İbrahim Sûresi 21. Ayet

وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعاً فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَح۪يصٍ۟  ٢١

İnsanların hepsi Allah’ın huzuruna çıkacak ve güçsüzler büyüklük taslayanlara diyecek ki: “Şüphesiz bizler size uymuştuk; şimdi siz az bir şey olsun, Allah’ın azabından bizi koruyabilecek misiniz?” Onlar da, “Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de sizi doğru yola eriştirirdik. Şimdi sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir. Artık bizim için hiçbir kurtuluş yoktur” derler.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَبَرَزُوا ve göründüler ب ر ز
2 لِلَّهِ Allah’ın huzurunda
3 جَمِيعًا hepsi ج م ع
4 فَقَالَ dediler ki ق و ل
5 الضُّعَفَاءُ zayıflar ض ع ف
6 لِلَّذِينَ kimselere
7 اسْتَكْبَرُوا büyüklük taslayan(lara) ك ب ر
8 إِنَّا şüphesiz biz
9 كُنَّا idik ك و ن
10 لَكُمْ size
11 تَبَعًا tabi ت ب ع
12 فَهَلْ misiniz?
13 أَنْتُمْ siz
14 مُغْنُونَ savabilir غ ن ي
15 عَنَّا bizden
16 مِنْ -ndan
17 عَذَابِ azabı- ع ذ ب
18 اللَّهِ Allah’ın
19 مِنْ (en ufak)
20 شَيْءٍ bir şey ش ي ا
21 قَالُوا dediler ki ق و ل
22 لَوْ eğer
23 هَدَانَا bize yol gösterseydi ه د ي
24 اللَّهُ Allah
25 لَهَدَيْنَاكُمْ biz de size yol gösterirdik ه د ي
26 سَوَاءٌ artık birdir س و ي
27 عَلَيْنَا bize
28 أَجَزِعْنَا sızlansak da ج ز ع
29 أَمْ ya da
30 صَبَرْنَا sabretsek de ص ب ر
31 مَا yoktur
32 لَنَا bize
33 مِنْ hiç
34 مَحِيصٍ kaçıp sığınacak bir yer ح ي ص
 
Dünyada Allah’ın çağrısına kulak vermeyip O’nun emir ve yasaklarını dinlemeyenler, bu toplantı gerçekleştiğinde cezalandırılacaklarını anlayınca birbirlerini suçlamaya başlayacaklar. Özellikle dünyada iradelerini liderlerinin istekleri doğrultusunda kullanmış olan güçsüz kimseler, âhirette gerçeklerle karşılaştıklarında aldatılmış olduklarını anlayacaklar ve dünyada kendilerine uydukları için bu duruma düştüklerini söyleyerek önderlerini kınayacaklar. “…Şimdi siz Allah’ın azabından herhangi bir şeyi bizden savabilir misiniz?” şeklindeki soru, önderlerin bunu yapıp yapamayacaklarını öğrenmek için değil, onları kınamak için sorulacaktır (krş. Gåfir 40/47-48). Çünkü tâbi olanlar önderlerin artık Allah’ın azabından kendilerini dahi kurtaramayacaklarını anlamışlardır.
 Âhirette tâbilerin kınamasına mâruz kalan liderler, dünyada iken hem kendilerini hem de tâbilerini aldatmış olduklarını anlayınca, “Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik” diyerek tâbilerden özür dilemeye çalışacaklardır. Taberî bu cümleyi şöyle yorumlamıştır: Bugün Allah’ın azabını savacak bir şeyi Allah bize açıklamış olsaydı biz de onu size açıklardık, siz de onunla Allah’ın azabından korunurdunuz. Şimdi sızlansak da katlansak da fayda vermez (XIII, 199). 
 Âyet bilgi, sosyal statü, ekonomik imkân gibi yönlerden güçlü ve etkin durumda bulunanların, bu özelliklerine paralel sorumlulukları da bulunduğunu hatırlatması yanında şartları ve konumları itibariyle zayıf olanların da önder ve rehberlerini seçmekte, onlara uymakta akıllı ve dikkatli hareket etmeleri hususunda herkesi uyarmaktadır.

Kaynak :Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 313-314
 

وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعاً فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً 

 

Fiil cümlesidir.  وَ  istînâfiyyedir. بَرَزُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. لِلّٰهِ  car mecruru  بَرَزُوا  fiiline mütealiktir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, جزاء الله- أو حساب الله (Allah’ın cezası veya Allah’ın mükafatı) şeklindedir. جَم۪يعاً  kelimesi  بَرَزُوا  ‘daki failin hali olup fetha ile mansubdur. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  الضُّعَفٰٓؤُ۬ا  fail olup damme ile merfûdur. لِلَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  لِ  harf-i ceriyle  قَالَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَكْـبَرُٓوا ‘dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اسْتَكْـبَرُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavli, اِنَّا كُنَّا لَكُمْ ‘dur.  قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamir  اِنَّ ‘in ismi olarak mahallen mansubdur. كُنَّا ‘nın dahil olduğu cümle  اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur. لَكُمْ  car mecruru  تَبَعاً ‘nın mahzuf haline mütealliktir. تَبَعاً  kelimesi  كُنَّا ‘nın haberi olarak fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اسْتَكْـبَرُٓ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  كبر ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamlar katar.


  فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ

 

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri; إن جاءنا العذاب، فهل أنتم (Bize azap gelirse siz….?) şeklindedir.

İsim cümlesidir. هَلْ  istifham harfidir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مُغْنُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti وَ ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır.

عَنَّا  car mecruru  مُغْنُونَ  ‘ye mütealliktir. مِنْ عَذَابِ  car mecruru  شَيْءٍ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  شَيْءٍ  lafzen mecrur, ism-i fail  مُغْنُونَ ‘nin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata), hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 

1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 

5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُغْنُونَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir. 

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. 


 قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulul-kavli,  لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ ‘dır. قَالُوا  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur. 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. هَدٰينَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  mef’ûlu bih olarak mahallen mansubdur. اللّٰهُ  lafza-i celal fail olup damme ile merfûdur.  

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.

هَدَيْنَاكُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)


 سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَح۪يصٍ۟

 

İsim cümlesidir.  سَوَٓاءٌ  mukaddem haber olup damme ile merfûdur.  عَلَيْنَٓا  car mecruru  سَوَٓاءٌ ‘e mütealliktir.

Hemze tesviye manasındadır. Çünkü hemze-i tesviye, kendisinden sonra gelen cümleyi masdar (müfred) hükmüne koyar. Masdar-ı müevvel, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur. 

جَزِعْنَٓا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur.

اَمْ  atıf harfidir. صَبَرْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. 

مَا   nefy harfi olup  لَيْسَ  gibi amel eder. İsmini ref, haberini nasb eder.

لَنَا  car mecruru  مَا ‘ın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  مَح۪يصٍ۟  lafzen mecrur ,  مَا ‘ın haberi olarak mahallen mansubdur.

مِنْ  nefî, nehîy ve istifham ifadelerinden sonra gelen fail, mef’ûl ve mübtedaya dahil olduğunda zaid olur ve tekid bildirir. (M.Meral Çörtü Nahiv s.341 )

اَمْ: Çoğunlukla soru edatlarıyla birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yin ve tercih etmesini zorunlu kılar. Genellikle soru edatı olan hemze ile (اَ) birlikte kullanılır. İkiye ayrılır: Muttasıl  اَمْ . Munkatı  اَمْ  (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَبَرَزُوا لِلّٰهِ جَم۪يعاً

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

بَرَزُ , gizlilikten sonra ortaya çıktı anlamındadır. Ortaya çıkıp göründüğü, saklanamadığı için, büyük ve geniş yerlere  براز  denilmesi de bu manadadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

بروز  kelimesi Arapçada, saklanmanın peşinden ortaya çıkmak manasına gelir.

جَم۪يعاً  kelimesi  بَرَزُوا ‘nun failinin halidir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

19. ayetteki  يُذْهِبْكُمْ  fiilinden sonra bu ayetteki  بَرَزُوا لِلّٰهِ  fiili arasında muhataptan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu  (Ülger)/Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalet etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Müstakbel, vukuunun kesinliğini ifade için maziyle ifade edilebilir. Böylece gelecekte vuku bulacak olan şey, sanki vuku bulmuş gibidir. Ahirette olacak haller bu işin kesinlikle vuku bulacağına delalet etmek üzere mazi fille anlatılmıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu ayet her ne kadar mana bakımından gelecekle ilgili olsa dahi, mazi sıygasıyla getirilmiştir. Zira, Allah Teâlâ'nın haber verdiği her şey doğru olup, gerçektir. Böylece o şeyler sanki, olup bitmiş ve varlık âlemine girmişler, varolmuşlar demektir. Bunun bir benzeri de ["Cehennemlikler cennetliklere nida ettiler"] (Araf, 50) ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَقَالَ الضُّعَفٰٓؤُ۬ا لِلَّذ۪ينَ اسْتَكْـبَرُٓوا اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً 

 

Cümle, atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , başındaki  لِ  harf-i ceriyle  قَالَ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اسْتَكْـبَرُٓوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber, ibtidaî kelamdır.  

Büyüklük taslayanların ism-i mevsûlle ifade edilmesi tahkir kastının yanında sonraki habere dikkat çekme amacıyladır.

الضُّعَفٰٓؤُ۬ا - اسْتَكْـبَرُٓوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır

الضُّعَفٰٓؤُ۬ا [zayıflar], tabi olanlar, avam ve halk; اسْتَكْـبَرُٓوا [büyüklük taslayanlar] (müstekbirler) de liderler ve ileri gelenlerdir. İbn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Bununla onların, Allah'a ibadet etmekten yüz çeviren, tekebbür eden ileri gelenleri kastedilmiştir." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Burada istikbal anlamında olmakla birlikte mazi fiil gelmiştir. (Çünkü bu Allah’ın ilminde tahakkuk edecek olan bir şeydir.) (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân) 

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّا كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً  cümlesi, اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

اِنَّ ‘nin haberi  كُنَّا لَكُمْ تَبَعاً , nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  لَكُمْ , durumun onunla ilgili olduğunu bildirmek için  كَان ’nin haberi olan  تَبَعاً ‘e takdim edilmiştir. 

كَانَ ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan s.124)

İsim cümleleri zamandan bağımsız sübut ifade ederler. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


 فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ 

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri  إن جاءنا العذاب (Eğer bize azap gelirse…) olan mukadder şartın cevabıdır. Şart cümlesinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden cümlesi  فَهَلْ اَنْتُمْ مُغْنُونَ عَنَّا مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümle istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih murad edildiği için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

مِنْ عَذَابِ  car mecruru  شَيْءٍ ‘nin mahzuf mukaddem haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

عَذَابِ اللّٰهِ  izafeti muzâfın tazimi içindir.

شَيْءٍۜ ’deki nekrelik, kıllet ve nev anlamındadır.

هَلْ , belâgî bir nükte için isim cümlesinin başına gelebilir. Bu nükte de zamana bağlı olmaksızın bu fiilin devam etmesini istemektir. Buralarda hemze de gelebilirdi ama o zaman bu belâgî nükte kaybolurdu. Çünkü hemze, âdeten ismin başına gelebilir. Ama  هَلْ  âdeten fiilin başına geldiği için muhatabın dikkatini çeker. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu istifhamdan murad, reislerini kınamak, ayıplamak, azarlamak ve kafalarına vurmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ  ve  مِنْ شَيْءٍ  ifadesindeki  مِنْ ‘lerin ikisi de, ba’ziyet, kısmîlik manasınadır. O halde bu ifade, “Siz bizden, Allah’ın azabından (bir kısmını) giderebilir misiniz?” demektir. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

  قَالُوا لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَهَدَيْنَاكُمْۜ

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli şart üslubunda gelmiştir.Mazi fiil sıygasında gelerek istikrar ve temekkün ifade eden cümlesi  لَوْ هَدٰينَا اللّٰهُ  şarttır. 

لَ  karinesiyle gelen şartın cevabı olan  لَهَدَيْنَاكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

هَدٰينَا اللّٰهُ  cümlesiyle,  لَهَدَيْنَاكُمْ  cümlesi arasında mukabele sanatı sanatı vardır.

هَدٰينَا - اللّٰهُ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

قَالَ  ve  قَالُوا  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 


سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَا 

 

Büyüklük taslayanların sözlerinin devamı olan cümle, istinafiye olarak fasılla gelmiştir.  

Sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  سَوَٓاءٌ , mukaddem haberdir. 

اَجَزِعْنَٓا  cümlesine dahil olan hemze masdariyyedir. Cümle masdar teviliyle muahhar mübteda konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  اَمْ صَبَرْنَا  cümlesi  اَمْ  atıf harfiyle makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ve tezat ilişkisi mevcuttur.

Ayetteki mazi fiiller sebat, istikrar ve temekkün ifade etmiştir.

اَجَزِعْنَٓا - صَبَرْنَا  fiilleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır.

Cenab-ı Hak,سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَجَزِعْنَٓا اَمْ صَبَرْنَ ا  [Şimdi bizler sızlansak da katlansak da bir] dediklerini nakletmiştir. Bu, "Bizim sızlanmamız veya sabretmemiz, bir şeyi değiştirmez, aynıdır" demektir. Ayetteki, istifham hemzesi ve  اَمْ  edatı, "eşit olma", "bir olma" manasına gelir. Bunun bir benzeri de, "İster sabredin, ister sabretmeyin, sizce birdir" (Tur, 16) ayetidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


مَا لَنَا مِنْ مَح۪يصٍ۟

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfi isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.  مَٓا  nefy harfi, ليس  gibi amel etmiştir. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَنَا  car-mecruru,  مَٓا  ‘nın mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. İsmi olan  مِنْ مَح۪يصٍ۟ ‘deki  مِنْ  harfi zaiddir. Tekid ifade eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَنَا - عَلَيْنَٓا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

محيص  (sığınak), tıpkı  مغيب (batmak), مشيب، (ihtiyarlamak) gibi bazan masdar (sığınmak) bazan da, tıpkı  مبيت (geceleyecek yer) ve  مضيق (dar geçit) gibi ism-i mekân olur. Gerek  حاص , gerek  حاض  aynı sığınmak manasınadırlar. Allah en iyi bilendir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)