Kehf Sûresi 18. Ayet

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً  ١٨

Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin yüzünden için korku ile dolardı.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَتَحْسَبُهُمْ sen onları sanırsın ح س ب
2 أَيْقَاظًا uyanıklar ي ق ظ
3 وَهُمْ onlar
4 رُقُودٌ uyudukları halde ر ق د
5 وَنُقَلِّبُهُمْ ve onları (uykuda) çeviririz ق ل ب
6 ذَاتَ
7 الْيَمِينِ sağlarına ي م ن
8 وَذَاتَ ve
9 الشِّمَالِ sollarına ش م ل
10 وَكَلْبُهُمْ ve köpekleri de ك ل ب
11 بَاسِطٌ uzatmış vaziyettedir ب س ط
12 ذِرَاعَيْهِ ön ayaklarını ذ ر ع
13 بِالْوَصِيدِ girişte و ص د
14 لَوِ eğer
15 اطَّلَعْتَ görseydin ط ل ع
16 عَلَيْهِمْ onların durumunu
17 لَوَلَّيْتَ mutlaka dönüp و ل ي
18 مِنْهُمْ onlardan
19 فِرَارًا kaçardın ف ر ر
20 وَلَمُلِئْتَ ve içine dolardı م ل ا
21 مِنْهُمْ onlardan
22 رُعْبًا korku ر ع ب
 
Yerleşim alanlarından uzak bir yerde karanlık bir mağarada birkaç genç insan derin bir uykuya dalmışlar, fakat uyanık gibi görünmektedirler. Köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmakta ve sanki onları korumaktadır. Belki de köpeği, kendilerini vahşi hayvanlara karşı koruması için yanlarına almışlardı. Saç ve sakallarının uzaması gibi bazı fiziksel değişiklikler, dışarıdan bakanları korkutacak bir manzara oluşturmuş, uzun uykuları müddetince bedenlerinin zarar görmemesi için Allah tarafından sağa sola döndürülmüşlerdir.
 
 Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 542
 

Yeqaza يقظ  :  Kur'an-ı Mecid'de رُقُودٌ sözcüğünün mukabili olarak kullanılan يَقِظٌ kelimesinin çoğulu أيْقاظٌ 'dır. Kelimenin temeldeki manası uyanıklık, tetikte olmak, idrakı açık ve hareket halinde olmaktır. Bu da bedenen ve fikren istikrar ve istirahat demek olan رُقُودٌ un zıddıdır. (Tahqiq)

Kuran’ı Kerim’de sadece 1 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres) Türkçede kullanılan şekilleri yakaza, teyakkuz, müteyakkız ve ikazdır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ve matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ve matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَحْسَبُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri  انت ’dir. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَيْقَاظاً  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. رُقُودٌ  haber olup damme ile merfûdur.  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ 

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  نُقَلِّبُهُمْ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur. Muttasıl zamir  هُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ذَاتَ  mekân zarfı  نُقَلِّبُهُمْ  fiiline mütealliktir. الْيَم۪ينِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. ذَاتَ الشِّمَالِ  atıf harfi و ’la makabline matuftur.

نُقَلِّبُهُمْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قلب  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.


وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ 

 

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir.  كَلْبُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  بَاسِطٌ  haber olup damme ile merfûdur.

ذِرَاعَيْهِ  ism-i fail  بَاسِطٌ ’unun mef’ûlun bihi olup müsenna olduğu için nasb alameti ي ‘dir. İzafetten dolayı  ن  harfi hazf edilmiştir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. بِالْوَص۪يدِ  car mecruru ism-i fail  بَاسِطٌ  ‘e mütealliktir.

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 

6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَاسِطٌ  ; sülâsî mücerredi  بسط  olan fiilin ism-i failidir.

İsm-i fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsm-i fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


  لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً

 

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. اطَّـلَعْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru  اطَّـلَعْتَ  fiiline mütealliktir.

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıta harfidir.

وَلَّيْتَ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  وَلَّيْتَ  fiiline mütealliktir. فِرَاراً  masdardan naib mef’ûlu mutlak olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. لَ  harfi لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

مُلِئْتَ  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Muttasıl zamir  تَ  naib-i fail olarak mahallen merfûdur.  مِنْهُمْ  car mecruru  مُلِئْتَ  fiiline mütealliktir.  رُعْباً  temyiz olup fetha ile mansubdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Mef’ûlu mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlu mutlak harf-i cer almaz. Harf-i cer alırsa hal olur. Mef’ûlu mutlak cümle olmaz. Mef’ûlu mutlak üçe ayrılır:

1.Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2. Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlu mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3. Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini belirten mef’ûlu mutlak  فَعْلَةً  vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlu mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. Burada tekid için gelmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harf-i cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin îrabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur. Temyiz ikiye ayrılır:

1. Melfûz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.

2. Melhûz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülmeyen mümeyyez. Ayette melfuz mümeyyez şeklindedir. Ayette melfûz mümeyyez şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi) 

اطَّـلَعْتَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  طلع ’dır.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَلَّيْتَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً وَهُمْ رُقُودٌۗ 

 

Ayet, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …وَتَرَى الشَّمْسَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mütekellim Allah Teâlâ, muhatap Peygamber (s.a.v) veya herkestir.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudus, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İki mef’ûle müteaddi olan  تَحْسَبُهُمْ  fiilinin ikinci mef’ûlu olan  اَيْقَاظاً ’deki nekrelik nev ifade eder.

اَيْقَاظاً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın müsnedün ileyhte sürekli varlığına, onun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret ederek isim cümlesinin sübutunu artırmıştır. 

Sülasi fiillerin dışındaki fiillerin sıfat-ı müşebbeheleri, kendi ism-i failleridir.

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَهُمْ رُقُودٌ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hal; cümlede failin, mefulün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır. 

اَيْقَاظاً  ile  رُقُودٌۗ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً  cümlesi ile  وَهُمْ رُقُودٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki  رُقُودٌۗ , masdar olup ism-i mef'ul  مرقُودٌۗ  manasınadır. Nitekim “Rükû eden, oturan ve secde eden topluluğa” denir. رُقُودٌۗ  kelimesinin,  راقد ’in cemisi olduğunu söyleyenler yanılmışlardır. Çünkü  فاعل  veznindeki kelime,  فُعول  vezni üzere cemi olmaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) Mef’ûliyet alakasıyla mecaz-ı mürseldir.

Burada zikredilen “Onlar uykuda oldukları halde” ifadesi, daha önce kulaklarına perde vurulmasının zikrine dayanılarak zikredilmeyen hususun izahıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l- Akli’s- Selîm)

تَحْسَبُهم  fiilinin muzari olarak gelmesi bunun uzun süre tekrarlandığına delalet içindir. (Âşûr, Et- Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


 وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ 

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la önceki ayetteki …وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.

نُقَلِّبُهُمْ  fiilinin azamet zamirine isnad edilmesi, işin Allah'ın bizzat celâliyle, kudretiyle, kemâliyle ilgili olduğunu belirterek tazim ifade eder. 

الشِّمَالِۗ - الْيَم۪ينِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve tıbâk-ı îcab sanatları vardır.

Ayetteki, ذَاتَ  lafzı, zarf olarak mansubdur. Çünkü bunun manası, “Biz onları sağ tarafta veya sağ taraf üzerine çeviriyorduk.” şeklindedir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

التَّقْلِيبُ ; bir şeyi içini dışına çevirmektir. Muzari olarak gelmesi zamana bağlı olarak teceddüdünü ifade içindir. Bu teceddüdün ayetin nüzulü sırasında olması gerekmez. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t- Tenvîr)  


 وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ ’la  وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظاً  cümlesine  atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsned olan  بَاسِطٌ  , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

ذِرَاعَيْهِ  izafeti  بَاسِطٌ ’un mef’ûlüdür.  بَاسِطٌ ’un ism-i fail kalıbında olması, mef’ûl almasını mümkün kılmıştır. 

İsm-i fail kişinin elinde olan fiillerden yapılır. İrade dışında olan fiillerden ism-i fail yapılmaz. Bu tür fiilierin ism-i failini sıfat-ı müşebbehe üstlenir. (Yrd. Doç. Dr. M. Akif Özdoğan, Arapçada İsm-İ Fâil Ve İşlevleri, KSÜ. İlahiyat Fakültesi Dergisi 10, (2007) s. 55-90)

Bu ayetteki  بَاسِطٌ  kelimesi isim halinde gelen bir müsneddir ve süreklilik ifade eder. Yani ayakları uzanmış bir haldeki yatma eylemindeki devamlılığı göstermektedir. Eğer bu  يَبْسُطُ  şeklinde fiil olarak gelseydi süreklilik manası kaybolacak ve köpeğin uzanma eylemini tekrarlama anlamı ortaya çıkacaktı ki bu, köpeğin bu fiili açısından uygun olmayacaktı. Yani köpek ayaklarını bir uzatıp bir çekip sonra tekrar uzatıp yatması anlamı olacaktı ve köpek bunu sürekli tekrar eder bir vaziyette olacaktı ki bu garip bir durumu ortaya çıkaracaktı. Bu nedenle köpeğin içinde bulunduğu durumu bildirmek açısından ifadenin isim olarak gelmesi gerekmiştir. 

Ayrıca ismi fail olmasıyla da geçmiş hal hikâye edilmiş olur. İbn Aşûr, bu duruma dikkat çekmiş ve köpeklerin bu halinin devamlı olduğunun anlatılması için ifadenin bu şekilde geldiğini belirtmiştir. Ayrıca mağarada uyuyanların farklı taraflara çevrildiğinin anlatılması da  نُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ  cümlesinde fiil olarak gelmiş, böylece olayın gerçekleştiği an hikâye edilmiştir. Köpeklerinin dönmediği ve ayakları üzerinde sürekli kaldığı da müsnedin isim olarak gelmesiyle gösterilmiştir. (Ali Karataş, Kur'an’daki Yüklemlerin (Müsnedlerin) İsim Ve Fiil Olarak Kullanımları Ve Bazı Meallere Yansıma Sorunu) 

İsm-i failin geçmiş zamana delaletine gelince; tenvinle kullanılan ism-i fail amel etme şartları bulunduğunda, anlam bakımından aynı muzari fiil gibidir. Bu sebeple tenvinli ism-i failin geçmiş zamana delaleti şimdiki zamanın hikâyesi ile mümkündür.

Şimdiki zamanın hikâyesi aynı şimdiki zaman gibidir. Şimdiki zamanın hikâyesi iki şekilde mümkündür. Birincisinde kişi kendisini olayın olduğu zamanda var kabul edip öyle düşünmesi iken, ikincisi olayın olduğu zamanı şu anda var kabul etmektir. 

Bu ayette  بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ  ism-i fail ve muzâfun ileyhi, zaman bakımından şimdiki zamanın hikâyesidir. İsm-i failin geçmiş zamana delalet ettiği yerlerden birisi de amel etme şartları bulunmadığında isim tamlaması olduğu zamandır. Böyle ism-i failin izafeti manevi izafet olduğu için geçmiş zaman ifade etmektedir. (Hasan Duran, Kur'an-ı Kerim’de Teceddüt ve Sübût Manası İçin Yapılan Udûl Çeşitleri)  

Kollarını eşiğe yaymıştı ifadesi geçmiş zamanın hikâyesidir, bunun içindir ki ism-i fail amel etmiştir.  فِرَاراً  kelimesinin masdar olma ihtimali de vardır, çünkü o da bir nevi arka dönmektir, mef’ûlün leh ve hal olma ihtimali de vardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

بِالْوَص۪يدِ  [Mağaranın girişinde] demektir. Zeccâc:  وَص۪يدِ , evin ve odanın giriş yeri, avlusu manasına olup çoğulu  وصائد  ve  وُصود ’dur, demiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)


لَوِ اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً

 

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Şart üslubunda gelen terkipte müspet mazi fiil sıygasındaki  اطَّـلَعْتَ عَلَيْهِمْ  cümlesi, şarttır. 

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

الِاطِّلاعُ ; bir şeye nezaret etmek ve onu yüksek bir yerden görmek demektir; çünkü  طَلَعَ  fiilinin  افْتِعالٌ  babında gelmesi; dağa çıkıp oradan görmeyi ifade eder. Bu bab; mübalağa ifade eder. عَلى harfiyle gelmiştir. Sonra kimsenin görmediği bir şeyi görmek için iyi bilinen bir metafor olarak kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Şartın cevabı olan ve  لَ  karinesiyle gelen  لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَاراً  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.

فِرَاراً  mahzuf mef’ûlü mutlakın müradifi olarak ondan naibdir. Veya  لَوَلَّيْتَ  fiilinin failinden müekked haldir.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşan terkip, şart manasından çıkarak haber manasına geldiği için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üsluptaki  وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْباً , cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Temyiz veya mef’ûl olan  رُعْباً ’deki nekrelik, kesret ifade eder. 

رُعْباً  ve  فِرَاراً , bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.

Cümlelerdeki fiillerin hepsi mazi sıygada gelerek hudûs, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

لَمُلِئْتَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kur’ân-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er- Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

لَوَلَّيْتَ - وَنُقَلِّبُهُمْ - فِرَاراً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اطَّـلَعْتَ - لَوَلَّيْتَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.

مُلِّئْتَ  kelimesinde de temsilî istiare vardır.  الرُّعْبَ  kelimesi temyiz olarak gelmiştir. Mana olarak faildir. Fiil icmali mana için meçhul bina edilince hakkı fail olan kelime temyiz olmuştur. Bu; eşsiz bir isnaddır. Bununla icmalden sonra tafsil meydana gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Ayette “İçin korkuyla dolardı.” cümlesinin “geri dönüp kaçardın” cümlesinden sonra zikredilmesi, her birinin ayrı bir sonuç olarak terettüp ettiğini bildirmek içindir. Çünkü eğer bu iki hal (dönüp kaçma ile içine korku dolması), mevcudun aksi olan gerçekleşme, sırasına göre zikredilmiş olsaydı, ilk akla gelen, her ikisinin bir tek sonuç olarak terettüp etmesi olurdu. Bir de zikredilen tertip, kaçmakla da korkunun gitmediğini zımnen bildirmek içindir. Nitekim normal olan kaçmakla korkunun kalkmasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)