يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ ١٦٨
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | يَا أَيُّهَا | ey |
|
| 2 | النَّاسُ | insanlar |
|
| 3 | كُلُوا | yeyin |
|
| 4 | مِمَّا | şeylerden |
|
| 5 | فِي | bulunan |
|
| 6 | الْأَرْضِ | yeryüzünde |
|
| 7 | حَلَالًا | helal |
|
| 8 | طَيِّبًا | temiz |
|
| 9 | وَلَا |
|
|
| 10 | تَتَّبِعُوا | ve izlemeyin |
|
| 11 | خُطُوَاتِ | adımlarını |
|
| 12 | الشَّيْطَانِ | şeytanın |
|
| 13 | إِنَّهُ | çünkü o |
|
| 14 | لَكُمْ | sizin |
|
| 15 | عَدُوٌّ | düşmanınızdır |
|
| 16 | مُبِينٌ | apaçık |
|
Yiyeceklerimizin helal olması yanında temiz olmasının da önemi var. Bugün genetiği bozulmuş, yanlış beslenen hayvanlar konusu önem kazanıyor. Vücudumuzun bu besinleri tanımadığı bunun için de faydalanamadığı, hastalıkların çoğaldığı söyleniyor.
Şeytanın ilk adımı haram yedirmektir. Cennette Hz. Adem’e de ölümsüz olmak için yasak ağaca yaklaşmasını söylemiştir.
Anlatılmak istenen şeytanın bize olan düşmanlığı olduğu için lekum, takdim edilmiştir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ
يَٓا nida harfidir. اَيُّ münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni mahallen mansubdur. هَا tenbih harfidir. النَّاسُ münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ ‘dır.
Fiil cümlesidir. كُلُوا۟ fiili نَ ‘ un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle كُلُوا fiiline mütealliktir. فِی ٱلۡأَرۡضِ car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir.
حَـلَالاً ‘nin irabı hakkında birkaç görüş vardır: Birincisi, masdardan naib mef’ûlü mutlak olup takdiri, أكلا حلالا. ‘dir. İkincisi, ism-i mevsûl مَّا ‘nın hali olup takdiri, كلوا الذي تنتجه الأرض حلالا ‘dir. Üçüncüsü, كُلُوا ‘nin mef’ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, كلوا إنتاجا حلالا şeklindedir.
طَـيِّباً ‘ nin irabı hakkında iki görüş vardır: Birincisi, حَـلَالاً mef’ûlün bih veya hal ise طَـيِّباً onun sıfatı olup fetha ile mansubdur. İkincisi, حَـلَالاً masdardan naib mef’ûlü mutlak ise طَـيِّباً mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Takdiri, كلوا الحلال ممّا في الأرض أكلا طيّبا (Yeryüzünde helal olanı temizinden yeyin.)şeklindedir.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde اَيُّهَا, müennes isimlerde اَيَّتُهَا getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ
Cümle atıf harfi وَ ile nidanın cevabına matuftur.
Fiil cümlesidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَتَّبِعُوا۟ fiili ن ’ un hazfıyla meczum muzari fiildir.Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. خُطُوَ ٰتِ mef‘ûlün bih olup, nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. Aynı zamanda muzâftır. الشَّيْطَانِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
تَتَّبِعُوا fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi تبع ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri إِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. لَكُمۡ car mecruru عَدُوٌّ ’nin mahzuf haline mütealliktir. عَدُوٌّ kelimesi إِنَّ 'nin haberi olup damme ile merfûdur. مُّبِینٌ kelimesi عَدُوٌّ ’in sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَبَانَ kelimesi hem müteaddi (geçişli) ve hem de lâzım (geçişsiz) bir fiildir. Yani, مُّبِینٌ kelimesi bu kökten gelmektedir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
مُب۪ينٌ ism-i fail vezninde sıfat-ı müşebbehedir.“Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ
Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. يَٓا nida edatı, اَيُّ münadadır. هَا tekid ifade eden tenbih harfidir.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.
Nidanın cevabı olarak gelen كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَـلَالاً طَـيِّباًۘ cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Cümle emir üslubunda gelmiş olmasına rağmen hakiki manada emir değildir. Bu yüzden cümle mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Emir imtinan, yani nimetleri hatırlatma manasındadır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1263)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا başındaki harf-i cerle كُلُوا fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl مَّا ’nın sılası mahzuftur. فِي الْاَرْضِ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
طَـيِّباً kelimesi mahzuf mefûlü mutlaktan naib mef’ûl olan حَـلَالاً için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
حَـلَالاً ‘den sonra طَـيِّباً lafzının zikri, hususun umuma atfı babında ıtnâbtır. Çünkü helal olan zaten güzeldir.
حَـلَالاً - طَـيِّباً kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
مِمَّا فِي الْاَرْضِ ibaresindeki مِنْ cer edatı, teb’iz yani bazısı, bir kısmı manasındadır. Çünkü yeryüzünde bulunan her şey yenen şeylerden değildir. حَـلَالاً kelimesi, كُلُوا fiilinin mefûlü olabileceği gibi, مِمَّا فِي الْاَرْضِ ibaresinden hal de olabilir. طَـيِّباًۘ her tür şüpheden arınmış, tertemiz, demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr - Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ
Cümle, atıf harfi وَ ‘ la nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Önceki ayetteki yasağın nedenini açıklayan ta’lil cümlesidir. Ta’lil cümleleri ıtnâb babındandır.
خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ izafeti az sözle çok anlam ifade etmenin yanında tahkir içindir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
الشَّيْطَانِ kelimesindeki marifelik cins içindir. Ahd için olması da caizdir. Bundan murad İblisdir. İblis aslında şeytanlar ve amirleridir. Hepsi de şeytanların vesvesesinden kaynaklanır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ [Şeytanın izleri] terkibi şeytana uyma ve onun izlerine tabi olmaktan istiaredir. Telhîsü'l-beyân yazarı şöyle der: Bu ifade şeytanın emirlerine itaatten ve birşey yapmaya davet ettiği sözünü kabul etmekten sakındırma konusunda en beliğ ifadedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)
“Şeytanın adımlarına tabi olmak” onu taklit etmek, örnek almaktan kinayedir. Vesvesesine ve süslemelerine aldanmadan onun emrettiğini terk etmelidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 1265)
وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ [Şeytanın adımlarını takip etmeyin]. Şeytanın çizdiği yoldan gitmeyin; onun yolunu izlemeyin. Heva ve isteklere boyun eğerek onu takip etmeyin, onun vesveselerine kapılmayın. Şeytan helali haram, haramı da helal kılar. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
خُطُوَاتِ [Adımlar] kelimesi, خُ 'nin dammesi ve طُ 'nin sükunu ile خُطْوَاتِ şeklinde de okunur. خُطْوَاتِ , ilk harfinin üstün okunmasıyla خطوة kelimesinin çoğulu olup “Adam yürüdü, adım attı.” demektir. Binaenaleyh bunun müfredini söylemek istediğinde, ilk harfi meftun olarak خطوة (adım); cemisini söylemek istediğinde, ya ilk harfi meftun olarak خَطَوَاتِ ya da ilk harfi mazmûm olarak, خُطُوَاتِ dersin ki bununla hal, harekat ve gidişat kastedilmiştir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, Nur/21)
اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur لَكُمْ , ihtimam için amili olan عَدُوٌّ ’e takdim edilmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
عَدُوٌّ için sıfat olan مُب۪ينٌ , mevsûfunun sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan tetmim ıtnâbı sanatıdır.
مُب۪ينٌ , sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
مُب۪ينٌ kelimesi أبانَ fiilinden ism-i fail kalıbındadır ve بانَ fiilinin manasını mübalağalı olarak ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Yasin/60)
Bir soruya cevap verilirken çoğunlukla cümlenin başında إِنَّ bulunur. Yani, lafzî ve mukadder soruların cevaplarının başında bulunur. Ya da soru soran kişinin, verilecek cevabın aksi bir düşünceye sahip olduğunun bilindiği durumlarda (yani inkâr makamında) cevabın başına إِنَّ gelir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Çünkü o, sizin için (Rabbinizden ayıran) bir düşmandır. Bu cümle yasağın sebebidir. Şeytana ibadet ve itaat edilmez, ondan uzak durulur. مُب۪ينٌ kelimesi, bu düşmanlığın açık olduğunu ifade eder. Çünkü أبان fiili, açığa çıktı ve açığa çıkardı demektir. أبان الرجل , durumunu açıkladı, ortaya koydu demektir. Muhakkak ki şeytan düşmanlığı destekler ve ortaya koyar. İnsan ona nasıl kulluk edebilir?
Düşmanlar iki çeşittir: Düşmanlığını açıklayan ve düşmanlığını gizleyen.
Düşmanlık da iki çeşittir: Sahibi gizlemek istese bile açık olan düşmanlık ve gizli düşmanlık. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s. 285)
İbn Âşûr burada إِنَّ ‘nin yalnız haberin ihtimamı için kullanıldığını; çünkü şeytanla insan arasındaki düşmanlık, müşrik ve müminler tarafından kesin olarak bilinmektedir demiş veya إِنَّ harfinin tekit için kullanıldığını zikretmiştir. Bu harf aynı şekilde inkâr veya şüpheyi ret için değil de durumun enteresanlığını ifade için de kullanılır. İbn Âşûr’ûn إِنَّ için zikrettiği anlamlardan birisi, onun ta’lîl ve rapt manasını ifade eder. Bakara 32. ve Âli İmran 96. ayetleri buna örnektir. Cümlede ihtimam için kullanıldığında إِنَّ ‘nin özelliklerinden birisi fâ-i tefrî’aya (teferrutlandırma) ihtiyaç duymaması, ta’lîl ve rapt ifade etmesidir. (İbn Âşûr’ûn Et-tahrîr Ve’t-tenvîr Adlı Eserinde Sarf Ve Nahiv Merkezli Tercihleri / Aboubacar Mohamadou)
اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌ [Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.] Ayetin bu bölümü yasaklama nedenini açıklıyor. Yani basiret sahibi olanlar, onun apaçık bir düşman olduğunu bilirler. Ancak basiretten yoksun olup kendi heva ve istekleri doğrultusunda gidenler şeytanın samimi dostudur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)