İsrâ Sûresi 56. Ayet

قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً  ٥٦

De ki: “Onu bırakıp da ilâh diye ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلِ de ki ق و ل
2 ادْعُوا yalvarın د ع و
3 الَّذِينَ
4 زَعَمْتُمْ (tanrı olduğunu) sandığınız şeylere ز ع م
5 مِنْ
6 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
7 فَلَا (fakat)
8 يَمْلِكُونَ güçleri yetmez م ل ك
9 كَشْفَ gidermeye ك ش ف
10 الضُّرِّ sıkıntıyı ض ر ر
11 عَنْكُمْ sizden
12 وَلَا ve
13 تَحْوِيلًا değiştirmeye ح و ل
 
Zemahşerî, Râzî, Şevkânî gibi müfessirler burada Allah’tan başka tanrı edinilen varlıkların melekler olduğunu belirtirler. Müşrikler taptıkları putları ve heykelleri meleklerin sembolleri olarak kabul eder, onların şahsında meleklere taptıklarını söylerlerdi. İşte âyet bu bâtıl inancın ne kadar çürük olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü melekler de dahil olmak üzere Allah’tan başka hiçbir varlık, Allah’ın yardımı ve yaratması olmadan kendisini zarardan koruma imkânına dahi sahip değildir.
 
57. âyetin baş kısmına değişik şekillerde mâna verilmekle birlikte, biz âyeti Zemahşerî’nin tercih ettiği açıklamayı dikkate alarak çevirmeye çalıştık. Zemahşerî’nin açıklaması şöyledir: “Onların tanrı diye taptığı (melekler gibi) varlıkların bizzat kendileri Allah’a vesile ararlar... Yani onların Allah’a en yakın olanları bile O’na daha da yakınlaşmak için yol aradığına göre en yakın olmayanları elbette arayacaktır” (II, 364). Sonuç olarak, melekler –tanrı olmak şöyle dursun– bütün yaratılmışlar gibi onlar da rahmete, yardım ve desteğe muhtaç olup Allah’a yakınlaşmak için çareler aramak durumundadırlar. Âyetteki “azap” kelimesini mutlaka bilinen mânasında anlamak gerekmez; kulun, başına gelmesini istemediği her şey onun için bir azaptır. Şu halde konu melekler olunca onların korktuğu azap da onların varlık yapılarıyla ilgili olumsuz bir durumdur.
 
 Bu iki âyetin, Hz. Îsâ’yı tanrılaştıran hıristiyanlar ve benzeri kitâbî din mensuplarıyla ilgili olduğu da ifade edilmektedir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu sûrenin indiği Mekke’de kayda değer bir hıristiyan topluluğu bulunmadığı bilinmektedir. Bununla birlikte âyetlerin içeriği o tür bâtıl inançları da reddetmektedir.,
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 495-496
 
 Havele  حَوْل : حول kelimesini aslı, birşeyin değişime uğrayıp başkasından ayrılmasıdır. Tef'il babındaki حوّل fiili birşeyi değiştirmek demektir; bu bizzat değişme de olabilir, hüküm ve söz ile değiştirme de olabilir. حَوْل ise senedir. Buradaki (sene) değişimde; güneşin doğuş ve batış yerleri ile tam bir devir yapması baz alınmıştır. أحْوَلتْ ve احالتْ fiil formları ise üzerinden bir yıl geçti anlamına gelir. حال ise insan ve başkasının iç dünyası, bedeni ve kazancı gibi değişebilen işlerinin durumunu anlatan bir kelimedir. حِيلَة  herhangi bir duruma varmayı gizliden sağlayan şeydir; genelde yapılmasında kirli bir taraf bulunan şeyler için kullanılır, kimi zaman içinde bir hikmet  barındıran şeyler için de kullanıldığına rastlanmaktadır.(Müfredat)                                                                                                   Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri hâl, ahval, derhal, hâlâ, halen, hâlet, havale, hemhal, hile, ihale, muhal, tahvil, tahavvül, istihale ve ilm-i haldir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)  
 

قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir.

Mekulü’l-kavl,  ادْعُوا الَّذ۪ينَ ’dır.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

ادْعُوا  fiili  نَ ’un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası   زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

زَعَمْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. زَعَمْتُمْ  fiilinin iki mef’ûlu mahzuftur. Takdiri, زعمتموهم آلهة (Onların ilahlar olduğunu iddia ettiniz.) şeklindedir. 

مِنْ دُونِه۪  car mecruru  الَّذ۪ينَ ’nin mahzuf haline mütealliktir. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri, إن دعوتموهم فهم لا يملكون  (Onlara dua ederseniz onlar bunu yapamazlar.) şeklindedir.

لَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ  cümlesi, mahzuf mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. Takdiri,  هم (onlar) şeklindedir.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  يَمْلِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. كَشْفَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الضُّرِّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. عَنْكُمْ  car mecruru masdar  كَشْفَ ’ye mütealliktir.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir.  تَحْو۪يلاً  atıf harfi  وَ ’la  كَشْفَ ’ye matuftur. 

 

قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪

 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

قُلِ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen gerçek manada emir kastı taşımamaktadır. Aksine tehaddî (meydan okuma, aciz bırakma) anlamındadır. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazanan cümle, mecaz-ı mürsel mürekkebdir. 

ادْعُوا  fiilinin mef’ûlü konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ’nin sıla cümlesi olan  زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Veciz anlatım kastıyla gelen  دُونِه۪  izafetinde  دُونِ ‘nin Allah Teâlâ’ya ait zamire muzaf olması, hem muzafın hem de gayrının tahkiri içindir.

مِنْ دُونِه۪  tabirinin iki manası vardır: Allah'tan gayrı, Allah'la beraber. (Medine Balcı,c. 8, s. 723)

İbni Abbas (r.a) şöyle demektedir: “Kur'an-ı Kerim'de  زَعَمْ  fiili, kullanıldığı bütün yerlerde ‘yalan’ anlamına gelir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 

فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً

 

 

 

Şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır.  فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri إن دعوتموهم  [Onlara dua ederseniz…] olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesinde îcâz-ı hazif sanatı vardır. Menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelam olan  فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri  هُمْ ‘dür. Bu takdire göre şartın cevabı sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Mef’ûl konumundaki  كَشْفَ ‘ye atfedilen  وَلَا تَحْو۪يلاً ‘deki nefiy harfi tekit için gelmiş zait hartir. 

وَلَا تَحْو۪يلاً  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle şartın cevabına atfedilmiştir. Nefy harfinin tekrarı, olumsuzluğu kuvvetlendirmek içindir.

Her iki cümlede fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, tecessüm ve zem makamı dolayısıyla istimrar ifade etmiştir.

تَحْو۪يلاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً  cümlesinde ihtibak sanatı vardır. Cümlenin başında   كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ  zikredildiği halde sonrasında sadece  تَحْو۪يلاً  lafızlarıyla yetinilmiş, الضُّرِّ عَنْكُمْ  hazfedilmiştir. 

İhtibak, sözden düşürülmüş olan kelime veya ifadelerin, zikredilen kelime veya ifadeden hareketle tespit edilerek yerine konulmasıdır. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, II, 831) 

وَلَا تَحْو۪يلاً  [Ne de değiştirmeye] ifadesinde hazif yoluyla îcâz vardır. (Ne de sizden zararı değiştirmeye güçleri yeter.) demektir. Önceki kısmın delaletiyle buradan bu ilaveler kaldırılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Cümlede iktifâ sanatı vardır. 

İhtibâka benzer bir hazif türü olan iktifâ: aralarında yakın bağ ve ilgi bulunan iki şeyden birini bir nükte ve hikmetten dolayı sözden atarak diğerinin ona delaletiyle yetinmektir. (İsmail Durmuş TDV İslam Ansiklopedisi. İhtibâk md.)

Kur'an, Arapları, onun surelerine benzeyen bir sure getirmeye davet etmiştir. Bu tehaddi kısa sureler gibi uzun sureleri de kapsamıştır. Fakat Araplar, bu husustaki acizliklerini bildikleri için böyle bir şeye kalkışmamışlardır. Onlar, savaşı, kan dökmeyi ve Arap kabilelerini (ahzab) toplamayı, Kur'an’a meydan okumaktan daha kolay bulmuşlardır. Sabit olan bir diğer husus ise onların, eşsiz beyanının etkisinde kalıp dinlemekten kendilerini alıkoyamadıkları Kur'an’ın, insanların kulaklarına ulaşmasını engellemeye çalışmalarıdır. Çünkü onlar, Kur'an’ın, kulağa ulaştığı anda gönülde büyük bir etki bırakacağını biliyorlardı. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, et-Ta’bîru’l Kur'anî, s. 9)

Bir takım kimseler meleklere tapıyorlardı. İşte bu ayet onlar hakkında nazil olmuştur. Yine bu ayetin, Mesîh (İsa) (a.s.) ve Üzeyir'e tapanlar hakkında nazil olduğu söylendiği gibi cinlerden birisine tapıp da sonra da o cin Müslüman olunca o cine tapmaya halâ devam eden bir topluluk hakkında nazil olduğu da söylenilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)