بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يراً ٨٧
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ
اِلَّا istisna edatıdır. رَحْمَةً müstesna, istisnâ-i munkatı’ olup fetha ile mansubdur. مِنْ رَبِّكَ car mecruru رَحْمَةً ’e mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır: 1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
فَضْلَهُ kelimesi اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi müstetir olup takdiri هو ’dir. عَلَيْكَ car mecruru كَب۪يراً ‘e mütealliktir. كَب۪يراً kelimesi كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.
كَب۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ
Önceki ayetten istisna edilenleri bildirilen ayette اِلَّا istisna edatı رَحْمَةً müstesnadır. Önceki ayetten istisna munkatı’dır.
رَحْمَةً ’deki tenvin kesret, nev ve tazim ifade eder. Car mecrur olan مِنْ رَبِّكَ ’nin müteallakı رَحْمَةً veya رَحْمَةً ‘in mahzuf sıfatıdır. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen, رَبِّكَ izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan muhatap zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır.
Önceki ayetteki azamet zamirinden sonra zamir makamında Rab isminin zikredilmesi, Allahın rububiyet vasfına dikkat çekmek için yapılan ıtnâb ve iltifat sanatıdır.
Buradaki istisna harfi istidrak manasındadır. Bu istidrak; beklenen şart fiilinin gereğidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يراً
İstisna için ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Müsnedün ileyh olan فَضْلَهُ , veciz anlatım kastıyla izafet formunda gelmiştir. Bu izafet, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan فَضْلَ için tazim ifade eder.
اِنَّ ‘nin haberi olan كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يراً cümlesi, nakıs fiil كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. عَلَيْكَ car mecruru, ihtimam için amili olan جَعَلَ fiiline takdim edilmiştir.
كَب۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
كَب۪يرٌ kelimesi, asıl olarak cüssedeki büyüklüğü ifade eder. فَضْلَ ‘nın كَب۪يراً ‘e isnadı, hissi birşeyin akli bir şeye benzetilmesi açısından istiaredir. Manevi, aklî ve görülmez olan bir durum, gözle görülen, maddi bir şey menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
رَحْمَةً - فَضْلَهُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
كَانَ fiili, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgular ve ona dikkat çeker. (Rağıb el-İsfehani, Müfredât)
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً ٨٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَئِنِ | andolsun eğer |
|
| 3 | اجْتَمَعَتِ | toplansalar |
|
| 4 | الْإِنْسُ | insan(lar) |
|
| 5 | وَالْجِنُّ | ve cin(ler) |
|
| 6 | عَلَىٰ | üzere |
|
| 7 | أَنْ |
|
|
| 8 | يَأْتُوا | getirmek |
|
| 9 | بِمِثْلِ | bir benzerini |
|
| 10 | هَٰذَا | bu |
|
| 11 | الْقُرْانِ | Kur’an’ın |
|
| 12 | لَا |
|
|
| 13 | يَأْتُونَ | getiremezler |
|
| 14 | بِمِثْلِهِ | onun benzerini |
|
| 15 | وَلَوْ | ve eğer |
|
| 16 | كَانَ | olsalar |
|
| 17 | بَعْضُهُمْ | biri |
|
| 18 | لِبَعْضٍ | diğerine |
|
| 19 | ظَهِيرًا | arka (destek) |
|
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ’dir. Mekulü’l-kavli لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ ’dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.
إِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتَمَعَتِ fetha üzere mebni mazi fiilidir. تِ te’nis alametidir. الْاِنْسُ fail olup damme ile merfûdur. الْجِنُّ atıf harfi وَ ile makabline matuftur. اَنْ ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى harf-i ceriyle اجْتَمَعَتِ fiiline mütealliktir.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يَأْتُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِمِثْلِ car mecruru يَأْتُوا fiiline mütealliktir. هٰذَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْقُرْاٰنِ işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup kesra ile mecrurdur. Kasemin cevabı لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ ‘dir.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَأْتُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِمِثْلِه۪ car mecruru يَأْتُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اجْتَمَعَتِ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi جمع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً
وَ haliyyedir. لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
بَعْضُهُمْ kelimesi كَانَ ‘nin ismi olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِبَعْضٍ car mecruru ظَه۪يراً ‘e mütealliktir. ظَه۪يراً kelimesi كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur.
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَه۪يراً ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ emri Allah Teâlâ’dan, Peygamber Efendimize hitaptır. Tehaddi ayetidir.
قُلْ ile başlaması söylenecek şeylerin önemi sebebiyledir. Bu Kur'an’ı şereflendiren bir övgüdür. Bu övgü ona iman eden kimselere bunun nimet olduğunu hatırlamaktır. İnsanla beraber cin kelimesinin zikredilmesinin amacı umum ifadesi içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ , terkibinde ل , mahzuf kaseme işaret eden muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzuf kasemle birlikte, kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Şart cümlesi olan لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ , mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Şartın cevabı, kendisinden sonra gelen kasemin cevabının delaletiyle hazfedilmiştir.
Şart ve mukadder cevap cümlesinden oluşan terkip şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
Kur’ân’ın benzeri getirmesi için insan ve cinin belirtilmesi taksim, toplanmaları cem sanatıdır.
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ cümlesi, masdar tevilinde, عَلٰٓى harfiyle اجْتَمَعَتِ fiiline mütealliktir.
Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الْقُرْاٰنِ ’ın, هٰذَا ile işaret edilmesi tazim, önemini belirtmek ve dikkatleri toplamak içindir.
İşaret isminde istiare vardır. هٰذَا ile o sırada yazılı metin halinde olmayan Kur'an’a işaret edilmiştir. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
الْقُرْاٰنِ bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Ayette özellikle insanlarla cinler zikredilmiş, çünkü Kur'an'ın, Allah’ın katından olduğunu inkâr edenler onlardır. Yoksa onlardan başkalarının buna muktedir oldukları anlamında değildir.
Bu ayet kâfirlerin, Kur'anın bazı ayetlerini diğer bazı ayetlerle değiştirmek girişiminden umutlarını da tamamen kesmektedir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ cümlesi kasemin cevabıdır. Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkâri kelamdır.
Geldi anlamındaki اتى fiili, بِ harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Harf-i cerin fiile mana kazandırması tazmin sanatıdır.
يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ cümlesiyle, لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
الْاِنْسُ - الْجِنُّ kelimeleri arasında tıbâk sanatı vardır.
يَأْتُوا - لَا يَأْتُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Ayette cevap farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mübalağa içermektedir. Îcaz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
Müşriklerin halini bildiren وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يراً cümlesi وَ ‘la gelmiştir.
Şart harfi لَوْ vasliyye olarak gelerek kendinden sonra gelenin önceki manayı içermediğini belirtmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. لِبَعْضٍ car mecruru, siyaktaki önemine binaen amili olan ظَه۪يراً ‘e takdim edilmiştir.
ظَه۪يراً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اجْتَمَعَتِ fiili اِفتِعال babındadır. Bu bab fiile dönüşlülük, müşareket, izhar, ittihaz manaları katar.
بِمِثْلِ - لِبَعْضٍ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Bu yemin cümlesi, Hz. Peygambere yönelik olarak değil, Peygamberimiz tarafından mütekebbir kâfirlere yönelik olarak sevk edilmiştir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s-Selîm)
Kur'an, Arapları, surelerine benzeyen bir sure getirmeye davet etmiştir. Bu tehaddi, kısa sureler gibi uzun sureleri de kapsamıştır. Fakat Araplar, bu husustaki acizliklerini bildikleri için böyle bir şeye kalkışmamışlardır. Onlar, savaşı, kan dökmeyi ve Arap kabilelerini (ahzâb) toplamayı, Kur'an'a meydan okumaktan daha kolay bulmuşlardır. Sabit olan bir diğer husus ise onların, eşsiz beyanının etkisinde kalıp dinlemekten kendilerini alıkoyamadıkları Kur'an'ın, insanların kulaklarına ulaşmasını engellemeye çalışmalarıdır. Çünkü onlar, Kur'an’ın kulağa ulaştığı anda gönülde büyük bir etki bırakacağını biliyorlardı. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, et- Ta’bîru’l-Kur'anî, s. 9)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً ٨٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَلَقَدْ | ve andolsun |
|
| 2 | صَرَّفْنَا | biz türlü biçimlerde anlattık |
|
| 3 | لِلنَّاسِ | insanlara |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | هَٰذَا | bu |
|
| 6 | الْقُرْانِ | Kur’an’da |
|
| 7 | مِنْ | her |
|
| 8 | كُلِّ | çeşit |
|
| 9 | مَثَلٍ | misali |
|
| 10 | فَأَبَىٰ | ama direttiler |
|
| 11 | أَكْثَرُ | çoğu |
|
| 12 | النَّاسِ | insanlardan |
|
| 13 | إِلَّا | ancak |
|
| 14 | كُفُورًا | inkarda |
|
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ
وَ istînâfiyyedir. لَ harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ tahkik harfidir. Tekid ifade eder.
صَرَّفْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلنَّاسِ car mecruru صَرَّفْنَا fiiline mütealliktir. ف۪ي هٰذَا car mecruru صَرَّفْنَا fiiline mütealliktir. الْقُرْاٰنِ ism-i işaretten bedel veya atfı beyan olup kesra ile mecrurdur.
مِنْ كُلِّ car mecruru صَرَّفْنَا fiilinin mahzuf mef’ûlunün mahzuf sıfatına mütealliktir. Takdiri, صرّفنا عبرة من كلّ مثل- أو مثلا من كل مثل (Her atasözünden bir ibret veya örnek çıkardık.) şeklindedir. مَثَلٍۘ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَرَّفْنَا fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi صرف ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَبٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اَكْثَرُ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّاسِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اِلَّا hasr edatıdır. كُفُوراً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَكْثَرُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Âşûr önceki ayetteki … قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ cümlesine matuf olduğunu söylemiştir.
لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazf edilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an'da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’an-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)
Mahzuf kasem ve قَدْ ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَدْ harfi mazi fiilin önüne geldiğinde tahkik ve takrib (olayın yaklaştığını), muzari fiilin önüne geldiğinde fiilin vuku bulma ihtimalinin azlığını ifade eder. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, C.1, s. 459)
صَرَّفْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
صَرَّفْنَا fiili تفعيل babındadır. Bu bab, fiile en çok kesret anlamı katması için kullanılır.
الْقُرْاٰنِ ’ın هٰذَا ile işaret edilmesi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
الْقُرْاٰنِ bedeldir. Bedel, kapalı bir ifadeyi açmak, açık olanı kuvvetlendirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
İşaret isminde istiare vardır. هٰذَا ile o sırada yazılı metin halinde olmayan Kur'an’a işaret edilmiştir. Ayetler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ ibaresindeki ف۪ي harfinde de istiare vardır. ف۪ي harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla işaret edilen Kur'an, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada ف۪ي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Kur'an, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Câmi’, her iki durumdaki mutlak irtibattır.
النَّاسِ kelimesinin tekrarında ıtnâb reddü’l-acüz ale’s-sadr, كُفُوراً ve اَبٰٓى kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مَثَلٍۘ ’deki nekrelik, nev ve tazim içindir.
مِنْ كُلِّ ‘deki مِنْ harfi teb'iz içindir. كُلِّ ise umum ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً cümlesi, kasemin cevabına atıf harfi فَ ile atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Mef’ûl olan كُفُوراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder. Kelimedeki nekrelik, nev, kesret ve tahkir ifade eder.
Ayetteki ikinci النَّاسِ kelimesi, zamir yerine zahir isim kullanılması sebebiyle ıtnâbdır. Bu ıtnâbdaki amaç, yapılanın insanla ilgili olduğunu zihinlere iyice yerleştirmektir.
Muktezâ-i zâhirin dışına çıkıp zamir makamında zâhir isim kullanmak, tazim ve tekid ifade eder. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
النَّاسِ ‘nin marife gelmesi umum içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
اَبٰٓى fiilinin mef’ûlü, bariz olduğu için hazf edilmiştir. Yani: أبى العَمَلَ بِهِ demektir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Allah Teâlâ bu ayet-i kerimede, Kur'an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde, insanlar için her çeşit misali zikrettiğini, bununla beraber, insanların çoğunun hakkı inkârda ısrar ettiklerini beyan ediyor. Bu da insanların çoğunun, akıllarını kullanmadıklarını, hakkı düşünüp nasihatlerden pay almadıklarını göstermektedir. (Taberi Tefsiri, Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعاًۙ ٩٠
Nebe'a نَبْعٌ : نبع pınardan suyun kaynayıp çıkması ve gözden yaşların akması demektir. يَنْبُوعٌ sözcüğü ise kendisinden su kaynayıp çıkan pınar ve yaş akan göz anlamında kullanılır. Çoğulu يَنابِيع şeklinde gelir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sadece isim olarak 2 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli menbâdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعاًۙ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, لَنْ نُؤْمِنَ ‘dir. قَالُوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
نُؤْمِنَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لَكَ car mecruru نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. تَفْجُرَ muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel نُؤْمِنَ fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
تَفْجُرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. لَنَا car mecruru تَفْجُرَ fiiline mütealliktir. مِنَ الْاَرْضِ car mecruru تَفْجُرَ fiiline mütealliktir. يَنْبُوعاً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak.Ayette harf-i cer şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra.Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُؤْمِنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعاًۙ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَالُوا fiilinin mekulü’l-kavli olan لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعاً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır.
İnanmayanların sözleri olan mekulü’l-kavl, لَنْ edatıyla tekid edilmiştir. Muzarinin başına gelen tekit edatı لَنْ , onu nasb ederek manasını müstakbel olumsuza çevirir.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعاً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile birlikte نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تَفْجُرَ fiiline müteallik لَنَا ve مِنَ الْاَرْضِ car mecrurları, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan يَنْبُوعاً ’ daki nekrelik, nev ifade eder.
يَنْبُوعاً , suyu hiç bitmeyen bir kaynaktır, tıpkı suyun bol olduğu bir kaynaktan çıkan pınar gibi. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ ٩١
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَكَ car mecruru تَكُونَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جَنَّةٌ kelimesi تَكُونَ ‘nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur.
مِنْ نَخ۪يلٍ car mecruru جَنَّةٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir. عِنَبٍ atıf harfi وَ ‘la نَخ۪يلٍ ‘e matuftur. تُفَجِّرَ fiili, atıf harfi فَ ile تَكُونَ ‘ye matuftur.
تُفَجِّرَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. الْاَنْهَارَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. خِلَالَهَا mekân zarfı تُفَجِّرَ fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَفْج۪يراً mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.
اَوْ ;Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:
1. Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir.Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُفَجِّرَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فجر ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlu herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ
Bu ayette mütekellim olan inanmayanların, Peygamber Efendimize söyledikleri sözler devam ediyor. Ayet اَوْ atıf harfiyle …تَفْجُرَ لَنَا cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ car mecruru, nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir. جَنَّةٌ , muahhar ismidir.
Bu takdimin sebebi جَنَّةٌ kelimesinin nekre gelerek nev ve kesret ifade etmesi olabilir.
مِنْ نَخ۪يلٍ ve ona temasül nedeniyle atfedilmiş عِنَبٍ , mübteda olan جَنَّةٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Bu kelimelerin tenkiri de kesret ve nev ifade eder.
فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراً cümlesi, atıf harfi فَ ile تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.
تَفْج۪يراً , mef’ûlu mutlak olarak cümleyi tekid etmiştir.
Bahçenin özelliklerinin sayılması taksim sanatıdır
جَنَّةٌ - نَخ۪يلٍ - عِنَبٍ - الْاَنْهَارَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
تُفَجِّرَ- تَفْج۪يراًۙ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. تُفَجِّرَ fiili تفعيل babındadır. Bu bab fiile kesret anlamı katar.
فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يراًۙ [O bahçe gürül gürül ırmaklar akıtsın] ifadesinde üslubun güzelliğini artıran hoş bir seci sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayette geçen ”ırmakları akıtmak’ tan maksat, sulama esnasında nehirleri içlerinden akıtmak veya nehirlerin devamlı akıtılmasıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l- Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ ٩٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | yahut |
|
| 2 | تُسْقِطَ | düşürmelisin |
|
| 3 | السَّمَاءَ | gökten |
|
| 4 | كَمَا | gibi |
|
| 5 | زَعَمْتَ | zannettiğin |
|
| 6 | عَلَيْنَا | üzerimize |
|
| 7 | كِسَفًا | parçalar |
|
| 8 | أَوْ | yahut |
|
| 9 | تَأْتِيَ | getirmelisin |
|
| 10 | بِاللَّهِ | Allah’ı |
|
| 11 | وَالْمَلَائِكَةِ | ve melekleri |
|
| 12 | قَبِيلًا | karşımıza |
|
Kesefe كسف: Kendi başına sararma, kızarma ve kararma anlamına gelen كُسُوفٌ kelimesi ay ve güneşin geçici ve özel bir engel nedeniyle gizlenip örtünmelerini anlatan bir ifadedir. Aynı köke ait كِسْفَة ise bulut/pamuk gibi seyrek yapılı ve değişebilen cisimlerin bir parçası demektir, çoğulu كِسَف olarak kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de iki farklı isim formunda toplam 5 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekli küsûftur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ
Fiil cümlesidir. اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. تُسْقِطَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. السَّمَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
كَ harfi cerdir. مَا müşterek ism-i mevsûl كَ harf-i ceriyle mahzuf mef’ûlu mutlaka mütealliktir. Takdiri, إسقاطا كالذي زعمته (İddia ettiğin şeyi düşürerek) şeklindedir. İsm-i mevsûlun sılası زَعَمْتَ عَلَيْنَا ‘dır. Îrabdan mahalli yoktur.
زَعَمْتَ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfudur. عَلَيْنَا car mecruru تُسْقِطَ fiiline mütealliktir. كِسَفاً hal olup fetha ile mansubdur. Muzâfı hazf edilmiştir. Takdiri; ذات كسف (Yoğunluk sahibi) şeklindedir.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. تَأْتِيَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. بِاللّٰهِ car mecruru تَأْتِيَ fiiline mütealliktir. الْمَلٰٓئِكَةِ atıf harfi وَ ‘la lafza-i celâle matuftur. قَب۪يلاً lafza-i celâlin veya الْمَلٰٓئِكَةِ ‘nin hali olup fetha ile mansubdur.
اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُسْقِطَ fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi سقط ’dir.
İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاًۙ
Ayet, önceki ayete muhayyerlik bildiren اَوْ atıf harfi ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
İnanmayanların sözleri devam etmektedir. Bu ayette inanmak için iki istekte bulunuyorlar.
İlk cümle اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Muzari fiil hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Teşbih harfi كَ ve mecrur mahaldeki masdar harfi مَٓا , harf-i cerle تُسْقِطَ fiiline mütealliktir.
Sıla cümlesi olan زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)
كِسَفاً , mef’ûl olan السَّمَٓاءَ ‘den haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Aynı üslupla gelen اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلاً cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle …تُسْقِطَ cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
الْمَلٰٓئِكَةِ , tezayüf nedeniyle بِاللّٰهِ car mecruruna atfedilmiştir.
قَب۪يلاً lafza-i celal ve meleklerden haldir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟ ٩٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | yahut |
|
| 2 | يَكُونَ | olmalı |
|
| 3 | لَكَ | senin |
|
| 4 | بَيْتٌ | bir evin |
|
| 5 | مِنْ |
|
|
| 6 | زُخْرُفٍ | altından |
|
| 7 | أَوْ | ya da |
|
| 8 | تَرْقَىٰ | çıkmalısın |
|
| 9 | فِي |
|
|
| 10 | السَّمَاءِ | göğe |
|
| 11 | وَلَنْ | ama asla |
|
| 12 | نُؤْمِنَ | inanmayız |
|
| 13 | لِرُقِيِّكَ | senin (göğe) çıkmana |
|
| 14 | حَتَّىٰ |
|
|
| 15 | تُنَزِّلَ | indirmedikçe |
|
| 16 | عَلَيْنَا | üzerimize |
|
| 17 | كِتَابًا | bir Kitap |
|
| 18 | نَقْرَؤُهُ | okuyacağımız |
|
| 19 | قُلْ | de ki |
|
| 20 | سُبْحَانَ | şanı yücedir |
|
| 21 | رَبِّي | Rabbimin |
|
| 22 | هَلْ | miyim? |
|
| 23 | كُنْتُ | ben |
|
| 24 | إِلَّا | başka bir şey |
|
| 25 | بَشَرًا | bir insan(dan) |
|
| 26 | رَسُولًا | elçi ol(arak gönderil)en |
|
Raqaye رقي : Fiil olarak رَقِيَ basamak ve/veya merdiveni tırmanıp çıkmak anlamına gelir. İftial babındaki formu da (إرْتَقَى) aynı manadadır. Bu fiile ait bir diğer mana da büyü, rukye ve efsun yapmaktır. Aynı köketen olan تَرْقُوَة kelimesi göğsün en üst kısmında nefesin çoktığı baş tarafına denir ve çoğulu تَراقِي şeklindedir. ( Bu kelimenin ( تَراقِي / تَرْقُوَة ) anlamının köprücük kemiği olduğu görüşü de vardır. Hazırlayanın notu) (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 4 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri terakkî, rukye ve Rukiye'dir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ
İsim cümlesidir. اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
يَكُونَ nakıs, fetha ile mansub muzari fiildir. لَكَ car mecruru تَكُونَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. بَيْتٌ kelimesi يَكُونَ ‘nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. مِنْ زُخْرُفٍ car mecruru بَيْتٌ ‘un mahzuf sıfatına mütealliktir.
اَوْ atıf harfi tahyir/tercih ifade eder. تَرْقٰى elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. فِي السَّمَٓاءِ car mecruru تَرْقٰى fiiline mütealliktir.
اَوْ ; Türkçedeki karşılığı “veya, yahut, yoksa” olan bu edat, iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.
نُؤْمِنَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. لِرُقِيِّكَ car mecruru نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. تُنَزِّلَ muzari fiilini gizli اَنْ ile nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, نُؤْمِنَ fiiline müteallik, mahallen mecrurdur.
تُنَزِّلَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. عَلَيْنَا car mecruru تُنَزِّلَ fiiline mütealliktir. كِتَاباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. نَقْرَؤُ۬هُۜ cümlesi, كِتَاباً ‘nün sıfatı olarak mahallen mansubdur.
نَقْرَؤُ۬هُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’dur. Muttasıl zamir هُ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Ayette harf-i cer şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تُنَزِّلَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
نُؤْمِنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. سُبْحَانَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أسبح (tesbih ederim) şeklindedir.
رَبّ۪ي muzâfun ileyh olup mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Mekulü’l-kavli هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟ ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
هَلْ istifham harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنْتُ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُ mütekellim zamiri كُنْتُ ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. اِلَّا hasr edatıdır. بَشَراً kelimesi كُنْتُ ‘nun haberi olup fetha ile mansubdur. رَسُولاً kelimesi بَشَراً ‘in sıfatı olup fetha ile mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ
Ayet, atıf harfi اَوْ ile önceki ayete atfedilmiştir. Müşriklerin sözlerinin devamıdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Bu ayette isteklerini bildirdikleri ilk cümle olan اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ , nakıs fiil كَان ’ nin dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. لَكَ car mecruru, nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir. بَيْتٌ , muahhar ismidir.
بَيْتٌ ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.
مِنْ زُخْرُفٍ , muahhar mübteda olan بَيْتٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
زُخْرُفٍ ve بَيْتٌ kelimelerindeki nekrelik kesret ve tazim ifade eder.
اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِ cümlesi, atıf harfi اَوْ ile يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. İsim cümlesinden fiil cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.
Müspet muzari fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
فِي السَّمَٓاءِ ifadesinde istiare sanatı vardır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü gökyüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Sema, burada zarfa benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُۜ
Cümle وَ ile تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet sıygadan menfî sıygaya ve müfret muhatap zamirden cemî mütekellim zamirine geçişte iltifat sanatı vardır.
لَنْ edatıyla tekid edilmiştir. Menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. لَنْ muzariyi gelecek zamana taşır, asla manası verir ve tekid ifade eder.
لَنْ نُؤْمِنَ fiiline müteallik olan mecrur mahaldeki izafette رُقِيِّ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَاباً نَقْرَؤُ۬هُ cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir.
Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تُنَزِّلَ fiiline müteallik عَلَيْنَا car mecruru, ihtimam için mef’ûle takdim edilmiştir.
Mef’ûl olan كِتَاباً ’deki nekrelik, nev ifade eder.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan نَقْرَؤُ۬هُ cümlesi كِتَاباً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
تَرْقٰى - لِرُقِيِّكَ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
كِتَاباً - نَقْرَؤُ۬هُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
قُلْ ile mekulü’l-kavl arasındaki سُبْحَانَ رَبّ۪ي cümlesi, itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır.
Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. سُبْحَانَ ifadesi, takdiri أسبّح (Tesbih ederim.) olan fiilin mef’ûlu mutlakıdır. Bu takdire göre cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Veciz anlatım kastıyla gelen رَبّ۪ي izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan mütekellim zamiri dolayısıyla Hz. Peygamber şan ve şeref kazanmıştır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَراً رَسُولاً۟ cümlesinde هَلْ istifham harfi nefiy manasındadır.
Cümle, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.
هَلْ ve اِلَّا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, müsned ve müsnedün ileyh arasında, كَان ‘nin ismi mevsûf/maksûr, بَشَراً sıfat/maksurun aleyh, olmak üzere kasr-ı mevsûf, ale’s sıfattır.
رَسُولاً۟ , müsned olan بَشَراً ‘in sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Peygamberimizin, beşer bir resulden başka birşey olmadığını kesin bir üslupla belirtmiştir. Onların, mucize göstermesi gerektiği düşüncelerine ve onun bir peygamber olduğuna inanmamalarına karşılık, itiraziyye cümlesi ve kasr olmak üzere tekidli bir şekilde cevap verilmiştir. Hz. Peygamberin cevabında mezheb-i kelâmî sanatı vardır.
رَسُولاً۟ kelimesi بَشَراً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
يَكُونَ - كُنْتُ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً ٩٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَمَا | ve |
|
| 2 | مَنَعَ | alıkoyan şey |
|
| 3 | النَّاسَ | insanları |
|
| 4 | أَنْ |
|
|
| 5 | يُؤْمِنُوا | iman etmekten |
|
| 6 | إِذْ | zaman |
|
| 7 | جَاءَهُمُ | kendilerine geldiği |
|
| 8 | الْهُدَىٰ | hidayet |
|
| 9 | إِلَّا | ancak |
|
| 10 | أَنْ |
|
|
| 11 | قَالُوا | demeleridir |
|
| 12 | أَبَعَثَ | mı gönderdi? |
|
| 13 | اللَّهُ | Allah |
|
| 14 | بَشَرًا | bir insanı |
|
| 15 | رَسُولًا | elçi olarak |
|
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. مَنَعَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. النَّاسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْ ve masdar-ı müevvel مَنَعَ fiilinin ikinci mef’ûlu olarak mahallen mansubdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
يُؤْمِنُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِذْ zaman zarfı, يُؤْمِنُٓوا fiiline mütealliktir. جَٓاءَهُمُ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
جَٓاءَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْهُدٰٓى fail olup mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. اِلَّٓا hasr edatıdır. اَنْ ve masdar-ı müevvel مَنَعَ fiilinin faili olarak mahallen merfûdur.
اَنْ muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.
قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli, اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً ‘dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. بَعَثَ fetha üzere mebni mazi fiildir. للّٰهُ fail olup damme ile merfûdur. بَشَراً kelimesi, رَسُولاً ‘nin hali olup fetha ile mansubdur. رَسُولاً mef’ûlu bih olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi
Fiil-i muzarinin başına اَنْ harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُؤْمِنُٓوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mazi fiil sıygasındaki cümle iki tekit hükmündeki kasrla tekid edilmiştir. Faide-i haber inkârî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Masdar harfi اَنْ ve akabindeki يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى cümlesi, masdar tevilinde, مَنَعَ fiilinin ikinci mef’ûlü konumundadır.
Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
اِذْ , zaman zarfı, يُؤْمِنُٓوا ‘ye mütealliktir. Zaman zarfı اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى cümlesinde istiare sanatı vardır. Canlı varlıkların fiili olan جَٓاءَ , hidayete isnad edilerek, hidayet, iradesi olan bir şahsa benzetilmiştir. Çünkü gelmek, gerçekte şahıslar için söz konusudur. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
جَٓاءَ fiili, mecazi olarak dine çağrı manasında kullanılır. Onun tebliği, beklemedikleri bir gelişe, başka bir yerden gelen birinin halkın yanına girmesine benzetilir. Kur’an’da yaygın bir kullanımdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Tevbe/128)
Ayetteki ikinci masdar harfi اَنْ ve akabindeki قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً cümlesi, مَنَعَ fiilinin faili konumundadır.
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَراً رَسُولاً cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Cümle istifham üslubunda gelmiş olsa da anlam itibariyle soru değil, istihza ve tahkir anlamı içermektedir. Vaz edildiği anlamın dışında mana kazanması sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca istifhamda tecâhül-i ârif sanatı vardır.
Müşriklerin sözleri olan bu cümlede بَشَراً , mef’ûl olan رَسُولاً ’den mukaddem haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren ifadelerdir.
Mef’ûl olan رَسُولاً ‘in tenkiri, cins ve tazim ifade eder.
Birinci mef’ûl النَّاسَ ve ikinci mef’ûl olan masdar-ı müevvelin, fail konumundaki masdar-ı müevvele, konudaki önemine binaen takdim edilmesi takdim tehir sanatıdır.
Ayetteki nefiy harfi مَا ve istisna edatı اِلَّٓا ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır. مَنَعَ , maksur/ sıfat, fail konumundaki masdar-ı müevvel, maksurun aleyh/mevsûf olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l- mevsûftur. Kasr, onların inanmama sebebini etkili, kesin bir üslupla ifade etmiştir.
اللّٰهُ - رَسُولاً ve اَبَعَثَ - رَسُولاً ve النَّاسَ - بَشَراً gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Ayette mecazî isnad vardır. Onları inanmaktan men eden [Allah beşer bir peygamber mi gönderdi] şeklindeki tariz içeren sözleri değil, bu sözün taşıdığı manaya uygun düşen fikirleridir. Yani, yanlış akıl yürütmeleridir.
Bu kelamdan murad, bu sözün bazılarından sadır olması ve diğer bazılarını imandan engellemesi demek değildir; fakat iman etmelerine engel olan, bu sözü söylemelerini gerektiren hepsine şamil inançtır. Bunun söz olarak ifade edilmesi, bunun, ağızlarından çıkan mücerret bir söz olduğunu, hiçbir anlamı ve delili olmadığını bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
النَّاسَ ‘deki marifeliği istiğrak ifade ettiği aşikârdır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً ٩٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قُلْ | de ki |
|
| 2 | لَوْ | eğer |
|
| 3 | كَانَ | olsaydı |
|
| 4 | فِي |
|
|
| 5 | الْأَرْضِ | yer yüzünde |
|
| 6 | مَلَائِكَةٌ | melekler |
|
| 7 | يَمْشُونَ | yürüyen |
|
| 8 | مُطْمَئِنِّينَ | uslu uslu |
|
| 9 | لَنَزَّلْنَا | elbette gönderirdik |
|
| 10 | عَلَيْهِمْ | onlara |
|
| 11 | مِنَ | -ten |
|
| 12 | السَّمَاءِ | gök- |
|
| 13 | مَلَكًا | bir meleği |
|
| 14 | رَسُولًا | elçi |
|
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ ‘dır. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
لَوْ gayr-i cazim şart harfidir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
فِي الْاَرْضِ car mecruru كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَلٰٓئِكَةٌ kelimesi كَانَ ‘nin muahhar ismi olup damme ile merfûdur. يَمْشُونَ cümlesi, مَلٰٓئِكَةٌ ‘un sıfatı olarak mahallen merfûdur.
يَمْشُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مُطْمَئِنّ۪ينَ kelimesi يَمْشُونَ ‘deki failin hali olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
لَ harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.
نَزَّلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ car mecruru نَزَّلْنَا fiiline mütealliktir. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru نَزَّلْنَا fiiline mütealliktir.
مَلَكاً kelimesi رَسُولاً ‘in hali olup fetha ile mansubdur. رَسُولاً kelimesi نَزَّلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
لَوْ edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
نَزَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi نزل ’dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
مُطْمَئِنّ۪ينَ ; sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan إفعلَلَّ babının ism-i failidir.
İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً
Cümlede, îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatı vardır. فِي الْاَرْضِ , nakıs fiil كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَلٰٓئِBeyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşaî isnaddır. Ayette mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Hz. Peygamberdir.
Ayetin başında قُلْ emrinin bulunması mekulü’l-kavlin Allah katında bir önemi, şanı ve ciddiyeti bulunduğuna işaret eder.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً terkibi, şart üslubunda gelmiştir. لَوۡ gayrı cazim şart edatıdır. Şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmediğini bildiren bir edattır. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder.
Nahivciler لَوْ edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Şart cümlesi olan لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir.
كَةٌ , muahhar ismidir. Bu cümlede كَانَ ’nin tam fiil olması da caizdir.
فِي الْاَرْضِ ifadesinde istiare şeyler arasındaki ilişki, zarfla mazruf arasındaki irtibata benzetilmiştir. Câmi, her iki durumdaki mutlak irtibattır. Zarfiye olan ف۪ٓي harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü yeryüzü hakiki manada içine girilmeye müsait değildir. Dünya, burada zarfa benzetilmiştir. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.
يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ cümlesi, مَلٰٓئِكَةٌ için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
مُطْمَئِنّ۪ينَ , meleklerin yani يَمْشُونَ fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır.
Şartın cevabı, لَ karinesiyle gelen لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكاً رَسُولاً cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَنَزَّلْنَا fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. Azamet zamiri, ululuğu izhar etmedir.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لَنَزَّلْنَا fiiline müteallik عَلَيْهِمْ ve مِنَ السَّمَٓاءِ car-mecrurları, siyaktaki önemine binaen mef’ûle takdim edilmiştir.
مَلَكاً , mef’ûl olan رَسُولاً ‘ün mukaddem halidir. رَسُولاً ‘in tenkiri cins ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
مَلٰٓئِكَةٌ - مَلَكاً kelimeleri arasında, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı vardır. Şart cümlesindeki مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ sözüne karşılık cevapta, مَلَكاً رَسُولاً ifadesi kullanılmış, böylece hem şartta hem de cevapta aynı ifade kullanılarak müzâvece yapılmıştır.
Hz. Peygamberin cevabında, istenen bir konuda kelamcıların usulünce kesin aklî delillerle konuşmak şeklinde tarif edilen, mezheb-i kelâmî sanatı vardır.
Din ve dünya işlerinden ihtiyaç duyduklarını açıklamak üzere peygamber olarak bir melek gönderirdik. Çünkü bir cins varlık, kendi cinsine en yatkın ve yakındır. Yeryüzünün sakinleri insanlar olunca, faydalanmaları, faydalı olabilmeleri için onlara gönderilen peygamberin de insan olması zorunludur. Müşrikler, bilmiyorlar ki aynı cinsten olmak, yakınlığı ve kaynaşmayı; cins farklılığı da nefreti ve uzaklaşmayı getirir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً ٩٦
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. قُلْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Mekulü’l-kavli, كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً ‘dir. قُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
كَفٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’dir. بِ harf-i ceri zaiddir. للّٰهِ lafza-i celâl lafzen mecrur, كَفٰى fiilinin faili olarak mahallen merfûdur. شَهٖيداً temyiz olup fetha ile mansubdur.
بَيْن۪ي mekân zarfı, شَه۪يداً ‘e mütealliktir. Mütekellim zamiri ي muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بَيْنَكُمْ mekân zarfı atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle اِنّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَ ‘nin ismi müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِعِبَادِه۪ car mecruru خَب۪يراً ‘e mütealliktir. خَب۪يراً kelimesi كَانَ ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. بَص۪يراً ikinci haberi olup fetha ile mansubdur.
خَب۪يراً - بَص۪يراً kelimeleri, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
قُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)
بِاللّٰهِ ’deki ب harfi zaiddir. Tekid ifade eder. اللّٰهِ lafzen mecrur, mahallen merfû konumda müsnedün ileyhtir.
Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
شَه۪يداً temyizdir. Temyiz anlamı kuvvetlendiren ıtnâb sanatıdır.
َشَه۪يد kelimesi شَاهِدُ ’nun mübalağasıdır. شَاهِدُ, bir hadise vukua gelirken orada olup hadisenin vukuunu gözüyle görendir. Hadise yerine uzak olanlar gözleriyle göremeyeceklerinden, başka vasıta ile olayı öğrenseler bile onlara şahit denmez. Şehit, insanların hazır bulunmadıkça bilemedikleri şeyleri bilen, gören ve haberi olandır. َشَه۪يد , bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eden sıfat-ı müşebbehe vezninde gelmiştir.
بَيْنَ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Allah’ın şahit olarak kâfi olduğu sözünde tağlîb vardır. Allah sadece şahit olarak değil, basîr, semî, hafîz vs. olarak da yeter.
وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا [Hakiki şahit olarak Allah yeter.] buyurmuştur ki bu, وَكَفٰى اللّٰه شَه۪يداً takdirindedir. (yani buradaki بِ harfi zâiddir.) (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb,Nisa/166 - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)
اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً
İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
اِنَّ ’nin haberi olan كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً cümlesi, nakıs fiil كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. بِعِبَادِه۪ car mecruru, ihtimam için amili olan خَب۪يراً ‘e takdim edilmiştir.
كَانَ ’nin iki haberi olan خَب۪يراً بَص۪يراً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Aralarında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. Aralarında وَ olmaması Allah’a ait bu iki sıfatın her ikisinin birden mevcudiyetine işarettir.
Veciz ifade kastına matuf بِعِبَادِه۪ izafetinde Allah Teâlâ’ya ait olan zamire muzâf olması عِبَادِ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.
كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)
Allah Teâlâ kendi vasıflarını كَانَ ile birlikte kullandığında aslında bizlere bildirmeden hatta bizleri yaratmadan önce bu vasıflarla muttasıl olduğunu haber vermektedir. Bu sıfatlar ezelde hiç bir şey yokken Allah’ın zatıyla birlikte vardı, ezelî olan ebedidir. Bu yüzden umumiyetle geçmiş zamana delalet eden كَانَ bu durumda cümleye kesinlik kazandırmaktadır.. Onun vasıfları ezelden ebede kadar devam edecektir. Bunun aksini hiç kimse düşünemez. Râgıb el-İsfahânî كَانَ ’nin geçmiş zaman için kullanıldığını, Allah ile ilgili sıfatları ifade ederken ezel anlamı kattığını belirtmiştir. Bu fiilin, bir cinste var olan bir vasıf ile ilgili kullanılması durumunda söz konusu vasfın o cinsin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladığını ve ona dikkat çektiğini ifade eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
Ayetin bu son cümlesi Allah teala’nın kafi olduğu manası için talil olaral gelmiştir.
Aynı zamanda bu cümle lâzım-melzûm alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Haberdar olmasıyla kastedilen cezasını verecek olmasıdır.
"Çünkü O, kullarından çok iyi haberdardır, çok iyi görendir” onların görünen ve görünmeyen hallerini bilir; ona göre karşılığını verir. Bunda Resulullah (s.a.v) 'e teselli, kâfirlere de tehdit vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl - Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sayfadaki bütün ayetler nekre kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir.