ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ٦٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | ثُمَّ | sonra |
|
| 2 | كُلِي | ye |
|
| 3 | مِنْ |
|
|
| 4 | كُلِّ | her çeşit |
|
| 5 | الثَّمَرَاتِ | meyvalardan |
|
| 6 | فَاسْلُكِي | ve yürü |
|
| 7 | سُبُلَ | yollarında |
|
| 8 | رَبِّكِ | Rabbinin |
|
| 9 | ذُلُلًا | boyun eğerek |
|
| 10 | يَخْرُجُ | çıkar |
|
| 11 | مِنْ |
|
|
| 12 | بُطُونِهَا | onun karınlarından |
|
| 13 | شَرَابٌ | bir içecek |
|
| 14 | مُخْتَلِفٌ | çeşit çeşit |
|
| 15 | أَلْوَانُهُ | renkleri |
|
| 16 | فِيهِ | onda vardır |
|
| 17 | شِفَاءٌ | şifa |
|
| 18 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 19 | إِنَّ | şüphesiz |
|
| 20 | فِي | vardır |
|
| 21 | ذَٰلِكَ | bunda |
|
| 22 | لَايَةً | elbette bir ibret |
|
| 23 | لِقَوْمٍ | bir millet için |
|
| 24 | يَتَفَكَّرُونَ | düşünen |
|
ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. كُل۪ي fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ كُلِّ car mecruru كُل۪ي fiiline mütealliktir. الثَّمَرَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile îrablanırlar.
فَ atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْلُك۪ي fiili نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Muhataba ي ‘ sı fail olarak mahallen merfûdur. سُبُلَ mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. رَبِّكِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir كِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذُلُلاً kelimesi سُبُلَ ’in hali olup fetha ile mansubdur.
ثُمّ , matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ
Fiil cümlesidir. يَخْرُجُ damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ بُطُونِ car mecruru يَخْرُجُ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. شَرَابٌ fail olup damme ile merfûdur.
مُخْتَلِفٌ kelimesi شَرَابٌ ’un sıfatı olup damme ile merfûdur. اَلْوَانُ ism-i fail olan مُخْتَلِفٌ ’ün faili olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِ cümlesi, شَرَابٌ ’un ikinci sıfatı olarak mahallen merfûdur.
ف۪يهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. شِفَٓاءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru شِفَٓاءٌ ’e mütealliktir.
İsm-i failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ism-i fail kendisinden sonra fail ve mef’ûl alabilir. Bu fail veya mef’ûl bazen ism-i failin muzâfun ileyhi konumunda da gelebilir. İsm-i fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. Burada ism-i failin amel etme şartı sıfat olmasıdır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ilki müfred ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
مُخْتَلِفٌ sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. ذا işaret ismi, sükun üzere mebni mahallen mecrur, ism-i mecrurdur. ل harfi buud yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
لَ harfi اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اٰيَةً kelimesi اِنَّ ’nin muahhar ismi olup fetha ile mansubdur. لِقَوْمٍ car mecruru اٰيَةً ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. يَتَفَكَّرُونَ cümlesi, لِقَوْمٍ ’in sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
يَتَفَكَّرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
اِنَّ ‘nin ismi haberinden sonra gelmesi halinde bu lam, ismin başına gelebilir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)
Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına اِنَّ edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )
يَتَفَكَّرُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi فكر ’dir.
Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüp (sakınma) ve talep anlamları katar.
ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ
Ayet, tertip ve terahi ifade eden ثُمَّ ile önceki ayetteki اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Aynı üslupta gelen فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
الثَّمَراتُ kelimesi ثَمَرَةٍ kelimesinin cemisidir. الثَّمَرَةِ kelimesinin aslı hurma ve üzüm gibi ağacın ürettiği şeydir. Bal arısı meyvelere dönüşmeden önce çiçekleri emer. Ayette الثَّمَرَاتِ lafzı, mecâz-ı mürsel yoluyla çiçekler için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Veciz anlatım kastıyla gelen, سُبُلَ رَبِّكِ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan zamir dolayısıyla bal arısı, yine Rab ismine muzâf olması dolayısıyla سُبُلَ şan ve şeref kazanmıştır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
ذُلُلاً , mef’ûl olan سُبُلَ ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
ذُلُلاً kelimesi, ذَللا ’un çoğuludur ki o da سُبُلَ ’den haldir yani Allah’ın sana hor kıldığı ve sana kolaylaştırdığı yollara demektir. Ya da فَاسْلُك۪ي ’deki zamirden haldir yani ‘sen emrolunduğun şeye hor ve itaatkâr kılınmış olarak git’ demektir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Emir ve Nehiylerin Aciliyet İfade Edip Etmeme Durumları: Emirler aciliyet veya tehir ifade etmezler. Sadece bir şeyin yapılmasını isterler. Nehiyler aciliyet ifade ederler. Yasaklanan şeyden hemen uzaklaşılmasını isterler. (Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, s. 558-559)
يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari sıygası cümleye hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamı katmıştır. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Çıkmanın teceddüdüne ve tekrarına işaret etmek için muzari fiil getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. مِنْ بُطُونِهَا car mecruru, konudaki önemine binaen fail olan شَرَابٌ ’a takdim edilmiştir.
İsm-i fail veznindeki مُخْتَلِفٌ , fail olan شَرَابٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
اَلْوَانُهُ kelimesi, مُخْتَلِفٌ ’un failidir. Çünkü مُخْتَلِفٌ , ism-i fail olarak fiil gibi amel etmiştir.
ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِ cümlesi شَرَابٌ ’un ikinci sıfatıdır. Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪يهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.
Muahhar mübteda olan شِفَٓاءٌ kelimesindeki nekrelik nev, tazim ve kesret içindir.
كُل۪ي ile كُلِّ arasında cinâs-ı nakıs ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
رَبِّكِ ile يَخْرُجُ kelimeleri arasında muhataptan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâgatı İltifat Sanatı)
Bu ayette iki istiare vardır: Birincisi ذُلُلاً kelimesinin النَّحْلِ ’e değil de سُبُلَ ’e ait kabul eden görüşe göre Allah Teâlâ’nın “Rabbinin sana kolaylaştırdığı (beslenme) yollarına gir.” sözüdür. Burada ذَللا kelimesinin çoğulu olarak ذُلُلاً gerek insanların gerekse toynaklı develerin ayaklarının kolayca ve rahatça yürüyeceği şekilde olduğu için “düzlenip elverişli hale getirilmiş yollar” demektir ki (ayette) bu tür yollar, yolculuk ve nakliyeye alıştırılmış bulunan uysal develere (إبل الذللا) benzetilmiştir.
Diğer istiare de, Yüce Allah’ın “يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet çıkar.” sözüdür. Buradaki “şerbet (شَرَابٌ)” ile kastedilen baldır. Ancak araştırmacı alimlere göre bal, arıların karınlarından çıkmaz. Arılar ağaç yaprakları ile bitkilerin kıvrım ve katmanlarına konup, buldukları bal özünü yerlerinden ağızlarıyla alıp taşırlar. Çünkü bal özü, çiğ tanelerinin düştüğü gibi malum vasıflarıyla özel mekânlara düşer. Arılar da kendilerine ilham edilmiş içgüdüleriyle bu yerleri araştırır ve oraları tanıyarak (topladıkları bal özünü) ağızlarıyla kovanlarına ve kendileri için hazırlanmış yerlere taşırlar. Yüce Allah’ın يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا [karınlarından çıkar] sözüyle kastedilen, “karınları cihetinden” demektir ki “karınları ciheti” de onların ağızlarıdır. Bu, (ilahi beyanın) sırlarından ve bu kelamın çok değerli anlatımlarındandır. Bazıları da şöyle demiştir: Bal, bitkilere sunulan ince tatlı ve lezzetli bir hal alır. Arılara onun bulunabileceği yerleri araştırıp bulma yeteneği verildiğinden, onun üzerine konup dillerini onun içine batırırlar; bu tatlı özü oradan alarak ağız içine çekip toplar ve onu kovanlarına, yuvalarına taşırlar. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)
Cenab-ı Hak “Onların karınlarından çıkar.” buyurmuştur. Bu, muhatap sıygadan gaib sıygaya dönülen bir üsluptur. Bunun sebebi şudur: Bunların zikredilmesinin maksadı, mükellef olan insanın bunlar ile Allah’ın hikmetine, kudretine ve gerek ulvî gerekse süflî alemdeki her şeyi güzel ve yerli yerinde düzenleyip yürüttüğüne istidlal etmesidir. Buna göre sanki Cenab-ı Hak arıya, önceki ifadeleri ile hitap edince insana dönerek “Biz, o arıların karınlarından renk renk içecekler çıkartmak için, arıya bu enteresan şeyleri ilham ettik.” buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Beyânî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكَ car mecruru, اِنَّ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اِنَّ ’nin muahhar ismi olan لَاٰيَةً ’e dahil olan لَ , tekid ifade eden lam-ı muzahlakadır. Cümledeki takdim işaret edilenin önemine binaendir.
Müsnedün ileyh, cem ve tecessüm ifade eden uzak için kullanılan işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada müşarun ileyhe tazim ifade eder.
ذٰلِكَ , bu delillere dikkat çekmek ve muhatabın zihnine iyice yerleştirmek için gelmiştir. اِنَّ ‘nin haberine müteallık olarak takdimi de önemine işaret etmektedir.
Allah’ın, ayetin başında söylediği hususları net bir şekilde göstererek dikkati çekmek ve onları yüceltmek kastıyla gelen, tecessüm ve cem’ ifade eden işaret ismi ذٰلِكَ ’de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiâre olur. Câmi; her ikisinde de “vücûdun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyan İlmi)
İşaret ismine dahil olan ف۪ي harfinde de istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilenler içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. İşaret edilen, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Bahsedilenin derecesinin yüksekliğini ifade etmek üzere bu harf kullanılmıştır. Câmi’, her ikisindeki mutlak irtibattır.
ذٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil bir şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Mûsâ, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Soyut manalar için kullanılan işaret isimleri mecaz ifade eder. Zattan mana ile haber verir. Zat, manaya dönüşmüştür. Bu, mübalağanın en kuvvetli şeklidir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 11)
لِقَوْمٍ car mecruru لَاٰيَةً ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. قَوْمٍ ‘deki nekrelik ise nev ve tazim ifade eder.
Ayetin sonundaki muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan يَتَفَكَّرُونَ cümlesi, hudus teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Cümle لِقَوْمٍ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve lam-ı muzahlaka sebebiyle üç katlı tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.
Ayetin bu cümlesi Kur’an-ı Kerim’in diğer ayetlerinde de ufak değişikliklerle mevcuttur.
Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkaf/28, c. 7, S. 314)Buradaki düşünme fiilinin, tekrar tekrar yapılan ve zorlu bir eylem oluşuna işaret etmek için fiil, muzari sıygasıyla ve tekellüfe (güçlüğe) delalet eden bir yapıyla getirilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr,Rad/3)
اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ [Şüphesiz bunda düşünen bir kavim için elbette bir ayet vardır.] çünkü kim arıya özel olarak bu ince ilimlerin ve acayip fiillerin verildiğini hakkı ile düşünürse, bunun güç ve hikmet sahibi Allah’ın ilhamı ve bu ilhama sürüklemesi ile olduğunu kesin olarak anlar. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Kur’an’daki fasılalar, kimi zaman kevnî ayetler üzerinden örnekler verilerek, kimi zaman ahiretin kalıcılığına vurgu yapılarak, kimi zaman kâfirlerin Allah’ın dışında ilâhlar edinme konusundaki mantıksızlıkları geçmişle gelecek arasında bağ kurulmak suretiyle geçmişin tecrübesini geleceğe aktarma anlamındaki bir düşünmeyi kapsayan تَعَقُّل kelimesi ve “Hiç aklınızı kullanmıyor musunuz?”, “Hiç düşünmüyor musunuz?” gibi ifadelerle bitirilirken, geçmişe yönelik düşünmeyi gerektiren ve hassaten önceki milletlerin tecrübeleriyle ilgili olaylar anlatılırken لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ gibi tezekküre çağıran ifadelerle bitirilmiştir. Olayın arka planının kavranmasının önem arz ettiği Kur’an’ın anlamına yönelik düşünme çağrıları ise أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ifadesiyle karşılık bulmuştur. Zira tezekkürün zıddı olarak kullanılan tedebbür, geleceğe yön verecek bu türden bir düşünmeyi ve tedbiri gerektirir. Aklını kullanan bireylerin (تَعَقُّل) geçmişin yaşanmışlığını idrak ederek (تَذَكُّر) geleceğe yol bulmaları (تَدَبُّر) anlamında üçünü de kapsayan bir anlamın gerekli olduğu bazı fasılalar ise tefekküre yapılan vurgularla, bütün bunlardan içinde bulunduğumuz an için hüküm çıkarma bağlamındakiler ise تَفَقُّه kelimesiyle sonlandırılmıştır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları,Doktora Tezi)