Bakara Sûresi 115. Ayet

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ  ١١٥

Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلِلَّهِ ve Allah’ındır
2 الْمَشْرِقُ doğu da ش ر ق
3 وَالْمَغْرِبُ batı da غ ر ب
4 فَأَيْنَمَا nereye
5 تُوَلُّوا dönerseniz و ل ي
6 فَثَمَّ oradadır
7 وَجْهُ yüzü (zatı) و ج ه
8 اللَّهِ Allah’ın
9 إِنَّ şüphesiz
10 اللَّهَ Allah’(ın)
11 وَاسِعٌ (rahmeti ve ni’meti) boldur و س ع
12 عَلِيمٌ (her şeyi) bilendir ع ل م
 

Doğu ve batı Allah’ındır sözünde tağlib yoluyla bütün yönlerin Allah'a ait olduğu ifade edilmiştir. Her nereye yönelirseniz Allah’ın yüzü oradadır. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti ve nimeti çok geniş ve O herşeyi bilendir.

Kıblenin şu yön veya bu yön olması çok önemli değildir, her yön Allah’ındır. Allah’ın bize kıble olarak Kabe’yi göstermesi, cemaat ve toplum şuuruna ulaşmak içindir. Bu durumda birliktelik duygusu ile herşey daha kolay kabullenilebilir olur ve herşey daha zevkli gelir. Yoksa döndüğümüz yönün çok önemi yoktur. O yüzden araçta seyir halinde iken Kıble aramıyoruz. Ya da çok karanlıkta, Kıbleyi bulamadığımız zamanlarda bu mana bize kolaylık sağlar.

İlk kıblemiz Mescid-i Aksa’ydı hepimizin bildiği gibi. Peygamberimiz Mekke’de namaz kılarken öyle bir noktada dururdu ki yüzünü hem atamız Hz İbrahim’in temellerini yükselttiği Kâbe’ye, hem de Mescid-i Aksa’ya doğru dönmüş olurdu. Ama Medine Kudüs ile Mekke arasında bir noktada kalıyordu. Artık yüzünü Mescid-i Aksa’ya döndüğü zaman sırtını Kabeye dönmüş oluyordu. Bu bütün müslümanlar için imanın ötesinde bir sadakat sınavıydı da aynı zamanda.

Doğuda batıda Allah’ındır ayetiyle peygamberimizle birlikte inananları da rahatlatıyor ve her yer ve her yön  Allah’a aittir mesajı veriliyor.

 
Nereye dönseniz kıble o taraftadır. Peygamber Efendimiz bir yere giderken devesinin üzerinde nafile namaz kılardı. Bu sırada devesi ne tarafa dönse, Resûl-i Ekrem buna aldırmadan namazını kılmaya devam ederdi (Buhari, Vitir 6, Taksîru’s-salât 7,12; Müslim, Müsafirin 31,32,35,37,39). Savaş sırasında, düşmanın hücumundan korkup da namazı “korku namazı” şeklinde, yürürken veya binitli olarak edâ ederken de mutlaka kıbleye dönmek gerekmez(Buhâri, Tefsir 44).
 

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لِلّٰهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.  الْمَغْرِبُ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.  

فَ  harfi, sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfidir. 

اَيْنَمَا  şart manalı iki fiili cezm eden mekân zarfı olup şartın cevabına mütealliktir.

تُوَلُّوا  şart fiili olup, نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

Mekân zarfı  ثَمَّ   mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  وَجْهُ اللّٰهِ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘nin ismi olup fetha ile mansubdur. وَاسِعٌ  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup damme ile merfûdur.  عَل۪يمٌ  ikinci haberi olup damme ile merfûdur.  

اَيْنَمَا  edatının sonundaki  مَا  yalnız şart edatı olduğu zaman gelir. Soru edatı olduğu zaman gelmez. İrabı devamlı mekân zarfı yani cevabının mef’ûlü fihidir. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar) 

 تُوَلُّوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi  ولي ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

وَاسِعٌ , sülâsi mücerredi  وسع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 
 

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لِلّٰهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. الْمَشْرِقُ , muahhar mübtedadır. وَالْمَغْرِبُ  tezat nedeniyle الْمَشْرِقُ ‘ya atfedilmiştir.

Bu takdim kasır ifade etmiştir. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. Yani doğu da, batı da, diğer yönler de sadece Allah’a aittir. Kasr-ı sıfat ale-l mevsuftur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Şuarâ/113)

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

الْمَشْرِقُ  - وَالْمَغْرِبُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ

Şart üslubunda gelen cümle sebebi müsebbebe bağlayan  فَ  harfi ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada şart cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Şart cümlesinin haber manalı olması bu atfı mümkün kılmıştır.

اَيْنَمَا  şart edatı cevap cümlesine mütealliktir.  تُوَلُّوا , şart cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107) 

فَ  karînesiyle gelen cevap cümlesi   فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِ , mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidâî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. Mekân zarfı  ثَمَّ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. وَجْهُ اللّٰهِ , muahhar mübtedadır.

وَجْهُ اللّٰهِ  izafetinde  وَجْهُ kelimesi, Allah’ın zatı, rızası veya kıble manasında müstear olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Veciz ifade kastına matuf  وَجْهُ اللّٰهِ   izafetinde, Allah ismine muzâf olan  وَجْهُ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak için zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

اَيْنَمَا  [nereye] kelimesi şart edatıdır, cezm edicidir, تُوَلُّوا  [Dönerseniz] yani yüzünüzü çevirirseniz ifadesindeki  التولية , geçişli fiildir. Burada “yüzlerinizi” ifadesi gizlidir.

ثَمَّ  kelimesi “orada” anlamına gelir.  وَجْهُ اللّٰهِۜ  [Allah’ın yüzü (zatı)] ifadesi Allah’ın kıblesi anlamındadır. Çünkü  وَجْهُ  ve  جهة  kelimeleri aynı anlama gelir. Kıblenin bununla isimlendirilmesinin sebebi, oraya yönelmenin (teveccüh) emredilmiş olmasıdır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr) 

Yüz manasındaki  وَجْهُ  kelimesinin zikri, parçayı anıp bütünü kastetmektir. Cüz-kül alakası ile mecâz-ı mürseldir. Yüz insanın en şerefli organı olduğundan onun bütün organlarını temsil etmiştir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

Bu ayet, kıblenin ne tarafta olduğunu bilmeyen ve araştırmakla bulamayarak herhangi bir yöne namaz kılan kimseler için nazil olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Lafz-ı celal müsnedün ileyh,  وَاسِعٌ  birinci, عَل۪يمٌ  ikinci müsneddir. Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Dolayısıyla lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır. Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnayı ve kemâl sıfatları bünyesinde toplayan lafza-i celâlle gelerek tekrarı teberrük, hükmün illetini belirtmek ve ikazı artırmak içindir.

Zamir makamında zahir ismin tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Allah'ın,  وَاسِعٌ ve  عَل۪يمٌ  sıfatlarının tenvinli gelişi bu sıfatların Allah Teâlâ’da varlık derecesinin tasavvur edilemez olduğu, bu sıfatların bir benzerinin olmadığı anlamına gelir. Aralarında  وَ  olmaması, Allah Teâlâ’da ikisinin de birlikte mevcudiyetini gösterir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)

Ayrıca bu sıfatlarla ayetin anlamı arasındaki mükemmel uyum, teşâbüh-i etrâf sanatıdır. وَاسِعٌ , ism-i fail kalıbında gelerek sübut ve süreklilik,  عَل۪يمٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Sıfat-ı müşebbehe bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. 

Önceki cümleyi tekid için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir. 

Tezyîl, bir cümlenin diğer bir cümleyi takip etmesi ve tekid etmek amacıyla birincinin manasını kapsaması ve onu sağlamlaştırmasına verilen isimdir. Bu iki şekilde olmaktadır: Birinci cümle, ikinci cümlenin ya mantukunu ya da mefhumunu tekid etmektedir. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: İtnâb-Îcâz (I) Kur'an 

Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)

Allah Teâlâ, kendisinin  وَاسِعٌ (geniş) olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh bu sözü zahirî manasında almak imkânsızdır. Aksi halde, Allah'ın parçalanması, cüzlerine ayrılması gerekir. Böylece de bir yaratıcıya muhtaç olmuş olur. Bu kelimeyi zahirine hamletmeyip, aksine mutlaka Allah'ın kudreti ve mülkünün genişliği manasına; veya rahmet ve mağfiretinin genişliğine, yahut da kulları, rızasını elde edebilsinler diye kullarının faydasına olan şeyleri beyan etmesi hususundaki lütfunun genişliği manasına alınması gerekir. Bu izah, söze daha uygun gelmektedir.

Bu kelimeyi Allah'ın ilminin genişliğine hamletmek caiz değildir. Aksi halde  وَاسِعٌ sıfatından sonra, ayette  عَل۪يمٌ  sıfatının zikredilmiş olması, lüzumsuz bir tekrar olurdu. Hak teâlâ'nın bu ayette  عَل۪يمٌ  sıfatını getirmesi, namaz kılan kimseye Allahü teâlâ'nın gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini, Allah'a hiçbir şeyin gizli kalmadığını düşünmesi itibarıyla tefritten kaçınsın diye bir tehdit gibidir. Böylece, namaz kılan kimse gaflet etmekten sakınır. وَاسِعٌ عَل۪يمٌ  ifadesinin, "şartlarına uyarak namaz kılan kimseye mükafâatını; namaz kılmayan kimseye de cezasını tastamam verme hususunda Allah'ın kudreti geniştir" manasına olması da muhtemeldir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

عليم  kelimesi feîl vezninde mübalağa sıygasıdır. İlmi geniş demektir.

[Şüphesiz Allah’ın nimeti geniştir, O bilendir.] Buradaki  وَاسِعٌ  (geniş) ifadesi nimetleri isteyenlerin hepsini kuşatacak kadar cömert olan demektir. وَاسِعٌ  zengin, السع zenginlik anlamına gelir (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)