ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ ٣٤
ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكَ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. ع۪يسَى haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsarif olduğundan tenvin almamıştır. ابْنُ kelimesi, ع۪يسَى ’nın sıfatı olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. مَرْيَمَ muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır.
Fiil cümlesidir. قَوْلَ mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri; أقول قول الحقّ ( Ben hak sözü söylerim) şeklindedir. Cümleyi tekid eder. الْحَقِّ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الَّذ۪ي müfred müzekker has ism-i mevsûl قَوْلَ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَمْتَرُونَ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
ف۪يهِ car mecruru يَمْتَرُونَ fiiline mütealliktir. يَمْتَرُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar. Gayri munsarife “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayrı munsarıfa girer.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَمْتَرُونَ fiili, sülasi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi مري ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ذٰلِكَ mübtedadır. Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife oluşu işaret edilene tazim ve teşrif kastı taşımaktadır.
Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret ismi, işaret edilen manayı kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret ismi, bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna ve mertebesinin yüksekliğine delalet ederek tazim ifade eder.
Uzağı işaret etmede kullanılan bu işaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden ذٰلِكَ ile Hz. İsa’nın vasıflarına işaret edilmiştir. Onun kişiliği, elle tutulur gözle görülür maddi bir şey yerine konmuştur. Bu ifadede mübalağa ve tecessüm sanatları da vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
Müsnedin ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَۚ şeklinde izafet formunda gelmesi, veciz ifade amacına matuftur.
İsa’nın (a.s) Meryem oğlu şeklindeki tamlamayla ifade edilmesi Hristiyanların ona atfettikleri abes tanımlamayı tekzib etmek içindir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
ذَ ٰلِكَ ile muşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgi Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
Ayetteki ذٰلِكَ kelimesi daha önce geçen, “Ben Allah'ın kuluyum. O, bana kitab verdi.” (Meryem Suresi, 30) ifadesine işarettir yani “İşte bu sıfatları taşıyan, Meryem oğlu İsa'dır.” demektir. Cenab-ı Hakk'ın, “O, Meryem oğlu İsa’dır.” demesi, Hz. İsa'nın Allah'ın değil, o kadının oğlu olduğuna bir işarettir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
قَوْلَ الْحَقِّ الَّذ۪ي ف۪يهِ يَمْتَرُونَ
İstînâfiyye olarak fasılla gelen cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَوْلَ kelimesi, önceki cümlenin mazmununu tekid eden takdiri, أقول (Söylüyorum.) olan mahzuf bir fiilin mef’ûlü mutlakıdır.
Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber talebî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Muzâfun ileyh olan الْحَقِّ bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Masdarlar bir fiilin ihtiva ettiği bütün manaları içerirler. Yani; ism-i fail ve ism-i mef’ûlü de ifade eder.
قَوْلَ ’nin sıfatı konumunda gelen müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي ’nin sıla cümlesi olan ف۪يهِ يَمْتَرُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. ف۪يهِ car-mecruru, ihtimam için amili olan يَمْتَرُونَ ’ye takdim edilmiştir.
الْحَقِّ , ism-i mef’ûl manasında mastardır, kendi fiilinden naib olarak mastardır (mef’ûlü mutlak) أقُولُ قَوْلَ الحَقِّ gibi veya Hz. İsa için sıfat olarak fail قائِلُ الحَقِّ gibi veya haldir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ذٰلِكَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ [İşte Meryem oğlu İsa budur.] yani yukarıda niteliği geçen kimse Meryem oğlu İsa'dır; Hristiyanların nitelediği değil. Bu da onların nitelediğini daha beliğ bir şekilde ve burhan (delil) tarzında yalanlamaktadır. Öyle ki onu onların nitelediklerinin zıddı ile nitelemiş, sonra da hükmü ters çevirmiştir. ذٰلِكَ ’yi mübteda, ع۪يسَى 'yı haber yapmıştır. قَوْلَ الْحَقِّ, mahzûf mübtedanın haberidir yani هو قول الحق الذي لاريب فيه (içinde şüphe olmayan hak söz budur) demektir. İzafet beyan içindir, هو zamirinde geçen söze yahut kıssanın tamamına racidir. قَوْلَ الْحَقِّ, İsa'nın sıfatıdır yahut bedeldir veya ikinci haberdir. Mana da: İsa, Allah'ın kelimesidir demektir. Âsım, İbni Âmir ve Yakub nasb ile قَوْلَ الْحَقِّ şeklinde okumuşlardır ki bu durumda tekid eden masdar olur (manayı pekiştirir). (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
İsa’nın (a.s) bizzat kendisi Hakk'ın kavli (sözüdür). Çünkü “Hakk”, Allah'ın adıdır. Binaenaleyh “İsa, Allah'ın kelimesidir.” dememiz ile “İsa, Hakk'ın kavlidir.” dememiz arasında bir fark yoktur.
Bununla “Bu, Meryem oğlu İsa'dır, hak-kavl (söz)dür.” manası kastedilmişdir. Fakat ayette, mevsûf olan “kavl” sıfatına “hak” muzaf kılınmıştır. Bu tıpkı, “Hiç şüphesiz bu, hakku'l-yakindir.” (Hakka Suresi, 51) ayetinde olduğu gibidir. Bunu, “el-Kavlu'l-Hakku” şeklinde söylemenin faydası, daha evvel söylenen, Hz.İsa'nın Hz. Meryem'in oğlu oluşunu te'kid olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bu ayet, en beliğ şekilde ve delil göstermek suretiyle Hristiyanları iddialarında tekzip etmektedir. Zira Hz. İsa, burada, Hıristiyanların ona isnat ettikleri vasıfların zıddıyla vasıflandırılmaktadır.
“Hak söz olarak” ifadesi, “Şüphe yok ki ben, Allah'ın kuluyum…” kelamının tekidi mahiyetindedir.
“İşte hakkında şüphe ettikleri…” cümlesi, makablinin mefhumunu açıklamaktadır. Onların Hz. İsa hakkında şüphe etmeleri, kuşku duymaları yahut hakkında tartıştıkları, Yahudilerin “sihirbaz” ve Hristiyanların da “Allah'ın oğlu” demiş olmaları demektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)