اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ ١٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | أَوْ | ya da (onlar) |
|
| 2 | كَصَيِّبٍ | boşanan yağmur gibi |
|
| 3 | مِنَ | -ten |
|
| 4 | السَّمَاءِ | gök |
|
| 5 | فِيهِ | içinde |
|
| 6 | ظُلُمَاتٌ | karanlıklar |
|
| 7 | وَرَعْدٌ | ve gök gürlemesi |
|
| 8 | وَبَرْقٌ | ve şimşek (ler) |
|
| 9 | يَجْعَلُونَ | tıkarlar |
|
| 10 | أَصَابِعَهُمْ | parmaklarını |
|
| 11 | فِي | içine |
|
| 12 | اذَانِهِمْ | kulakları |
|
| 13 | مِنَ | -nden |
|
| 14 | الصَّوَاعِقِ | yıldırım sesleri |
|
| 15 | حَذَرَ | korkusuyla |
|
| 16 | الْمَوْتِ | ölüm |
|
| 17 | وَاللَّهُ | oysa Allah |
|
| 18 | مُحِيطٌ | tamamen kuşatmıştır |
|
| 19 | بِالْكَافِرِينَ | inkarcıları |
|
Ce'ale جعل :
جَعَلَ fiillerin tümünü kapsayan genel anlamlı bir lafızdır ve beş şekilde kullanılır:
1- Oldu anlamında kullanılır.
2- Var etmek anlamında kullanılır.
3- Bir şeyi yaratmak ve oluşturmak anlamında kullanılır.
4- Bir nesneyi belirli bir hale getirmek anlamında kullanılır.
5- Hak ya da batıl olsun, bir şeyle ilgili hüküm vermek anlamında kullanılır. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil ve isim formunda 346 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ
اَوْ atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَ harfi, مِثْلِ manasındadır. 17.ayette كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَد ‘ deki كَ ’ye matuftur. كَصَيِّبٍ car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup mahallen merfûdur. Takdiri, مثلهم (Onların misali) şeklindedir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, مثلهم كأصحاب صيّب (Onların misali yağmur topluluğu gibidir.) şeklindedir.
مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru صَيِّبٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. فِيهِ ظُلُمَاتٌ ibaresi صَيِّبٍ kelimesinin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur.
İsim cümlesidir. فِيهِ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ظُلُمَاتٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. رَعْدٌ - بَرْقٌ kelimeleri atıf harfi وَ ‘ la ظُلُمَاتٌ ‘ e matuftur.
اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.
Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette ilki şibh cümle ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَيِّبٍ kelimesi فيعل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ
Fiil cümlesidir. يَجْعَلُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَصَابِعَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فِي اٰذَانِهِمْ car mecruru يَجْعَلُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ sebebiyyedir. مِنَ الصَّوَاعِقِ car mecruru يَجْعَلُونَ fiiline mütealliktir.
حَذَرَ الْمَوْتِ izafeti, mef‘ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.
Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Ayetin yorumunda Ferrâ حذرَ kelimesinin, herhangi bir fiilin etkisi olmadan mansub olduğunu söylemiştir. Konu ile ilgili şu örneği vermiştir: حذر kelimesinin bu ayetteki kullanımı şu cümledeki gibidir: أعطيتك خوْفاً (Sana korku sebebiyle verdim.) Burada verilen nesne, korkunun kendisi değil, korku sebebiyle bir başka şeydir. Dolayısıyla ayetteki حذر kelimesi, fiil sebebiyle değil, tefsir üzere mansub olmuştur. (Ferrâ, Me‛âni’l-Kur’ân)
Ferrâ’nın burada tefsir ile kastettiği mef‘ûlun lehdir.
Başka kaynaklarda aynı ayetin yorumunda حذر kelimesinin, mef‘ûlun leh olduğundan mansub olduğu, yapılan fiilin ölüm korkusu sebebiyle gerçekleştirildiği ifade edilmiştir. (Zeccâc, Me‘âni’l-Kur’ân ve İ‘râbuh) (Basra ve Kufe Ekollerinin Farklı Nahiv Terimleri /Doç.Dr. Mehmet Cevat Ergin)
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek, Bir halden başka bir hale geçmek, Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. للّٰهُ lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مُحِيطٌ haber olup damme ile merfûdur. بِالْكَافِرِ۪ينَ car mecruru مُحِيطٌ ’ a müteallik olup, cer alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
كَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
مُحِيطٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ
Ayet, 17. ayetteki istînâfa matuftur. اَوْ harfiyle atfedilen ayette atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَصَيِّبٍ car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, مثلهم (Onların misali) şeklindedir. Kelamda muzaf mahzuftur. Takdiri, مثلهم كأصحاب صيّب (Onların misali yağmur topluluğu gibidir.) şeklindedir.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru صَيِّبٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
فِيهِ ظُلُمَاتٌ ibaresi صَيِّبٍ için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sübut ifade eden isim cümlesinde, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
فِيهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ظُلُمَاتٌ muahhar mübtedadır.
رَعْدٌ ve بَرْقٌۚ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.
Atıf harfiyle birlikte teşbih harfinin tekrar edilmesi, amilin tekrarından daha zengin bir ifadedir. Takdiri şöyle olur: …….اَوْ مَثَلُهُمْ كَصَيِّبٍ . Yine bu tekrar, birinci ve ikinci misalle benzetilenlerin hallerinin farklılığına işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru 158)
اَوْ bağlacı ise ayete tesviye, denklik ve alternatif yani muhayyerlik anlamı kazandırır. Ve manası: ‘her iki kıssadan hangisini seçersen seç ikisi de münafıkların hâlini anlatan meseldir, temsil olarak ikisi de aynıdır, onları bir arada almanda da bir beis yoktur.’ şeklindedir. السَّمَٓاءِ ‘ nin zikredilmesi صَيِّب ’in genel olarak gökyüzünün ufuklarını her taraftan inmek suretiyle kapladığını ifade etmektedir. Bu da daha fazla şiddet ve korkuya işaret eder. Velev ki كَصَيِّبٍ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ denilseydi o durumda صَيِّب ’ in gökyüzünün bir kısmından inerken diğer kısmından inmediği ihtimalini doğururdu ki Allah en iyisini bilir ama bu da murad edilen mana olmazdı. Nitekim böyle bir ifade yağmurun yoğunluk ve çokluğuna işaret etmez. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;162)
صَيِّب kelimesinde terkib ve bina yönünden mübalağalar vardır. ص isti'lâ harfi, يّ şeddeli, ب ise şiddet harflerindendir. Bunlar, kastedilen şiddet manasına uyum gösterir. Kelime sübuta işaret eden فعيل veznindedir. Bunda da uzun zaman kendisine refakat eden şimşek ve gök gürültüsü ile yağan şiddetli yağmura işaret vardır. Nekre olması ise tazim ve korkutmada mübalağa ifade eder. Bunda da sağanak ve iri taneli yağmurun şiddetine işaret vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 163)
ظُلُمَـٰتࣱ - رَعۡدࣱ - بَرۡقࣱ - صَیِّبࣲ kelimelerindeki tenvin nev’, tazim ve kesret ifade eder.
Cenab-ı Allah'ın maksadı, bunların envai türlüsünü bildirmektir. Buna göre sanki şöyle denmektedir: "onda öyle zifiri karanlıklar, öyle şiddetli gök gürlemeleri ve öyle göz kamaştıran şimşekler var ki sorma gitsin. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Bütün bunların nekre olarak getirilmesinde de şu esas alınmıştır. Asıl olan bunların türleri demektir. Adeta şöyle denilmektedir: ”Bunun içinde koyu karanlıklar, büyük ve korkutucu gürültü ve seslerle gözleri kapıp alan şimşekler vardır.” (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
رَعْدٌ yani gök gürlemesi, rüzgâr bulutu yakalayıp sürdüğünde sanki bulut kütleleri harekete geçip birbirine çarpıyor ve titriyor, bu titremeden dolayı bu esnada ses çıkarıyormuş gibi buluttan duyulan sestir. بَرْقٌۚ yani şimşek ise buluttan parlayan şeydir. Bu kelime, birşey parladığı zaman Arapların söylediği ifadesinden alınmıştır. (Fahreddin er-Râzî)
Allah’u Teâlâ ayette رَعْدٌ وَبَرْقٌ buyurmuştur. Gök gürültüsünü öne almakla beraber, aralarını mutlak cem için olan وَ ile bağlamış, önce بَرْقٌ (şimşek) sonra رَعْدٌ (gök gürültüsü) buyurmamıştır.
Vaktiyle İbni Sina "Şifa"sında diyordu ki, şimşek ile gök gürültüsü aynı zamanda vaki olurlar. Fakat ses, zamanla ilgili olduğu için geç işitilir. Işık ise zamanla ilgili olmayıp ani olduğundan daha önce görülür. Bugünkü fen de diyor ki gök gürültüsü ve şimşek aynı zamanda vaki olur. Gerek ses ve gerek ışık ikisi de zamanla ilgilidir. Fakat sesin hızı saniyede 337 veya 340 metre; ışığın hızı ise -az çok ihtilaf ile beraber- 308 000 kilometre olduğundan, daha az mesafelerde ani olarak görülür. Yani yıldırım şimşekle beraber düşmüş, varacağı yere varmıştır. Gürültüsü de sonradan beş ila on saniye kadar fark ile işitilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili )
Ayette رَعۡدࣱ ile بَرۡقࣱ kelimeleri çoğul olarak gelmemiştir. Zira her ikisi de esas bakımından masdardır. Burada her iki kelimenin de çoğulları bırakılarak aslın hükmüne riayet edilmiştir.
ظُلُمَـٰتࣱ zifiri karanlığın şiddetine delalet için çoğul gelmiştir. Ruhu’l Meânî’de "aslında tek bir karanlıktır ama şiddeti sebebiyle istiare yoluyla cemi sigada gelmiştir" şeklinde açıklanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 166)
السَّمَٓاءِ ’deki tarif istiğrak manası, yani cins içindir. Zemahşerî de bu görüştedir. İstiğrak ifade eden lâm; fertleri olan küllî isimlerin başına gelir. Ama cüzleri olan her ismin başına gelmez. Ancak cüzlerin, cinsin ferdi menzilesine konduğu durumlarda isimlerin başına gelebilir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Beyzâvî ayette, صَيِّبٍ kelimesinin nekre, السَّمَٓاءِ lafzının marife kılınmasıyla ilgili olarak şunları kaydeder: yağmur lafzının صَيِّب şeklinde nekre gelmesi, şiddetli bir yağmur çeşidi murad edildiği içindir. Gökyüzü lafzının marife السَّمَٓاءِ gelmesi ise bulutun bütün ufukları kaplayacağına işaret etmek içindir. Zira gökyüzünün her tabakasına sema adı verildiği gibi her ufka da sema adı verilir. Ayrıca semanın marife kılınması asıl olup, bina ve nekrelik bakımından yağmurdaki abartıyı göstermek içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Yüce Allah bu ayette de münafıkların durumlarıyla alakalı olarak meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için ikinci bir örnek sunuyor. İlk örnekte münafıkların halini yüce Allah ateş yakan kimselerin haline benzetti. Bu ilk örnekte münafıkların, ‘’Biz de iman ettik.’’ diyerek görünürde kendilerini mümin olarak göstermeleri hali, yanan ateş sayesindeki aydınlığa benzetilmiştir. Bu aydınlıktan yararlanmanın kesilmesi de ateşin sönmesiyle karanlıkta kalmaya benzetilmiştir. Bu ayette ise Allah İslâm dinini sağanak ve bol yağmura benzetmiştir. Çünkü toprağın yağmur sayesinde yeşermesi ve hayat bulması nasıl ise kalpler ya da gönüller de iman sayesinde yeşerir ve hayat bulur. İslam dini açısından kâfirlerin ظُلُمَـٰتࣱ adı verilen karanlıklara benzetilmesi, İslâm dinindeki vaadin (söz vermenin) ve vaîdin (tehdit ve korkutmanın) yıldırıma, gök gürültüsüne ve şimşeğin çakmasına benzetilmeleri, bir de Müslümanlar açısından başlarına gelebilecek bela, felaket ve musibetlerin de yıldırımlara benzetilmesi; bunların tümü münafıklar ve inananlar açısından gerçekleri gözlerimiz önüne seriyor. Buna göre ayetin manası şöyle olmaktadır: ‘’onların durumu adeta bol yağmur misalidir.” Bu ayette مَثَلِ kelimesi, atıf edatının buna delalet etmesi bakımından hazf olunmuştur. Aynı şekilde, یَجۡعَلُونَ fiilinin kendisine delaleti sebebiyle burada, ذَو kelimesi de hazf olunmuştur. Bundan murad şudur: onların durumu bir kavmin durumu gibidir ki, gök ya da yağmur, işaret ettiğimiz biçimde kendilerini yakalamıştır. Bundan dolayı başlarına gelenler gelmiştir. İşte buradaki bu benzetme, eşyanın eşyaya benzetilmesi olayıdır. Ancak burada teşbihten söz ettiği hâlde açık ve net olarak müşebbehat (benzetilen) belirtilmemiştir.
اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ ibaresinde teşbih-i temsil vardır. Toprak yağmurla hayat bulduğu gibi kalpler de İslam ile hayat bulur. Bunun için İslam yağmura, kâfirlerin şüphe ve tereddütleri karanlıklara, Kur'an'daki vaad ve vaîdler de gök gürültüsü ve şimşeğe benzetilmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayette sağanak yağmura, karanlıklara, gök gürültüsüne, şimşeğe ve yıldırıma benzetilen nedir; bu ne çeşit teşbihdir?
Beyan ilmi alimlerinin burada iki görüşü vardır:
Birincisi: Bu "teşbih-i müferrak"tır. Bunun manası şudur: Gerek mümesselin, mürekkeb, yani gerekse kendisine meseldeki bazı şeylerden meydana gelmiş olması ve birşeyin, mümesseldeki her bir şeye benzetilmesidir. İşte burada islam dini sağanak yağmura benzetilmiştir. Çünkü, yağmur ile yeryüzü dirildiği gibi, İslam dini ile de kalpler hayat bulur. Kâfirlerin din ile ilgili şüpheleri karanlıklara; dindeki va'd ve va'îd ile ilgili şeyler şimşeğe ve gökgürültüsüne; müslümanların eli ile kâfirlere isabet eden belalar da yıldırımlara benzetilmiştir. Buna göre ayetin takdiri... "Yağmura tutulanların misali gibi..." olur. "Bundan da kasıt, "gökyüzünün, bu durumda kendilerini yakaladığı kavmin misali gibi..." demektir.
İkincisi: Bu, "teşbih-i mürekkeb"tir. Teşbih-i mürekkeb: Müşebbeh ve müşebbehin bihin herbirinin unsurları diğerinin unsurlarına tek tek benzemese dahi, bu ikisinden birini diğerine herhangi bir yönden benzetmektir. Bu ayetlerden maksad, gerek dini gerekse dünyevi bakımdan, münafıkların şaşkınlığını, ateş yaktıktan sonra ateşi sönen; gök gürültüsü ve şimşekle beraber karanlık gecede gökyüzünün yakaladığı kimsenin şaşkınlığına benzetmektir.
Eğer, "Teşbih-i müferrakta, tarzında mahzûf bir muzaf olduğunu takdir etmiştir. Aynı şeyi mürekkeb teşbihde de yapılabilir mi?" denirse deriz ki: ayetinde, zamire merci bulma ihtiyacı olmasaydı böyle bir takdire ihtiyacımız kalmazdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
مِنَ الصَّوَاعِق ‘ daki مِنَ harfi sebebiyye içindir. Çünkü الصَّوَاعِق (yıldırım), kulaklara parmakların sokulmasının sebebidir. حذر الموت sözünden de gaye budur. Kendisinden önceki cümlenin sebebidir. Parmaklarını kulaklarına sokmaları ölüm korkusu sebebiyledir. Bu bedî’ (harika) bir îcâzdır.(Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru.172)
أَصَـٰبِعَهُمۡ - ءَاذَانِهِم ve صَیِّب - ٱلسَّمَاۤءِ - رَعۡدࣱ - بَرۡقࣱ gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Veciz ifade kastına matuf حَذَرَ الْمَوْتِ izafeti, fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür.
Gök gürültüsü veya yıldırım şakırtısı duyduklarında, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkayan münafıkların durumunun anlatıldığı bu ayet, alakası külliyyet olan mürsel mecazın en meşhur örneklerinden biridir. Mecazın bu türünde bir bütün söylenir, onun bir parçası kastedilir. (Zikr-i küll irade-i cüz). Burada da bütün (parmaklar) zikredilmiş, onun cüzü (parmak uçları) kastedilmiştir. Buna göre cümlenin manası, parmak uçlarını kulaklarına tıkarlar şeklindedir. Çünkü parmağın tamamının kulağa girmesi imkânsızdır. Bu hususu Beyzâvî şu şekilde izah eder: parmak uçları انامل yerine, parmaklar اصابع lafzının kullanılması mübalağa içindir.
Burada gerçek anlamın kastedilmesine engel hal karînesi, parmağın tamamının kulağa sokulmasının muhal olmasıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Burada bir şey iki şeye benzetilmiştir. Buna teşbih-i cem denir.
Yahut gökten inen, sağanak yağmur gibidir. Onun içinde karanlıklar, gökgürültüsü, şimşek vardır. Yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine koyarlar. Yani, o yıldırımların gürültüsüyle ölümden korkarak parmaklarını kulaklarına sokarlar. Allah kâfirleri kuşatıcıdır.
Tablo; karanlık, fırtınalı bir hava, şimşekler, gök gürültüsü ve sağanak yağmur şeklindedir. Bu durum münafıkların halini anlatır. Öyle bir havada ölüm korkusuyla kulaklarını tıkamışlardır.
Allah’ın onları kuşatması; Allah’ın onları bilip, gördüğünü ifade eder. O manzaranın onları sarması gibi Allah da onları sarmıştır, içlerini dışlarını herşeylerini bilir.
وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ
وَ istînâfiyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde اللّٰهِ isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.
Ayetin bu son cümlesi, mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.
و , itiraziyyedir. Bu ifade حذر الموت sözü ile ...يكاد البرق sözü arasında itiraz cümlesidir. İtiraz cümlesi, bir konudan bahseden iki cümle arasına girmiştir. Burada kâfirlere tehdit konusuna dikkat çekme vardır.
Haber olan مُح۪يطٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
بِالْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Zamir makamında, الْكَافِر۪ينَ şeklinde zahir ismin gelmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Zamir gelebilecekken الْكَافِر۪ينَ kelimesinin açıkça zikredilmesinde helak edilmelerinin ve bu helakı hak etme sebebinin küfürleri olduğuna işaret vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 175)
Yani münafıklar Allah'ın azabından ve cezasından kurtulamazlar. Nasıl ki, kuşatılanlar kendilerini kuşatanların elinden kurtulamazlar ise bunların da hâli böyledir. Bu, esasen mecazi manadır. Bu cümle de muterize (parantez) cümlesi olup irabta mahalli yoktur (cümle dışı unsurdur). (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâîku’t-Te’vîl, Zemahşerî, Keşşâf)
Kuşatılmış olan şey nasıl kuşatandan kurtulamazsa kâfirler de Yüce Allah'ın kudretinden kurtulamazlar. Böylece Yüce Allah'ın kudretinin şümulü ve sonsuz hakimiyeti, O'ndan kurtuluşun imkânsızlığı, bir şeyi kuşatanın kuşatmasına teşbih edilmiş kapalı bir istiare yapılmıştır. Onların kulaklarını parmakları ile tıkamalarının da kendilerine hiçbir faydası yoktur. Çünkü sakınmak kaderin önüne geçemez; hileler yüce Allah'ın azabını geri çeviremez.
Yağmura tutulmuş kimselere raci olacak zamir yerine " كَافِر۪ينَ / kâfirler" lafzının tercih edilmesi, onların başlarına gelen korkunç felaketlerin kendi küfürleri sebebiyle olduğunu bildirir. Nitekim; "Onların bu dünya hayatında yapmakta oldukları infakın (harcamalar) durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın misalidir" mealindeki ayet-i kerimede de aynı sebepten dolayı zamir yerine zahir isim kullanılmıştır. Çünkü buğz ve öfkeden ileri gelen ihlâk (helâk etme) daha şiddetli olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Bikāî burada ayetin evvelinde zikri geçen kafirlerin yıldırım ve ölüme karşı olan korkuları ile yüce Mevlâ’nın muhît esmâsı arasında bağlantı kurarak, bu fiillerinin onlara bir faydası olmadığını, Allah’ın onları her yönden kuşattığını belirtmiştir. Taberî ise ayette zikri geçen muhît lafzına “toplayan, bir araya getiren” anlamını vermeyi daha uygun görmüş olacak ki “Allah kafirleri cehennemde bir araya getirip toplayacak ve onları cezalandıracaktır” şeklinde Mücâhit’ten gelen rivayete yer vermiştir. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)