Bakara Sûresi 158. Ayet

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ  ١٥٨

Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur.Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ şüphesiz
2 الصَّفَا Safa
3 وَالْمَرْوَةَ ve Merve
4 مِنْ -ndandır
5 شَعَائِرِ nişanları ش ع ر
6 اللَّهِ Allah’ın
7 فَمَنْ kim
8 حَجَّ hacceder ح ج ج
9 الْبَيْتَ Ev’i ب ي ت
10 أَوِ ya da
11 اعْتَمَرَ ömre yaparsa ع م ر
12 فَلَا yoktur
13 جُنَاحَ hiçbir günah ج ن ح
14 عَلَيْهِ kendisine
15 أَنْ
16 يَطَّوَّفَ tavaf etmesinde ط و ف
17 بِهِمَا onları
18 وَمَنْ ve kim
19 تَطَوَّعَ kendiliğinden yaparsa ط و ع
20 خَيْرًا bir iyilik خ ي ر
21 فَإِنَّ şüphesiz
22 اللَّهَ Allah
23 شَاكِرٌ karşılığını verir ش ك ر
24 عَلِيمٌ (yaptığını) bilir ع ل م
 

Safa ve Merve Allah’ın şiarındandır. Yani Allah’ı hatırlatan, Allah’ın remzi, semboludur.

İnsan beyni kelimelerle değil sembollerle düşünüyormuş. O yüzden bu işaretler çok önemlidir. Şiar ile şuur aynı kökten gelir. Bu da şiarın beyinde yer ettiğine işaret eder.

Safa ve Merve’de birer tane put varmış. İnsanlar eskiden o putları da tavaf eder ve ikisi arasında gidip gelirlermiş. İslamın gelmesiyle o putlar devre dışı kaldılar. Onların yerleri arasında gidip gelmek acaba günah olur mu, diye düşünülmüş. Bu ayet o sebeple nazil olmuş.

Hacc: Ziyaret amacıyla bir yere gitmek.

Hüccet: Delil, bu kökten geliyor. Delili elde etmek için üzerinde çok düşünmeye işaret vardır.

Bu ayeti kerime umrede say yaparken her Safa ve Merve'ye çıkarken okunur.

Allah yolunda öldürülenler, mallar, canlar ve ürünlerden eksiltilme sınavları yolculuğumuzun Allah’ın yanında başladığı ve tekrar O’na döndürüleceğimizden bahsedilirken Safa ve Merve’ye nereden geldik diye düşünebilir insan.

Şöyle ki; Bu ümmetin bütün kadın ve erkeklerine dünyada karşılaşacakları sınavlarla nasıl başedeceğini öğretiyor Allah Teala. Hem de muhteşem bir kadını, Hz.Hacer’i rol model yaparak. Safa ile Merve arasındaki yolculukta korku var, açlık var, ürünlerden eksilme var.. Semerat kelimesi meyve anlamına gelmekle birlikte Araplar  çocuklar için de kişinin meyvesi, ürünü anlamında bu kelimeyi kullanırlar.

Allah hepimizi Safa ile Merve arasındaki yolculuğumuzda ne için Say ettiğini bilenlerden eylesin.

 

Şeâir kelimesinin kökü şe’ar (شعر) olup kıl, saç, tüy demektir. Şuur kelimesi buradandır. Yani, incelik konusunda tıpkı kıla isabet etmek gibi olan bir bilgiyi elde etmek demektir. Şair kelimesi de buradandır. Kıvrak zekası ve duyarlı bilgisinden dolayı bu isim verilmiştir.

 I’temera sözcüğünün kökü, amera (عمر) olup imar etti/işledi demektir. İmâra bayındır olmak demektir. Ömür, bedenin hayatla bayındır kaldığı süredir. Tamir, fiilen uzun ömür vermek veya sözle uzun ömür dilemek demektir. Benzer şekilde Türkçe’de ma’mur, imar, mimar, imaret, hamarat kelimeleri kullanılır. Umrenin iftial babında gelmesi (اِعْتِمَار), eylemin zorluğuna delalet eder.

Cünah kelimesi cenah ve günah olarak Türkçe’de kullanılmaktadır.

Te’tavva’a (تَطَوَّعَ) boyun eyme manasındaki tav’a طوع kökündendir (itaat, taat). Tefe’ul babında gelen bu kelimede zorlanarak boyun eğme söz konusudur. Örfte ise farz olmayan, gönüllü yapılan ibadet için kullanılmıştır.

 

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ  

 

İsim cümlesidir. إنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

ٱلصَّفَا  kelimesi  إنَّ ‘nin ismi olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, إنّ سعي الصفا  şeklindedir. ٱلۡمَرۡوَةَ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. مِن شَعَاۤىِٕرِ  car mecruru  إِنَّ ’nin mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. ٱللَّهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olarak kesra ile mecrurdur.

فَ  istînâfiyyedir. مَنۡ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

حَجَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  ٱلۡبَیۡتَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.  

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. ٱعۡتَمَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

لَا  cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir.  اِنَّ  gibi ismini nasb, haberini ref eder. 

جُنَاحَ  kelimesi  لَا ‘nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. عَلَیۡهِ  car mecruru لَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  في  harf-i ceriyle  جُنَاحَ ’ya mütealliktir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يَطَّوَّفَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِهِمَا  car mecruru  یَطَّوَّفَ  fiiline mütealliktir.  

Fiili muzarinin başına “ اَنْ ” harfi geldiği zaman onu nasb ettiği gibi anlamını da masdara çevirmektedir. Bu tür masdarlara masdar anlamı içerdikleri için “tevilli masdar (masdarı müevvel cümlesi)” denmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

أَوِ  atıf harfi ibâhe içindir. İbaheden kasıt, muhatabı atfa konu olan iki unsurdan sadece birini yahut ikisini birlikte tercih noktasında serbest bırakmaktır. أَوِ  atıf edatının bu anlamı yüklenebilmesinin şartı, öncesindeki sözün emir anlamı içeren bir formda varit olmasıdır. (Arapça'da Meani (Semantik) Açısından Atıf (Bağlama) Edatları / Halil İbrahim Kaçar)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَطَّوَّفَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi طوف  ’dir. Aslı يتطوّف  şeklindedir. Mahreç yakınlığından hafiflik olsun diye  تَ  harfi  طَّ ‘ya kalbedilmiştir. 

Bu bab fiile mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.

ٱعۡتَمَرَ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عمر ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.


وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ


İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مَن  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَطَوَّعَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. خَيْراً  mef’ûlün bih olup fetha ile mansubdur. Veya sıfatı olan masdardan naib mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, تطوعًا خيرًا  şeklindedir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

إِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنّ ‘ nin ismi olup fetha ile mansubdur. شَاكِرٌ  kelimesi  اِنَّ ‘ nin haberi olup damme ile merfûdur.  عَل۪يمٌ  ikinci haber olup damme ile merfûdur.

تَطَوَّعَ  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi  طوع ’dır. 

شَاكِرٌ , sülâsi mücerredi  شكر  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ


İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ شَعَٓائِرِ اللّٰهِۚ ‘nin müteallakı olan  اِنَّ ‘nin haberi mahzuftur. 

الصَّفَا - الْمَرْوَةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

شَعَٓائِرِ اللّٰهِ  izafetinde lafza-i celâle muzâf olan  شَعَاۤىِٕرِ  şan ve şeref kazanmıştır. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

شَعَاۤىِٕرِ  kelimesi  شاعر  kelimesinin çoğulu olup vakfe alanı, sa‘y bölgesi ve kurban kesme yeri gibi alamet-i farika/ nişan hükmünde olan ibadet mekânlarına denir.  شعر  Şiir, bilgi, شعار  bildirmek, مَشاعر bilinen yerler demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 


فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَاۜ

فَ , istînâfiyyedir. 

Şart üslubunda gelen cümlede  مَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki   حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ  cümlesi mübtedanın haberidir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

فَ  karinesiyle gelen  لَا جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا  şeklindeki cevap cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi  لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  جُنَاحَ  kelimesi  لَا ’nın ismidir. Sübut ve istimrar ifade eden cümlede îcaz-ı hazif sanatı vardır.  عَلَيْهِ ’ nin müteallakı olan  لَا ’nın haberi mahzuftur.

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَطَّوَّفَ بِهِمَا  cümlesi, masdar tevili ile takdir edilen  في  harf-i ceriyle  جُنَاحَ  kelimesine mütealliktir.

Masdar-ı müevvel müspet muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

حَجَّ  ve  یَطَّوَّفَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

Şart isimleri, ism-i mevsûller gibi umum ifade eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 103)

فَلَا جُنَاحَ عَلَیۡهِ أَن یَطَّوَّفَ بِهِمَاۚ  [Onları tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur.]  Yani bu konuda bir günah bulunmaz. جُنَاحَ  kelimesi meyletmek anlamındaki  جُنُوحَ  mastarından türemiştir. Hayırdan şerre yönelince günah ortaya çıkar [bu sebeple  جُنَاحَ (yani meyletme) günah anlamında kullanılır]. طاف ; tur atmak ve dönmek, تَطَوُّفُ  ise; bu işi çokça yapmaktır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve  Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)


وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْراًۙ فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ


Cümle atıf harfi  وَ ‘la şart cümlesi olan  حَجَّ الْبَيْتَ اَوِ اعْتَمَرَ  ‘ya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart üslubunda gelen cümlede  مَنْ تَطَوَّعَ خَيْراً  cümlesi, şarttır.  مَنْ  şart ismi mübteda, müspet mazi fiil sıygasındaki  تَطَوَّعَ خَيْراًۙ  cümlesi, mübtedanın haberidir. 

Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mef’ûl olan  خَيْراًۙ ‘ın nekreliği muayyen olmayan cins ifade eder.

یَطَّوَّفَ - تَطَوَّعَ  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

فَ  karinesiyle gelen  فَاِنَّ اللّٰهَ شَاكِرٌ عَل۪يمٌ  şeklindeki cevap cümlesi,  اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Haber olan iki vasfın aralarında  و  olmaması Allah Teâlâ’da ikisinin birden mevcudiyetini gösterir.

شَاكِرٌ - عَل۪يمٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. Bu iki kelimenin ayetin anlamıyla olan mükemmel uyumu teşâbüh-i etrâf sanatıdır. 

شَاكِرٌ  ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

عَل۪يمٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Bu son cümle Kur'an’da ufak değişikliklerle tekrarlanmıştır. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitlensin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اِنَّ  ile, haberdeki mübalağa sigalarıyla, celâl ve kemal ifade eden lafza-i celâlin zikredilmesi ile tekid edilmiştir. Bu lafza-i celâl, dinleyen kişinin kalbine korku saçar. Bu nedenle birçok fasılada bulunur. Bu mevki, bulunduğu siyaka bağlı olarak başka ayetlerde bulunmayan manalar da kazandırır. Bu gerçekten mühimdir. Yani aynı kelimeler ve aynı terkipten oluşmuş bir fasıla, her zaman aynı şeye delalet etmez. Çünkü siyak, o ibareye başka delaletler de kazandırır. Lafız ve terkiplerin bir olması, onları asıl manada birleştirir, ancak siyak onları ayırır, çeşitlendirir ve aynı olan ibareleri birbirinden uzaklaştırır ya da yaklaştırır. Siyak, manaları dolayısıyla bu farklılığa sebep olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 3, s.166)

Ebû Müslim  تفعَّل  vezninde olan  تَطَوَّع  kelimesinin  طَاعَ  kökünden olduğunu söylemiştir. Birisi, ister  طَاعَ ، isterse, تَطوَّفَ  desin farketmez. تفعَّل  vezninde, bir şeyi çok yapmak manası vardır, اَلطَّوْعُ  kelimesi ise, inkıyâd ve sana bizzat vacib olmadığı halde, nefsinin arzusuyla ve kendisine istek duyduğun şeydir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَطَوَّعَ  [Kendi isteğiyle] ifadesinden amaç, herhangi bir baskı ve zorlama olmadan yapılan iştir. Yani, her kim herhangi bir zorlama olmadan, kendi isteğiyle Allah'a yakınlaştırıcı davranışlarda bulunursa, kuşkusuz yüce Allah onun bu tür davranışını karşılıksız bırakmayacaktır. Çünkü Allah, söz konusu kimsenin niyetini bilir ve onun karşılığını en güzel bir şekilde verir.

Bu ayette, farz ibadete olduğu gibi, nafile ibadet yapmaya da bir teşvik vardır. Buna göre yüce Allah, bir tek nafileyi bildiği ve karşılıksız bırakmadığı gibi, daha fazlasını nasıl bilmesin veya nasıl karşılıksız bıraksın? Öte yandan kişinin oruçla nefsine hakim olduğu, zekatla kötülüklerden arındığı, namazla ruhani bir mertebeye çıktığı ve hac ile Allah'a kavuştuğu bilinen bir gerçektir. 

شَاكِرٌ عَلِیمٌ  [İtaata sevap verir] demektir. Ebüssuûd şöyle der: Allah kullarına bolca ihsan edeceğini bildirmek için, itaata karşı sevap verir ye­rine,’ itaatini kabul eder’ buyurdu. Şükrü zikretmiş, mecazını yani onun karşılığı olan mükafatı kastetmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

شَاكِرٌ  ifadesinde istiare-i temsiliyye vardır. Bu teşbih, sevabın hızlanmasını ve gerçekleşmesini temsil eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

فَإِنَّ ٱللَّهَ شَاكِرٌ عَلِیمٌ  cümlesi, aslında gizli olan şartın cevabının illet ve sebebidir. Yani her kim gönüllü olarak bir hayır yaparsa, Allah onun mükâfatını verir; çünkü Allah, Şâkir'dir, Alîm'dir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Hak Teâlâ'nın  عَلِیمٌ  vasfına gelince, bunun manası, Allahü Teâlâ'nın mükâfaatların tam miktarını bildiğini, bu sebeple de hak edenin hakkını eksiltmediğini ifade etmektir. Çünkü Allahü Teâlâ mükâfaatın mikdarını ve mükâfaata ne kadar fazlalık yaptığını bilendir. Bu mana Cenâb-ı Hakk'ın,  عَلِیمٌ  sözünün, شَاكِرٌ  sözüyle bir münasebeti olması için, söze en uygun düşen manadır.

“…Allah’ın şâkir olması mecazidir. (Tavaf, sa’y vb.) Taatlere karşılık ve mukabelede bulunmak, şükür diye isimlendirilmiştir…Alîm vasfına gelince bunun manası; Allah Teâlâ’nın vereceği mükafatların tam miktarını bildiğini ve bu sebeple de hak edenin hakkını eksiltmediğini ifade etmektir. Çünkü Allah mükafatın miktarını ve mükafatı ne kadar arttıracağını bilendir.” Yani Allah müminlerin ibadetlerine şâkir sıfatıyla karşılık veren olup, alîm sıfatıyla da her birine vereceği mükafatı bilendir. (Keziban  Dut, Ayet Sonlarındaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)