Bakara Sûresi 114. Ayet

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  ١١٤

Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan kim daha zalimdir. Böyleleri oralara (eğer girerlerse) ancak korka korka girebilmelidirler. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَمَنْ ve kim olabilir
2 أَظْلَمُ daha zalim ظ ل م
3 مِمَّنْ kimseden
4 مَنَعَ men eden م ن ع
5 مَسَاجِدَ mescidlerinde س ج د
6 اللَّهِ Allah’ın
7 أَنْ
8 يُذْكَرَ anılmasına ذ ك ر
9 فِيهَا içinde
10 اسْمُهُ isminin س م و
11 وَسَعَىٰ ve çalışandan س ع ي
12 فِي
13 خَرَابِهَا onların harabolmasına خ ر ب
14 أُولَٰئِكَ işte
15 مَا yoktur
16 كَانَ olmaları ك و ن
17 لَهُمْ onlar için
18 أَنْ
19 يَدْخُلُوهَا girmeleri د خ ل
20 إِلَّا dışında
21 خَائِفِينَ korka korka خ و ف
22 لَهُمْ onlar için vardır
23 فِي
24 الدُّنْيَا dünyada د ن و
25 خِزْيٌ rezillik خ ز ي
26 وَلَهُمْ ve vardır
27 فِي
28 الْاخِرَةِ ahirette ا خ ر
29 عَذَابٌ azap ع ذ ب
30 عَظِيمٌ büyük bir ع ظ م
 

Müfessirler demişler ki; bir dönem müşrikler Allah’ın Rasûlünü ve beraberindeki müslümanları Hudeybiye denen yerde tutup Kâbe’ye, Allah’ın mescidine sokmamışlardı da bunun üzerine bu âyet nazil olmuştur. Gerçi bugün de müslümanlar Kâbe’den engelleniyorlar.

Ama burada anlatılan sadece Kâbe değil, tüm arz mescidinde Allah’ın adının anılmasının, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sis­teminin gündeme getirilmesinin yasaklanması söz konusudur. Hani Allah’ın Rasûlü buyurur ya:

"Tüm arz benim için mescid kılındı."

Öyleyse tüm arzda Allah’ın adının anılmasını engelleyen­den daha zâlim kim vardır? (Besairul Kur’ân Ali Küçük Tefsiri)

Mekke müşriklerinin müslümanları mescidi harama girmekten alıkoymaları ve orada ibadete engel olmalarına atıftır ve peygamberimizle birlikte hicret eden müslümanlara da Medineye hicret etmiş olabilirsiniz ama hedef, Mescidi Haramın içinde bulunduğu Mekke’dir hatırlatmasıdır. Mekke fethedilmeden din tamam olmayacaktır.

Mevcut durumda güç onlarda ve onlar Mekkke de olmasına rağmen Allah gaybdan haber vermekte ve onlar için dünyada bir rezillik olduğunu/olacağını söylemektedir.

 

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  مَنْ  istifham ismi, mübteda olarak mahallen merfûdur. اَظْلَمُ haber olup damme ile merfûdur. مَنۡ  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  اَظْلَمُ 'ya mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası مَنَعَ ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. مَنَعَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَسَاجِدَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  مَنَعَ  fiilinin ikinci mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُذْكَرَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir.  ف۪يهَا  car mecruru  يُذْكَرَ  fiiline mütealliktir. اسْمُهُ naib-i fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  cümlesi, atıf harfi  وَ  ile  مَنَعَ ’ya matuftur. 

سَعٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ف۪ي خَرَابِهَا  car mecruru  سَعٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْ يُذْكَرَ [anılması] ifadesi, مَنَعَ َ[engelledi] fiilinin ikinci mef‘ûlüdür. Çünkü sen birini bir şeyden engellediğini anlatmak için  مَنَعْتُهُ كَذَا [o’na şunu engelledim] dersin. Nitekim وَمَا مَنَعَنَٓا اَنْ نُرْسِلَ [Bizim mucizeler göndermemize ancak … engel olmuştur”. (İsrâ 17/59)] ve وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا [İnsanların iman etmesine ancak … engel olmuştur.” (Kehf 18/55)] ayetlerinde de bu fiille ilgili aynı kullanım söz konusudur. اَنْ  edatıyla beraber harf-i cerin hazfedilmesi caizdir. Senin اَنْ يُذْكَرَ  َifadesini, [orada Allah’ın isminin anılmasını istemedikleri için mescitlere girilmesini engelleyenler] manasında mef‘ûlun leh olarak nasbetmen de mümkündür. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَظْلَمُ ; ism-i tafdildir. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ

 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا  cümlesi, اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur.

مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.

لَهُمْ  car mecruru  كَانَ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel  كَانَ ’nin muahhar ismi olarak mahallen merfûdur. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَدْخُلُو  fiili  نَ ’nun hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  هَٓا  mef’ûün bih olarak mahallen mansubdur. اِلَّا  hasr edatıdır. خَٓائِف۪ينَ  kelimesi  يَدْخُلُوهَٓا  ‘daki failinin hali olup, nasb alameti  ى ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَٓائِف۪ينَ , sülâsi mücerredi خوف  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

İsim cümlesidir. لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الدُّنْيَا  car mecruru,  خِزْيٌ ‘nun mahzuf haline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. خِزْيٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.

لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. عَذَابٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. عَظ۪يمٌ  kelimesi  عَذَابٌ 'nün sıfatı olup damme ile merfûdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

عَظ۪يمٌ۟ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ

وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiyye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı) 

مَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnad olup, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi formundadır. İstifham ismi  مَنْ  mübteda,  اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ , cümlesi haber konumundadır. 

Ayet, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, taaccüb ve inkar manası taşıması sebebiyle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. İstifhamda, tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Müsned olan  اَظْلَمُ  ism-i tafdil kalıbında gelerek mübalağa ifade etmiştir.

Başındaki harf-i cerle  اَظْلَمُ ‘ya müteallik  مَنْ ’in sılası olan  مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ  cümlesi, masdar teviliyle  مَنَعَ  fiilinin ikinci mef’ûlüdür. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

يُذْكَرَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  ف۪يهَا , konudaki önemine binaen, naib-i fail olan  اسْمُهُ ‘ya takdim edilmiştir.

اسْمُهُ  izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan  اسْمُ  ve  مَسَاجِدَ اللّٰهِ  izafetinde lafz-ı celâle muzaf olan  مَسَاجِدَ , şan ve şeref kazanmıştır.

Aynı üslupta gelen  وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف۪ي خَرَابِهَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  خَرَابِهَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü bir eylem olan harab etmek, zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

خَرَابِهَا ‘nın masdar vezninde gelmesi bu mübalağayı artırmıştır.

مَنۡ  ve  في ‘ lerde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Zalim olan kişilerin özellikleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

وَمَنْ اَظْلَمُ  sorusu nefy ifade eder. Yani: "Ondan daha zalim hiç kimse yoktur" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayetin bildirdiği hüküm, cins manasında Allah’ın bütün mescitlerini ilgilendiren genel bir hükümdür. Dolayısıyla, onlardan herhangi birinde Allah’ın anılmasını engelleyen kimse zulümde son derece ileri gitmiş olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetteki  مَنْ  kelimesinden murat, mananın umûmiliği, genelliğidir. Yani böyle davranan kim olursa olsun onlardan daha zalimi yoktur, olamaz. Nitekim, Allah’ın mescitlerinden murat da genel manasıyla yeryüzündeki tüm mescitler demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Ayette kastedilen tek bir mescit olduğu halde  مَسَاجِدَ  şeklinde çoğul ifade kullanılmasının iki izahı vardır:

- İlki: Bu mescitteki her yer secde yeridir. Bu kullanım [Meclislerde yer açın.] (Mücâdele 58/11) ayetindeki kullanıma benzer.

- İkincisi ise: Mescide teşrif ve tazim maksadıyla çoğul kullanılmış olmasıdır ki bunun benzeri Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında [Ey Resuller!] (el-Mü’minûn 23/51) ayetinde ve Cebrail hakkında [Derken melekler ona seslendi.] (Âl-i İmrân 3/39) ayetinde çoğul ifadenin kullanılmış olmasıdır. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim,Soru; 924)

Aslında engellenen, men edilen insanlar olduğu halde ayette  مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ  [Allah'ın mescidlerini men edenler] buyrulmuştur. Çünkü pislik atmak, yakıp yıkmak gibi fiiller insanlarla değil fakat doğrudan mâbedle ilgilidir. İnsanlar eski halinde olup onlar için bir değişiklik mevcut değildir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Sebep hususi olsa da hükmün umumi gelmesinde bir sakınca yoktur. Ayetin bildirdiği hüküm, cins manasında Allah’ın bütün mescitlerini ilgilendiren genel bir hükümdür. Dolayısıyla, onlardan herhangi birinde Allah’ın anılmasını engelleyen kimse zulümde son derece ileri gitmiş olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

سَعٰى ‘nin aslı, yürümektir. Burada talile delalet eden  في  harfiyle gelerek  ثُمَّ أدْبَرَ يَسْعى  (Naziat/22) ayetindeki gibi hakiki örfi mana gibi meşhur bir mecaz olarak sebep manasında gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

سَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  cümlesinde istiare-i tasrihiyye tebeiyye vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 928)

وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَا  [Mescidlerin harabiyetine çalışan] ifadesinin bir manası da, mescidleri Allah'ın adının anılmasından yoksun bırakmaktır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm - Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

 اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i işaretle marife olması, işaret edilene dikkat çekip tahkir etmek içindir. Zalim olma özellikleri sayılan kişiler اُو۬لٰٓئِكَ ‘de cem edilmiştir.

اُو۬لٰٓئِكَ ‘nin haberi olan  مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ  cümlesi, menfî  كان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَهُمْ  car mecruru,  كَانَ ‘nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. 

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَ  cümlesi, masdar teviliyle  كَانَ ‘nin muahhar ismi konumundadır. Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Nefy harfi  ما  ve istisna harfi  إلا  ile oluşan iki tekit hükmündeki kasr, كَانَ ‘nin ismi ve haberi arasındadır.  لَهُمْ ‘un müteallakı olan haber maksur/sıfat, masdar-ı müevvel maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

Mecrur haber, vasıf kuvvetindedir. Haber olarak gelen mecrurlar, zarflar, mübtedanın bununla vasıflandığını ifade ederler. Nahiv alimlerinin açıkladığı gibi kelamda  كائِنٍ  benzeri bir müstekar takdiriyle husûl ve sübut ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr Şuarâ/113)

يَدْخُلُوهَٓا  fiilinin failinden hal olan  خَٓائِف۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek hudûs ve yenilenme anlamı ifade etmiştir.

مَا كَان ‘li olumsuz sıygalar, gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir 3/79) 

خَٓائِف۪ينَ  kelimesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Yani müslümanlar o mescidleri de ellerine geçirir ve egemenlikleri altına alırsa o takdirde kâfirler oraya girme imkanını bulamazlar. Girecek olsalar bile müslümanların kendilerini çıkarmalarından ve oraya girdiler diye te'dip etmelerinden korka korka girerler. Bu kâfirin herhangi bir şekilde -ileride de yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde görüleceği üzere- mescide girme hakkına sahip olmadığının delilidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَ  [Böyleleri oralara ancak korka korka girebilmelidirler.] ifadesinde geçen  اُو۬لٰٓئِكَ (böyleleri, bunlar) zamiri çoğula işarettir, oysa öncesinde “yasak eden” ve “çalışan” ifadeleri tekil olarak kullanılmıştır. Bunun sebebi ise “yasak eden” ve “çalışan” ifadelerinin çoğul anlamda olmasıdır. “Oralara girebilmelidirler” ifadesi mescitlere işarettir ki burada “mescitler” çoğul olduğu için “oralara” zamiri müennes olarak kullanılmıştır.  مَا كَانَ  (değildir) ifadesi “olmaz” anlamındadır. خَٓائِف۪ينَ  (korka korka) ifadesi de hal olduğu için mansubdur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Fasılla gelen  لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  فِي الدُّنْيَا  car mecruru,  خِزْيٌ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.  خِزْيٌ , muahhar mübtedadır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فِي الدُّنْيَا  ibaresindeki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  الدُّنْيَا , içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  dünya, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

خِزْيٌ  kelimesi nekre gelerek bu cezanın anlayamayacağımız kadar kötü ve çok olduğu ifade edilmiştir. 

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında tezat vardır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  muahhar mübtedadır.

فِي الْاٰخِرَةِ  car mecruru,  عَذَابٌ ‘nun mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. عَذَابٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  عَذَابٌ  kelimesinin nekra gelişi tazim, kesret ve tarifi imkansız bir nev olduğunu ifade eder.

عَظ۪يمٌ۟  kelimesi  عَذَابٌ  için sıfattır. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Sıfat, mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.

Kur’an’da ceza ile ilgili bir açıklama olduğunda mutlaka bu cezaya bir nitelik iliştirilir. Örneğin, “azabun muhin”, “azabun azim”, “azabun elim”, “azabun şedid” gibi. Oldukça şiddetli, acı dolu, büyük, alçaltıcı bir azaptan bahsedilir. Bunlar cezanın Kur’an’da bahsedilen farklı nitelikleridir. Ama prensip olarak, “El cezâu min cins'il amel / Ceza amelin cinsindendir”. Yani verilecek ceza işlenen suç ile adalet gereği aynı cinsten olur. Eğer biri başkasını küçük düşürücü bir suç işlemişse benzeri bir ceza ile cezalandırılmalıdır. Eğer büyük bir suç işledilerse cezası da büyük olmalıdır. Eziyete sebep oldularsa, eziyet ve ıstırap dolu bir ceza ile cezalandırılmalıdır.  Azim azab; kişinin ölmesine müsaade etmeksizin tattırılabilecek en büyük azabı ifade eder. Bunu ancak Allah yapabilir.

Azim azab ifadesi 14 kere geçerken elim azap ifadesi 46 kere geçmiştir.

 لَهُمْ  iki kere tekrarlanarak ve takdim edilerek vurgulanmıştır.

الدُّنْيَا - الْاٰخِرَةِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, خِزْيٌ - عَذَابٌ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

في  ve  لهُمْ  kelimelerinin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ  cümlesiyle, وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

Görüldüğü gibi  لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ  sözüyle yetinilmemiş müsned olan  لَهُمْ tekrarlanmıştır. Bunun sebebi, bu kişilerin dünyada rezilliğe müstehak oldukları gibi; ahirette de büyük bir azaba müstehak olduklarını açıklamaktır.(Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

[Onlar için dünyada rüsvaylık vardır] öldürülmek ve esir edilmek gibi ya da hor görülmek ve cizye vergisi gibi. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)