ile  شَيْءٍ ‘in mahzuf haline mütealliktir. İsmi mevsûlun sılası  كَسَبُوا  ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur.

كَسَبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى شَيْءٍ  car mecruru  يَقْدِرُونَ  fiiline mütealliktir.  

ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir.

هُوَ  fasıl zamiridir. الضَّلَالُ  kelimesi,  ذٰلِكَ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.  الْبَع۪يدُ  kelimesi, الضَّلَالُ ‘in sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَع۪يدُ ; sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübtedanın haberi mahzuftur. Takdiri; ... فيما يتلى عليكم  [Size okunan şeydedir.] şeklindedir.

Bu takdire göre cümle sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mübteda konumunda olan  مَثَلُ , müşterek ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘ye muzâf olmuştur. Muzâfun ileyh konumunda olan cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Misali verilen kimselerin ism-i mevsulle ifade edilmeleri tahkir amacına matuftur.

Veciz ifade kastına matuf  بِرَبِّهِمْ  izafetinde Rab isminin kafirlere aid zamire muzaf olmasında Allah’ın onlar üzerindeki nimetlerini hatırlatmak ve küfürlerinin kötülüğüne, derinliğine dikkat çekme vardır.

اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede  كَرَمَادٍ ’nin müteallakı olan haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَمَادٍۨ ‘deki nekrelik nev ve kesret ifade eder.

اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ  cümlesi,  رَمَادٍ  için sıfattır. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için gelen ıtnâb sanatıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  اشْتَدَّتْ  fiiline müteallik  بِهِ  car mecruru, durumun onunla ilgili olduğunu bildirmek için faile takdim edilmiştir.

ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍ  [fırtınalı bir günde] ibaresinde geçen  عصف  rüzgârın şiddetle esmesidir. Zamanın onunla nitelenmesi mübalağa içindir. Tıpkı  نهاره سائم (gündüzü oruçlu) ve  ليله قائم (gecesi namazlı) sözleri gibi.  عَاصِفٍۜ  kelimesi rüzgâra değil güne isnad edilmiştir. Mecazî isnad vardır.

ف۪ي يَوْمٍ  ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan  ف۪ٓي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gün hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Gün, burada zarfa benzetilmiştir. Gün ile o günde yaşananlar arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

Ayet-i kerimedeki  اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ  ifadesi vech-i şebeh birçok unsurdan elde edildiği için teşbih-i temsîlîdir. 

الرّ۪يحُ  deki marifelik cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  

Sibeveyhî şöyle demiştir: “Ayetin takdiri, “ve size okunanlar arasında, o kâfirlerin misâli de vardır” Ayetteki  كَرَمَادٍ  kelimesi de, mukadder bir suâlden dolayı, müstenef bir cümledir. Buna göre o soruyu soran sanki, “Onların misalleri nasıldır?” demiş de, “onların amelleri…. kül gibidir” denilmiştir. Bu ifadede, esme işi, güne nispet edilmiştir. Bu, o günün ihtiva ettiği şey, yani rüzgâr veya rüzgârlar sebebiyledir. Bu ayet aslında az önce geçen: “İnat eden her zorba ise zarara uğradı” (İbrahim, 14/15) ayeti ile ilişkilidir. Onların amelleri boşa çıkmış olacak ve kabul edilmeyecektir, demektir. Kül ise bir şeyin yanmasından sonra geriye kalandır. Şanı Yüce Allah bu ayet-i kerime ile inkâr eden kâfirlerin amellerinin misalini vermektedir. Fırtınalı bir günde şiddetli rüzgarın külü savurduğu gibi Yüce Allah ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍ  (fırtınalı bir amellerini yok edecektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bu mesel ile bu ameller arasındaki "vech-i şebeh" (benzeşme yönü) şudur: Şiddetli bir rüzgârın, külü her tarafa uçurup o külden herhangi bir eser ve iz kalmayacak bir biçimde, onu darmadağın etmesidir. Burada da böyledir, zira onların küfürleri, amellerini boşa çıkarmış, o amellerden onların yanında herhangi bir iz, herhangi bir eser kalmayacak bir biçimde, onların amellerini yakıp kül etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

“Kâfirler, cehennem ateşinde karşılaşacakları azap bir yana, bir de dünyada işledikleri iyi işlerinin zayi olup boşa gitmesine ve ahirette kendilerine bir fayda vermemesine üzüleceklerdir. Allah, onların amelleri için şöyle misal vermiştir: Kâfirlerin; sadaka vermek, sıla-i rahim, ana babaya iyilik etmek gibi yaptığı iyi amellerin kıyamet gününde Allah’tan bunların sevaplarını talep ettikleri vakitte durumu, fırtınalı bir günde kuvvetli ve şiddetli rüzgârın/kasırganın savurduğu külün durumu gibidir. Dünyada yaptıkları bu amellerden hiçbir şey elde etmeye güç yetiremezler. Ancak sadece o fırtınalı günde o küllerden ne kadar toplayabilirlerse o kadarını elde edebilirler. Onların çalışmaları ve amelleri, herhangi bir temel ve bir istikamete mebni değildir. Bilakis haktan son derece uzaktır. Öyle ki bu amellerin kabul şartı olan imanı yitirdikleri için sevabını da kaybetmişlerdir.

İbn Âşûr da benzer açıklamalarla birlikte bu temsilin şöyle bir inceliği olduğunu zikreder. O da, temsil için kül birikintisine benzetmenin seçilmesidir. Çünkü kül, ilk muhatap konumundaki kâfirlerin en faziletli kabul ettikleri ve aralarında en yaygın olan misafir ağırlama amellerinin eseri idi. Öyle ki “külü çok” ifadesi onların dilinde cömertlikten kinaye olarak kullanılırdı. Dolayısıyla kâfirlere en çok güvendikleri amellerinin bile boşa çıkacağı temsil yoluyla en güzel şekilde anlatılmış olmaktadır. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâğat İlmi Uygulamaları)

اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ  ve  يَوْمٍ عَاصِفٍۜ  ifadelerinin ikisi de istiaredir. اشتداد ‘ın Arap kelamındaki asıl anlamı ‘’hızla koşmaktır.’’ Nitekim Araplar  اشْتَدَّ اَلْقَوْمُ (kavim hızla koştu) derler. Yüce Allah burada rüzgârın külü savurmadaki süratini uzun koşu yapan koşucunun süratine benzetmiştir. Diğer istiare de Allah Teâlâ’nın  ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ  [Şiddetle esen bir günde] sözüdür. (Şerîf er-Radî, Kur’an Mecazları)

Bu kelâm, mukadder bir sualin cevabı mahiyetindedir. Sanki, peki onların sıla-ı rahim, köleleri azat etmek, fidye verip esirleri azat etmek, tehlikede olanları kurtarmak, konukları ağırlamak gibi iyi amelleri ne oldu da, sonuçları böyle kötü oldu? diye sorulmuş da buna cevap olarak denilmiş ki işte Rablerini inkâr edenlerin garip halleri şöyledir... işte onların sayılan iyi işleri, Allah'ı tanımak, O'na iman etmek ve O'na yönelmek temeli üzerine bina edilmediği için fırtına rüzgârlarının savurduğu bir kül yığınına benzetilmiştir. Yani onlar kıyamet gününde kazandıkları amellerin, mükâfat veya azabın hafifletilmesi gibi bir faydalı sonuç göremezler. Tıpkı, mezkûr kül yığını gibi yaptıkları havaya gider. Kâfirlerin, putlar adına yaptıkları amellerin korkunç cezaları da olduğu halde burada yalnız, faydalı sonuçlarını görmeyeceklerinin beyan edilmesiyle iktifa edilmesi, onların putlara karşı olan inançlarının ve Allah (c.c) katında kendilerine şefaatçi olacakları iddialarının bâtıl olduğunu sarahaten belirtmek ve bir de onlarla istihza etmek ve gazap beyan etmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi kemâli ittisâldir. 

Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.

Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)   

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَّا  başındaki harf-i cerle, شَيْءٍ ‘in mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mevsûlün sılası olan  كَسَبُوا  müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

عَلٰى شَيْءٍۜ  car-mecruru, لَا يَقْدِرُونَ  fiiline mütealliktir.

شَيْءٍۜ , nefy siyakında ve nekre olarak geldiği için hiçbir etkisi olmayacağı anlamına gelmiştir. Nefiy siyakında nekra selbin umumuna delalet eder. 

Bu cümle, kulun kendi fiillerini kesbedeceğine delâlet etmektedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)

عَاصِفٍ - الرّ۪يحُ  ve  كَفَرُوا - الضَّلَالُ  ve  كَسَبُوا - يَقْدِرُونَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı  nazîr sanatı vardır.


ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafât, s. 119)

Müsnedün ileyhin uzağı işaret etmekte kullanılan işaret ismiyle marife olması, işaret edileni tahkir ve tevbih ifade eder. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile duruma işaret edilmiştir.  ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

Zamir makamında gelen işaret ismi  ذٰلِكَ  bunun son derece belli, müşahede edilebilir cinsten sayıldığını bildirir. 

هُوَ , fasıl zamiridir. Fasıl zamiri ve haberin tarifi ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. İsme isnad edilmiş bu isim cümlesi sübut ifade eder. 

الضَّلَالُ  mübtedanın haberidir. Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında bu vasfın mübtedada kemâl derecede olduğunu ifade eder.  ‘Öyle bir dalalettir ki asıl sapkınlık odur’ manası vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife olması sebebiyle üç katlı tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْبَع۪يدُ  kelimesi  الضَّلَالُ  için sıfattır. Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır. 

الضَّلالِ  kelimesinin البَعِيدِ  ile vasıflanması aklî mecaz olabilir. Uzak olanlar dalalette olanlardır. Yani  ضَلالًا بَعُدُوا بِهِ عَنِ الحَقِّ (Dalaletle haktan uzaklaşılır). Dolayısıyla uzaklık sebebe isnad edilmiştir.(Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Bu cümle önceki cümleyi pekiştirmek, daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla ona benzer manada gelmiş, tezyîl yoluyla yapılan ıtnâb sanatıdır.

الضَّلَالُ - كَفَرُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ  şeklindeki ayetin sonu, başına uygundur. Çünkü Allah’tan başkasına ibadet etmek en büyük dalalettir. Bu üslup teşâbüh-i etrâf sanatıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi)

Günün Mesajı
Kâfirler peygamberlerine inanmamakta direnip onlara iki seçenek sunmuşlardır: Ya kendilerine uyması ya da başka bir ülkeye sürgün. İlginç bir şekilde inanca tahammül yoktur. Bu durum tarih boyunca tekrarlanmıştır. 
Sayfadan Gönüle Düşenler

İnsan, kimi zaman, kimi ortamlarda kendisini kanıtlama derdine düşer. Altından kalkamayacağı ifadeleri kullanır. Manaları üzerinde düşünmediği kelimeleri sarfeder. Sonunu hesaplamadığı yanlış işlere kalkışır. Belki nefsini tatmin etmek için, belki sevgisini ispatlamak için.

Bazı şarkılarda ve şiirlerde, böylesi yanlış kalıplara rastlanır. Misal; sevdiğine kavuşmak için cehenneme gitmeye razı (ahmak) yürekliler. Cehennemin de, cennet kadar gerçek olduğunu idrak edenin söylemeye cesaret edemeyeceği saçma sözler. Cennet, huzurun eksik olmadığı bir hayat. Cehennem ise acının eksik olmadığı bir hayat.

Müslüman; adımlarını bilinçli atmaya çalışandır. Kelimelerini ölçüp tartarak konuşmaya, kararlarını İslam kaidelerine göre almaya, hareketlerini ve hatta hayallerini Allah’ın rızasına uygun düzenlemeye çalışır. Hiçbir şeyde aşırıya gitmemeye çalışır ki, dili uygunsuz kelimeler sarfetmesin, nefsi uygunsuz kararları ummasın ve bedeniyle zihni Allah’ın rızasından uzaklaştıracak işlerle meşgul olmasın.

Ey Allahım! Bizi, cehennem azabından koru. Bizi; mahşer günü, cehennem ateşinin sesini duymadan ve sıcaklığını hissetmeden cennetine giren kullarından eyle.

Ey Allahım! Bizi; üzerimize cehennem daraltısını yaklaştıracak hallerden, düşüncelerden, kararlardan, işlerden, sözlerden ve insanlardan uzak tut. Gönlümüze; üzerimize cennet ferahlığını yaklaştıracak işleri, hedefleri, hayalleri, insanları, düşünce ve duyguları sevdir.

Mütevekkil kullardan olmak duasıyla.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji