Bakara Sûresi 120. Ayet

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ  ١٢٠

Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَنْ ve olmazlar
2 تَرْضَىٰ razı ر ض و
3 عَنْكَ senden
4 الْيَهُودُ (ne) yahudiler
5 وَلَا (ne de)
6 النَّصَارَىٰ hıristiyanlar ن ص ر
7 حَتَّىٰ kadar
8 تَتَّبِعَ sen uyuncaya ت ب ع
9 مِلَّتَهُمْ onların milletine (dinine) م ل ل
10 قُلْ de ki ق و ل
11 إِنَّ şüphesiz
12 هُدَى hidayeti ه د ي
13 اللَّهِ Allah’ın
14 هُوَ odur
15 الْهُدَىٰ asıl doğru yol ه د ي
16 وَلَئِنِ eğer
17 اتَّبَعْتَ uyarsan ت ب ع
18 أَهْوَاءَهُمْ onların arzularına ه و ي
19 بَعْدَ sonra ب ع د
20 الَّذِي
21 جَاءَكَ sana gelen ج ي ا
22 مِنَ -den
23 الْعِلْمِ ilim- ع ل م
24 مَا yoktur
25 لَكَ sana
26 مِنَ
27 اللَّهِ Allah’tan
28 مِنْ hiç
29 وَلِيٍّ bir dost و ل ي
30 وَلَا ve hiç
31 نَصِيرٍ bir yardımcı ن ص ر
 

Millet kelimesi Kur’ân’da hemen her zaman din manasında kullanılmıştır. Bizim kullanımımızdan biraz farklıdır. 

Din Allah’a, millet kelimesi de insanlara izafe edilerek aynı şekilde kullanılmış. İkisini de bütün bir yaşam tarzı olarak anlamamız lazım. Sadece belli ibadetleri yapmakla o din yerine gelmiş olmuyor.

İtikadi açıdan din, hukuki açıdan şeriat, inanç sistemi açısından millet denir. Aynı toplumu ifade etseler de, vurgu açısından farklılıklar vardır. Hatta topluluk cihetiyle de ümmet denir.

Nasara, yardım etti. Nasrani, Hristiyan. Hz. İsa’nın doğduğu yerin ismi: Nasâra.

Yahudi: Hz. Yakub’un oğlu Yahuda’dan veya Hz. İsa’dan sonra yaşayan alim Yahuda’dan gelir. Fakat bu isimlerin her ikisi de küçümseme amaçlıdır. Kur’ân’da geçişi hep onların kendi ağızlarındandır. Biz Yahudiyiz vs. gibi. Allah onlardan bahsederken “Beni israil” veya her iki din için de, “ehl-i kitap” ifadesini kullanıyor.

Ayeti kerimede sana ilim geldikten sonra ibaresinde geçen ilim, vahiy manasındadır.

 

 

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir.

تَرْضٰى  elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. عَنْكَ  car mecruru  تَرْضٰى  fiiline mütealliktir. الْيَهُودُ  fail olup damme ile merfûdur. 

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. النَّصَارٰى  atıf harfi  وَ  ile makabline matuf olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur.

حَتّٰى  gaye bildiren cer harfidir. تَتَّبِعَ  muzari fiilini gizli  اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, حَتّٰى  harf-i ceriyle  تَرْضٰى  fiiline mütealliktir. 

تَتَّبِعَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. مِلَّتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

حَتّٰٓى  edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

نْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, 3) Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

تَتَّبِعَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dır. 

İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

 قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ

Fiil cümlesidir. قُلْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri, اَنْتَ ‘dir. Mekulü’l-kavl  اِنَّ هُدَى اللّٰهِ ’dir. قُلْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

هُدَى  kelimesi  اِنَّ ‘nin ismi olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُوَ  fasıl zamiridir.  الْهُدٰى  kelimesi  اِنَّ ‘nin haberi olup elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi… Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir.

Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  لَ  harfi, mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. 

إِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّبَعْتَ  şart fiili olup, sükun üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Muttasıl zamir  تَ  fail olarak mahallen merfûdur. اَهْوَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. Kasemin cevabının delaletiyle şartın cevabı mahzuftur.

بَعْدَ  zaman zarfı  اتَّبَعْتَ  fiiline müteallik olup, fetha ile mansubdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.

جَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كَ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. مِنَ الْعِلْمِۙ  car mecruru  جَٓاءَكَ ‘deki failin mahzuf haline mütealliktir.

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّبَعْتَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi  تبع ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

 مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

Cümle, mukadder kasemin cevabıdır. Şartın cevabı kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur.

İsim cümlesidir. مَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. لَكَ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مِنْ  harf-i ceri zaiddir.  مِنَ اللّٰهِ  car mecruru  وَلِيٍّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. وَلِيٍّ  lafzen mecrur, muahhar mübteda olarak mahallen merfûdur.

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. نَص۪يرٍ  atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur.

 

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ

Ayet, atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümleye istikbalde asla manası kazandıran nefy harfi  لَنْ  aynı zamanda tekid ifade eder. Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَنْكَ, ihtimam için fail olan  الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى ‘ ya takdim edilmiştir.

النَّصَارٰى , temasül nedeniyle  الْيَهُودُ ‘ ya atfedilmiştir.

Gaye bildiren harf-i cer  حَتّٰى ‘ nın, gizli  أنْ ‘ le masdar yaptığı  تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup  حَتّٰى  ile birlikte  تَرْضٰى  fiiline mütealliktir. 

Cümledeki fiiller muzari sıygada gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Yahudi ve hristiyanların, onlara tabi olmadıkça Hz. Muhammed’den asla razı olmayacaklarının bildirilmesi aslında onların İslam’a girmeyeceklerinin, Hz. Peygambere tabi olmayacaklarının bildirilmesidir. Çünkü Hz.Muhammed’in onlara tabi olması gibi bir durum söz konusu olmadığı aşikârdır. Böyle anlam içine başka bir anlamın yerleştirildiği anlatım tarzı idmâc sanatıdır.

Burada kullanılan millet kelimesi ‘açık yol’ anlamına gelir. Bir görüşe göre “gidilen yol”, bir görüşe göre “mezhep, görüş”, bir görüşe göre de “insanlar saldırdıkları zaman müntesiplerinin müdafaa ettikleri yol” anlamına gelir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr Ömer)

Burada ”din" anlamındaki  مِلَّتَ  kelimesinin tekil olarak kullanılması, küfrün tek bir millet olmasındandır. Bu, onların: ”Bizim dinimiz hidayetin ta kendisidir, diğer dinler değil." yolundaki sözlerinin hikâyesidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ  ifadesi Yahudi ve Hristiyanların o gün İslam dinine girmeleri ümidi olmadığını ifade eden bir kinayedir. Çünkü Resulullah (s.a.v) onların dinine tabi olmadıkça İslam dinine girmeyeceklerdir. Resulullah (s.a.v) onların dinine tabi olmayacağı için onlar da Resulullah’dan (s.a.v) razı olmayacaktır. Kâfirûn Sûresi’ndeki ayetler de buna benzer:  لَٓا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَۙ ﴿٢﴾ وَلَٓا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَٓا اَعْبُدُۚ ﴿٣ ﴾Ben Sizin tapmakta olduklarınız da tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. (Kâfırûn 2-3) (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Yahudi ve Hıristiyanlar sanki şöyle diyorlar: “Rızamızı kazanmak için ne kadar uğraşsan da, dinimize tamı tamına uymadıkça biz senden asla razı olmayız.”)

Dolayısıyla, İslâm ’a girmeleri hususunda Rasûllullâh (s.a.v)’in onlardan ümidini kesmesi için Allah Teâlâ onların bu sözünü nakletmiştir. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ

Ayetin ikinci cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Haber cümlesiyle inşâ cümlesi birbirinden fasılla ayrılmıştır.

Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. قُلْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى  cümlesi,  اِنَّ  ve fasıl zamiriyle tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اِنَّ ’ nin ismi ve haberinin arasında giren fasıl zamiri, kasr ifade eder. Müsned, müsnedün ileyhe tahsis edilmiştir. Mübteda maksûr, haber maksûrun aleyhtir. Bu kasır, kasrı kalptir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 972)

اِنَّ ’ nin ismi, az sözle çok anlam ifade etme yollarından biri olan izafetle gelmiştir. Bu izafette esma-i hüsnaya ve bütün kemâl sıfatlara şamil lafza-i celâle muzâf olan  هُدَى, şan ve şeref kazanmıştır.

Haber olan  الْهُدٰى , marife gelmiştir. Müsnedin harfi tarifle marife olması, onun vasfının kemaline işaret etmenin yanında kasr ifade eder.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden fasıl zamiri, isim cümlesi ve müsnedin harf-i tarifle marife gelmesi olmak üzere birden çok tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)

Ayette kasr sıygasıyla hitap edilmiştir.  اِنَّ هُدَى اللّٰهِ  ve  الْهُدٰى  iki taraf da marife olduğu gibi, tekid harfi ve fasıl zamiri de gelmiştir. Cümlede dört tekid bir araya gelmiştir. Çünkü kasr, iki tekid yerindedir. Zira kasr tekid üzerine tekid demektir. Fasıl zamiri ve  إنَّ  de tekid ifade eder. İnkâr eden müşriklerin hali İslam’ın asıl hidayet olduğu manasının tekidini gerektirmiştir. ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Enam/71)

الْهُدٰى  kelimesinin başındaki elif lam istiğrak ifade eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 975.)

الْهُدٰى  kelimesindeki tarif cins içindir ve istiğrak ifade eder.  هُوَ  munfasıl zamirdir. Burada fasıl zamiriyle ve iki tarafın marife gelmesi şeklinde iki kasır üslubu bir arada kullanılmıştır. Böylece kasır manası vurgulanmıştır. Bu iki kasır şeklinden her biri diğerini tekit eder. Dolayısıyla bütün tereddütler giderilir. İzafî kasırdan maksat muhatabın itikadını reddetmek olduğunda ve muhatab tekitteki maksadı anlamayacak bir durumda ise ikinci bir tekid getirilmiştir. Bu da  اِنَّ  harfidir. Bu hükmü tekit etmek için gelmiştir. Dolayısıyla bu cümlede birçok tekit unsuru vardır: اِنَّ  harfi, Kasr, Fasıl zamiriyle tekid. Bunlar 4 tekid unsurudur. Çünkü kasır, tekid üzerine tekid demektir. İki tekid sayılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 

هُدَى  cümledeki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الْهُدٰى - الْيَهُودُ  kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ [De ki: 'Hidayet, ancak Allah'ın hidayetidir.] Bu, İslam dinidir. İnsanları Hakka götürür, sizin davet ettiğiniz batıl dine değil. Sizin davet ettiğiniz hidayet değil, heva yani nefsanî istek ve arzulardır. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى  “Hidayet , Allah’ın hidayetidir” buyurulmuştur. Yani Allah’ın dosdoğru yolu olan İslâm, gerçek mânada hidayetin ta kendisidir. Hidayet olarak isimlendirilmesi doğru olan, sadece budur. O, her şeyiyle ve tamamıyla hidayettir. Öyle ki, onun dışında bir hidayet yoktur. Sizin ittibâ etmek üzere çağırdığınız şey ise hidayet değil ancak hevâdan ibarettir. Dikkat edersen Allah şöyle buyuruyor: “Şayet sen, sana gelen ilimden”, yani doğru delillerle sahihliği bilinen dinden “sonra bunların hevâlarına”, yani arzu, ihtiras ve bid‘atlerden ibaret olan sözlerine “uyacak olursan…” (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

وَ , istînâfiyye, ل ; mahzuf kasemin cevabının başına gelen muvattiedir. Kasem üslubunda gayrı talebî inşâî isnad olan terkipte  لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ  cümlesi, şart üslubunda haberî isnaddır. Şart cümlesi mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şartın cevabı, kasemin cevabının delaletiyle mahzuftur. Şartın cevabının ve kasemin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. Mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, faide-i haber talebî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Muzâfun ileyh konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sılası olan  جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ , müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir.

لَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ  (Sen onların arzularına uyarsan) cümlesi, hakta sebatı sağlamak için yapılan teşvik ve tahrik kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefasir, Bakara /145)

بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana ilim geldikten sonra] cümlesindeki ilim, vahiyden kinayedir.

جَٓاءَ  fiilinin  الْعِلْمِۙ ‘ ye nisbet edilmesi istiare sanatıdır. Canlılara mahsus olan gelme fiili ilme nispet edilmiş, böylece cansız olan bir şey canlı yerinde kullanılmıştır. Mübalağa için gelen bu üslupta tecessüm sanatı vardır.

Kasemin cevabı olan  مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ  cümlesi, menfi isim cümlesi formunda gelmiş faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَكَ  mahzuf habere müteallıktır. Zaid  مِنْ  harfinin dahil olduğu  مِنْ وَلِيٍّ  muahhar mübtedadır.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

وَلَا نَص۪يرٍ , tezayüf nedeniyle  مِنْ وَلِيٍّ ‘ e atfedilmiştir.

لَا نَص۪يرٍ ’e dahil olan nefy harfi, olumsuzluğu tekid için gelen zaid harftir. Mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir.

مَا  ve  لَٓا  harflerinde tefennün sanatı vardır. Yakın manada olan farklı kelimeler kullanılarak hoşa gitmeyecek tekrardan kaçınılmıştır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden olumsuz isim cümlesi, zaid harfler ve kasem olmak üzere birden fazla tekid unsuru içeren bu ve benzeri cümleler, çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

وَلِيٍّ - نَص۪يرٍ  kelimeleri arasında murâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu kelimelerdeki nekrelik nev ve kıllet ifade eder. Zaid  مِنْ  ve لَٓا  harfleri, kelimelere “hiçbir” anlamı kazandırmıştır. Olumsuz siyakta nekre, umum ve şumûle işaret eder.

Lafza-i celâl cümlede ilâhî mehabeti arttırmak ve haşyet uyandırmak amacıyla tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Farklı görevlerdeki  مِنَ ’ ler arasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نَص۪يرٍ - النَّصَارٰى  kelimeleri arasında cinas-ı muzari ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

الوَلِيِّ  (dost) ve النَّصِيرِ  (yardımcı) kelimelerinin olumsuzluğu, şartın cevabı olup cevaptan yani azap ve cezadan kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Rad/37)

وَلِيٍّ  kelimesine  مِنْ  harfinin dahil olması umumi olarak olumsuzluğu tekid içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Rad/37)

[Eğer onların arzularına uyacak olursan] Yani din ve kıble konusunda [onların arzularına uyacak olursan demektir. Burada  اَهْوَٓاءَهُمْ [arzular] kelimesi tekil değil çoğul kullanılmıştır, bunun sebebi ise ihtilaf halinde olan (hak yolun dışında bulunan) grupların arzularının tek olmamasıdır, aksine her birinin kendine özgü arzuları, hevaları vardır. Bu sebeple Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (s.a.v) ‘ın onların hepsinin arzusuna uymadan hepsini razı edemeyeceğini haber vermektedir.

جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ [Sana gelen ilimden sonra] Yani: İslam’ın hakikatinin, küfrün batıllığının ve kıblenin Kâbe olduğunun beyan edilmesinden sonra demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ [Onların arzularına uyarsan] ibaresi heyecanlandırma ve uyarı kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Millet, lügatte esasen söyleyip yazdırmak veya ezbere yazmak manasına gelen  اِمْلاَلْ masdarıyla, yani “imla” manasıyla ilişkili olan bir isimdir. Zemahşeri'nin “Esas”taki beyanına göre; asıl manası “tutulup gidilen yol” demektir ki, eğri veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat manasında kullanılmıştır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

يَهُودُ ; Yahudîler’dan sonra  نَّصَارٰى [Hristiyanlar]‘dan önce nefyin (olumsuzluğun) tekidi için  لَا  harfinin zikredilmesi, daha önce de geçen bir gerçeğe işaret eder ki, Yahudilerin taassubu, Hristiyanlardan daha şiddetlidir.

Bir de ayet bize bildiriyor ki, Yahudi ve Hristiyanlardan her birinin rızası, diğerinin rızasına ters düşmektedir. Bunun anlamı şudur:"Resûlüm! Yahudileri ve Hristiyanları kendi dinleriyle baş başa bıraksan da, sen onların dinine uymadıkça onlar senden asla razı olmayacaklardır."

Burada Kur’ân'ın icâzı (az sözle çok şey anlatma) söz konusudur. Bu ayet, Peygamberin (s.a.v) o Yahudilerin ve Hristiyanların imana gelmesinden umudunu kestiğini, mükemmel bir üslûbla ifade eder.

Bu ayet-i kerîme, İslâm heyecanını artırmak ve aşkını alevlendirmek amacına yöneliktir. Yoksa Peygamberin onların dinine uyması tasavvur edilebilir mi? (Ebüssuûd, İrşâdü’l - Akli’s-Selîm)

Zuhaylî’nin açıklamasına göre burada Allah Teâlâ varsayım yoluyla “şayet onların hevalarına uyarsan” buyurdu. Yani eğer kıble Kâbe’ye döndürüldükten sonra -Beyt-i Makdis’deki kıblelerine yönelmek gibi- onların görüşlerine uyarsan ve onlara güzel görünmeye çalışırsan, Allah’a karşı sana yardım edecek, seni Allah’ın cezalandırmasından koruyup, ona engel olacak ve seni o azaptan kurtaracak kimse olmaz. Bu ayet, aslında  إياك أعني واسمعي يا جارة  (kızım sana söylüyorum gelinim sen anla) kabilinden Müslümanlara bir ta‘rîzdir. Aynı şekilde hak dini tanıyıp bildikten sonra dalalet ehlinin yoluna uyan ilim sahiplerine şiddetli bir tehdit vardır. Yine bu ayet, kâfirlerin ümitlerini kesip boşa çıkarmakta ve müminleri dinlerinde sebat etmeye teşvik etmektedir. Resulullah’a (sav) hitap edilmiş, ümmeti kast edilmiştir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

İbn Kesîr’e (öl. 774/1374) göre bu ayette Ku’rân ve sünnetten bilgiye sahip olduktan sonra yahudi ve hristiyanların yoluna tabi olan ümmet için tehdit ve pek şiddetli bir vaid vardır. Hitap her ne kadar peygambere olsa da emir ümmetinedir. Bikâî ise ne dost ne de yardımcı bulamayacakları beyan edilen grubun, Müslüman olduktan sonra hala yahudi ve hristiyanlardan yardım isteyen, onlarla dostluk kuran münafıklar olduğunu zikretmiş, Allah Teâlâ’nın ayeti bu sebeple tehdit ile sonlandırdığına dikkat çekmiştir. Mümin en ufak bir hareketle olsa dahi yahudi ve hristiyanlara benzememelidir. Bu vb. ayetler müminlere hep bunu hatırlatmaktadır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l -Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında) 

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 1) Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

 

2) Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm” demesi gibi.

3) Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme.” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)