İsrâ Sûresi 92. Ayet

اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ  ٩٢

Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.”  (90 - 93. Ayetler Meali)
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوْ yahut
2 تُسْقِطَ düşürmelisin س ق ط
3 السَّمَاءَ gökten س م و
4 كَمَا gibi
5 زَعَمْتَ zannettiğin ز ع م
6 عَلَيْنَا üzerimize
7 كِسَفًا parçalar ك س ف
8 أَوْ yahut
9 تَأْتِيَ getirmelisin ا ت ي
10 بِاللَّهِ Allah’ı
11 وَالْمَلَائِكَةِ ve melekleri م ل ك
12 قَبِيلًا karşımıza ق ب ل
 
Tefsirlerde 90. âyetin iniş sebebiyle ilgili olarak İbn İshak’tan nakledilen bir rivayete göre (meselâ bk. Taberî, XV, 164-166; Kurtubî, X, 334-336) Utbe ve Şeybe kardeşler, Ebû Süfyân, Nadr b. Hâris, Ebû Cehil, Ümeyye b. Halef, Velîd b. Mugîre gibi Kureyş’in ileri gelen müşrikleri, Kur’an’ın mûcizevî üstünlüğünü kabul etmedikleri gibi onun benzerini ortaya koymaktan da âciz kalınca bir heyet halinde Kâbe’nin yanında toplanıp kendisiyle görüşmek üzere Hz. Peygamber’i oraya davet etmişlerdi. Hz. Peygamber, samimi bir görüşme yapacaklarını umarak yanlarına geldiğinde ona özetle şunları söylediler: Sen şimdiye kadar Araplar’dan hiç kimsenin yapmadığı kadar halkımız arasında bir ihtilâf ortaya çıkardın; atalarımızı yerdin, ilâhlarımıza hakaret ettin, akıllılarımızı ahmak yerine koydun, toplumumuzu böldün, bize olmadık kötülükler yaptın. Eğer bunları mal için yapıyorsan aramızda sana mal toplayalım ve seni en zenginimiz yapalım, şan ve şeref kazanmak için yapıyorsan seni başımıza lider yapalım, eğer ruhsal bir rahatsızlık sebebiyle bunu yapıyorsan bir tabip bulup iyileşmen için malımızı mülkümüzü harcayalım veya seni mâzur sayalım (çünkü onu cin çarptığını düşünenler de vardı). 
 
Hz. Peygamber, bu söylediklerinin hiçbirinin doğru olmadığını, aksi ne Allah’ın kendisini gerçek bir elçi olarak gönderdiğini, kendisine bir kitap indirdiğini, uyarıcılık görevini yerine getirmesini emrettiğini; bu sebeple onlara Allah’ın mesajlarını tebliğ ettiğini ve uyarıda bulunduğunu ifade ederek eğer kendisini dinleyip uyarısını kabul ederlerse bundan dünya ve âhiret hayatları bakımından kârlı çıkacaklarını, ama reddederlerse artık kendisi için sabredip Allah’ın hükmünü beklemekten başka bir çare kalmayacağını ifade etti. Bunun üzerine söz konusu heyet, alaycı bir üslûpla –etraftaki dağları kaldırarak verimli topraklarını genişletmesi, söylediklerini doğrulaması için atalarından bir zatı diriltmesi gibi daha başka talepler yanında– konumuz olan âyetlerde belirtilen saçma isteklerini sıraladılar. Resûlullah ise, kendisinin bunları gerçekleştirmek gibi bir görevinin olmadığını belirterek yukarıda anlatılan açıklamalarını tekrar hatırlattı ve nihayet umduğunu bulamamanın verdiği üzüntü içinde onlardan ayrıldı (Sîretü İbn İshâk, s. 187-188).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 521-522
 

 Kesefe كسف: Kendi başına sararma, kızarma ve kararma anlamına gelen كُسُوفٌ kelimesi ay ve güneşin geçici ve özel bir engel nedeniyle gizlenip örtünmelerini anlatan bir ifadedir. Aynı köke ait كِسْفَة  ise bulut/pamuk gibi seyrek yapılı ve değişebilen cisimlerin bir parçası demektir, çoğulu كِسَف olarak kullanılır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda toplam 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli küsûftur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

 

اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ

 

Fiil cümlesidir. اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  تُسْقِطَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir.  السَّمَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

كَ  harfi cerdir.  مَا  müşterek ism-i mevsûl  كَ  harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, إسقاطا كالذي زعمته (İddia ettiğin şeyi düşürerek) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası  زَعَمْتَ عَلَيْنَا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.

زَعَمْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfudur. عَلَيْنَا car  mecruru  تُسْقِطَ  fiiline mütealliktir.  كِسَفاً  hal olup fetha ile mansubdur. Muzâfı hazf edilmiştir. Takdiri; ذات كسف (Yoğunluk sahibi) şeklindedir.  

اَوْ  atıf harfi tahyir/tercih ifade eder.  تَأْتِيَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. بِاللّٰهِ  car mecruru  تَأْتِيَ  fiiline mütealliktir.  الْمَلٰٓئِكَةِ  atıf harfi  وَ ‘la lafza-i celâle matuftur. قَب۪يلاً  lafza-i celâlin veya  الْمَلٰٓئِكَةِ  ‘nin hali olup fetha ile mansubdur. 

اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تُسْقِطَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  سقط ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

 

اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ

 

Ayet, önceki ayete muhayyerlik bildiren  اَوْ  atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

İnanmayanların sözleri devam etmektedir. Bu ayette inanmak için iki istekte bulunuyorlar.

İlk cümle  اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Teşbih harfi  كَ  ve mecrur mahaldeki masdar harfi  مَٓا , harf-i cerle  تُسْقِطَ  fiiline mütealliktir. 

Sıla cümlesi olan  زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

كِسَفاً , mef’ûl olan  السَّمَٓاءَ ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Aynı üslupla gelen  اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاً  cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle …تُسْقِطَ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

الْمَلٰٓئِكَةِ , tezayüf nedeniyle  بِاللّٰهِ  car mecruruna atfedilmiştir.

قَب۪يلاً  lafza-i celal ve meleklerden haldir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.