İbrahim Sûresi 2. Ayet

اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ  ٢

Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kâfirlerin hâline.  (1 - 2. Ayetler Meali)
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 اللَّهِ Allah
2 الَّذِي ki
3 لَهُ O’nundur
4 مَا ne varsa
5 فِي
6 السَّمَاوَاتِ göklerde س م و
7 وَمَا ve ne varsa
8 فِي
9 الْأَرْضِ yerde ا ر ض
10 وَوَيْلٌ vay haline و ى ل
11 لِلْكَافِرِينَ şu kafirlerin ك ف ر
12 مِنْ dolayı
13 عَذَابٍ azabdan ع ذ ب
14 شَدِيدٍ çetin ش د د
 

Bazı sûrelerin başında bulunan bu harflere “hurûf-i mukattaa” denir (bilgi için bk. Bakara 2/1). Bu harflerden sonra genellikle kitaptan, âyetlerden veya vahiyden söz edilir. Burada da aynı üslûp kullanılmıştır.
 Hz. Peygamber’e indirilen kitaptan maksat Kur’an’dır. Allah Teâlâ cehalet, inkâr, bâtıl inanç gibi durumları zulumât (karanlık); bilgi, iman, hidayet gibi hasletleri de nûr (aydınlık) olarak nitelemiştir.
“Rablerinin izniyle” ifadesi Hz. Peygamber’in bu görevi kendiliğin-den değil, Allah’ın emri ve iradesiyle yerine getirdiğine işaret eder. Bir anlayışa göre de bu ifade peygamberin görevinin sadece tebliğ etmek olduğunu; hidayete erdirmenin ise Allah’ın izin ve iradesine bağlı bulun-duğunu gösterir. Göklerin ve yerin mülkiyet ve yönetimini elinde bulun-duran Allah, doğru yolu bulmak isteyenleri doğru yola iletir; böyle bir kudreti bırakıp da O’nun yarattığı varlıklara tanrı diye tapanları da kendi hallerine bırakır, sapkınlıkları içerisinde bocalar dururlar; bunlar irade ve tercihlerini yanlış yönde kullandıkları için yüce Allah bunları şiddetli bir azap ile tehdit etmektedir.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 302
 
 ويل Veyele : وَيْلٌ çirkinlik, kötülük ve belânın ortaya çıkması halinde söylenen hüzün, helak ve zorluk manası taşıyan bir yanma yakılma ifadesidir. Olup bitene çokça üzülmek/kederlenmek için de kullanılır. Cehennemde bir vadidir diyenler sözlük anlamının bu olduğunu kastederek bunu söylememişlerdir. Bilakis Yüce Allah’ın bu kelimeyi kendisine hitaben söylediği kimsenin Cehennem’de ateşten bir yeri hakettiğini ifade etmekte olduğunu anlatmak istemişlerdir. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de iki isim türeviyle birlikte 40 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli veyl olsundur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
 

اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ 

 

اَللّٰهِ  lafza-i celâl,  الْحَم۪يدِ  veya  الْعَز۪يزِ ‘den bedel olup kesra ile mecrurdur.  الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, اَللّٰهِ  lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

لَهُ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.  فِي السَّمٰوَاتِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. مَا فِي الْاَرْضِ  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)


 وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَيْلٌ  mübteda olup damme ile merfûdur.  لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru mahzuf habere müteallik olup, cer alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

مِنْ عَذَابٍ  car mecruru  وَيْلٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir.  شَد۪يدٍ  kelimesi  عَذَابٍ ‘nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَافِر۪ينَ  ; sülâsî mücerredi كفر  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

شَد۪يدٍۙ  sıfat-ı müşebbehedir.  “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَللّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ 

 

Lafza-i celâl, önceki ayetteki Hamîd veya Azîz isimlerinden bedeldir. Müstenefe olan ayetin fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Allah lafzı için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sıla cümlesi olan  لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ , sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.  لَهُ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مَا , muahhar mübtedadır.

Muahhar mübteda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’nın, îrabdan mahalli olmayan sıla cümlesi mahzuftur. فِي السَّمٰوَاتِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Aynı üslupta gelen ikinci ism-i mevsûl  وَمَا فِي الْاَرْضِ , birinciye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezayüftür.

السَّمٰوَاتِ  - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve murâât-i nazîr sanatları vardır.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضِ ’ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir. 

فِي السَّمٰوَاتِ - فِي الْاَرْضِۜ  ibarelerindeki  فِي  harfinde istiare vardır. Bilindiği gibi  فِی  harfi zarfiye manası içerir. İçi olan bir şeye benzetilen  السَّمٰوَاتِ  ve  الْاَرْضِۜ  mazruf mesabesindedir. Mübalağa için bu harf kullanılmıştır.  Çünkü yeryüzü ve gökyüzü  zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Yer ve gökteki bulunan varlıklar, bir kabın içinde muhafaza edilmesine benzetilmiştir. Camî, her iki durumdaki mutlak irtibattır.   

مَا - فِي  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

الَّذ۪ي - مَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

Aziz varlığın kim olduğu hususunda bir şüphe hasıl olmuş, bundan dolayı da, Cenab-ı Hak, “Allah ki göklerde ve yerde olan her şey O’nundur” ifadesini ona atfetmiştir. Böylece de, o şüpheyi izale etmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah lafza-i celâli müştak değildir. Müştak isim, kendisi için bir müştakın minh (türediği kelime) bulunması gereken şeydir. Mesela, أسود (siyah) kelimesi ‘kendisinde siyahlık bulunan şey’; ناطق (konuşan) kelimesi de, ‘kendisinde konuşmanın meydana geldiği şey’ demektir. Binaenaleyh eğer, Allah kelimesi, herhangi bir manadan iştikak etmiş (türemiş) bir isim olsaydı, o zaman onun, bir müştakun minhinin olduğu anlaşılırdı ki o takdirde bu mefhum, bizatihi (mefhum olarak) müşterekliğe mani olan bir durum ihtiva etmeyen külli bir mefhum olurdu. 

Binaenaleyh eğer, “Allah” lafza-i celâli müştak bir  lafız olsaydı, o zaman, müşterek olmayı mümkün kılan bir mefhum olurdu. Eğer durum gerçekte böyle olsaydı, bizim “Lâ ilahe illallah” (Allah'tan başka ilah yoktur) şeklindeki sözümüz, tam bir tevhidi ifade etmiş olmazdı. Çünkü bu sözde müstesna olan Allah lafzı olup, kendisinde ortaklığın bulunmasına mani bir lafız olmamış olurdu. Ümmet, “Allah’tan başka ilah yoktur” sözümüzün, sırf tevhidi ifade ettiğinde ittifak ettiğine göre, biz Allah lafzının bir alem (özel) isim olduğunu anlamış oluruz. Biz, Allah Teâlâ’nın diğer sıfat ve isimlerini söylemek istediğimizde, önce “Allah” lafzını söyler, sonra bunu o sıfatlarla tavsif ederiz. Mesela, هُوَ اللهُ الَّذِى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ  deriz. Bizim, bunu ters çevirip de,  اَلرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الله  dememiz mümkün değildir. Allah lafzının, Hak Teâlâ'nın zatının alem ismi, diğer kelimelerin ise O'nun sıfatlarına delalet eden lafızlar olduğunu anlarız. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Allah Teâlâ  من في السماوات ومن في الأرض  (gökteki kimseler) demeyip de, niçin   ما في السماوات و ما في الأرض  [gökteki şeyler] demiştir?" denilirse, biz deriz ki: Maksat, kendisi dışında kalan şeylerin yaratılmış olma bakımından O'na nisbet edilmesi olup, kendisi dışında kalan varlıklar içinde de akıllı olmayan varlıklar çoğunluğu teşkil edince, Allah Teâlâ, çoğunluğu hepsinin yerine koyarak, bunları  ما  "şey, şeyler...." lafzıyla beyan buyurmuştur. Yine bu şeyler Allah'a, O'nun birer mahluku olması bakımından isnad edilmişlerdir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru:1558, Bakara 255)

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ  [Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur.] Göklerde ve yerde her kim ve her ne varsa O’na aittir. Hiç kimsenin onlarda Allah’a bir ortaklığı yoktur. Hiç kimsenin O’nun üzerinde bir otoritesi bulunmaz. Nasıl sizlerden birinin kölesinin efendisinden başkasına hizmet etmeye hakkı yoksa O’ndan başkasına kullukta bulunmak asla caiz değildir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr, Bakara 255)


 وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümle, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  وَيْلٌ ’nun haberi mahzuftur.  لِلْكَافِر۪ينَ  bu mahzuf habere mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  وَيْلٌ  kelimesinin nekre gelmesi tahkir ifade etmiştir. وَيْلٌ  cehennemde bir vadi olarak bilinen bir kelimedir. Beddua manasında olduğu için nekre gelmesine cevaz verilir.  وَيْلٌ : azap, küçük düşürme, sıkıntı, felaket, yazık eyvah manasına gelir. 

Cümle, haber formunda geldiği halde muktezâ-i zâhirin hilafına olarak beddua manası taşıdığı için lüzumiyet alakasıyla mecaz-ı mürsel mürekkebdir.

وَيْلٌ  kelimesinin nekre getirilmesi, durumun büyüklüğünü ve korkunçluğunu ifade etmek içindir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وَيْلٌ , helak olsun demektir. Azap manasında beddua olarak kullanılır.  وَيْلٌ , kâfirlere aittir. Çünkü şiddet ifade eden bir kelimedir. Zira  و - يْ - لٌ  harflerinin meydana getirdiği terkip, hemen hemen daima şiddet manasını ifade eder. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili - Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, Bakara/79) 

وَيْلٌ  kelimesi fiili olmayan bir mastardır. Mef’ûlu mutlak şeklinde mansub olarak gelir. Sebat ifadesi için merfû olur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍۙ  car-mecruru, وَيْلٌ ‘ün mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

شَد۪يدٍ  kelimesi,  عَذَابٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

عَذَابٍ  kelimesindeki nekrelik, azabın tasavvur edilemeyecek evsafta olduğuna işaret eder.

وَوَيْلٌ لِلْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ شَد۪يدٍ  [Şiddetli azaptan dolayı vay o kâfirlere] ibaresi kitabı inkâr eden ve o sebeple karanlıklardan aydınlığa çıkamayan için tehdittir.  وَيْلٌ  kelimesi kurtuluş manasındaki  وأل  kelimesinin zıddıdır. Aslı masdar olduğu için nasbtır, ancak çekimli olmadığından sebat ifade etmesi için merfû olmuştur. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Cenab-ı Hak, en büyük azabı ifade eden  وَيْلٌ  ile tehdit etmiş olduğu o kâfirlerin sıfatını beyan etmiştir. Onların sıfatlarından üç çeşidi zikretmiştir.

1- اَلَّذٖينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ [Onlar dünya hayatını, ahiretten üstün tutup severler] 

2- وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ [Allah’ın yolundan alıkoyarlar].

3- وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا [Onu eğriliğe çevirmek isterler] (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)