7 Nisan 2025
İsrâ Sûresi 97-104 (291. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

İsrâ Sûresi 97. Ayet

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً  ٩٧


Allah, kimi doğru yola iletirse işte o, doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir. Cehennemin ateşi dindikçe, onlara çılgın ateşi artırırız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kime
2 يَهْدِ hidayet ederse ه د ي
3 اللَّهُ Allah
4 فَهُوَ işte odur
5 الْمُهْتَدِ doğru yolu bulan ه د ي
6 وَمَنْ kimi de
7 يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa ض ل ل
8 فَلَنْ artık
9 تَجِدَ bulamazsın و ج د
10 لَهُمْ onlar için
11 أَوْلِيَاءَ veliler و ل ي
12 مِنْ
13 دُونِهِ O’ndan başka د و ن
14 وَنَحْشُرُهُمْ ve onları süreriz ح ش ر
15 يَوْمَ günü ي و م
16 الْقِيَامَةِ kıyamet ق و م
17 عَلَىٰ üyerine
18 وُجُوهِهِمْ yüzleri و ج ه
19 عُمْيًا kör ع م ي
20 وَبُكْمًا ve dilsiz ب ك م
21 وَصُمًّا ve sağır ص م م
22 مَأْوَاهُمْ varacakları yer ا و ي
23 جَهَنَّمُ cehennemdir
24 كُلَّمَا her seferinde ك ل ل
25 خَبَتْ (ateş) dindiği خ ب و
26 زِدْنَاهُمْ onlara artırırız ز ي د
27 سَعِيرًا çılgın alevi س ع ر
Putperestlerin kendi bâtıl inançlarında ısrar etmeleri, İslâm’a ve müslümanlara karşı düşmanca tutumlarını sürdürmeleri Hz. Peygamber’i derinden üzüyor; bu sebeple onların mutlaka müslüman olmalarını arzuluyor; onca delile ve gösterdiği gayrete rağmen bu hususta sonuç alamaması üzüntüsünü daha da arttırıyordu. Bu üzüntüsü dolayısıyla Hz. Peygamber’i teselli maksadı taşıyan 97. âyette risâletin mahiyeti üzerinde akıl ve insaf ölçülerinde düşünüp taşınacakları yerde, duygularına kapılıp inkârda inat edenlere Allah’ın hidayet nasip etmeyeceği, O’nun sapkınlıkla başbaşa bıraktıklarına, peygamber de dahil olmak üzere hiç kimsenin yardım edemeyeceği, kurtuluş sağlayamayacağı bildirilmektedir (İbn Âşûr, XV, 214-215). Ayrıca, Allah’ın âyetlerini ve öldükten sonra tekrar dirilmeyi alaycı bir tavırla inkâr eden dik başlı müşriklerin âhirette nasıl yüzüstü sürünerek, aşağılık bir görüntü içinde mahşer yerine getirilecekleri; dünyada iken İslâm ve müslümanlar karşısında her türlü haksız ve insafsız sözleri sarfetmelerinin, yaymalarının, bu uğurda faaliyet göstermelerinin bir cezası olarak mahşerde kör, dilsiz ve sağır bırakılacakları, nihayet varıp kalacakları yerin cehennem olduğu ve orada hiç azalmayan bir azapla cezalandırılacakları ifade edilmektedir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 524
Bir adam Resûl-i Ekrem’e:” Ey Allah’ın elçisi! Kıyamet gününde kâfir yüzüstü nasıl haşredilecek?” diye sorunca, Efendimiz de:” Dünyada onu ayakları üstünde yürüten, kıyamet gününde yüzüstü yürütemez mi?” buyurdu. 
( Buhâri, Tefsir 25/1; Müslim, Münâfikin 54)
   Se'ara سَعْر : سعر ateşin alevlenmesidir.مِسْعَر  Kendisiyle ateşin alevlendiği odundur. سُعار ise ateşin hararetidir. السعير kelimesi meful anlamında feîl veznindedir.  (Müfredat)
سَعِير tutuşmuş alevli/yakıcı ateştir. Bir şeyi yakması halinde saîr سَعِير, harîq حَرِيق olarak isimlendirilir. (Furuq)
 سَعَرَ  Ateş alevlenmek;  سَعِير dişil, yanan ateş, cehennem; سُعُر çılgınlık; سَعَّر  alevli şekilde yakmak; (John Penrice)

Bu maddedeki asıl mana tutuşan hararetin şiddetidir. السَعِير hararet bakımından şiddetli olup yanan şeydir.
Kuran-ı Kerim'de geçen tef'il babındakiالتَّسْعِير formu yalnızca cehennem mevzularında kullanılmıştır. Cehennem hakkında şunu deriz: Sıcaklığın şiddeti yanıp tutuşmanın en üst sınırına ulaşmıştır. التسَعُّر ise ; الجَحَم  nin akabinde meydana gelen hararetli tutuşmadır. (Tahqiq)
 Kuran-ı Kerim'de biri fiil olmak üzere 17 ayette geçmektedir.(Hazırlayanın notu)
 Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 19 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ 

وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يَهْدِ  şart fiili, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْمُهْتَدِ  haber olup mahzuf  ى  üzere mukadder damme ile merfûdur. Hafiiflikten dolayı resmde hazfedilmiştir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُهْتَدِ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ 

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يُضْلِلْ  şart fiili, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

تَجِدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. اَوْلِيَٓاءَ  mef’ûlun bih olup sonunda zaid yani kelimenin kök harflerinden olmayan elif-i memdude isimlerinden olduğu için gayri munsariftir. Tenvin almamıştır.

مِنْ دُونِه۪  car mecruru  اَوْلِيَٓاءَ ’nın mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُضْلِلْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.


 وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  نَحْشُرُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يَوْمَ  zaman zarfı  نَحْشُرُهُمْ  fiiline mütealliktir.  الْقِيٰمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  عَلٰى وُجُوهِهِمْ  car mecruru  وَنَحْشُرُهُمْ ’deki zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ماشين (yürüyerek) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

عُمْياً  kelimesi, نَحْشُرُهُمْ ’deki zamirin ikinci hali olup fetha ile mansubdur.  بُكْماً  ve  صُماًّ  kelimeleri atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ 

 

İsim cümlesidir.  ْمَأْوٰيهُم  mübteda olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  جَهَنَّمُ  haber olup damme ile merfûdur. Gayri munsariftir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً

 

كُلَّمَا  zaman zarfı, cezmetmeyen şart edatı olup  زِدْنَا  fiiline mütealliktir.   

خَبَتْ  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri   هى’dir. Şartın cevabı  زِدْنَاهُمْ ‘dür.

زِدْنَاهُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur. سَع۪يراً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

كُلَّمَا  kelimesi  كُلَّ  ile masdariyye  مَا ‘ nın birleşimi olan cezmetmeyen şart edatıdır. Kendisinden sonra şart ve cevap olarak iki fiil bulunur. Bu fiiller daima mazi olur. Edat bu fiillerin tekrarlandığını ifade etmeye yarar. مَا  ile masdara dönüşmüş şekline muzaf olur. (Arap Dilinde Edatlar, Hasan Akdağ)

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart isminin mübteda olduğu isim cümlesi, sübut ve istimrar ifade etmiştir.

Haber olan  يَهْدِ اللّٰهُ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Müsnedün ileyhin, bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâlle gelmesi telezzüz, teberrük ve kalplerde haşyet uyandırmak amacına matuftur.

Cümlede mütekellimin Allah Teâlâ olması hasebiyle, ayetteki lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَهُوَ الْمُهْتَد۪ي , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

الْمُهْتَدِ  ‘deki elif-lam takısı cins için olup kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) 

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. هُوَ  maksûr/mevsûf, الْمُهْتَد۪ي  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onun hidayete ermiş olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Şart ve cevap cümleleri arasında müzavece sanatı vardır. Şart cümlesindeki  يَهْدِ  sözüne karşılık cevapta, الْمُهْتَدِ  ifadesi kullanılmış, böylece hem şartta hem de cevapta aynı ifade kullanılarak müzâvece yapılmıştır. 

الْمُهْتَد۪ي , sülasi mezid  افتعال  babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

يَهْدِ -  الْمُهْتَدِۚ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir.  İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu (sabit olması) veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْمُهْتَد۪ي  [hidayete eren kimse] kelimesinin tekil olması, hidayet yolunun bir, dalalet yollarının ise çok olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Araf/ 178)


 وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ 

 

Şart üslubundaki terkip atıf harfi  وَ ‘la önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında, manen ve lafzen mutabakat ile tezat ilişkisi mevcuttur. 

مَنْ يُضْلِلْ  cümlesi şarttır.  مَنْ  şart isminin mübteda olduğu isim cümlesi, sübut ve istimrar ifade etmiştir. Haber olan  يُضْلِلْ  cümlesi müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mübtedanın haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ , menfi muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.  لَنْ  tekit ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَنْ تَجِدَ  fiiline müteallik olan  لَهُمْ  car mecruru, durumun onlarla ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  اَوْلِيَٓاءَ ‘deki nekrelik nev ve umum ifade eder. Nefiy siyakında nekre, selbin umum ve şumûlüne işarettir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

مِنْ دُونِه۪  car-mecruru, اَوْلِيَٓاءَ ‘nin mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

دُونِه۪  izafeti gayrının tahkiri içindir.

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ  cümlesiyle,  وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يَهْدِ - يُضْلِلْ  kelimeleri arasında tıbak-ı icâb sanatı vardır.


 وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْياً وَبُكْماً وَصُماًّۜ 

وَ , istînâfiyyedir. Cümle müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

نَحْشُرُهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

عَلٰى وُجُوهِهِمْ  car mecruru fiildeki mef’ûl zamirin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri ماشين  [yürüyerek] ‘dir. Halin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

عُمْياً , mef’ûlün ikinci halidir.  بُكْماً  ve  صُماًّ , hal olarak  عُمْياً ’e tezayüf nedeniyle atfedilmiştir. Aralarında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَهْدِ اللّٰهُ - مَنْ يُضْلِلْ - نَحْشُرُهُمْ  kelimeleri arasında gâipten mütekellime geçişte güzel bir iltifat sanatı vardır. (Müşerref Ulusu (Ülger), Arap Dili Ve Belâğatı İltifat Sanatı)

Ayette zikredilen haşr, hesaptan sonra mahşer yerinden Cehenneme, kuvvetleri ve hisleri alınmış olarak haşredilmeleri de olabilir. Ve bu şekilde haşredildikten sonra kuvvetleri ve hisleri sonra kendilerine iade ediliyor da olabilir. Zira mahşerin bazı yerlerinde onların bu duyularla idrâk ettikleri şüphe götürmez bir gerçektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مَأْوٰيهُمْ  mübteda,  جَهَنَّمُ  haberdir. Cümlede müsnedün ileyhin izafetle gelmesi, tahkir içindir.

مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ  ifadesinde istiare vardır. Alay içindir. مَأْوٰي, aslında sığınılacak yer demektir. Sığınılacak yer insanın sıkıntılardan kaçarak kurtulduğu yerdir, onlar kendilerinin rahat olacaklarını zannettiler. Onlar bu dünyada din ile alay ediyorlardı, bu sözlerde de onlara karşı alay vardır. Cehennemin, insanın huzur bulmak, rahatlamak için ve hiç itiraz etmeden gittiği bir yere benzetilmesi, cehennemin korkunçluğunu mübalağa içindir.

Haber olan  جَهَنَّمُ  kelimesi, acemî alem olduğu için tenvin almamıştır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte  كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır, müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  خَبَتْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  زِدْنَاهُمْ سَع۪يراً  , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Henüz gerçekleşmemiş olayları ifade ederken muzari fiil yerine, olayın vuku bulacağının kesinliğine delalat etmek üzere mazi fiil kullanılmasında mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Şart ve cevap cümleleri arasında zıt mana taşıyan  خَبَتْ  ve  زِدْنَاهُمْ   kelimeleri sebebiyle müzavece sanatı oluşmuştur.

زِدْنَاهُمْ  fiilinin ikinci mef’ûlü olan  سَع۪يراً  ’deki nekrelik, kesret, nev ve tazim ifade eder.

خَبَتْ - زِدْنَاهُمْ  kelimeleri arasında tıbak-ı hafiy sanatı vardır.

سَع۪يراً - جَهَنَّمُۜ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.) 

خبو , ateşin yavaşlaması demektir. Nitekim bu kelime "dindi, söndü" manasınadır. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsrâ Sûresi 98. Ayet

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً  ٩٨


Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve, “Biz bir yığın kemik, bir yığın ufantı olduktan sonra mı yeniden bir yaratılışla diriltilecekmişiz, biz mi?” dediler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 ذَٰلِكَ işte budur
2 جَزَاؤُهُمْ cezaları ج ز ي
3 بِأَنَّهُمْ çünkü onlar
4 كَفَرُوا inkar ettiler ك ف ر
5 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
6 وَقَالُوا ve dediler ق و ل
7 أَإِذَا sonra mı?
8 كُنَّا biz olduktan ك و ن
9 عِظَامًا kemikler ع ظ م
10 وَرُفَاتًا ve ufalanmış toprak ر ف ت
11 أَإِنَّا biz mi?
12 لَمَبْعُوثُونَ diriltileceğiz ب ع ث
13 خَلْقًا bir yaratılışla خ ل ق
14 جَدِيدًا yeni ج د د

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا 

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur.  ل  harfi buud yani uzaklık belirten harf,  ك  ise muhatap zamiridir. جَزَٓاؤُ۬هُمْ  haber olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mansubdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  جَزَٓاؤُ۬هُمْ ’e müteallik, mahallen mecrurdur.  بِ  harf-i ceri sebebiyyedir.   

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

هُمْ  muttasıl zamir  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَفَرُوا  cümlesi, أَنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَا  car mecruru  كَفَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.


 وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالُٓوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l- kavli,  ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ’dir.  قَالُٓوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. كُنَّا  ile başlayan isim cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنَّا  nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. نَا  mütekellim zamiri  كُنَّا ’nın ismi olarak mahallen merfûdur.  عِظَاماً  kelimesi  كُنَّا ’nın haberi olarak fetha ile mansubdur. رُفَاتاً  atıf harfi  وَ ’la makabline matuftur. 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir, ismini nasb haberini ref eder. 

نَا  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. مَبْعُوثُونَ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. خَلْقاً  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur.. Takdiri,  بعثا  şeklindedir.  جَد۪يداً  kelimesi  خَلْقاً ’ın sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مَبْعُوثُونَ  ; sülâsî mücerredi  بعث  olan fiilin ism-i mef’ûludur.

ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mütekellim Allah Teâlâdır. 

ذٰلِكَ  mübtedadır. Cümlede müsnedün ileyh işaret ismi  ذٰلِكَ  ile marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan  bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet ve tahkir ifade etmiştir.

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile kafirlerin hak ettiği karşılığa işaret edilmiştir. ذٰلِكَ  ile akıbet, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Müsned olan  جَزَٓاؤُ۬هُمْ  veciz ifade kastıyla izafet formunda gelmiştir.

Masdar ve tekid harfi  بِاَنَّ  ile tekid edilmiş olan  اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi, masdar tevilinde, sebep bildiren  بِ  harfiyle birlikte,  جَزَٓاؤُ۬هُمْ  mütealliktir. 

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesi  اَنَّ ‘nin haberidir. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ  şan ve şeref kazanmıştır.

Bu ayetteki  بِاَنَّهُمْ ’deki  بِ  harfi, sebebiyyedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri 5, Duhan/57, s. 190)


  وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la  كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا  cümlesine hükümde ortaklık nedeniyle atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayet, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir.

Şart manası taşımayan müstakbel zaman zarfı  اِذَا ’nın dahil olduğu şart cümlesi olan  ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen alay ve inkâr amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً  cümlesi, zaman zarfı  إِذَا ’nın muzâfun ileyhi konumundadır.  اِذَا ‘nın müteallakı cevap cümlesidir.

Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu  كُنَّا عِظَاماً ; isim cümlesi formunda gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

Şartın takdiri  نبعث من جديد (Yeniden diriltileceğiz.) olan cevabının hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Bu takdire göre mahzuf cevap ve mezkur şart cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

رُفَاتاً , temâsül nedeniyle nakıs fiil  كَان ’nin haberi olan  عِظَاماً ’e atfedilmiştir.

ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümle mahzuf şartın cevabının tefsiri hükmündedir. 

Cümle, takdiri  أإذا كنّا عظاما (Kemik olduğumuz zaman mı) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan  ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً , istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze inkâri istifham harfidir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundaki cümle, istifham üslubunda gelmiş olsa da soru kastı taşımayıp imkânsız görme, taaccüb ve inkâr manalarında geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Aslında müşrikler soru sormamış, inkarlarını daha etkili bir üslupla dile getirmişlerdir.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş isim cümlesi,  اِذَا  ile verilen haber için tefsiriyyedir. 

جَد۪يداً kelimesi, amili  لَمَبْعُوثُونَ  olan mef’ûlü mutlaktan naib olan  خَلْقاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

خَلْقاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

مَبْعُوثُونَ - خَلْقاً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki son iki şart cümlesi, bu surenin 49. ayetinin aynen tekrarıdır. Böyle tekrarlanan öğeler kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin, zihne yerleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır

ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً [Kemik ve toz olduğumuz zaman mı?] soru cümlesi inkâr ifade eder. 

ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً  (Biz gerçekten diriltilecek miyiz?) cümlesinde soru edatı olan hemzenin tekrarı inkârı pekiştirmek içindir. Aynı şekilde  اِنَّ  ve lam edatlarıyla pekiştirilmesi de olayın şiddetle inkâr edildiğine işarettir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, İsra/49)

İsrâ Sûresi 99. Ayet

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً  ٩٩


Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın kendileri gibilerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Allah onlar için, hakkında hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel belirlemiştir. Fakat zalimler ancak inkârda direttiler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوَلَمْ
2 يَرَوْا görmediler mi ki? ر ا ي
3 أَنَّ şüphesiz
4 اللَّهَ Allah
5 الَّذِي
6 خَلَقَ yaratan خ ل ق
7 السَّمَاوَاتِ gökleri س م و
8 وَالْأَرْضَ ve yeri ا ر ض
9 قَادِرٌ kadirdir ق د ر
10 عَلَىٰ
11 أَنْ
12 يَخْلُقَ yaratmağa da خ ل ق
13 مِثْلَهُمْ kendilerinin benzerini م ث ل
14 وَجَعَلَ ve koymuştur ج ع ل
15 لَهُمْ kendileri için
16 أَجَلًا bir süre ا ج ل
17 لَا yoktur
18 رَيْبَ şüphe ر ي ب
19 فِيهِ onda
20 فَأَبَى ama yapmazlar ا ب ي
21 الظَّالِمُونَ zalimler ظ ل م
22 إِلَّا başka bir şey
23 كُفُورًا inkardan ك ف ر
Müşriklerin, bir önceki âyette geçen, öldükten sonra yeniden dirilmeyi inkâr mahiyetindeki sorularına cevap verilmektedir. Onlar, Allah’ın insanları yeniden diriltmesini imkânsız görmekle çelişkiye düşmüş oluyorlardı; çünkü kendilerine sorulduğunda gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını söylüyorlardı (bk. Ankebût 29/61-63).
 
   “...Kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kadirdir” ifadesi, tercih edilen yoruma göre “ikinci defa yaratmaya, (âhiret hayatı için) yeniden diriltmeye kadirdir” anlamına gelmektedir (Râzî, XXI, 62).
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 524

  Ebeye إباءٌ :  أبي  aşırı derecede ve şiddetle karşı çıkma, sakınma, kendini tutma ve uzak durmadır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 13 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri aba ve abâyedir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ 

 

İsim cümlesidir. Hemze istifham harfidir.  وَ  istînâfiyyedir. لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

يَرَوْا  fiili  نْ ’un hazfıyla meczum muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel,  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerinde olarak mahallen mansubdur.

اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اَنَّ ’in ismi olarak fetha ile mansubdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, lafza-i celâlin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur.

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. السَّمٰوَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanırlar. الْاَرْضَ  atıf harfi و ’la makabline matuftur. قَادِرٌ  kelimesi  اَنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur. أَنْ  ve masdar-ı müevvel عَلٰٓى  harf-i ceriyle  قَادِرٌ ’a mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَخْلُقَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. مِثْلَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44) قَادِرٌ ;  sülâsi mücerredi  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 


 وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ’dir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir.  اَجَلاً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَا رَيْبَ  cümlesi, اَجَلاً ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harftir. اِنَّ  gibi ismini nasb haberini ref eder.  

رَيْبَ  kelimesi  لَا ’nın ismi olup fetha üzere mebnidir. ف۪يهِ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَبَى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. الظَّالِمُونَ  fail olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. اِلَّا  hasr edatıdır.  كُفُوراً  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

الظَّالِمُونَ ; sülâsî mücerredi  ظلم  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Hemze inkârî istifham, وَ  atıf harfidir.  لَمْ  muzariye dahil olup, onu cezmeden, anlamını olumsuz maziye çeviren edattır.  لما ’nın aksine, olumsuzluk anlamı istikbali de kapsar. 

Muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Kur’an'da geçen أولم تر  ile ألم تر  arasındaki fark için, و  harfiyle gelen tabirin gözle görülen konularda olduğu, diğerinin ise aklî bir düşünceyle delil çıkarmak konularında kullanıldığı söylenmiştir.

أولم تر  tabirinin, hayatta misali çok görülen konularda kullanıldığı da söylenmiştir.

ألم تر  tabirinin de, çok rastlanmayan konularda kullanıldığı söylenmiştir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 329) 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen ikrar, azarlama ve uyarı amacı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca mütekellim Allah Teâlâ olduğu için ifadede tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ cümlesi, masdar teviliyle  يَرَوْا  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Masdar-ı müevvel cümlesi  اَنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

اللّٰهَ  lafza-i celâli için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’nin sılası olan  خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsned olan  قَادِرٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ  cümlesi, masdar teviliyle  عَلٰٓى  harf-i ceriyle birlikte قَادِرٌ ‘na mütealliktir.

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الْاَرْضَ , temasül nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

خَلَقَ- يَخْلُقَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Allah Teâlânın yeryüzünü ve gökyüzünü yarattığını bildirmesi taksim sanatıdır.

Yeryüzünü ve gökyüzünü yarattığını bildirmesindeki asıl amaç, Allah Teâlâ’nın yüce kudretini muhataba göstermektir. Kevni ayetlerin sayılmasının altında bu yüceliği vurgulama amacı vardır. Bu idmac sanatıdır.

İnkârî istifham içeren ifadelerdeki belâgî kuvvet, menfi ifadelerde yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça başvurulan bir üslup olarak karşımıza çıkan istifhâmı inkârî ile kabul edilmeyen/edilmemesi gereken bir olgunun neden hala farkına varılmadığı sorgulanmaktadır. (İstifhâm Üslûbunun Mecâzi Kullanımları ve Meallere Yansıması Avnullah Enes Ateş)

Ayette atıf harfi  و ’dan önce gelen istifham edatı hemze, inkâr anlamı içermektedir. Yani onlar (kâfirler) mutlaka bu gibi nesnelerin benzerlerini görmüşlerdir. O halde, Allah’ın sonsuz güç ve kuvveti kendileri için görünür bir hal alsın ve böylece Allah’tan korksunlar diye onlara ne oluyor da bu nesneler (yaratıklar) üzerinde düşünmüyorlar? (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı, Nahl/48)

Allah Teâlâ nübüvveti inkâr edenlerin şüphelerine cevap verince, haşri, neşri inkâr edenlere de cevap vermek için bunların şüphelerine yer vermiştir. Bu şüphe de şudur: "İnsan çürüyüp kırıntı haline geldikten sonra, onun aynısının yeniden meydana gelmesi imkânsız bir şeydir." Allah buna, gökleri ve yeri yaratmaya kādir olanın, insanları yeniden ilk şekilleriyle yaratmaya kādir olması uzak birşey değil diyerek cevap vermiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ 

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘la istînâfa atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. Cümlede îcâz-ı hazif vardır.

Mef’ûlun bih olan  اَجَلاً ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

لَا رَيْبَ ف۪يهِ  cümlesi  اَجَلاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪يهِ  car mecruru  لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. لَا ’nın haberinin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَيْبَ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

ف۪يهِ  ibaresinde Kur’ân’a aid zamire dahil olan ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır. ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla Kur’ân, içine bir şey konulabilen kapalı bir kaba benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü Kur’ân, hakiki manada zarfiyeye müsait değildir. Onda herhangi bir şüphenin olmadığı konusunda mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı da vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

جَعَلَ - اَجَلاً  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs sanatı vardır. 

فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً

 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُوراً  cümlesi,  وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلاً  cümlesine atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. (https://tafsir.app/aljadwal/17/99 )

اَبٰٓى  fiilindeki olumsuzluk manasıyla istisna edatı arasında oluşan kasr, cümleyi iki kez tekid etmiştir. Kasr faille, mef’ûl arasındadır. Kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. 

الظَّالِمُونَ  maksûr/mevsuf, كُفُوراً  maksûrun aleyh/sıfattır.

Fail ile cümlenin diğer çeşitli öğeleri (yâni mef'ûlun bihi, mef'ûlün li-eclihi, zarf, mef'ûlu mutlak, temyîz ve car mecrur) arasında gerçekleşen kasrların hem kasr-ı sıfat ale’l-mevsûf hem de kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat olması caizdir. Bu; failin mef'ûle kasredilmesinde açıklığa kavuşan mana bakımındandır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Bu istisna, bir şeyi, zıddı olan bir şeye benzetmek yoluyla tekiddir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

كُفُوراً ’deki tenvin, kesret ve tahkir ifade eder.

الظَّالِمُونَ - كُفُوراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsrâ Sûresi 100. Ayet

قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟  ١٠٠


De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْ de ki ق و ل
2 لَوْ eğer
3 أَنْتُمْ siz
4 تَمْلِكُونَ sahip olsaydınız م ل ك
5 خَزَائِنَ hazinelerine خ ز ن
6 رَحْمَةِ rahmet ر ح م
7 رَبِّي Rabbimin ر ب ب
8 إِذًا o zaman
9 لَأَمْسَكْتُمْ tutardınız م س ك
10 خَشْيَةَ korkarak خ ش ي
11 الْإِنْفَاقِ harcamaktan ن ف ق
12 وَكَانَ gerçekten ك و ن
13 الْإِنْسَانُ insan ا ن س
14 قَتُورًا çok cimridir ق ت ر
Tefsirlerde rahmet kelimesi “mal mülk” olarak açıklanmıştır. Bu sebeple kelimeyi “rahmet hazineleri” diye çevirmeyi uygun bulduk. 90-93. âyetlerde müşriklerin ileri gelenleri alaylı bir tavırla, Hz. Peygamber’e inanmaları için kendilerine menfaat sağlayacak bazı mûcizeler gerçekleştirmesini istemişler; bu tutumlarıyla da din konusunu bir menfaat meselesi olarak algıladıklarını ortaya koymuşlardı. Bu tavırları aynı zamanda onların şuur altını yansıtıyor, yani maddî hırsla dolu olduklarını ortaya koyuyordu. Zaten yoksullar karşısındaki duyarsız tutumlarıyla bu bencilliklerini fiilen de sergiliyorlardı. Âyetin son cümlesi bu egoizmin, iman ve ahlâk terbiyesinden yoksun kalmış her insanda köklü bir ruh hali, bir karakter olduğuna işaret etmektedir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 525

قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ 

 

Fiil cümlesidir.  قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli,  لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ ’dir.  قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. Munfasıl zamiri  اَنْتُمْ  onu tefsir eden mahzuf fiilin faili olarak mahallen merfûdur. Takdiri;  تَمْلِكُونَ  şeklindedir. Aynı zamanda mahzuf fiilin failini tekid eder.

تَمْلِكُونَ  fiili  نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خَزَٓائِنَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  رَحْمَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. رَبّ۪ٓي  muzâfun ileyh olup, mukadder kesra ile mecrurdur. Mütekellim zamir  ى  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اِذًا  cevap harfidir. ل  harfi  لَوْ ‘in cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اَمْسَكْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur.  خَشْيَةَ  mef’ûlun lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاِنْفَاقِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.

Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. Mef’ûlün leh fiilinin önüne geçebilir.

2 tür kullanımı vardır: 1) Harfi cersiz kullanımı. 2) Harfi cerli kullanımı

1) Harfi cersiz kullanımı: Harfi cersiz olması için şu şartlar gereklidir:

a) Mef’ûlün leh, cümledeki fiilin masdarı dışında bir masdar olmalıdır. b) Nekre (belirsiz) olmalıdır.

c) Mef’ûlün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması gerekir.

d) Fiilin faili ile mef’ulün faili aynı olmalıdır. e) Fiilin oluş zamanı ile mef’ulün lehin oluş zamanı aynı olmalıdır. Mef’ûlün lehin harfi cersiz kullanılabilmesi için yukarıdaki 5 şartın beraber bulunması gerekir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَمْسَكْتُمْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  مسك ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

الْاِنْسَانُ  kelimesi  كَانَ ’nin ismi olup damme ile merfûdur. قَتُوراً۟  kelimesi,  كَانَ ’nin haberi olup fetha ile mansubdur. 

قَتُوراً  ;sıfat-ı müşebbehe kalıbındandır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ 

 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Peygamber (s.a.v)’dir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Ayetin başında  قُلْ  emrinin bulunması mekûlu-l kavlin Allah katında bir önemi ve şanı, ciddiyeti bulunduğuna işaret eder. 

قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ  cümlesi, şart üslubunda gelmiştir. 

Şart cümlesi olan  لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي ‘de îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  تَمْلِكُونَ  [Malik olursunuz.] olan fiil mahzuftur.  اَنْتُمْ , mukadder fiilin failidir.

Bu takdire göre şart cümlesi müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. 

Veciz ifade için gelen  خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olması sebebiyle mütekellim zamirinin ait olduğu Hz. Peygamber, şan ve şeref kazanmıştır. Ayrıca rububiyet vasfını öne çıkarmak ve Hz.Peygambere destek kastı vardır. Yine Rab ismine muzâf olması  خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ  için tazim ifade etmiştir.

خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ  ifadesinde istiare vardır. Burada  خَزَٓائِنَ [hazineler] ile kastedilen, Allah Teâlâ’nın, rızıkların ve yaratıkların menfaatlerinin bulunduğu cihetler olarak var eylediği yerlerdir. İsteme ve dileme esnasında hayır ve bereket talebi sırasında eller o cihetlere doğru kaldırılır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  اِذاً لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir. 

اِذاً , cevap harfidir.

Veciz ifade kastına matuf  خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ  izafeti mef’ûl-i lieclih olarak mansubdur.

خَشْيَةَ  ve  الْاِنْفَاقِۜ , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

لَاَمْسَكْتُمْ - الْاِنْفَاقِۜ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

Ayetin sonunda zıddı zikredilen  الْاِنْفَاقِۜ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

اَمْسَكْتُمْ - قَتُوراً۟  ve  رَبّ۪ٓي- رَحْمَةِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  الْاِنْفَاقِۜ - اَمْسَكْتُمْ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

لَوْ  edatının özelliği, fiilin başına gelmesidir. Çünkü bu kelime, birşey bulunmadığı için, diğer bir şeyin de olmayacağını ifade eder. İsim, zatlara; fiil ise, işlere tesirlere delalet eder. O halde yok olan zatlar değil, fiiller ve tesirlerdir. Binaenaleyh  لَوْ  kelimesinin, fiillere has olduğu sabit olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Bu ayet-i kerimede müsned olan  تَمْلِكُونَ  fiili mahzuftur. Çünkü  لَوْ  sadece fiilin önüne gelir. Burada da bu hazfolan fiilin zamirinden bedel olan  اَنْتُمْ  zamiri buna delalet etmiştir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)


وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟

 

Ayetin son cümlesi ta’lil manasında istînâfiyyedir. Nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi olup faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَانَ ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan s. 124)

كَانَ ’nin haberi olan  قَتُوراً۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

اَمْسَكْتُمْ - قَتُوراً۟  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr,  قَتُوراً۟ - الْاِنْفَاقِۜ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı hafiy sanatı vardır.

İsm-i fail, kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10 (2007) s. 55 - 90 Arapçada İsm-i Fail Ve İşlevleri)

Sıfat-ı müşebbehe; “benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsm-i failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfat-ı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsm-i fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُوراً۟ [İnsan çok nankördür] cümlesi yüz çevirmesinin illeti (sebebi) gibidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

قَتُوراً۟ , cimrilikte aşırılıktır. القَتْرِ ’dan türemiştir, infakta eli sıkı olmaktır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Ayetin son cümlesi mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur'an Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Kâfirler:[“Biz, sana katiyen inanmayız; ta ki bizim için şu yerden bir pınar akıtasın.”] (İsra Suresi, 90) deyince mallarının artması ve geçimlerinin genişlemesi için nehirlerin ve pınarların akıtılmasını istemiş oldular. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ onlara, “Allah'ın rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, cimrilikte ve kıskançlıkta devam eder, hiç kimseye faydalı olmak istemezdiniz.” dedi. Buna göre, onların istedikleri o şeyleri yerine getirmenin bir faydası yoktur. (Fahreddîn er- Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

İsrâ Sûresi 101. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً  ١٠١


Andolsun, biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor (sana anlatsınlar): Hani Mûsâ onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Mûsâ!” demişti.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَقَدْ andolsun
2 اتَيْنَا biz vermiştik ا ت ي
3 مُوسَىٰ Musa’ya
4 تِسْعَ dokuz ت س ع
5 ايَاتٍ mu’cize ا ي ي
6 بَيِّنَاتٍ açık açık ب ي ن
7 فَاسْأَلْ sor س ا ل
8 بَنِي oğullarına ب ن ي
9 إِسْرَائِيلَ İsrail
10 إِذْ zaman
11 جَاءَهُمْ (Musa) onlara geldiği ج ي ا
12 فَقَالَ demişti ق و ل
13 لَهُ ona
14 فِرْعَوْنُ Fir’avn
15 إِنِّي şüphesiz ben
16 لَأَظُنُّكَ sanıyorum ki sen ظ ن ن
17 يَا مُوسَىٰ Musa
18 مَسْحُورًا büyülenmişsin س ح ر
Müfessirler, buradaki “dokuz âyet”in Hz. Mûsâ’nın elinde gerçekleştirilen dokuz mûcize veya Tevrat’ın dokuz âyeti yani dokuz buyruğu, hükmü anlamına gelebileceğini belirtmişlerdir. Birinci yoruma göre dokuz mûcize şunlardır: Yılana dönüşen âsa, ışık saçan el, çekirge, ekin böceği, kurbağa, kan, taştan su fışkırması, denizin yarılması ve Tur’un İsrâiloğulları’nı korkutması mûcizeleridir (bu mûcizeler için bk. A‘râf 7/108, 133; Tâhâ 20/17-23). İkinci yorum şöyle bir rivayete dayanmaktadır: İki yahudi Hz. Peygamber’e gelerek buradaki “dokuz âyet”le ne kastedildiğini sormuşlar, o da bunların şu dokuz dinî ve ahlâkî buyruktan ibaret olduğunu belirtmiştir: Allah’a ortak koşmayın, haksız yere adam öldürmeyin, zina etmeyin, faiz yemeyin, sihir yapmayın, suçsuz insanı öldürmesi için zalim yöneticiye teslim etmeyin, savurganlık yapmayın, namuslu kadınlara iftira atmayın, savaştan kaçmayın (bk. Taberî, XV, 172; Zemahşerî, II, 377; İbn Atıyye, III, 488). Muhammed Hamîdullah bu dokuz âyetin, Tevrat’taki “on emir”den, cumartesi yasağı dışındaki hükümler olduğunu belirtir (Le Saint Coran, s. 292; krş. a.e., s. 281).
 
 Allah’ın bu dokuz mûcize veya dokuz hüküm hakkında bildirdiğine Hz. Muhammed’in inanmaması söz konusu olamaz. Bu sebeple âyetteki “İsrâiloğulları’na sor” buyruğu, Hz. Peygamber’in şahsında, bu hususta tereddüdü olan diğer insanlara yöneliktir.
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 526
Riyazus Salihin, 891 Nolu Hadis
Safvân İbni Assâl  radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir yahudi kendisi gibi yahudi olan arkadaşına:
– Gel şu peygambere gidelim, dedi. İkisi birlikte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldiler ve müslümanlarla yahudiler arasında ortak olan dokuz kesin âyeti sordular. Peygamberimiz cevapladıktan sonra onun elini ve ayağını öperek:
– Şehâdet ederiz ki, sen gerçekten bir peygambersin, dediler.
(Tirmizî, İsti’zân 33. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 16; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 240)

İki yahudi, Resûl-i Ekrem’i sınamak için ona “ Elbette biz Mûsâ’ya apaçık dokuz mûcize vermiştik” âyetinde sözü edilen mûcizelerin neler olduğunu sormuş, Resûl-i Ekrem de onlara bu mûcizelerin şunlar olduğunu söylemiştir:” Allah’tan başkasına ilâh diye tapmayın, zina etmeyin, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana haksız yere kıymayın, hırsızlık etmeyin, büyü yapmayın, suçsuz bir kimseyi yöneticilere ihbar ederek onun haksız yere öldürülmesine önayak olmayın, faiz yemeyin, iffetli kadına iftira etmeyin, savaştan kaçmayın ve ey Yahudiler , özellikle sizler cumartesi günüyle ilgili yasağı çiğnemeyin. “ Bunun üzerine Yahudiler  “ Sen gerçekten peygambersin” diyerek Resûl-i Ekrem’in eline ayağını öpmüşler, fakat Yahudiler bizi öldürür diye Müslüman olmamışlardı. 
(Tirmizi, İsti’zân 33, Tefsir 17/14; Nesâi , Tahrim 18; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,339)

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ

 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir.  قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder.

اٰتَيْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsarifdir. تِسْعَ  ikinci mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır.  اٰيَاتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بَيِّنَاتٍ  kelimesi  اٰيَاتٍ ‘nin sıfatın olup kesra ile mecrurdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اٰتَيْنَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi  أتي ’dir. 

İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.

 

فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِذْ جَٓاءَهُمْ 


فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıta veya fasiha harfidir. Takdiri: إذا جاءك بنو إسرائيل فاسألهم عن الآيات التسع (İsrailoğulları Sana geldiği zaman dokuz ayeti sor.) şeklindedir.

سْـَٔلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. بَن۪ٓي  mef’ûlun bih olup cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. اِسْرَٓائ۪لَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti fethadır. Gayri munsariftir.  

اِذْ  zaman zarfı  اٰتَيْنَا  fiiline veya mahzuf bir fiile mütealliktir. Takdiri, قلنا له  şeklindedir. جَٓاءَهُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَهُمْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً

 

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  لَهُ  car mecruru  قَالَ  fiiline mütealliktir. فِرْعَوْنُ  fail olup damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğu için tenvin almamıştır. Mekulü’l-kavl, اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ  ‘dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.   

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.  

ى  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. اَظُنُّكَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

اَظُنُّكَ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. يَا مُوسٰى مَسْحُوراً  itiraziyye cümlesidir. 

يَا  nida harfidir. Münada  مُوسٰى  müfred alem olup, damme üzere mebni mahallen mansubdur.

مَسْحُوراً  kelimesi  اَظُنُّ  fiilinin ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri )

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَسْحُوراً  ; sülâsî mücerredi  سحر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mütekellim Allah Teâlâ’dır. Muhatap Peygamber Efendimizdir. Ayette Allah Teâlâ, Musa’ya (a.s) verdiği 9 ayete yemin etmiştir.

Kasem üslubundaki terkipte لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. 

Kasem cümlesinin mahzuf olduğu durumda, vurgu kasem cevabına yapıldığından kasem cümlesi telaffuzda terk edilir. Kasem cümlesini oluşturan kasem fiili, kasem edatı ve kasem edilen isim üçü birlikte hazfedilir. Fakat kasemin varlığı kasem cevabından anlaşılmaktadır. Bu form, Kur’an’da sıkça kullanılmıştır. (Nihat Tarı, Arap Dilinde Kasem Formları ve Kur’ân-ı Kerim’e Özgü “La Uksimu” Formu ile İlgili Tartışmalar)

Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap cümlesi olan  وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اٰتَيْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

بَيِّنَاتٍ  kelimesi,  اٰيَاتٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cemî sıyga ile ism-i fail vezninde gelen  بَيِّنَاتٍ , açıklayan demektir. اٰيَاتٍ ‘nin  بَيِّنَاتٍ  ile sıfatlanması cansız birşeyin şahsa benzetilmesi açısından istiaredir. Gayrı akil varlık, iradesi olan şahıs menziline konulmuştur. Bu üslupta mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

اٰيَاتٍ ’deki nekrelik, tazim ifade eder.

اٰيَاتٍ - اٰتَيْنَا  kelimeleri arasında cinas-ı nakıs ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Ayetlerden maksat her şeriatta bulunan genel hükümlerdir. Bunlara ayet denmesi bunları yapanın ve yapmayanın ahirette mutlu ve mutsuz olması hasebiyledir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Biz, Musa'ya peygamberliğine ve Allah katından getirdiklerinin doğruluğuna pek açık olarak delalet eden dokuz mucize vermiştik. Bunlar şunlardır; Asa, beyaz el, çekirge, kımıl, kurbağalar, kan, tufan, kıtlık ve ürün azlığı. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hz. Musa'nın, firavun ve taraftarlarının dışında, İsrailoğullarına getirdiği birçok mucize daha vardır. Asasını taşa vurarak su fışkırtması, çölde İsrailoğullarını bulutla gölgelendirmesi, gökten üzerlerine bıldırcın eti ve kudret helvası inmesi bu mucizelerdendir. (Taberi Tefsiri,Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân)

Alimler, bunlardan yedisi üzerinde ittifak etmişlerdir. Bunlar asa-i Musa, yed-i beyzâ, tufan, çekirge istilası, bit istilası, gökten kurbağa yağması ve suların kana dönüşmesi. Geriye iki tanesi kalır. Her müfessirin, bu iki mucize ile ilgili değişik 

görüşleri vardır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً

 

İstînâfiye olarak fasılla gelen şart üslubundaki terkipte îcâz-ı hazif sanatı vardır. فَ , mahzuf şartın cevabına dahil olmuş rabıta harfidir. 

Cümle, takdiri …إذا جاءك بنو إسرائيل (İsrailoğulları sana geldiği zaman…) olan mukadder şartın cevabıdır. Cevap cümlesi olan فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

اِذْ , zaman zarfı,  اٰتَيْنَا  fiiline mütealliktir. Zaman zarfı  اِذْ ’in muzâfun ileyhi olan  جَٓاءَهُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelen  فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً  cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle atıf harfi  فَ  ile … جَٓاءَهُمْ  cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.   

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً  cümlesi,  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ve hükmü takviye ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

ظَنَّ  hem zannetmek, hem kesin bilmek olmak üzere iki zıt anlama gelen bir fiildir. Burada kesin bilmek anlamındadır.

Musa as kelimesinin tekrarı ayette konuyla ilgili olması bakımından dikkati onun üzerine çekmek ve onu teşrif için olabilir. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Fiilin ikinci mef’ûlü olan  مَسْحُوراً ‘daki nekrelik kesret ve tahkir içindir.

Nida üslubundaki  يَا مُوسٰى   itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Muzari fiil teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İsrâ Sûresi 102. Ayet

قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً  ١٠٢


Mûsâ ise, “İyi biliyorsun ki, bunları ancak, göklerin ve yerin Rabbi apaçık deliller olarak indirmiştir. Ey Firavun, ben de seni kesinlikle helâk olmuş bir kişi olarak görüyorum” demişti.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قَالَ (Musa) dedi ki ق و ل
2 لَقَدْ andolsun
3 عَلِمْتَ sen biliyorsun ki ع ل م
4 مَا
5 أَنْزَلَ indirmez ن ز ل
6 هَٰؤُلَاءِ bunları
7 إِلَّا başkası
8 رَبُّ Rabbinden ر ب ب
9 السَّمَاوَاتِ göklerin س م و
10 وَالْأَرْضِ ve yerin ا ر ض
11 بَصَائِرَ kanıtlar olarak ب ص ر
12 وَإِنِّي şüphesiz ben de
13 لَأَظُنُّكَ seni görüyorum ظ ن ن
14 يَا فِرْعَوْنُ Fir’avn
15 مَثْبُورًا mahvolmuş ث ب ر
“Çok iyi biliyorsun ki ...” ifadesi, Firavun’un inkârının, gerçekten aklen ikna olmamasından kaynaklanan bir inkâr değil, inatçılığından gelen inkâr (küfr-i inâdî) olduğuna işaret etmektedir (İbn Atıyye, III, 489).
 
Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 526

قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو’dir. Mekulü’l-kavli mukadder kasemin cevabıdır. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. 

عَلِمْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا اَنْزَلَ  cümlesi, عَلِمْتَ  fiilinin mef’ûlu bihi olarak mahallen mansubdur.

مَٓا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. İşaret ismi  هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır.

رَبُّ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ  atıf harfi و ’la  السَّمٰوَاتِ ’ye matuftur. بَصَٓائِرَ  hal olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَنْزَلَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  نزل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.


 وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. ى  mütekellim zamiri  اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır.  اَظُنُّكَ  cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  

اَظُنُّكَ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mecrurdur. يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً  itiraziyye cümlesidir. يَا  nida harfidir. Münada  فِرْعَوْنُ  müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. مَثْبُوراً kelimesi  اَظُنُّ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَثْبُوراً ; sülâsî mücerredi ثبر  olan fiilin ism-i mef’ûludur. 

قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ 

 

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir. Mütekellim Hz. Musa, muhatap Firavun’dur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قَالُوا  fiilinin mekulü’l kavli olan  لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَ  cümlesi, mahzuf kasemin cevabıdır.

لَ , mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem fiilinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Mahzufla birlikte cümle kasem üslubunda gayr-ı talebî inşâî isnaddır. Mahzuf kasem ve  قَدْ  ile tekid edilmiş cevap olan cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında lazım-ı faide-i haber inkârî kelamdır.

Mazi fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelam olan  مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ  cümlesi  عَلِمْتَ  fiilinin mef’ûlü yerindedir.

Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir.  ما  nefy harfi ve  إلا  istisna edatı ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, fiille fail arasındadır.  اَنْزَلَ  maksûr/sıfat, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ  maksurun aleyh/mevsuftur.

İnkâr ve vehim içinde olan Firavuna karşı Musa (a.s), bu mucizeleri Rabbinden başkasının getiremeyeceği hususunu kasr üslubuyla belirtmiştir.

Mef’ûl konumundaki işaret ismi, işaret edilenin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade etmiştir.

هٰٓؤُ۬لَٓاءِ  ile Allah’ın indirdiği ayetlere işaret edilmiştir. 

Veciz anlatım kastıyla gelen  رَبُّ السَّمٰوَاتِ  izafetinde  السَّمٰوَاتِ ’nin Rab ismine muzâfun ileyh olması, onun tazimine işaret eder.

الْاَرْضَ , temasül nedeniyle  السَّمٰوَاتِ ‘ye atfedilmiştir.

السَّمٰوَاتِ ’tan sonra  الْاَرْضَ ‘ın zikredilmesi, umumdan sonra hususun zikredilmesi babında ıtnâb sanatıdır. Çünkü semavat, arza şamildir.

السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

بَصَٓائِرَ , işaret isminden haldir. Hal, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildirmek için kullanılan ifadelerdir.

Ayetteki  بَصَٓائِرَ  “apaçık hüccetler olarak” demektir. Bunlar sanki, akılların basiretleri (gözleri)dir. Bu hususta sözün özü şudur: Mucize, âdetin (alışılmışın) üstünde olan bir iş olup bunu yapan kimse, bunu iddia ettiği şeyin tasdik edilmesi için yapar. Hz. Musa’nın (a.s) mucizeleri, her iki özelliği de taşır. Çünkü onlar da harikulade işlerdir. Akıl açıkça bir değneğin büyük bir yılana dönüşmesine, sonra da sihirbazların onca ip ve değneklerini yutmasına, daha sonrada eski haline gelip bir sopa olmasına ancak Allah'ın kādir olacağına şehadet eder. Binaenaleyh böylesi fiilleri ancak Allah Teâlâ yapar. Denizin ikiye ayrılması, dağın onların tepesine kaldırılıp bir şemsiye gibi tutulmasında söylenecek söz de aynıdır. Binaenaleyh bütün bunları göklerin ve yerin Rabbinin indirdiği (yaptığı) sabit olur. Mucizelerin ikinci özelliği de Allah Teâlâ'nın bunları, Hz. Musa’nın peygamberliğinin doğru olduğunu göstersin diye yaratmış olmasıdır. Ayetteki, “Andolsun ki bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini biliyorsun.” cümlesi ile kastedilen budur. Bunlar birer basiret yani Hz. Musa'nın doğruyu söylediğine delil olan şey olarak indirilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bu kelamda Hz. Musa, firavunun zannına karşı kendi zannını beyan etmiştir. Ama iki zan arasında çok fark vardır. Nasıl olmasın ki, Firavunun zannı apaçık bir bühtandır; Hz Musa'nın zannı ise kesin olanı talim etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la kasemin cevabına atfedilmiştir. Mekulü’l-kavle dahildir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesinden isim cümlesine geçişte iltifat sanatı vardır.

اِنَّ ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden  اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ve isnadın tekrarı ile tekid edilmiş isim cümleleri, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid lamı diye isimlendirilen lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lâm, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida,  اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın, Kur’an’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2017/3)

لَاَظُنُّكَ  cümlesi,  اِنَّ ’nin haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır. Müsnedin muzari fiil cümlesi olması hükmü takviye, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

يَا فِرْعَوْنُ  itiraziyyedir. İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler, genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi. Itnâb bab.)

Çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraziyye cümlesinin, ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Ikinci mef’ûl konumundaki  مَثْبُوراً  [helak olmuş] demektir. Kelimedeki nekrelik, kesret ve nev ifade eder.

مَثْبُوراً  Helak olmak, yok olmak, demektir. İnsanın, gelen bir musibet esnasında, veyl ve sübûr kelimelerini diline dolaması, yaygın bir iştir. Nitekim Cenab-ı Hak, “Onlar orada, ey helak (sübûr) diye bağırırlar. Onlara denir ki: Bugün bir kere helak (sübûr) çağırmayın, birçok helak çağırın.” (Furkan Suresi, 13-14) buyurmuştur. Bil ki Firavun, Musa'yı meshûr (büyülenmiş) olarak niteleyince Hz. Musa (a.s) da “Sen de mesbûrsun” yani “Bu mucizeler, ayetler çok net, açık ve kesindir. Onların Allah katından olduğu ve Allah'ın onları, beni peygamberlik iddiamda doğrulamam için indirdiğine hiçbir akıllı şüphe etmez. Sen ise bunları kabul etmiyorsun. Binaenaleyh seni bu inkâra sürükleyen, hasedin, inadın, zulmün, cahilliğin ve dünya sevgindir. Böyle olan herkesin akıbeti ise helak ve yokluktur.” demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

مَثْبُوراً [Helak olmuş] - مَسْحُوراً [Büyülenmiş] (101. ayet) kelimeleri arasında cinâs-ı nâkıs vardır. Zira bazı harfler değişmiştir. (Safvetü’t Tefasir) 

اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُوراً [Ey Musa! Seni büyülenmiş bir kimse olarak görüyorum.] sözüne karşılık Musa’nın (a.s), وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراً  [Ey Firavun! Ben de senin helak olmuş bir kimse olduğuna inanıyorum.] (101.ayet) sözü arasında güzel mukabele sanatı vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bu cümleler arasında ayrıca reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

İsrâ Sûresi 103. Ayet

فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ  ١٠٣


Bunun üzerine Firavun (işkence etmek ve öldürmek suretiyle) o yerden onların kökünü kazımak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri hep birden suda boğduk.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَأَرَادَ (Fir’avn) istedi ر و د
2 أَنْ
3 يَسْتَفِزَّهُمْ onları sürüp çıkarmak ف ز ز
4 مِنَ
5 الْأَرْضِ o ülkeden ا ر ض
6 فَأَغْرَقْنَاهُ biz de onu boğduk غ ر ق
7 وَمَنْ kimselerle
8 مَعَهُ yanındaki
9 جَمِيعًا toptan ج م ع
“Ülke”den maksat, İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ ile birlikte Sînâ’ya geçmelerinden önce yüzyıllardır yaşadıkları Firavunlar ülkesi Mısır’dır. Âyetin, “varlığına son vermek”diye çevirdiğimiz kısmı tefsirlerde Firavun’un öldürme, sürgüne tâbi tutma gibi yollarla İsrâiloğulları’nın ülkesindeki varlığına son vermesi şeklinde açıklanmıştır. Âyette Allah’ın, Firavun ve etrafındaki adamları, askerleri suda boğarak bu planı tersine döndürdüğü belirtilmektedir.   Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 527

فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ

 

Fiil cümlesidir.  فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرَادَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو’dir. أَنْ  ve masdar-ı müevvel اَرَادَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.  

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَسْتَفِزَّ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْاَرْضِ  car mecruru  يَسْتَفِزَّ  fiiline mütealliktir.

فَ  atıf harfidir.  اَغْرَقْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هُ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

مَنْ  müşterek ismi mevsûl, atıf harfi  وَ  ile  اَغْرَقْنَاهُ ’deki mef’ûlun bihe matuf olup mahallen mansubdur. مَعَ  mekân zarfı ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. جَم۪يعاً  hal olup fetha ile mansubdur.

Fiil-i muzarinin başına  اَنْ  harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdar-ı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَرَادَ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  رود ’dir.

اَغْرَقْنَا  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  غرق ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. 

يَسْتَفِزَّ  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi  فزز ’dir.

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikat gibi anlamları katar.

فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ

 

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki …قَالَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mütekellim Allah Teâlâ’dır.

Ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ  cümlesi, masdar teviliyle  اَرَادَ  fiilinin mef’ûlü konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنَ الْاَرْضِ  [O yerden] ile Mısır toprağı kastedilmiştir. Zeccac, ayetteki استفزاز  fiili ile “Onların, İsrailoğullarını öldürmek veya sürgün etmek suretiyle çıkarmak istemeleri” manasının kastedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir, demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)  

Ayetin ikinci cümlesi  فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعاًۙ , atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اَغْرَقْنَاهُ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

اَغْرَقْنَاهُ  fiilinin mef’ûlüne matuf olan müşterek ism-i mevsûl  مَنْ  ’in sılası mahzuftur. مَعَهُ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

جَم۪يعاً  haldir. Hâl, cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisin durumunu bildirmek için kullanılan vasfı ifade eden lafızlardır.

İsrâ Sûresi 104. Ayet

وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاًۜ  ١٠٤


Bunun ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: “Bu topraklarda oturun, ahiret va’di (kıyamet) gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.”

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَقُلْنَا ve dedik ق و ل
2 مِنْ
3 بَعْدِهِ onun ardından ب ع د
4 لِبَنِي oğullarına ب ن ي
5 إِسْرَائِيلَ İsrail
6 اسْكُنُوا oturun س ك ن
7 الْأَرْضَ o ülkede ا ر ض
8 فَإِذَا
9 جَاءَ gelince ج ي ا
10 وَعْدُ zamanı و ع د
11 الْاخِرَةِ ahiret ا خ ر
12 جِئْنَا getireceğiz ج ي ا
13 بِكُمْ hepinizi
14 لَفِيفًا bir araya ل ف ف
“Topraklar”dan maksat Filistin ülkesidir. Âyetin sonunda âhiret hayatı ve sorumluluğu hatırlatılarak İsrâiloğulları’nın bundan sonraki görevlerini hakkıyla yerine getirmeleri uyarısında bulunulmakta; böylece onların Allah tarafından kayırılmış seçkin kavim oldukları ve özel muamele görecekleri yolundaki iddiaları reddedilmektedir.   Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 527

وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

قُلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim  zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ بَعْدِه۪  car mecruru  قُلْنَا  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

لِبَن۪ٓي  car mecruru  قُلْنَا  fiiline mütealliktir. اِسْرَٓائ۪لَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğundan cer alameti fethadır. Mekulü’l-kavli  اسْكُنُوا ’dur. قُلْنَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اسْكُنُوا  damme üzere mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الْاَرْضَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler  (yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsarif kısma girer. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  


  فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاًۜ

 

فَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder.  فَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. جَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. وَعْدُ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. الْاٰخِرَةِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Şartın cevabı  جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاً ‘dır.

جِئْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا   fail olarak mahallen merfûdur.  بِكُمْ  car mecruru  جِئْنَا  fiiline mütealliktir. لَف۪يفاً  kelimesi  بِكُمْ ’deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (ufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ

 

Ayet atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki   فَاَغْرَقْنَاهُ  cümlesine atfedilmiştir. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قُلْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Ayetin mütekellimi Allah Teâlâ, muhatabı İsrail oğullarıdır.

قُلْنَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اسْكُنُوا الْاَرْضَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Firavun, sırf Mısır kendisine kalsın diye, Musa ve adamlarını oradan sürüp çıkarmak istedi. Ama Allah Teâlâ, Firavunu boğup öldürdü ve Mısır krallığını Musa ile kavmine verdi. İsrailoğullarına “O yerde siz oturun.” yani “Bu yer, düşmanınızdan temizlenmiş olarak artık size aittir.” buyurdu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


 فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاًۜ

 

Şart üslubundaki terkip, اسْكُنُوا الْاَرْضَ  cümlesine atıf harfi  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzaf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı, şartın cevap cümlesidir. Şart cümlesi olan  جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

جَٓاءَ وَعْدُ  cümlesinde istiare sanatı vardır. وَعْدُ  kelimesi  جَٓاءَ  fiilinin faili yapılarak kişileştirilmiş, iradesi olan bir canlıya benzetilmiştir. Vaadin, bir şahıs gibi gelecek olması onun şiddetini, azametini artırmaktadır. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi olan  جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفاً , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, s. 107)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

جِئْنَا  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder.

Geldi manasındaki  جَٓاءَ  fiili,  بِ  harfiyle kullanıldığında getirdi manasına gelir. Fiillerin harflerle yeni mana kazanması tazmin sanatıdır.

لَف۪يفاً  kelimesi,  بِكُمْ ’deki zamirden haldir. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

Hal olan  لَف۪يفاً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mefûlü de ifade eder.

جِئْنَا - جَٓاءَ  fiilleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.

اِذَا ; şart fiilinin gerçekleşme ihtimalinin kuvvetli olduğunu ifade eden şart edatıdır. Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Samerrâî Tefsir, c. 2, s. 106.)       

لَف۪يفاً , kıymetli-kıymetsiz, itaatkâr-asi, kuvvetli-zayıf gibi, karışık kimselerden meydana gelmiş büyük bir topluluk demektir. Bir şeyi diğer bir şeye kattığında, onları leffetmiş/iliştirmiş olursun.Yine “Orduları bi araya getirdim.” denilmesi de böyledir. Cenab-ı Hakk'ın, [“Bacaklar birbirine dolandığında”] (Kıyame Suresi, 29) ayeti de bu manadadır. Bu, “Biz sizi kabirlerinizden karışık yani Müslüman, kâfir, itaatkâr, fasık bütün insanları birbirine karışmış olarak mahşere getirip toplarız.” demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sayfadaki bütün ayetler fethalı kelimelerle son bulmuştur. Bu kelimelerin oluşturduğu ahenk, duyanların, okuyanların gönlünü fethedecek güzelliktedir. 

Günün Mesajı
Mucizeler ve olağanüstü haller, inkârcı kalplerde olmayan bir imanı meydana getirmez. Çünkü Musa kendilerine nübüvvetine açıkça dalâlet eden, Allah'tan getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan dokuz âyet göstermiş olmasına rağmen Firavun da, askerleri de kâfir pldular. Söz konusu dokuz âyet (mucize) asa, el, tufan, çekirge, kımıl (ekin haşeratı), kurbağalar, kan, denizin yarılması ve kıtlık yıllarıdır.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Kendisinden daha zengin olana baktı. Neden daha çok yardımda bulunmuyor diye sordu. Daha çok param olsaydı, daha çok yardım ederdim diye düşündü. Sabah uyandığında baktı ki, artık o zenginliğe sahipti. Elini cebine atınca, önüne gelirleriyle giderlerini getirdiler. 

Meğer zenginliğiyle berabar hayat standartları da yükselmiş. Daha şık giyinmeye ve daha lüks yaşamaya başlamış. Düşünmüş taşınmış. Eskiden gelirine göre ne kadar yardım ediyorduysa, yine o oranda vermeye devam etmiş. 

Verdiklerinin kıymeti bilinsin, biraz da minnet gösterilsin istemiş. Sonuçta verdiği miktar az değilmiş. Öyle herkese de vermek istememiş, hakkedenleri belirlemiş. Sonuçta onun da kriterleri varmış. Fakat sanki nefsinin sesi daha baskınmış.

Kendisinden daha zengin olana baktı. Sonra kendisine. Önce kendi kafa yapısını değiştirmeye karar verdi. Zira kendisinden başkasını değiştirme gücü yoktu. Anladı ki, başkaları hakkında konuşmak oldukça kolaydı ve aslında faydasızdı.

Ey rahmet hazineleri sonsuz olan Allahım! Gösteremediğimiz merhameti ve hoşgörüyü, başkalarından bekleme bahanesiyle, onların işlerini konuşmaktan Sana sığınırız. Şüphesiz ki, o merhamete ve hoşgörüye sahip kalp, ancak kendi halini ve amellerini güzelleştirmeye odaklıdır. Kalbimizi merhametle ve hoşgörüyle doldur, gözümüzü doyur ve gönlümüzü zenginleştir. Allahım! Bizi; Sana kul olanlardan, infak edenlerden, gördüklerinden ders çıkaranlardan, başkalarındansa kendisine bakanlardan, hatalarını düzeltenlerden, doğrularını çoğaltanlardan ve Sana yaklaşmak umuduyla, kendisini Senin rızana uygun şekilde değiştirenlerden eyle. 

Amin.

***

Uyum sağlamak; kimi zaman sıkılmaya sebep olsa da genel itibariyle yeryüzünün nimetlerindendir çünkü zorlukları kolaylaştıran ve ciddi sıkıntıların ardından hayata devam ettiren bir destek halidir. Bu değişim süreci, unutmak ya da umursamamak anlamına gelmemektedir. Yaşanan zorlukları farklı açılardan ele alarak ve açığa çıkan şiddetli duygu ve düşüncelerin başa çıkılır olduğunu öğrenerek zamanla hayatın içindeki diğer güzellikleri tekrar görebilmektir. 

Cennet ve cehennem hayatlarının anlatıldığı ayetlere bakıldığı zaman ise orada uyum sağlamak gibi bir şey olmadığı hissi uyanıyor. Sanki cennette hep olumlu, cehennemde ise olumsuz duygular diri tutuluyor. Birinde huzur, diğerinde acı hiç etkisini yitirmiyor. Bu tam olarak akıl alır bir mesele olmadığı için cennet ve cehennem hayatları daha basit algılanıyor. Ancak şöyle düşünülebilir; sadece cehennemden yeterince korkmaya odaklanmak değil, Allah’ın mümin kulları için yarattığı cenneti isteyip kalpler heyecanla doldurulabilir.

Bununla birlikte dünyanın cennet olmadığı hatırlandığında zorluklarda bocalayan hallere şefkatle yaklaşılır. Önemli olan, o anın içerisinde Allah’ın rızasını gözetme niyetine bürünebilmek ve dua ile beklemektir. İnsan nefsi acelecidir ve her şeye hemen uyum sağlamak ister çünkü kendisini zorlayan ve çaba isteyen değişimler sancılıdır. Bu nefis ile kalbin mücadelesidir. Nefsani vesveselere kapıldığını farkettiğin anda umutsuzluğa kapılmak yerine şükür ve istiğfar ile Allah’a sığınmalıdır. Zira Allah her hali bilen, affetmeyi seven ve yardımı yakın olandır.

Ey Allahım! Benliklerimizi; Senin rızanı kazanmak, kurtuluşa ermek ve cennet nimetlerine kavuşmak heyecanı ile doldur. Cehennemi bizden uzaklaştır, cennetini bize yakınlaştır. Hallerimizi dünyayla ve dünyalıklarla alakalı olan vesveselerden arındır. Sana itaat ve taatten uzaklaştıran her türlü faydasız duygu ve düşünceden arındır. Farklı imtihanlardan geçen ve zorlanan her kulunun yar ve yardımcısı, yol göstericisi ol. Üzerimize, cennet rüzgarlarını anımsatan rahmet kapılarını aç. Bizi afiyet ile Seninle ve bizi Sana ulaştıracak salih amellerle meşgul eyle. İki cihanda da iyilik ve afiyet verdiğin salih kulların arasına kat.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji