فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ ٩٨
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
فَ mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن ضاق صدرك فسبّح (Göğsün daralırsa tesbih et.) şeklindedir.
Fiil cümlesidir. سَبِّـحْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. بِحَمْدِ car mecruru سَبِّـحْ fiiline mütealliktir. رَبِّكَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْ nakıs, sükun üzere mebni emir fiildir. كُنْ ‘nün ismi, müstetir olup takdiri أنت ’dir. مِنَ السَّاجِد۪ينَ car mecruru كُنْ ’un mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile îrablanır.
سَبِّـحْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سبح ’dir.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
سَاجِد۪ينَ ; sülasi mücerredi سجد olan fiilin ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir.
Cümle, takdiri إن ضاق صدرك (Göğsün daralırsa…) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Veciz ifade kastına matuf بِحَمْدِ رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması, كَ zamirinin ait olduğu Hz. Peygambere, yine Rab ismine muzâf olması حَمْدِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
Şart cümlesinde, ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilerek Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Allah ve Rab isimlerinin arka arkaya gelmesiyle Rabbin Allah olduğu, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 1, s. 235)
Sözlükte “suda hızla yüzüp mesafe almak” manasındaki سبح kökünden türeyen tesbih, terim olarak Cenab-ı Hakk’ı ulûhiyetle bağdaşmayan her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih etmeyi ifade eder. Aynı kökten سبحان kelimesine lafza-i celâlin eklenmesiyle oluşturulan sübhanallah سبحان الله terkibi tesbih ile aynı anlama gelir. Her iki terim de Allah’tan başkasına nispet edilemez. (TDV İslam Ansiklopedisi-Tesbih)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh usulü, s. 558-559)
وَكُنْ مِنَ السَّاجِد۪ينَۙ
Cümle, atıf harfi وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Emir sıygasındaki nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. مِنَ السَّاجِد۪ينَ car mecruru, كان ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, c. 5, s.124)
فَسَبِّـحْ - حَمْدِ - السَّاجِد۪ينَۙ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Bu ayetteki secdeden murad namazdır. Namazın bir rüknü, tamamı manasında kullanılmıştır. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürseldir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
Secde ve aynı kökten türeyen kelimeler Kur'an’da gerek “boyun eğme” manasında gerekse terim anlamıyla 81 ayette geçer (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “scd” md.).
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an’daki secdeyi isteğe bağlı ve zorunlu secde olarak ikiye ayırır; ilki (sücûd-u ihtiyar) insana mahsus olup karşılığında mükâfat vardır. [Allah’a secde edin. (Necm Suresi, 62)] gibi ayetler secdenin bu ilk anlamıyla ilgilidir. İkincisi (sücûd-u teshîr) insan dahil olmak üzere canlı ve cansız bütün varlıkların Allah’ın koyduğu kanunlara boyun eğmesidir. [Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam isteseler de istemeseler de Allah’a secde ederler. (Ra’d Suresi, 15)] ayeti secdenin ikinci anlamıyla ilgilidir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “scd” md.). Müfessirler, ikinci anlamıyla bütün varlıkların Allah’a secde etmesini (mesela bkz. en-Nahl Suresi, 48-49; Hac Suresi, 18; Rahman Suresi, 6) fıtratlarının gereği olarak yaratıcının kendileri için koyduğu kanunlara tabi olup onların dışına çıkamamaları şeklinde izah ederler. (TDV, Secde)
O halde hemen Rabbine hamd ile tesbih et. Yani küfür sözlerine canı sıkılmak da Rabbinin bir manevi temizlik terbiyesi, şükretmeye değer bir nimetidir. Sıkıldın mı hemen Rabbine hamdederek ona tesbih et ve onu ulula, için açılır ve bunun şükür alameti olmak üzere de secde edenlerden ol yani namaz kıl, genişlersin. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
Cenab-ı Hak, فَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ [Sen hemen Rabbine hamd ile tesbih et.] demiş ve böylece ona şu dört şeyi emretmiştir: Tesbih, hamd, secde ve ibadet. Alimler, bu taatları yapmanın göğsün daralması ve hüznü gidermeye nasıl vesile olduğu hususunda değişik izahlar yapmışlardır. Bu cümleden olmak üzere hakkın peşinde olan arifler (sûfîler) şöyle demişlerdir: “İnsan bu çeşit ibadetlerle meşgul olduğu zaman, ona rubûbiyet aleminin nurları inkişaf eder. Bu inkişaf tahakkuk ettiği zaman dünya bütünüyle onun gözünde değersizleşir. Dünya onun nazarında böyle önemsiz hale gelince de ne dünyayı elde etmek, ne de elden kaçırmak onun için birşey ifade etmez. Dolayısı ile o, dünyayı kaybetmekten ötürü vahşete ve dehşete düşmez, dünyayı elde ettim diye de şımarmaz. İşte bu noktada, hüzün ve keder diye birşey kalmaz." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l- Gayb)