Kehf Sûresi 17. Ayet

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟  ١٧

(Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah, kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَرَى ve görürsün ر ا ي
2 الشَّمْسَ güneşi ش م س
3 إِذَا zaman
4 طَلَعَتْ doğduğu ط ل ع
5 تَزَاوَرُ eğiliyor ز و ر
6 عَنْ
7 كَهْفِهِمْ mağaralarından ك ه ف
8 ذَاتَ
9 الْيَمِينِ sağa doğru ي م ن
10 وَإِذَا ve zaman
11 غَرَبَتْ battığı غ ر ب
12 تَقْرِضُهُمْ onları makaslayıp geçiyor ق ر ض
13 ذَاتَ
14 الشِّمَالِ sola doğru ش م ل
15 وَهُمْ ve onlar
16 فِي içindedirler
17 فَجْوَةٍ bir dehlizin ف ج و
18 مِنْهُ onun (mağaranın)
19 ذَٰلِكَ bu (durum)
20 مِنْ
21 ايَاتِ ayetlerindendir ا ي ي
22 اللَّهِ Allah’ın
23 مَنْ kime
24 يَهْدِ hidayet verirse ه د ي
25 اللَّهُ Allah
26 فَهُوَ o
27 الْمُهْتَدِ yolu bulmuştur ه د ي
28 وَمَنْ ve kimi de
29 يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa ض ل ل
30 فَلَنْ artık
31 تَجِدَ bulamazsın و ج د
32 لَهُ onun için
33 وَلِيًّا bir dost و ل ي
34 مُرْشِدًا yol gösteren ر ش د
 
Âyetlerin tasvirinden anlaşıldığına göre mağaranın ağzı kuzey ile kuzeybatı arasında bir noktaya bakmaktadır. Zira sabah güneşi sağ tarafından doğmakta ve batıncaya kadar güneş ışınları mağaranın içine düşmemektedir. Ancak akşam güneşi, çok kısa bir süre mağaranın kapısından içeri vurmakta, fakat onlar mağaranın ortasında oldukları için bundan etkilenmemektedirler.Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 542
 
Resûl-i Ekrem konuşacağı zaman, asıl konuya girmeden önce yaptığı kısa bir girişte bu âyetten de faydalanarak şöyle derdi:” Allah kime doğru yolu göstermişse , hiç kimse onu saptıramaz ; kimi de saptırırsa, hiç kimse ona doğru yolu gösteremez. 
( Ebu Dâvûd, Nikâh 33; Tirmizi, Nikâh 17; Nesâi, Cum’a 24)
 

   Vezera زور :   زَوْرٌ göğüs demektir. زَوَرٌ ise göğüs üstündeki meyil, eğrilik veya çarpıklıktır. Yalana زُورٌ denmiştir. Bunun nedeni yönelmesi gereken cihetinden veya amacından başka bir yöne, tarafa meyletmiş olmasıdır. (Müfredat) Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 6 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri ziyaret, mezar, müzevir, ve zor (Farsça'dan)dur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. تَرَى  elif üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. الشَّمْسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. طَلَعَتْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

طَلَعَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ’dir. تَزَاوَرُ cümlesi,  تَرَى ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

تَزَاوَرُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى ’dir. تَ  harflerinden biri hazfedilmiştir.  عَنْ كَهْفِهِمْ  car mecruru  تَزَاوَرُ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ذَاتَ  mekân zarfı تَزَاوَرُ  fiiline mütealliktir. الْيَم۪ينِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir.  (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a) (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur. b) (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır. c) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَزَاوَرُ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil  تَفاعَلَ  babındadır. Sülâsîsi زور ’dir. Aslı تتَزَاوَرُ  ‘dur. تَ  harflerinden biri hazfedilmiştir.

Tefâ’ul babı müşareket manasında kullanılır. Müşareket: Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile meful aynı işi yapmıştır. Müşareket bâbı olan müfaale babıyla bu bab arasındaki fark: Müfaale babında lafızda fail olan, işi başlatan ve galip durumunda olandır. Bu babda ise fail ile meful arasında işi yapma konusunda müsavilik (eşitlik) olandır. Bu sebeple tefaul babında her ikisi de faillikte aynı olup mağlup olan olmadığından bazen meful zikredilmez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. وَ  ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اِذَا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır.Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. غَرَبَتْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

غَرَبَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri  هى ‘dir. تَقْرِضُهُمْ cümlesi,  تَرَى ’deki failin hali olarak mahallen mansubdur.  

تَقْرِضُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هى’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ذَاتَ  mekân zarfı  تَقْرِضُهُمْ  fiiline mütealliktir.  الشِّمَالِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪ي فَجْوَةٍ  car mecruru mahzuf habere mütealliktir.  مِنْهُ  car mecruru  فَجْوَةٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. 


 ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ل  harfi buud, yani uzaklık bildiren harf,  ك  ise muhatap zamiridir. مِنْ اٰيَاتِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.


مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ 

 

 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

 

يَهْدِ  şart fiili olup, illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. الْمُهْتَدِ  haber olup, tahfif için mahzuf olan  ى  üzere mukadder damme ile merfûdur.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

الْمُهْتَدِ ; sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan iftiâl babının ism-i failidir.

İsm-i fail: Eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟

 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mukaddem mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

يُضْلِلْ  şart fiili olup, sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

تَجِدَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. لَهُ  car mecruru mahzuf ikinci mef’ûlun bihe mütealliktir. وَلِياًّ  mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. مُرْشِداً  kelimesi  وَلِياًّ ’in sıfatı olup fetha ile mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. 

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُضْلِلْ  fiili, sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi  ضلل ’dir.

İf’al babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar.

مُرْشِداً۟ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

 

وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ 

 

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اِذَا  şarttan mücerret, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Müteallakı  تَرَى  fiilidir. اِذَٓا ’nın muzâfun ileyhi olan  طَلَعَتْ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek sebat temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.

تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ  cümlesi  تَرَى  fiilinin failinden haldir. Hal; cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayetteki ikinci zaman zarfı اِذَا , birinciye atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  غَرَبَتْ  cümlesi  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhidir.

تَرَى  fiilinin faili  الشَّمْسَ  için ikinci hal olan  تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَ  ‘la gelen  وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ  cümlesi, تَقْرِضُهُمْ ‘daki mef’ûl zamirden haldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪ي فَجْوَةٍ  car-mecruru mahzuf habere mütealliktir. 

فَجْوَةٍ ‘deki nekrelik, nev ifade eder.

مِنْهُۜ  car mecruru  فَجْوَةٍ ‘in mahzuf sıfatına mütealliktir.

الشِّمَالِ - الْيَم۪ينِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.

طَلَعَتْ - غَرَبَتْ  ve  يَهْدِ - يُضْلِلْ  gruplarındaki kelimeler arasında tıbâk-ı îcâb sanatı vardır. 

تَزَاوَرُ الشَّمْسَ  ve  تَقْرِضُ الشَّمْسَ  ifadelerinde istiare vardır. Birincisi, Allah Teâlâ’nın güneş hakkındaki  تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ  [Mağaralarının sağ tarafına meyleder.] sözüdür. Çünkü تَزَاوَرُ  kelimesinin asıl anlamı meyletmektir. Bu تَزَاوَرُ , göğüs manasındaki زور ‘den alınmıştır. Buna göre sanki Yüce Allah, (yönünü bir şeyden (başka tarafa) çeviren kişinin göğsü ve yüzüyle dönmesi gibi güneş de o yerden (sağ tarafa) meyleder) buyurmuştur. Bu ifadeyle söz konusu mağaranın doğu ve batı cihetlerinden konumunu; ayrıca güneş doğarken ışıkların mağarayı kaplamadığını, batarken de mağaraya düşen renginin solmadığını açıklamış olur. 

Diğer istiare ise  وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ  [Batarken de sol taraftan (onlara isabet etmeden) makaslayıp geçer.] ifadesidir. Bu konuda iki yorum vardır. Birincisi: güneşin onları sol cihetten (makas açısıyla) kesmesi yani ışık huzmelerini onlardan meylettirerek kendilerini geçmesidir. İkinci yoruma göre ise anlam şöyledir: Güneş onlara uğradığı zaman kendilerine az ışık verir, onlardan ayrılırken de o ışığı geri alır. (Şerîf er-Radî, Kur'an Mecazları)

Cenab-ı Hak, “Ey muhatap, sen doğduğu zaman güneşi, onların mağaralarından saptığını (uğramadığını) görürsün.” demiştir. Bununla “Bu ifadenin kendisine yöneltildiği kimse bunu görür.” manası kastedilmemiştir. Fakat hitaplarda bu tarzı kullanmak âdet olup bu, “Eğer sen onu görseydin, böyle görürdün.” demektir. Ayetteki, ذَاتَ الْيَم۪ينِ  deyimi [sağ tarafa] demektir. ذَاتَ , aslında mevsufun yerine geçmiş bir sıfattır. Çünkü bu kelime, Arapların (Mal sahibi adam ve kadın) şeklindeki sözlerindeki  ذو ’nun müennesidir. Buna göre ifadenin takdiri “taraf yönüne” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Güneşi görürsün ifadesinde hitap Resulullah’a veya herkesedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

تَزَاوَرُ , meyletmek, dönmek demektir. Nitekim, “O şeye meyletti.” manasında, زاره  denilir. زور (yalan) da doğrudan sapma ve meyletmedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

فَجْوَةٍ  geniş yer demektir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Burada, Ashab-ı Kehfin o mağaraya sığındıktan sonraki halleri beyan edilmektedir. Bunun sarahatle zikredilmemesi, buna ihtiyaç olmadığını bildirmek içindir. Onlar mağaranın genişçe bir yerinde oldukları için kudret elinin müdahalesi olmasa da onlara isabet ederdi. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm) 

 

ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ 

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mütekellim Allah Teâlâdır. 

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede  مِنْ اٰيَاتِ ’nin müteallakı olan haberin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  ذٰلِكَ  mübtedadır.

Müsnedün ileyh işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi işaret edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. 

Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile  Ashab-ı Kehf’in haberlerine işaret edilmiştir. Mucizeler, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

İşaret ismi arkasından gelen şeylerin, kendisinden öncekiler sebebiyle gerçekleştiğini işaret eder. (Halidi, Vakafat, s. 109)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastıyla gelen  اٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafza-i celâle muzaf olması, bu ayetlerin bütün kemal vasıflara sahip olduğu ve her türlü noksanlıktan uzak olduğu manasını kazandırır.

Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan Suresi 57, s. 190)

Bu cümle itiraziyyedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Allah Teâlâ sonra,  ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ  [Bu, Allah'ın ayetlerindendir.] buyurmuştur. “Allah'ın bu uzun müddet içinde onları o mağarada muhafaza edişi, O'nun yüce kudretine ve güzel hikmetine delalet eden ayetlerdendir.” (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ 

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlede fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يَهْدِ اللّٰهُ  cümlesi, mübtedanın haberidir. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ifade etmiştir. Ayrıca muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesi etkilenir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi )

Burada zamir makamında müsnedün ileyh olarak ism-i celilin zahir olarak zikredilmesi, hükmün illetini bildirmek, mehabeti ve muhabbeti artırmak içindir. Bu tekrarda iltifat, ıtnâb, tecrîd ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَهُوَ الْمُهْتَدِ , mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Haberin  الْ  takısıyla marife olması, kasr ifadesinin yanında bu vasfın onlarda kemâl derecede olduğunu belirtir. 

الْمُهْتَدِ  ‘deki elif-lam takısı cins için olup kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr) (İsra 97)

هُوَ  maksûr/mevsûf, الْمُهْتَدِ  maksurun aleyh/sıfat olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfat, iddiaî kasrdır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Onun hidayete ermiş olduğu kesin bir dille bildirilmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda haberî isnaddır. Faide-i haber inkârî kelam olan cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Ayette ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. مَنْ şart ismi ile umumun kastedildiği cümlede, Ashab-ı Kehf’in muhtedî olduğu anlamı mündemiçtir. 

Şart ve cevap cümleleri arasında, müzâvece sanatı vardır.

Ayetin sonunda müradifi zikredilen  يَهْدِ  kelimesinde irsâd sanatı vardır.

الْمُهْتَد۪ , sülasi mezid  افتعال  babının ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

İsm-i fail, bir eylemi gerçekleştiren kişiyi gösterirken sıfat-ı müşebbehede eylem söz konusu değildir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

يَهْدِ - الْمُهْتَدِ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

مَنْ - ذَاتَ - اِذَا  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

الْمُهْتَد۪  [Hidayete eren kimse] kelimesinin tekil olması, hidayet yolunun bir, dalalet yollarının ise çok olduğunu bildirmek içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Araf Suresi 178)

مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ ; sözünden murad, onların matluba isabet etmeleriyle ve umdukları geniş rahmet ve kolaylığın gerçekleştirildiğini haber vermekle onları övmek ve kendilerine şahitlik etmektir. Yahut bu gibi ayetlerin çok olduklarına, fakat ancak Allah’ın ibret almak için muvaffak kıldığı kimselerin bunlardan faydalandıklarına dikkat çekmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)


وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟

 

Cümle, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki …مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ  cümlesine atfedilmiştir. 

Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat ayrıca tezat ilişkisi mevcuttur.

Şart üslubunda gelen terkipte  مَنْ يُضْلِلْ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet muzari fiil sıygasındaki  يُضْلِلْ  cümlesi, mübtedanın haberidir.

Müsned, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam şeklinde gelmiştir. Muzari fiil cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, tecessüm ve istimrar anlamları katmıştır. 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟ , menfi muzari fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiili nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren nefy harfi  لَنْ , cümleyi tekid etmiştir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkib, şart üslubunda haberî isnaddır. Cümle şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. تَجِدَ  fiiline müteallik  لَهُ  car mecruru, durumun kiminle ilgili olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir.

Mef’ûl olan  وَلِياًّ ’deki nekrelik, umum ve nev ifade eder. Menfî siyakta nekre selbin umum ve şumûlüne işarettir.

مُرْشِداً۟  kelimesi  وَلِياًّ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِ  cümlesiyle  وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِياًّ مُرْشِداً۟  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

وَلِياًّ - مُرْشِداً۟ - الْمُهْتَدِۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَهْدِ - يُضْلِلْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.