28 Şubat 2024
Bakara Sûresi 17-24 (3. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 17. Ayet

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراًۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ  ١٧


Onların durumu, (geceleyin) ateş yakan kimsenin durumuna benzer: Ateş tam çevresini aydınlattığı sırada Allah ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَثَلُهُمْ Onların durumu م ث ل
2 كَمَثَلِ durumu gibidir م ث ل
3 الَّذِي kişinin
4 اسْتَوْقَدَ yakan و ق د
5 نَارًا ateş ن و ر
6 فَلَمَّا ne zaman ki
7 أَضَاءَتْ aydınlatır ض و ا
8 مَا
9 حَوْلَهُ çevresini ح و ل
10 ذَهَبَ giderdi ذ ه ب
11 اللَّهُ Allah
12 بِنُورِهِمْ onların nurunu ن و ر
13 وَتَرَكَهُمْ ve onları bıraktı ت ر ك
14 فِي içinde
15 ظُلُمَاتٍ karanlıklar ظ ل م
16 لَا değildir
17 يُبْصِرُونَ görenlerden ب ص ر

Aydınlanmak için meşaleyi tutuşturan kişi yaratılışı gereği ışığı arayan insandır. استوقد fiili talep veya mübalağa bildirir. Aydınlanmayı talep ettiklerini, belki şiddetle istediklerini ifade eder. Medine’deki Yahudi kökenli münafıklar mesela. Allah Rasûl’ü gelmeden önce düşmanlarını hep yeni gelecek peygamberle korkutuyorlardı. ”O bir gelsin, ondan sonra görün siz” diyorlardı. İstedikleri ışık ellerine veriliyor. O da nesi? Bu kez gözlerini kapıyorlar. Özçocuklarını bildikleri gibi bildikleri peygamberi inkar ediyorlar. Göremiyorlar değil, görmek istemiyorlar. Onlar bunca istedikleri ışığa, gözlerini ısrarla kapatınca Allah da onların bu tercihlerini karşılık gönül gözlerinin nurunu alıyor, ondan sonra isteseler de artık iş işten geçmiş oluyor. Sözün özü: Allah onları kendi tercihlerine mahkûm ediyor.

Münafıklar ilahi ışık olan nurun değil, beşeri ışık olan narın peşine düşmüşlerdir. Nur ile nar arasında fark vardır:

Nur yakmadan aydınlatır, nar yakarak ve yanarak, tüketerek ve tükenerek aydınlatır.

Nur cevheri-özü, nar maddeyi aydınlatır.

Nur içten, nar dıştan aydınlatır. O yüzden münafık; içi aydınlatmayan narın ışığına taliptir.

Nur tükenmeyen, nar tükenen bir ışık kaynağıdır.

Nur manevi ve latif olanı temsil eder, nar maddi ve kesif olanı.

Nurdan geriye nur kalır.

Nardan geriye kül kalır...

Üzerinde yaşadığımız şu dünyadaki her şeyin aslı akkor bir nar olan mağmadan geriye kalmış bir küldür. Onun için geçicidir. İnsan geçici olanı değil, kalıcı olan nuru hedeflemelidir. ذَهَبَ اللّهُ بِنورِهِم ile أذْهَبَ اللٌهُ نُورَهُمْ ifadeleri arasında fark vardır. Burada geçişliliğin بِ ile yapılması bu nurun onlara bir daha dönmeyecek oluşuna delalet eder.


Veqade وقد :
وَقَدَ fiili ateşin yandığını, kızıştığını anlatır. وَقُود  ise yakılmak üzere hazırlanmış odun ve ateşten çıkan alev demektir. 
Bazen وَقَدَ  ve  إتّقَدَ fiilleri savaş için de kullanılır. Bu savaş kızıştı manasını taşır. Nitekim ateş ve alev alma gibi kavramlar da istiare yoluyla savaş için kullanılabilmektedir.

Bazen bu fiil istiare yoluyla parlamak için de kullanılabilmektedir.  (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 11 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

Türkçede kullanılan şekli yakıt(işari)tır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ

İsim cümlesidir. مَثَلُهُمْ  mübteda olup damme ile merfûdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَ  teşbih harfi,  مِثْلِ  manasındadır. كَمَثَلِ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. 

Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذِي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  اسْتَوْقَدَ ' dır. Îrabdan mahalli yoktur.

 اسْتَوْقَدَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو 'dir.  نَارًا  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

اسْتَوْقَد  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsîsi  وَقَدَ ’dir. 

Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمَّا  kelimesi  حين  (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. لَمَّا  zaman zarfı cevabı  ذَهَبَ ‘ye mütealliktir. اَضَٓاءَتْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَضَٓاءَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Faili müstetir olup takdiri هى ‘ dir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Mekân zarfı  حَوْلَهُ , mahzuf sılaya mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  karînesi olmadan gelen  ذَهَبَ اللّٰهُ  cümlesi şartın cevabıdır. 

ذَهَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  اللّٰهُ  fail olup damme ile merfûdur.  بِنُورِهِمْ  car mecruru  ذَهَبَ  fiiline mütealliktir.

Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. تَرَكَهُمْ  cümlesi atıf harfi وَ ' la şartın cevabına matuftur. 

تَرَكَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ' dir. Muttasıl zamiri  هُمْ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. ف۪ي ظُلُمَاتٍ  car mecruru  تَرَكَ  fiilinin mahzuf ikinci mef‘ûlune mütealliktir. Takdiri, ضائعين أو تائهين  şeklindedir. لأ يُبْصِرُونَ  cümlesi  تَرَكَهُمْ ‘ deki mef’ûlun hali olarak mahallen mansubdur. 

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُبْصِرُونَ   fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

يُبْصِرُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi,  بَصَرَ ’dır.

اَضَٓاءَتْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi,  ضوأ ‘dir.

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Ayet, kendisinden önceki münafıkların vasıflarını özetleyen ayeti zihinde yerleştirmek için gelmiştir. Bu sebeple atıf yapılmayarak fasıl yapılmıştır. Çünkü fasıl bazen kendinden önceki ayeti pekiştirmek ve sağlamlaştırmak için gelir. Bu da kemâl-i ittisâl olarak isimlendirilir. 

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  مَثَلُهُمۡ ’nun haberi mahzuftur. Teşbih harfinin dahil olduğu car mecrur  كَمَثَلِ  bu mahzuf habere mütealliktir. 

Ayetteki teşbih, teşbih edatı zikredildiği için mürsel, vech-i şebeh zikredilmediği için mücmeldir. Müşebbeh  مَثَلُهُمۡ , müşebbehe bih  مَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا dir

Bu tür teşbihlerde tek başına basit bir hüküm değil, mürekkep bir durum vardır. Araplar görünür bir etken olmadan ortaya çıkan fiilleri hep Allah’a isnad ederler (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr). Mesela, ateş yanarken söndü, ama etrafta rüzgâr yoksa Allah söndürdü diyerek Allah’a isnad ederler.

Muzâfun ileyh konumundaki ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ي ‘nin sılası olan  اسْتَوْقَدَ نَارًا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

نارا  kelimesindeki nekrelik el yordamıyla aradıkları, sayesinde yollarını görecekleri ufacık bir aydınlanmaya bile duydukları şiddetli arzuya işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 141)

مَثَل  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نارا  (ateş) kelimesinin nekre olarak zikredilmiş olması tazim içindir. (Nesefî / Medâriku’t  -Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Beyzâvî, bu hareketli tabloları tasvire başlamadan önce temsili anlatımla ilgili şu çarpıcı bilgileri verir: “Allah Teâlâ önceki ayetlerde münafıkların gerçek hallerini anlatınca, hemen arkasından da meseleyi daha iyi açıklamak ve zihinlere daha iyi yerleştirmek için bir misal getirmiştir. Çünkü bu şekildeki bir anlatım tarzı kalbe daha çok tesir eder ve yaman hasmı daha çok susturur. Zira temsili anlatım kişiye hayali gerçek, soyutu da somut gibi gösterir. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ indirdiği kitaplarda çok misal getirmiş, peygamberler ve hekimlerin sözlerinde de bu anlatım yöntemi yaygın bir şekilde kullanılmıştır.”

Ardından ayetteki temsili teşbihi şu ifadelerle açıklamaya çalışır: “Ayet, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği hidayeti zayi eden, onunla ebedi nimeti elde edemeyip şaşkın ve üzgün bir halde ortalıkta donakalan kimse için bir temsildir. Bu temsille ilk ayetin içeriği iyice açıklanmak ve zihinlere nakşedilmek istenmiştir. Zira orada bahsi geçen kâfirlerin arasına bu münafıklar da dahildir. Çünkü onlar hakkı dilleriyle söyledikleri halde kalpleriyle inkar etmişlerdir. Bunu yaparken de küfürlerini gizlemiş, şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise onu açığa vurmuşlardır. Ayet, sapkınlığı fıtratında saklı bulunan hidayete tercih eden veya iman ettikten sonra dininden dönen, yahut sağlam irade halleri olduğu halde (tasavvufi manada) kuru bir sevgi iddia eden kimseler için de bir temsildir. Ya da ayet; münafıklara can, mal ve evlat güvenliği verecek ve onları ganimetlerde ve şeriat hükümlerinde Müslümanlara ortak kılacak imanlarını, aydınlanmak için yakılan ateşe, Allah’ın da onu söndürüp nurunu gidererek onları helak etmesine ve durumlarını açığa çıkarmasına bir temsildir. 

Bilindiği gibi münafıklar, kâfirler gibi daha baştan hidayete yüz çevirmiş, kulaklarını işitmekten, gözlerini görmekten ve kalplerini algılamaktan alıkoymuş değillerdir. Fakat onlar işin iç yüzünü açık-seçik biçimde anladıktan sonra körlüğü hidayete tercih etmişlerdir. Yani ateş yakmak istemişler ve yakmışlar, yaktıkları ateş çevrelerini aydınlatmaya başlayınca kendi istekleri ile yaktıkları bu ateşten yararlanmamışlardır. Bunun üzerine Yüce Allah önce isteyip sonra yararlanmaktan vazgeçtikleri aydınlıklarını gidererek, kendilerini hiçbir şey göremeyecekleri koyu bir karanlıkta bırakmıştır. Bunu da aydınlıktan yüz çevirmiş olmalarının cezası olarak yapmıştır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Ayette geçen  ٱسۡتَوۡقَدَ  aslında yakıt ve benzeri şey istemek, bunu elde etmek için gayret göstermektir. Bu da, ateşin alevler halinde yükselip aydınlık yapmasıdır. Yani onların durumu karanlık bir çölde, buradaki yırtıcı hayvanlardan korunmak için bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)

ٱلَّذِی  ism-i mevsûlü ٱلَّذِین  manasınadır. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl) İnanmayanlara aittir.

 فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte  لَمَّا  edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan  اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ  şart cümlesi,  لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

Haynûne manasındaki  لَمَّا  aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, s. 424)

لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)

اَضَٓاءَتْ  fiilinin mef’ûlu konumunda olan müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sıla cümlesi mahzuftur.  حَوْلَهُ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Aynı üslupta gelen  وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ cümlesi şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

لَا يُبْصِرُونَ  cümlesi  تَرَكَهُمْ ‘ deki mef’ûlun halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Kur'an-ı Kerim'in şart fiillerini kullanımı çoğunlukla şöyledir: tekrarlanan olaylarda muzari fiil, tekrarlanmayan durumlarda ise mazi fiil gelir. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 2, s.409)

مَا  -  ٱلَّذِی  ve نَارࣰا -  أَضَاۤءَتۡ  -  بِنُورِهِمۡ  - ٱسۡتَوۡقَدَ -  ظُلُمَـٰتࣲ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ظُلُمَـٰت ’ın nekre gelişi nev ve kesret ifade eder.

ظُلُمَاتٍ  ve  نَارًا  kelimeleri arasında îhâm-ı tıbak,  بِنُورِهِمْ  ve  ظُلُمَاتٍ  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır. 

Allah bu ayetinde, “etrafını aydınlatınca” buyurduktan sonra “Allah onların ışığını giderdi, yok etti" dememiş, bunun yerine, “Allah, onların nurunu yok etti." buyurmuştur. Çünkü, نور  kelimesinin zikri daha mübalağalı bir ifadedir. Zira, ضوء  kelimesinde fazlaca ışık vermek, aydınlık yapmak anlamı vardır. Eğer ayette bu kelime geçseydi, ışığın azalması manası ile aydınlığın bütünüyle yok olmadığı manası anlaşılabilirdi. İşte bu nedenle ayette نور  kelimesinin zikredilmesi yani nurun giderilmesinin, yok edilmesinin ifade edilmesi aydınlığın ve nurun tamamen yok olması ve eserinin kalmaması demektir. Şayet:  ذَهَبَ ٱللَّهُ بِضوءهِمۡ  denseydi bundan, ışığın gücü azaldı, fazla aydınlatmadı anlamı çıkabilirdi. Geriye az da bir aydınlık kalabilmiştir, diye bir düşünce ortaya çıkabilirdi. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl - Sâbûni, Safvetü’t Tefasir) 

Ayeti kerimedeki  تركهم  terk etmek lafzı ihmal (mühlet verme, oyalama) ve aşağılamaya işaret eder. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'âni'l Kerîm, Ruveyn,Soru;147)

Hal cümlesi menfi muzari veya mazi fiil olduğu zaman و ' ın zikri de hazfı da caizdir.

Allah niçin  ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ  buyurarak نور kelimesini müfred zikretti de, وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ [onları karanlıklarda bıraktı] buyurmak suretiyle, ظلمات  kelimesini çoğul olarak kullandı? Çünkü hak yol tektir. O da Allah'ın doğru yoludur. Ondan başka Allah'a ulaştıran hiçbir yol yoktur. Bunun tersine birçok batıl yol vardır ve çeşitli dallara ayrılmıştır. Bundan dolayı Yüce Allah birçok ayeti kerimede "hak" kelimesini müfred, "batıl" kelimesini çoğul zikretmiştir.(Sâbûnî , Safvetü't Tefâsir)

أذهب ,ذَهَبَ بِ  fiiliyle aynı anlamdadır. Giderdi demektir.

بِ , ذَهَبَ بِ  edatından dolayı daha beliğdir, daha mübalağalıdır. بِ ; mülâbese / yapışma anlamındadır.

ذَهَبَ بِ ; alıp götürdü, birlikte gitti anlamına gelmektedir. ذَهَبَ بِ  ile Kur’an’da hep olumlu mef‘ûller gelmiştir. Nur, semi’, basar, vahiy, rasûl gibi. أذهب fiiliyle olumsuz manada şeyler kullanılmış. Hüzün, rics (murdarlık), gayz (kin), gibi. Dolayısıyla Allah güzel olanları alıp giderken yani onlarla birlikte giderken, diğerlerini yok eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ateş çıkarmak, yangın çıkarmak gibi suikastla da olabileceğinden fitne ve fesat çıkarmak manasına da gelir. Bundan başka davet, hayra da olur, şerre de. Şu halde yangın çıkarmak ve kötülüğe davet etmek manalarına alındığı zaman, nurun alınması, ateşin söndürülmesi demek olacağı açıktır. Ve bu şekilde ateş yakan karanlıkta kalanlardan olur ki, bu ateşi yakan münafıkların başıdır. اًلَّذِي  tekildir veya çoğuldur ve çoğul manasınadır. Ve birçokları böyle tefsir etmişlerdir. Fakat ateş yakmak, aydınlatmak ve hayra davet etmek manası düşünüldüğü zaman;  gerek ateş yakıcı ve gerek  مَنْ حَوْلَهُ  olan akıl sahibinin nuru sönmemiş olduğu halde  مَا حَوْلَهُ  kavramında dahil olan hayvanlar takımının nurları sönmüş ve o ışıktan ancak bunlar mahrum kalmış olurlar. Bu takdirde ancak  هُم  zamiri, مَا حَوْلَهُ  ‘daki  مَا  içinde bulunan hayvan gibi insanlara ait olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili )

İmanın Nura, İnkârın Karanlığa Benzetilmesi

İmanın nura, küfrün ise zulmete benzetilmesi hususu, Allah'ın kitabında çokça yer almaktadır. Buradaki vech-i şebeh nurdur. Nur, delillere ulaştırmada, faydalı yolları elde etmede ve şaşkınlığı yok etme konusunda en etkili olan şeydir. Bu ise, din hususunda imanın halidir. Böylece din konusunda şaşkınlıkları gidermede ve menfaatleri temin etmede en mükemmel olan şey, dünyada en güzel olan şeye yani nura benzetilmiştir. Küfrün zulmete benzetilmesi hususundaki hüküm de aynıdır. Çünkü, girilmesi gereken yoldan sapmış olan kimse için zulmetten daha büyük bir mahrumiyet ve şaşkınlık olamaz. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bakara Sûresi 18. Ayet

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ  ١٨


Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 صُمٌّ sağırdırlar ص م م
2 بُكْمٌ dilsizdirler ب ك م
3 عُمْيٌ kördürler ع م ي
4 فَهُمْ onlar
5 لَا değildir
6 يَرْجِعُونَ dönecek ر ج ع

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ

İsim cümlesidir. صُمٌّ  mahzuf mübtedanın haberidir. Takdiri, هُمْ (Onlar) şeklindedir.  بُكْمٌ , ikinci,  عُمْيٌ  üçüncü haberi olup damme ile merfûdur. 

صُمٌّ -  بُكْمٌ - عُمْيٌ  kelimeleri, فعل  kalıbında sıfat-ı müşebbehedir.

Sıfatı müşebbehe; “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ , mübteda olarak mahallen merfûdur. لَا يَرْجِعُونَۙ haber olarak mahallen merfûdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَرْجِعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mahzuf mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Takdiri  هُمْ (Onlar) olan mübteda mahzuftur. 

Ayette, ayrıca az lafızla çok anlam ifade etme sanatı olan îcâz-ı kasr vardır.

صُمٌّ - بُكْمٌ - عُمْيٌ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Münafıkları zemm - yerme ve tahkîr – küçük düşürme makamında zikredilen bu ayeti kerimede isim cümlesinin birinci unsuru olan mübteda hazfedilmiş, cümleden düşürülmüştür. 

Bu ayet normal cümle yapısı gereği , هٌم صُمٌّ , هُمْ بُكْمٌ , هُمْ عُمْىٌ  onlar sağırdırlar, onlar dilsizdirler, onlar kördürler’ olması gerekirken, mübteda olan ve “onlar” manasındaki  هُمْ  kelimeleri, münafıkların söz konusu vasıflarını ön plana çıkarıp imana ulaşamamalarının altında yatan sırra işaret için hazf olmuştur. Mübtedanın hazfı, münafıkların yerildikleri sıfatlarla özdeşleştiklerini, kendi şahsiyetlerini kaybedip söz konusu sıfatlara büründüklerini göstermektedir. O derece önemsizdirler ki, zikredilmelerine bile gerek duyulmamıştır. (Zemahşerî, Keşşâf, C.1, s. 194-195)

Bu körlük ve sağırlık hakiki değil, mecazîdir. Hakikati görüp duymadıklarından dolayı böyle söylenmiştir. Hakikati kavrama duyuları, körelmiştir.

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ [Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir.] cümlesinde teş­bih-i beliğ vardır. Yani onlar bu uzuvlardan faydalanmama hususunda sağır, dilsiz ve kör gibidirler. Cümleden teşbih edatı ve vech-i şebeh hazf edildiği için teşbih-i beliğ olmuştur. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ

Cümle atıf harfi  ف  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Menfi fiil cümlesi formunda gelen müsned  لَا يَرْجِعُونَ , faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesinde olayı canlandırarak onun dikkatini uyanık tutmayı sağlar.

Nefy harfinin müsnedün ileyhten sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması halinde bu terkip; hükmü takviye ifade eder. Ancak bazı karineler vasıtasıyla tahsis de ifade edebilir. Hükmü takviye demek; hükmü tekid etmek ve hükmün gerçeğe mutabık olduğunu ifade etmek demektir. Bunun Kur’an’da çok örneği vardır. (Kuran Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Olumsuz bir cümlede ismin fiile takdim edilmesi, fiilin bu isimdeki olumsuzluğunu ama başka isimlerdeki varlığını ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s. 186)

فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ  ; sattıkları ve zayi ettikleri hidayete dönmezler veya satın aldıkları sapkınlıktan dönmezler ya da şaşkındırlar. İleri mi gideceklerini, geri mi kalacaklarını bilmezler demektir. Başladıkları noktaya nasıl döneceklerini bilmezler. Baştaki  ف  edatı, geçen hükümlerle nitelenmelerinin şaşkınlıklarına ve dikilip kalmalarına sebep olduğunu göstermektedir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Ayeti kerimenin bu son cümlesinin isim cümlesi olarak gelmesi, münafıkların bu hallerinin sürekli olduğunu bildirmek içindir. Çünkü isim cümlesinin özelliği, ifade edilen mananın sürekli olmasıdır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bakara Sûresi 19. Ayet

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ  ١٩


Yahut onların durumu, gökten yoğun karanlıklar içinde gök gürültüsü ve şimşekle sağanak hâlinde boşanan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir. Ölüm korkusuyla, yıldırım seslerinden parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَوْ ya da (onlar)
2 كَصَيِّبٍ boşanan yağmur gibi ص و ب
3 مِنَ -ten
4 السَّمَاءِ gök س م و
5 فِيهِ içinde
6 ظُلُمَاتٌ karanlıklar ظ ل م
7 وَرَعْدٌ ve gök gürlemesi ر ع د
8 وَبَرْقٌ ve şimşek (ler) ب ر ق
9 يَجْعَلُونَ tıkarlar ج ع ل
10 أَصَابِعَهُمْ parmaklarını ص ب ع
11 فِي içine
12 اذَانِهِمْ kulakları ا ذ ن
13 مِنَ -nden
14 الصَّوَاعِقِ yıldırım sesleri ص ع ق
15 حَذَرَ korkusuyla ح ذ ر
16 الْمَوْتِ ölüm م و ت
17 وَاللَّهُ oysa Allah
18 مُحِيطٌ tamamen kuşatmıştır ح و ط
19 بِالْكَافِرِينَ inkarcıları ك ف ر
Bu âyette, 17. âyetteki temsilin bir benzeri verilmektedir. Buna göre, zifiri karanlığı andıran şüpheleri içinde bocalayıp duran münafıklar, yeryüzünü canlandıran yağmur gibi gönülleri dirilten İslâm dini ile, özellikle de onun gök gürültüsünü ve şimşek çakmasını andıran kâfirlere yönelik tehditleriyle karşılaşınca ne yapacaklarını bilemediler. Ve onlar tıpkı yıldırım düşmesinden korkup da ondan korunmak için parmaklarıyla kulaklarını tıkayan adamın şuursuz hareketine benzer davranışlar sergilemeye başladılar. (Nesefi, Tefsir, I,41)

Ce'ale جعل :

جَعَلَ fiillerin tümünü kapsayan genel anlamlı bir lafızdır ve beş şekilde kullanılır:

1- Oldu anlamında kullanılır.

2- Var etmek anlamında kullanılır.

3- Bir şeyi yaratmak ve oluşturmak anlamında kullanılır.

4- Bir nesneyi belirli bir hale getirmek anlamında kullanılır.

5- Hak ya da batıl olsun, bir şeyle ilgili hüküm vermek anlamında kullanılır.  (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil ve isim formunda 346 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ

اَوْ  atıf harfi tahyir / tercih ifade eder. كَ  harfi, مِثْلِ manasındadır. 17.ayette  كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَد ‘ deki  كَ ’ye matuftur.  كَصَيِّبٍ  car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine müteallik olup mahallen merfûdur. Takdiri, مثلهم  (Onların misali) şeklindedir. Muzaf mahzuftur. Takdiri, مثلهم كأصحاب صيّب  (Onların misali yağmur topluluğu gibidir.) şeklindedir. 

مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  صَيِّبٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir.  فِيهِ ظُلُمَاتٌ  ibaresi  صَيِّبٍ  kelimesinin ikinci sıfatı olarak mahallen mecrurdur. 

İsim cümlesidir. فِيهِ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ظُلُمَاتٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. رَعْدٌ - بَرْقٌ  kelimeleri atıf harfi وَ ‘ la  ظُلُمَاتٌ ‘ e matuftur. 

اَوْ : Türkçede “veya, yahut, ya da, yoksa” kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında (matuf-matufun aleyh) tahyir yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette ilki şibh cümle ikincisi isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

صَيِّبٍ  kelimesi فيعل  vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ

   

 

Fiil cümlesidir. يَجْعَلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  اَصَابِعَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فِي اٰذَانِهِمْ  car mecruru  يَجْعَلُونَ  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. مِنَ  sebebiyyedir. مِنَ الصَّوَاعِقِ  car mecruru  يَجْعَلُونَ  fiiline mütealliktir. 

حَذَرَ الْمَوْتِ  izafeti, mef‘ûlün lieclih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْمَوْتِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.   

Fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür. “Mef’ûlün lieclihi” veya “Mef’ûlün min eclihi” de denir. Mef’ûlün leh mansubtur. Fiile “neden, niçin” soruları sorularak bulunur.Türkçede “için, -den dolayı, sebebiyle, -sın diye, ta ki, zira, maksadıyla, uğruna” gibi manalara gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Ayetin yorumunda Ferrâ  حذرَ  kelimesinin, herhangi bir fiilin etkisi olmadan mansub olduğunu söylemiştir. Konu ile ilgili şu örneği vermiştir: حذر  kelimesinin bu ayetteki kullanımı şu cümledeki gibidir:  أعطيتك خوْفاً (Sana korku sebebiyle verdim.) Burada verilen nesne, korkunun kendisi değil, korku sebebiyle bir başka şeydir. Dolayısıyla ayetteki حذر kelimesi, fiil sebebiyle değil, tefsir üzere mansub olmuştur. (Ferrâ, Me‛âni’l-Kur’ân)

Ferrâ’nın burada tefsir ile kastettiği mef‘ûlun lehdir.

Başka kaynaklarda aynı ayetin yorumunda حذر  kelimesinin, mef‘ûlun leh olduğundan mansub olduğu, yapılan fiilin ölüm korkusu sebebiyle gerçekleştirildiği ifade edilmiştir. (Zeccâc, Me‘âni’l-Kur’ân ve İ‘râbuh) (Basra ve Kufe Ekollerinin Farklı Nahiv Terimleri /Doç.Dr. Mehmet Cevat Ergin)

Değiştirme manasına gelen  جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek, Bir halden başka bir hale geçmek, Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ

 

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. İtiraziyye olması da caizdir.  للّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur. مُحِيطٌ  haber olup damme ile merfûdur. بِالْكَافِرِ۪ينَ  car mecruru  مُحِيطٌ ’ a müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

كَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi  كفر  olan fiilin ism-i failidir.

مُحِيطٌ ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’âl babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


 

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ

Ayet, 17. ayetteki istînâfa matuftur. اَوْ  harfiyle atfedilen ayette atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. كَصَيِّبٍ  car mecruru mahzuf mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, مثلهم  (Onların misali) şeklindedir. Kelamda muzaf mahzuftur. Takdiri, مثلهم كأصحاب صيّب  (Onların misali yağmur topluluğu gibidir.) şeklindedir. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

مِنَ السَّمَٓاءِ  car mecruru  صَيِّبٍ ’in mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

فِيهِ ظُلُمَاتٌ  ibaresi  صَيِّبٍ  için ikinci sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ifade eden isim cümlesinde, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır. 

فِيهِ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  ظُلُمَاتٌ  muahhar mübtedadır.

رَعْدٌ  ve  بَرْقٌۚ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr ve muvazene sanatları vardır.

Atıf harfiyle birlikte teşbih harfinin tekrar edilmesi, amilin tekrarından daha zengin bir ifadedir. Takdiri şöyle olur: …….اَوْ مَثَلُهُمْ كَصَيِّبٍ . Yine bu tekrar, birinci ve ikinci misalle benzetilenlerin hallerinin farklılığına işaret eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru 158)

اَوْ  bağlacı ise ayete tesviye, denklik ve alternatif yani muhayyerlik anlamı kazandırır. Ve manası: ‘her iki kıssadan hangisini seçersen seç ikisi de münafıkların hâlini anlatan meseldir, temsil olarak ikisi de aynıdır, onları bir arada almanda da bir beis yoktur.’ şeklindedir. السَّمَٓاءِ ‘ nin zikredilmesi صَيِّب ’in genel olarak gökyüzünün ufuklarını her taraftan inmek suretiyle kapladığını ifade etmektedir. Bu da daha fazla şiddet ve korkuya işaret eder. Velev ki كَصَيِّبٍ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ denilseydi o durumda  صَيِّب ’ in gökyüzünün bir kısmından inerken diğer kısmından inmediği ihtimalini doğururdu ki Allah en iyisini bilir ama bu da murad edilen mana olmazdı. Nitekim böyle bir ifade yağmurun yoğunluk ve çokluğuna işaret etmez. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;162)

صَيِّب  kelimesinde terkib ve bina yönünden mübalağalar vardır. ص  isti'lâ harfi, يّ  şeddeli, ب  ise şiddet harflerindendir. Bunlar, kastedilen şiddet manasına uyum gösterir. Kelime sübuta işaret eden  فعيل  veznindedir. Bunda da uzun zaman kendisine refakat eden şimşek ve gök gürültüsü ile yağan şiddetli yağmura işaret vardır. Nekre olması ise tazim ve korkutmada mübalağa ifade eder. Bunda da sağanak ve iri taneli yağmurun şiddetine işaret vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 163)

ظُلُمَـٰتࣱ - رَعۡدࣱ - بَرۡقࣱ - صَیِّبࣲ  kelimelerindeki tenvin nev’, tazim ve kesret ifade eder.

Cenab-ı Allah'ın maksadı, bunların envai türlüsünü bildirmektir. Buna göre sanki şöyle denmektedir: "onda öyle zifiri karanlıklar, öyle şiddetli gök gürlemeleri ve öyle göz kamaştıran şimşekler var ki sorma gitsin. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bütün bunların nekre olarak getirilmesinde de şu esas alınmıştır. Asıl olan bunların türleri demektir. Adeta şöyle denilmektedir: ”Bunun içinde koyu karanlıklar, büyük ve korkutucu gürültü ve seslerle gözleri kapıp alan şimşekler vardır.” (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

رَعْدٌ  yani gök gürlemesi, rüzgâr bulutu yakalayıp sürdüğünde sanki bulut kütleleri harekete geçip birbirine çarpıyor ve titriyor, bu titremeden dolayı bu esnada ses çıkarıyormuş gibi buluttan duyulan sestir. بَرْقٌۚ  yani şimşek ise buluttan parlayan şeydir. Bu kelime, birşey parladığı zaman Arapların söylediği ifadesinden alınmıştır. (Fahreddin er-Râzî)

Allah’u Teâlâ ayette  رَعْدٌ وَبَرْقٌ  buyurmuştur. Gök gürültüsünü öne almakla beraber, aralarını mutlak cem için olan  وَ  ile bağlamış, önce  بَرْقٌ (şimşek) sonra  رَعْدٌ (gök gürültüsü) buyurmamıştır.

Vaktiyle İbni Sina "Şifa"sında diyordu ki, şimşek ile gök gürültüsü aynı zamanda vaki olurlar. Fakat ses, zamanla ilgili olduğu için geç işitilir. Işık ise zamanla ilgili olmayıp ani olduğundan daha önce görülür. Bugünkü fen de diyor ki gök gürültüsü ve şimşek aynı zamanda vaki olur. Gerek ses ve gerek ışık ikisi de zamanla ilgilidir. Fakat sesin hızı saniyede 337 veya 340 metre; ışığın hızı ise -az çok ihtilaf ile beraber- 308 000 kilometre olduğundan, daha az mesafelerde ani olarak görülür. Yani yıldırım şimşekle beraber düşmüş, varacağı yere varmıştır. Gürültüsü de sonradan beş ila on saniye kadar fark ile işitilir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili )

Ayette رَعۡدࣱ  ile بَرۡقࣱ  kelimeleri çoğul olarak gelmemiştir. Zira her ikisi de esas bakımından masdardır. Burada her iki kelimenin de çoğulları bırakılarak aslın hükmüne riayet edilmiştir.

ظُلُمَـٰتࣱ  zifiri karanlığın şiddetine delalet için çoğul gelmiştir. Ruhu’l Meânî’de "aslında tek bir karanlıktır ama şiddeti sebebiyle istiare yoluyla cemi sigada gelmiştir" şeklinde açıklanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 166)

السَّمَٓاءِ ’deki tarif istiğrak manası, yani cins içindir. Zemahşerî de bu görüştedir. İstiğrak ifade eden lâm; fertleri olan küllî isimlerin başına gelir. Ama cüzleri olan her ismin başına gelmez. Ancak cüzlerin, cinsin ferdi menzilesine konduğu durumlarda isimlerin başına gelebilir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Beyzâvî ayette,  صَيِّبٍ  kelimesinin nekre,  السَّمَٓاءِ  lafzının marife kılınmasıyla ilgili olarak şunları kaydeder: yağmur lafzının  صَيِّب  şeklinde nekre gelmesi, şiddetli bir yağmur çeşidi murad edildiği içindir. Gökyüzü lafzının marife  السَّمَٓاءِ  gelmesi ise bulutun bütün ufukları kaplayacağına işaret etmek içindir. Zira gökyüzünün her tabakasına sema adı verildiği gibi her ufka da sema adı verilir. Ayrıca semanın marife kılınması asıl olup, bina ve nekrelik bakımından yağmurdaki abartıyı göstermek içindir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Yüce Allah bu ayette de münafıkların durumlarıyla alakalı olarak meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için ikinci bir örnek sunuyor. İlk örnekte münafıkların halini yüce Allah ateş yakan kimselerin haline benzetti. Bu ilk örnekte münafıkların, ‘’Biz de iman ettik.’’ diyerek görünürde kendilerini mümin olarak göstermeleri hali, yanan ateş sayesindeki aydınlığa benzetilmiştir. Bu aydınlıktan yararlanmanın kesilmesi de ateşin sönmesiyle karanlıkta kalmaya benzetilmiştir. Bu ayette ise Allah İslâm dinini sağanak ve bol yağmura benzetmiştir. Çünkü toprağın yağmur sayesinde yeşermesi ve hayat bulması nasıl ise kalpler ya da gönüller de iman sayesinde yeşerir ve hayat bulur. İslam dini açısından kâfirlerin  ظُلُمَـٰتࣱ  adı verilen karanlıklara benzetilmesi, İslâm dinindeki vaadin (söz vermenin) ve vaîdin (tehdit ve korkutmanın) yıldırıma, gök gürültüsüne ve şimşeğin çakmasına benzetilmeleri, bir de Müslümanlar açısından başlarına gelebilecek bela, felaket ve musibetlerin de yıldırımlara benzetilmesi; bunların tümü münafıklar ve inananlar açısından gerçekleri gözlerimiz önüne seriyor. Buna göre ayetin manası şöyle olmaktadır: ‘’onların durumu adeta bol yağmur misalidir.” Bu ayette  مَثَلِ  kelimesi, atıf edatının buna delalet etmesi bakımından hazf olunmuştur. Aynı şekilde, یَجۡعَلُونَ  fiilinin kendisine delaleti sebebiyle burada, ذَو  kelimesi de hazf olunmuştur. Bundan murad şudur: onların durumu bir kavmin durumu gibidir ki, gök ya da yağmur, işaret ettiğimiz biçimde kendilerini yakalamıştır. Bundan dolayı başlarına gelenler gelmiştir. İşte buradaki bu benzetme, eşyanın eşyaya benzetilmesi olayıdır. Ancak burada teşbihten söz ettiği hâlde açık ve net olarak müşebbehat (benzetilen) belirtilmemiştir.

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ  ibaresinde teşbih-i temsil vardır. Toprak yağmurla hayat bulduğu gibi kalpler de İslam ile hayat bulur. Bunun için İslam yağmura, kâfirlerin şüphe ve tereddütleri karanlıklara, Kur'an'daki vaad ve vaîdler de gök gürültüsü ve şimşeğe benzetilmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayette sağanak yağmura, karanlıklara, gök gürültüsüne, şimşeğe ve yıldırıma benzetilen nedir; bu ne çeşit teşbihdir?

Beyan ilmi alimlerinin burada iki görüşü vardır:

Birincisi: Bu "teşbih-i müferrak"tır. Bunun manası şudur: Gerek mümesselin, mürekkeb, yani gerekse kendisine meseldeki bazı şeylerden meydana gelmiş olması ve birşeyin, mümesseldeki her bir şeye benzetilmesidir. İşte burada islam dini sağanak yağmura benzetilmiştir. Çünkü, yağmur ile yeryüzü dirildiği gibi, İslam dini ile de kalpler hayat bulur. Kâfirlerin din ile ilgili şüpheleri karanlıklara; dindeki va'd ve va'îd ile ilgili şeyler şimşeğe ve gökgürültüsüne; müslümanların eli ile kâfirlere isabet eden belalar da yıldırımlara benzetilmiştir. Buna göre ayetin takdiri... "Yağmura tutulanların misali gibi..." olur. "Bundan da kasıt, "gökyüzünün, bu durumda kendilerini yakaladığı kavmin misali gibi..." demektir.

İkincisi: Bu, "teşbih-i mürekkeb"tir. Teşbih-i mürekkeb: Müşebbeh ve müşebbehin bihin herbirinin unsurları diğerinin unsurlarına tek tek benzemese dahi, bu ikisinden birini diğerine herhangi bir yönden benzetmektir. Bu ayetlerden maksad, gerek dini gerekse dünyevi bakımdan, münafıkların şaşkınlığını, ateş yaktıktan sonra ateşi sönen; gök gürültüsü ve şimşekle beraber karanlık gecede gökyüzünün yakaladığı kimsenin şaşkınlığına benzetmektir.

Eğer, "Teşbih-i müferrakta, tarzında mahzûf bir muzaf olduğunu takdir etmiştir. Aynı şeyi mürekkeb teşbihde de yapılabilir mi?" denirse deriz ki: ayetinde, zamire merci bulma ihtiyacı olmasaydı böyle bir takdire ihtiyacımız kalmazdı. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen ayetin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مِنَ الصَّوَاعِق ‘ daki  مِنَ  harfi sebebiyye içindir. Çünkü  الصَّوَاعِق (yıldırım), kulaklara parmakların sokulmasının sebebidir. حذر الموت  sözünden de gaye budur. Kendisinden önceki cümlenin sebebidir. Parmaklarını kulaklarına sokmaları ölüm korkusu sebebiyledir. Bu bedî’ (harika) bir îcâzdır.(Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru.172)

أَصَـٰبِعَهُمۡ - ءَاذَانِهِم  ve  صَیِّب - ٱلسَّمَاۤءِ - رَعۡدࣱ - بَرۡقࣱ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Veciz ifade kastına matuf  حَذَرَ الْمَوْتِ  izafeti, fiilin oluş sebebini bildiren mef’uldür.

Gök gürültüsü veya yıldırım şakırtısı duyduklarında, ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkayan münafıkların durumunun anlatıldığı bu ayet, alakası külliyyet olan mürsel mecazın en meşhur örneklerinden biridir. Mecazın bu türünde bir bütün söylenir, onun bir parçası kastedilir. (Zikr-i küll irade-i cüz). Burada da bütün (parmaklar) zikredilmiş, onun cüzü (parmak uçları) kastedilmiştir. Buna göre cümlenin manası, parmak uçlarını kulaklarına tıkarlar şeklindedir. Çünkü parmağın tamamının kulağa girmesi imkânsızdır. Bu hususu Beyzâvî şu şekilde izah eder: parmak uçları انامل  yerine, parmaklar  اصابع  lafzının kullanılması mübalağa içindir. 

Burada gerçek anlamın kastedilmesine engel hal karînesi, parmağın tamamının kulağa sokulmasının muhal olmasıdır. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Burada bir şey iki şeye benzetilmiştir. Buna teşbih-i cem denir.

Yahut gökten inen, sağanak yağmur gibidir. Onun içinde karanlıklar, gökgürültüsü, şimşek vardır. Yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarının içine koyarlar. Yani, o yıldırımların gürültüsüyle ölümden korkarak parmaklarını kulaklarına sokarlar. Allah kâfirleri kuşatıcıdır.

Tablo; karanlık, fırtınalı bir hava, şimşekler, gök gürültüsü ve sağanak yağmur şeklindedir. Bu durum münafıkların halini anlatır. Öyle bir havada ölüm korkusuyla kulaklarını tıkamışlardır.

Allah’ın onları kuşatması; Allah’ın onları bilip, gördüğünü ifade eder. O manzaranın onları sarması gibi Allah da onları sarmıştır, içlerini dışlarını herşeylerini bilir.

وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ

وَ  istînâfiyyedir. İtiraziyye olması da caizdir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayetin bu son cümlesi, mesel tarikinde tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.

و , itiraziyyedir. Bu ifade  حذر الموت  sözü ile ...يكاد البرق  sözü arasında itiraz cümlesidir. İtiraz cümlesi, bir konudan bahseden iki cümle arasına girmiştir. Burada kâfirlere tehdit konusuna dikkat çekme vardır.

Haber olan  مُح۪يطٌ  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

بِالْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Zamir makamında,  الْكَافِر۪ينَ  şeklinde zahir ismin gelmesinde ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Zamir gelebilecekken  الْكَافِر۪ينَ  kelimesinin açıkça zikredilmesinde helak edilmelerinin ve bu helakı hak etme sebebinin küfürleri olduğuna işaret vardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 175)

Yani münafıklar Allah'ın azabından ve cezasından kurtulamazlar. Nasıl ki, kuşatılanlar kendilerini kuşatanların elinden kurtulamazlar ise bunların da hâli böyledir. Bu, esasen mecazi manadır. Bu cümle de muterize (parantez) cümlesi olup irabta mahalli yoktur (cümle dışı unsurdur). (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl ve Hakâîku’t-Te’vîl, Zemahşerî, Keşşâf)

Kuşatılmış olan şey nasıl kuşatandan kurtulamazsa kâfirler de Yüce Allah'ın kudretinden kurtulamazlar. Böylece Yüce Allah'ın kudretinin şümulü ve sonsuz hakimiyeti, O'ndan kurtuluşun imkânsızlığı, bir şeyi kuşatanın kuşatmasına teşbih edilmiş kapalı bir istiare yapılmıştır. Onların kulaklarını parmakları ile tıkamalarının da kendilerine hiçbir faydası yoktur. Çünkü sakınmak kaderin önüne geçemez; hileler yüce Allah'ın azabını geri çeviremez.

Yağmura tutulmuş kimselere raci olacak zamir yerine " كَافِر۪ينَ / kâfirler" lafzının tercih edilmesi, onların başlarına gelen korkunç felaketlerin kendi küfürleri sebebiyle olduğunu bildirir. Nitekim; "Onların bu dünya hayatında yapmakta oldukları infakın (harcamalar) durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın misalidir" mealindeki ayet-i kerimede de aynı sebepten dolayı zamir yerine zahir isim kullanılmıştır. Çünkü buğz ve öfkeden ileri gelen ihlâk (helâk etme) daha şiddetli olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bikāî burada ayetin evvelinde zikri geçen kafirlerin yıldırım ve ölüme karşı olan korkuları ile yüce Mevlâ’nın muhît esmâsı arasında bağlantı kurarak, bu fiillerinin onlara bir faydası olmadığını, Allah’ın onları her yönden kuşattığını belirtmiştir. Taberî ise ayette zikri geçen muhît lafzına “toplayan, bir araya getiren” anlamını vermeyi daha uygun görmüş olacak ki “Allah kafirleri cehennemde bir araya getirip toplayacak ve onları cezalandıracaktır” şeklinde Mücâhit’ten gelen rivayete yer vermiştir. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda) 

Bakara Sûresi 20. Ayet

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟  ٢٠


Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek. Önlerini her aydınlatışında ışığında yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَكَادُ neredeyse ك و د
2 الْبَرْقُ şimşek ب ر ق
3 يَخْطَفُ kapıverecek خ ط ف
4 أَبْصَارَهُمْ gözlerini ب ص ر
5 كُلَّمَا zaman ك ل ل
6 أَضَاءَ aydınlattığı ض و ا
7 لَهُمْ onları
8 مَشَوْا yürürler م ش ي
9 فِيهِ o(nun ışığı)nda
10 وَإِذَا zaman
11 أَظْلَمَ karanlık çöktüğü ظ ل م
12 عَلَيْهِمْ üzerlerine
13 قَامُوا dikilip kalırlar ق و م
14 وَلَوْ eğer
15 شَاءَ dileseydi ش ي ا
16 اللَّهُ Allah
17 لَذَهَبَ elbette götürürdü ذ ه ب
18 بِسَمْعِهِمْ işitmelerini س م ع
19 وَأَبْصَارِهِمْ ve görmelerini ب ص ر
20 إِنَّ Şüphesiz
21 اللَّهَ Allah’ın
22 عَلَىٰ üzerine
23 كُلِّ her ك ل ل
24 شَيْءٍ şey ش ي ا
25 قَدِيرٌ gücü yeter ق د ر

Şimşek neredeyse onların gözlerini kapıp götürür. Her ne zaman onlar için aydınlatsa, o aydınlığıkta yürürler. (Etraf aydınlanınca onun içinde yürüyorlar. Aydınlanınca yürümek; Müslümanların kazandığı ganimetten hisse, pay almaktır). Onların üzerine karardığı vakit, karanlık kapladığı vakit durdular. (Aslında qâme ayağa kalkmak demektir. Burada durmak diye tercüme ediliyor. Bulundukları yerde kalakaldılar. Müminlerle beraberken bir menfaat elde ettiklerinde bundan çok memnun olurlar. Bir sıkıntı ile karşılaştıkları zaman isyan ederler.) Allah dileseydi işitme ve görme duyularını giderirdi. Allah’ın her şeye gücü yeter.

Şimşek: buluttan yere doğru bir akımdır. Yıldırım ise yerdeki negatif enerjinin yukarı doğru çıkmasıdır.

Burada anlatılan kişiler cahiliye karanlığında yaşıyorlar. Peygamber Efendimiz s.a.v. onları bu sapkınlıklarından çıkarmak için bir nur getirmiştir. Bu nuru kabul etmiyorlar. Bu ışıktan faydalanmak yerine bu ışıktan korkuyorlar. Gözleri kamaşıyor. O ışık Onların hayatını kurtaracak ama onu görmezlikten geliyorlar.

Peki neden gidermemiştir?

Tabii ki bunda hikmetler vardır. Eğer bir insanda hayır kalıntısı, ümit ışığı varsa Allah bu insanı helak etmez. Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi ve sellem zamanında öyle münafıklar vardı ki hallerini düzelterek iman safına geçmişlerdir. Allah onlara mühlet vermiştir. Hemen helak etmemiştir, çünkü O Halimdir.

Buradan İslam’ın insanları terbiye ederken göstermiş olduğu metodun (Sabır, hilm, semahat ) mükemmelliğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların ismini bildiği halde hiçbir zaman ifşa etmemiş, onları her zaman gizlemiştir. Sadece bunu bilen sahabeden bir kişidir ki oda sır tutan Hüzeyfe radyallahu anhdır. (Nablusi Tefsiri)

  Kevede كود  :

  Nakıs fiillerden olan bu kelime كادَ neredeyse ... yapmak/etmek üzere olmak anlamında kullanılır. Mazi ve muzari fiil çekimi olduğu halde emir fiil çekimi yoktur. Az kaldı ya da az kalsın şeklinde Türkçeye çevirilebilir. (Edatlar Sözlüğü) 

  Kuran’ı Kerim’de fiil formunda 20 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres) 

  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ

Fiil cümlesidir. يَكَادُ  mukarebe fiillerinden olup, nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. 

الْبَرْقُ  kelimesi  يَكَادُ ’nün ismi olup damme ile merfûdur.  يَخْطَفُ  cümlesi, يَكَادُ ’ nün haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَخْطَفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اَبْصَارَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْۜ  muzâfun ileyh olup mahallen mecrurdur.

 

كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ

كُلَّمَٓا , şart manası taşıyan zaman zarfı olup مَشَوْا  fiiline mütealliktir. اَضَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَضَٓاءَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. لَهُمْ  car mecruru  اَضَٓاءَ  fiiline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  مَشَوْا ف۪يهِۙ cümlesi şartın cevabıdır.

مَشَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. ف۪يهِۙ  car mecruru  مَشَوْا  fiiline mütealliktir. 

اَضَٓاءَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi,  ضوأ ‘dir.

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ

Fiil cümlesidir. اِذَٓا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَظْلَمَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَظْلَمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْهِمْ  car mecruru  اَظْلَمَ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı قَامُواۜ 'dur.

قَامُواۜ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ

Fiil cümlesidir.وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. شَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  fail olup damme ile merfûdur. شَٓاءَ  fiilinin mef‘ûlü mahzuftur. Şartın cevabı buna delalet eder. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

 ذَهَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِسَمْعِ  car mecruru  ذَهَبَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْۜ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اَبْصَارِهِمْۜ  izafeti  سَمْعِهِمْ ’ e matuftur.

 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ۟ ‘e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدِ۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

قَدِ۪يرٌ  kelimesi  فعيل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  كَاد ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ  cümlesi  كَاد ’nun haberidir. 

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette iğrak yoluyla mübalağa yapılmıştır. İğrâk: Yapılan mübâlağanın aklen mümkün, âdeten muhal olmasıdır. Bu ayetlerde kelama dahil olan  يَكَادُ (neredeyse) kelimesi bu iğrâkları makbul kılmıştır. Çünkü şimşeğin gözleri kör etmesi aklen mümkündür ama âdeten imkânsızdır. يَكَادُ  kelimesi bu sözü imkânsızlık dairesinden çıkararak hakîkate yaklaştırmıştır.

Burada şimşeğin gözleri kapması  يَخْطَفُ  ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen, ışığının kuvveti ve parıltısının şiddeti sebebiyle şimşeğin neredeyse onların gözlerini giderip kör edecek durumda olmasıdır. Yüce Allah'ın  يَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِؕ [Şimşeğin ziyası, neredeyse gözleri giderecek, kör edecekti] Nur/43 sözü de bu anlamın kanıtıdır. Hülasa bunun anlamı, ‘’Şimşeğin çakması sırasında nerdeyse münafıkların gözleri gidecek, kör olacaktı’’ demektir. Ancak Yüce Allah, kapma ve giderme eylemlerini gözlere değil, körlüğe sebep olduğu için şimşeğe isnat etmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Başka bir görüşe göre de  خطف  fiilinin  برق ’e isnad edilmesi mecazî aklî babındandır. Çünkü körlük; şimşek sebebiyle olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 180)

كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ

Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi şart üslubunda haberi isnaddır. 

كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  اَضَٓاءَ لَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  مَشَوْا ف۪يهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Şart ve cevap fiilleri mazi sıygada gelmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

مَٓا  nekre-i mevsufedir ve vakit manasındadır. Aid ise mahzuftur. Yani şimşeğin etkisiyle çevrenin birazcık aydınlanması esnasında demektir. Bunun amili de yine bunun cevabı olan,  مَشَوْا ف۪يهِۙ [onda yürürler] olup onun aydınlığında/aydınlığı üzerine demektir. Bu da üçüncü bir istînâf (yeni) cümledir. Bu adeta ‘’Şimşeğin çakmasıyla kaybolması esnasında, bu iki durumda bunlar ne yaparlar?’’ şeklinde bir soru soran kimseye verilen cevap niteliğini taşıyor.

اَضَٓاءَ  fiili geçişli olabilir; bu durumda anlam, “onlara yürüyecekleri yeri, yolu her aydınlattığında o yolu yürürler” şeklinde olur. Yine bu durumda fiilin mef‘ûlü (nesnesi) hazfedilmiş olur. Ancak bu fiil geçişsiz (nesnesiz) de olabilir. Bu durumda anlam, “şimşek her çaktığında onun aydınlattığı, ışığının vurduğu yerde yürürler” şeklinde olur. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ'nın "Şimşek onları aydınlatınca, onun ışığında yürürler" ayeti üçüncü bir istînâf cümlesidir. Bu, sanki "Onlar, şimşek ortaya çıktığı ve gizlendiği zaman ne yapıyorlar?" diyen kimseye bir cevaptır. Bundan maksad, bu durumun münafıklara ne kadar zor geldiğini, yağmura tutulanlara şimşeğin zor gelişine ve onların içinde bulundukları son derece şaşkınlık ile, şimşek çaktığı zaman onun, gözlerini kör edeceğinden korktukları halde, bu çakışını fırsat bilip böylece birkaç adım atan, şimşeğin ışığı kaybolduğunda, oldukları yerde kalakalan ve ne yapacaklarını bilmeyenler durumuna benzetmektir. Cenab-ı Allah isteseydi, gök gürültüsünü artırır ve böylece onları sağır eder; şimşeğin ışığını da artırarak onları kör ederdi. اَضَٓاءَ  fiili ya müteaddidir ki buna göre mana: "Her ne zaman şimşek onlara bir yol aydınlatsa, onlar o yolu tutarlar" şeklinde olur. Bu takdirde mef’ûl hazfedilmiş demektir. Veya bu fiil müteaddi değildir. Buna göre mana, "Her ne zaman şimşek parlarsa onlar onun ışığının düştüğü yerde yürürler" şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

O korkunç durumda ne yaparlar; kulaklarını tıkadıkları gibi gözlerini mi kaparlar?" diye sorulmuş. Şimşek onları aydınlattıkça o yolda yürür veya ışığın düştüğü yerde birkaç adım atarlar, fakat şimşeğin gözlerini kapaması endişesini de taşırlar. Ayette "hızlı hızlı yürürler" veya "koşarlar" değil de "yürürler" denmesi, onların yavaş yavaş yürümenin ötesinde bir harekete muktedir olamadıklarına işarettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ

Şart üslubunda gelen ayet,  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart edatı  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَامُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Burada  إنْ  değil, اِذَا  buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)

مَشَوْ (yürüme), malum hareket şeklidir, hızlı olduğunda buna sa’y [koşar adım yürüme] denir. Daha da hızlı olduğunda ‘adv [koşma] denir. Ayette aydınlatmadan söz edilirken كُلَّمَٓا  (her ne zaman), karartmadan söz edilirken اِذَٓا (..dığı zaman) kullanılmıştır. Çünkü, onların bütün amaçları yürüyebilmektir; bunda çok hırslı ve gayretlidirler. Bu yüzden, ne zaman bir aydınlık görseler derhâl fırsatı değerlendirip yürümeye çalışırlar. Oysa yerlerinde durmaları, çakılıp kalmaları böyle değildir. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ

Ayetteki üçüncü şart cümlesi  وَ  harfiyle önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Şart üslubunda haberî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  شَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesi şarttır. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi çoğu zaman mahzuftur.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Şartın cevabı olan  لَ  karinesiyle gelen  ذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَبْصَارِهِم  -  سَمْعِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.  ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır. ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.  ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme. Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.  Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur. İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller

Şart ve cevap fiilleri hudûs ve teceddüde, isnadın Allah’a olması karînesi de istimrara delalet etmiştir.

شَٓاءَ (dilemek) fiilinin nesnesi hazfedilmiştir, çünkü verilen cevap, nesneye zaten delalet etmektedir. Anlam şöyledir: Allah onların işitme ve görme hislerini gidermek isteseydi, giderirdi. شَٓاءَ  ve  أراد  fiillerinde bu hazif çokça yapılır; hatta bu fiillerin nesneleri, birkaç kuraldışı garip kullanım dışında hiçbir zaman açıkça zikredilmez. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümlenin başında bulunan لَوْ  [eğer] edatı mazideki bir işin oluşunu, mefruz bir başka işin oluşuna bağlamak (ta'lik) için kullanılır. Başka bir deyişle şart ifade eden لَوْ  edatı, bir mânâyı, bir başka mânânın husulü şartına bağlar. Bu şart iki mânâ arasındaki, bağlılığın sebebidir. Şart cümlelerinin mefhûmları arasındaki bağlılık ya küllî ya da cüz'î olur. Külliye örnek olarak Nahl (16) sûresinin 9. ayeti verilebilir. Şöyle ki: وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَعٖينَ  [Allah dileseydi sizin hepinizi hidayete erdirirdi.]

Açıkça anlaşıldığı gibi Allah'ın dilemesi, gerçekte hidâyetin sebebidir. Aralarında cüz'î bağlılık bulunan şart cümleleri için de şu örnekler verilebilir:

Peygamberimiz (s.a.v) Ebû Seleme'nin kızı, yani kendi zevcesi Ümmü Seleme Hind binti Ebi Ümeyye'nin ilk kocasından olan kızı hakkında şöyle buyurmuştur: "Velev ki o, benim üvey kızım olmasaydı, bana yine helal olmazdı; çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“(…Bu ifade, ayette öne sürülen ‘Allah dileseydi’ şeklindeki) Şartın hem bir sebebi hem de aynı ayette bulunan Allah Teâlâ’nın zikredilen –işitme ve görme yetileri gibi şeyleri gidermeye ziyadesiyle kudretinin bulunmasını destekleyen bir ifadedir.” Yani bu,“Allah Teâlâ kadîr olduğu için onun iradesine kimse sınır koyamaz ve yine kadîr olduğu için dilerse –şimşek olmadan da- onları sağır ve kör edebilir” anlamındadır. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)

 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru ihtimam için amili olan  قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzı iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlânın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli gelmiştir. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifâde eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ismi celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gâib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin fasılası diğer surelerde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Bu tekrarlarda tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C, 7, S. 314)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekit için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle önceki ibare için tezyîl ifade eder. Tezyîl, öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Nasıl ki burada münafıklardan fazlasıyla zikredilmesi mazeret sunmalarına engel olmak ve onlara yöneltilen suçların ispatına delil olmuş ise, bu ibaredeki tezyîl de münafıklara yönelik gözdağı ve tehdidi artırmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 190)

Bakara Sûresi 21. Ayet

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ  ٢١


Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا أَيُّهَا ey
2 النَّاسُ insanlar ن و س
3 اعْبُدُوا kulluk edin ع ب د
4 رَبَّكُمُ Rabbinize ر ب ب
5 الَّذِي o ki;
6 خَلَقَكُمْ sizi yarattı خ ل ق
7 وَالَّذِينَ ve onlar ki;
8 مِنْ (siz)-den
9 قَبْلِكُمْ sizden öncekileri ق ب ل
10 لَعَلَّكُمْ belki
11 تَتَّقُونَ korunursunuz و ق ي

Münafıkların anlatımı bitmiştir.

İbadet edin emrini en geniş manada anlamamız gerekir. Kul olun. Yaşayın. İbadet aslında bizim yaşam tarzımız olmalıdır. Hayatımızın her safhasında Allah’ı düşünerek yaşıyor olmamız lazımdır. Her hareketimizde, her sözümüzde Allah bundan razı mı diye düşünmemiz gerekir.

Beni yaratan kişi, beni yöneten, benim efendim olandır. Ve sadece ona ibadet edilir.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

يَٓا  nida harfidir.  اَيُّ  münada, nekre-i maksude olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur.  هَا  tenbih harfidir.  النَّاسُ  münadadan bedel veya atf-ı beyan olup damme ile merfûdur. Nidanın cevabı اعْبُدُوا ‘ dir. 

Fiil cümlesidir. اعْبُدُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  رَبَّكُمُ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  رَبَّكُمُ ’un sıfatı olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَكُمْ ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, atıf harfi وَ ‘ la  خَلَقَكُمْ ‘deki zamire matuf olup mahallen mansubdur. مِنْ قَبْلِ  car mecruru mahzuf sılaya mütealliktir. Takdiri خلق الذين عاشوا من قبلكم (Sizden önce yaşayanları yarattı) şeklindedir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Has ism-i mevsûller, marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)  

Nida çağırmak demektir. Istılah olarak da aslen ادعو  veya  نادى  şeklinde mahzuf bir fiilin mef'ûlü olmakla beraber; o fiilden naib olarak gelen harflerle ifade edilen bir seslenme biçimidir. Bu harfler; يَا ,اَيْ  ,اَيَا  ,آيْ  ,آ  ,هَيأ  ,وَا ’dır. Nidanın gayesi; nida edilene önemli bir şeyi haber vermektir. Onun için çoğunlukla nidayı emir, nehiy, istifham, şer‘î bir hüküm vs. gibi önemli şeyler takip eder.

اَيُّ  kelimesi, başında lam-ı tarif bulunan bir muhataba seslenmek için kullanılan bir sıla ifadesidir. Benzer şekilde ذو  ve  الَّذ۪ي  kelimeleri de cins isimlerini ve cümle olarak marife olan ifadeleri nitelemek üzere kullanılan bağlaçlardır. اَيُّ  müphem bir kelime olup kendisini izah edecek, müphemliğini giderecek bir ifadeye ihtiyaç duyar. Bu yüzden de peşinden ya bir cins isminin veya onun yerine geçecek (ism-i işaret vb.) bir kelimenin gelmesi ve onu nitelemesi gerekir. Böylece, seslenme (nida) ifadesinden kimin kastedildiği açıklığa kavuşmuş olacaktır. يا زيد الظريف (Ey zarif Zeyd!) örneğinde olduğu üzere, nida harfinin mamulü  اَيُّ  kelimesidir, devamındaki isim ise onun sıfatıdır. Ancak اَيُّ  cümledeki Zeyd gibi müstakil olmadığı için mutlaka sıfat almak durumundadır. Bu şekilde müphemlikten açıklığa doğru aşama aşama ilerleme, bir tür tekit ve teyit anlamı taşımaktadır.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Münadanın başında harfi tarif varsa, önüne müzekker isimlerde  اَيُّهَا, müennes isimlerde   اَيَّتُهَا  getirilir. Bunlardan sonra gelen müştak ise sıfat, camid ise bedel olur. 

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ


İsim cümlesidir. لَعَلَّ , tereccî harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir. 

كُمْ  muttasıl zamir,  لَعَلّ  ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَتَّقُونَۙ  cümlesi  لَعَلّ  ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَتَّقُونَۙ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

لَعَلَّ  edatı, tereccî içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki, her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine gelmiş bir ifadedir. İmam Sîbeveyh de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ  kelimesinin, كَيْ (için) manasında olduğunu söylemiştir. Yani, “Sakınıp korunmanız içindir.’’ (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

تَتَّقُونَۙ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقى ’dir. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.  يَٓا  nida edatı,  اَيُّ  münadadır.  هَا  tekid ifade eden tenbih harfidir.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ nidasıyla, arkadan gelen mananın önemine dikkat çekilmiştir.

Nidanın cevabı olarak gelen  اعْبُدُوا رَبَّكُمُ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

رَبَّكُمْ  izafetinde Rab ismine muzâfun ileyh olan  كُمْ  zamirinin aid olduğu insanlar, şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde Rab isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

رَبَّكُمُ  için sıfat konumundaki müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ’ nin sılası olan  خَلَقَكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

خَلَقَكُمْ ‘deki zamire matuf has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ nin sıla cümlesi mahzuftur.  مِنْ قَبْلِكُمْ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.

مِنْ قَبْلِكُمْ  ibaresindeki  مِنْ  ibtidaiyyedir.

“Ey insanlar!” ve “Ey iman edenler!” hitaplarıyla başlayan ayetler, taşıdıkları mesajlar bakımından benzerlik taşıdıkları gibi ayrıştıkları noktalar da vardır. Her iki hitap da kendinden sonra itikat, ibadet, helal ve haram, cezalar, sosyal hayat gibi konulara yer vermektedir. Ancak “Ey iman edenler” hitabıyla verilen mesajlar Medenî sureler çerçevesinden verildiğinden dolayı hüküm ayetleri ağır basmaktadır. Aile hukuku, cihat, gibi konular “Ey iman edenler” hitabından sonra işlenmektedir. (Enver Bayram, Kur’an’da Geçen “Ey İnsanlar” Ve “Ey İman Edenler” Hitaplariyla Başlayan Ayetler Arasında Bir Mukayese)  

Kur’an’da bu tip  يَٓا اَيُّهَا  formunda nida çoktur. İçinde tekid türlerini barındırmaktadır. İlk olarak tekid unsurlarından oluşmuş bir nida harfi göze çarpar. Uzaktaki bir şahıs için kullanılan nida harfi gelmiştir, oysa Allah Teâlâ nida ettiği her varlığa çok yakındır. Bu nida harfinin gelmesi söylenecek şeylerin Allâh katında bir mekanı olduğu konusunda uyarmak içindir. Sonra  اَيُّ  harfi gelmiştir. Bu harf nida ile akabindeki elif-lamlı kelimeyi birbirine bağlar. Müphem bir harftir, takibeden kelimeyle açıklanır. Böylece ibhamdan sonra beyan gelir. Arkadan gelecek olan emri uyanık ve dikkatli bir şekilde almak için kişiyi hazırlar ve uyarır. Sonra yine bir tenbih harfi olan  هَا  gelir. (Muhammed Ebû Mûsâ, Min Esrâri't T'abîri'l Kur'ânî, Dirâsetu Tahlîliyye lisûreti'l Ahzâb, s. 43)

Beyzâvî, ayetin izahında nida hakkında vermiş olduğu şu bilgilerle dil ve belâgat alanında ne kadar yetkin olduğunu ortaya koyar: Ayetteki nida harfi  يَٓا  aslında uzağa seslenmek için konulmuştur. Ancak bazen, karşımızdaki muhatabı uzak menzilesinde mütalaa ederek bu edatla ona seslenilir. Bu da ya kendisine hitap edilenin azametinden dolayı şanını yüceltmek için olur ki insana şah damarından daha yakın olan Allah’a münacaat esnasında kulun  يَٓا  nida harfini kullanarak ‘’Ya Rabbi’’ demesi bu kullanıma güzel örnektir. Ya da çağrılan kişinin gafletine işaret etmek, kötü anlayış sahibi kimseleri uyarmak için olur.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ [Ey insanlar Rabbinize ibadet edin] ve  يا ايها الغافل اسمع ما ينفعك (Ey gafil sana faydası olacak şeylere kulak ver) örneklerinde olduğu gibi. ‘’Ey iman edenler’’ hitabında olduğu gibi. يَٓا  edatı münada ile beraber tam bir cümle teşkil eder. Çünkü edat fiilin yerine geçmiştir. اَيُّ  ise harf-i tarifle marife olana ulaşmak için konulmuştur. Çünkü o haliyle başına  يَٓا  ‘nın gelmesi imkânsızdır. Aksi takdirde iki harf-i tarif birleşmiş olur. Çünkü ikisi de eşittir.  اَيُّ ’ye münadanın hükmü verilmiş ve açıklayıcı sıfatı olarak nida ile kastedilen şeyin yerine konulmuştur. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

Zemahşerî, insanın kendisine şah damarından daha yakın olan yaratanına seslenişlerinde uzaklık anlamı içeren  يَٓا  edatını kullanmasını, deyim yerindeyse psikolojik bir çıkarımla, dua eden insanın hatalarının şuurunda olmasına ve belki de nefsini kırmasına, böylece dualarının kabulü için bir yol bulmasına bağlar. (Zemahşerî, Keşşâf, I, 96)

يَٓا  harfi aslında uzaktakine nida etmek için vaz edilmiştir. Ciddi ve mühim bir sebepten dolayı bu harf, yakındakine seslenmek için de kullanılabilir. Yakındakine nida etmek için اَىْ  ve  أ  harfleri kullanılmıştır. Sonra bu  يَٓا  harfi yakında da olsa, uzaktaki kimse yerine koyarak, dalgın ve gafil olan kimseye seslenmek için kullanılmıştır. Eğer, "Cenab-ı Hak; "O (Allah), insanlara şah damarından daha yakındır" (Kâf, 50/16) olduğu halde, O'na dua eden niçin Yâ Rabbi, Yâ Allah diye duâ eder? denilirse, cevaben deriz ki bu, dua eden kimsenin nefsini hakir görerek kendisini yakın olan yerlerden ve O'na yaklaşmış olan kimselerin derecelerine yaklaştıracak şeylerden uzak görmesi; Cenab-ı Hakk'ın, "Ben, benden dolayı kalbleri mahzun olanların yanındayım" hadis-i kutsisi gereğince, duası kabul olsun diye kendisinin noksan olduğunu itiraf etmesidir. Veya bu, dua eden için, duasının kabulü en mühim şeylerdendir.(Fahreddin er-Râzî,Mefâtîhu’l-Gayb)  

Allah Teâlâ önceki ayetlerde insanları müminler, kâfirler ve münafıklar olarak üç sınıfa ayırıp gaib sıygasıyla/hikaye kipiyle (üçüncü şahıs) onların hususiyetlerinden bahsettikten sonra üslup değiştirerek hitap kipiyle (ikinci şahıs) bütün insanlara seslenerek onları kendisine ibadet etmeye ve ona boyun eğmeye çağırmıştır. Ayetlerdeki hitap üslubunun değişmesindeki sırları Beyzâvî şöyle açıklar: Yüce Allah önceki ayetlerde mükellef grupları sıra ile sayıp onların özelliklerini ve işlerinin sonuçlarını zikrettikten sonra bu ayetlerde, dinleyiciyi sarsmak ve harekete geçirmek, ibadetin önemini ve onun şanının büyüklüğünü göstermek ve hitap zevki ile ibadet külfetini azaltmak için, gaibe (üçüncü şahsa) hitaptan, muhataba (ikinci şahsa) hitaba dönerek (iltifat ederek) doğrudan doğruya “Ey insanlar!” diye seslenmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

اُعْبُدُوا رَبَّكُمْ  [Rabbinize kulluk (ibadet) ediniz.] yani, O’nu birleyiniz, tevhid inancına bağlanınız. İbn Abbas (r.a)’dan : “Kur’an’da yer alan ibadet anlamındaki her kelime; tevhidi, Allah’ın birliği manasını ifade eder.(Nesefî / Medâriku’t- Tenzîl Ve Hakâîku’t-  Te’vîl)

اُعْبُدُوا رَبَّكُمْ  [Rabbinize ibadet edin] cümlesinde, Rabb kelimesinin muhatab zamirine muzâf olarak zikredilmesi, Allah'ın şanını yüceltme ve ona saygıyı ifade eder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

Ayetin son cümlesi ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Gayr-ı talebî inşâ cümlesidir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

لَعَلَّ , terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. لَعَلَّ nin haberi olan  تَتَّقُونَ nin  muzari fiil olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Ayrıca muzari fiil olayı zihinde canlandırmayı sağlayarak muhatabı etkiler.

Ta’lil cümleleri anlamı açıklamak, zenginleştirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

‘Umulur ki’ anlamında olan  لَعَلَّ  harfi, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde ‘’...olsun diye, ...olması için’’ şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebtir.

Kur’an’da Allah’a isnad edilen  لَعَلَّ  sözleri “muhakkak ki” anlamına gelir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan/58) Bunlar sebep bildirir, (lam-ı ta’lil manasındadır). ‘’Bunları yapın ki, muttaki olabilesiniz’’ demektir.

لَعَلَّ  edatı, terecci içindir, yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve bir de beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir demektir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub (v. 106/724); لَعَلَّ kelimesi “için” manasındadır, demiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

تَتَّقُونَ  fiilinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır. 

لعل  harfi gibi ümit ifade eden bir lafız getirmekten murad, takvalı olmaya teşviktir. Takvalı olmak; kuralları yerine getirmektir. En alt seviyesi Müslüman olmak, en üst derecesi ise her türlü şüpheli şeyden kaçınmak olarak tarif edilir.Takvalı olmak için kitaba ve hükümlerine sarılmak gerekir.

لَعَلَّ  kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.

لَعَلَّ  edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır.  لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)

Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki  لَعَلَّ (umulur ki) harfinin  لَ  manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)

Söz konusu ayette "Umulur ki takvaya eresiniz" buyrulmuş, fakat bunun yerine "Umulur ki ibadet edersiniz" denmemiştir. Oysa öyle denmesi, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım." mealindeki âyete de uygun düşerdi. Fakat ibâdetin vücub ve lüzumunu daha kuvvetli olarak ifade etmek için ibâdet yerine takva kullanılmıştır. Çünkü takva ibâdet edenin hedefi ve son gayretidir. Şu hâlde eğer takva onun üzerine lâzım ise ondan aşağısı elzem, edası ehven olur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Dikkat ediniz; ayette  لَعَلَّكُمْ  buyuruluyor. Bu ise ümit ifade eder. Bu şekilde de korunmanız bir kuvvetli ümit olarak gösteriliyor da, "korunacağınızdan emin olunuz" denilmiyor. Çünkü ilâhî iradeyi hiçbir şey şarta koşamaz. Siz ibadetinizle onu korumaya mecbur edemezsiniz. Ubudiyet (kulluk) kanunu çoğunluğa ait bir kanundur. Asıl koruyacak olan Allah'ın lütfu ve rahmetidir. İbadet ilk önce yaratılışınızın, terbiyenizin bir teşekkürüdür. Bunun Allah'ı mecbur edecek, minnet altında bırakacak bir gerektirici kudreti yoktur ve zaten Allah'ın layık olduğu şükür ve kulluğu kâmil bir şekilde eda da edemezsiniz. Şu halde "ibadet ediyoruz" diye her sonuçtan emin olmayınız, ancak ümitvar olunuz ve ümidinizi Allah'tan başkasına bağlamayınız ve Allah'ı tanımak için yaratılışınıza ve terbiyenize bakınız. O zaman bilirsiniz ki, bir yaratıcınız ve Rabbiniz var. Hem sizi ve hem sizden öncekileri yaratan O'dur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Bakara Sûresi 22. Ayet

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشاً وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَاداً وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ٢٢


O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِي O (Rabb) ki
2 جَعَلَ kıldı ج ع ل
3 لَكُمُ sizin için
4 الْأَرْضَ yeri ا ر ض
5 فِرَاشًا döşek ف ر ش
6 وَالسَّمَاءَ ve göğü س م و
7 بِنَاءً bina ب ن ي
8 وَأَنْزَلَ ve indirdi ن ز ل
9 مِنَ -ten
10 السَّمَاءِ gök س م و
11 مَاءً su م و ه
12 فَأَخْرَجَ çıkardı خ ر ج
13 بِهِ onunla
14 مِنَ -den
15 الثَّمَرَاتِ çeşitli ürünler ث م ر
16 رِزْقًا rızık olarak ر ز ق
17 لَكُمْ sizin için
18 فَلَا öyleyse
19 تَجْعَلُوا koşmayın ج ع ل
20 لِلَّهِ Allah’a
21 أَنْدَادًا eşler (denk) ن د د
22 وَأَنْتُمْ ve siz de
23 تَعْلَمُونَ bile bile ع ل م

Ayet tefsirinde İmam Kurtubi, bu ayeti kerimenin şanı yüce Allah’ın, insanı bütün yaratıklara muhtaç olmaktan kurtardığının delili olduğunu söyler. Hz Peygamber (sav) de bu hususa işaret ederek ‘’Allah’a yemin ederim sizden herhangi bir kimsenin ipini alıp sırtı üzerinde odun taşıması, ister versin ister vermesin, herhangi bir kimseden dilenmesinden onun için daha hayırlıdır buyurmuştur. Türlü sanat ve benzeri meslekler bütünüyle bu odun toplamanın kapsamı içine girer. Hırs, emel, dünya süsüne duyduğu rağbet sebebiyle kendisi gibi bir insana nefsini muhtaç eden bir kimse, Allah’a eş koşma yolunun ağzına gelmiş demektir’’ diyerek insanın sosyal hayatta en çok ihtiyaç duyduğu rızık temini hususunda topluma dolaylı nasihatlerde bulunmuş ve yön vermiştir. Sözkonusu nasihatlerini ayetin ifade ettiği şirke düşme hususuyla ilişkilendiren müfessirin savaş ve çeşitli sıkıntılı süreçlerde toplumun, gıda ihtiyacının artmasıyla tezahür edebilecek isyan ve Allahtan başka rızık verici arama eğilimine dikkatleri çekmiş olması ve bir uyarıda/hatırlatmada bulunarak sosyal hayatı yönlendirmiş olması da muhtemeldir.

Müfessirin 24. Ayetin tefsirini yaparken cehennme odun olacak insanların kimler olduğunu açıklamasının ardından ‘Allah bizi o cehenneme odun olmaktan muhafaza buyursun’ diye dua etmesi onun, bir Müslüman olarak nefsini ve ümmeti terğib ve terhib üslubu ile sakındırmasına, bu ifadeleri okuyan toplumu yönlendirmesine delil olarak zikredebilmektedir. Ayrıca yapılan duadan toplumun irşad edilmeye çalışıldığının çıkarılması da uzak bir ihtimal olarak görülmemektedir.

Kaynak: Kurtubi Tefsiri

https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp

Sahâbiler, Resûl-i Ekrem’e, Allah katında en büyük günahın hangisi olduğunu sordukları zaman “ Seni yarattığı halde Allah’a bir başkasını denk tutmamdır” diye ifade etti. 
(Buhari, Tevhid 1; Müslim,48).

خَلَقَ  fiili; yarattı, جَعَلَ fiili; yarattığı şeye sonradan bir görev verdi demektir.

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ

اَلَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl,  رَبَّكُمْ ’ un ikinci sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  جَعَلَ ’dir. Îrabdan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. جَعَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Değiştirme manasında kalp fiillidir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ  car mecruru  جَعَلَ fiiline mütealliktir. الْاَرْضَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

فِرَاشًا  kelimesi  الْاَرْضَ ‘ ın hali olup fetha ile mansubdur. السَّمَٓاءَ  atıf harfi وَ ‘ la  الْاَرْضَ ’ya matuftur.  السَّمَٓاءَ  mahzuf fiilin mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur. Takdiri, جعل السماء şeklindedir. بِنَٓاءًۖ kelimesi  السَّمَٓاءَ ‘nın hali olup fetha ile mansubdur. 

Değiştirme manasına gelen جَعَلَ  kelimesi 3 şekilde gelir: Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek, Bir halden başka bir hale geçmek, Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)  

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

بِنَٓاءً  kelimesi masdardır. Bu, yapılmış bina edilmiş şeyin adı olmuştur.

Ayetteki ism-i mevsûl ve onun sıla cümlesi  اَلَّذ۪ي جَعَلَ  ifadesi ya önceki ayette geçen  الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ  ifadesinin sıfatı ve övgü, tazim ifadesi olarak nasb mahallindedir. Ya da mübteda olarak merfûdur. Ancak merfû olması halinde bile, mansub olduğu durumdaki övgü manasını taşır. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

 

وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ

Cümle, atıf harfi  وَ ‘ la önceki sıla cümlesine atfedilmiştir.

Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. مَٓاءً  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَخْرَجَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  بِه۪ car mecruru  اَخْرَجَ  fiiline mütealliktir. مِنَ الثَّمَرَاتِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. رِزْقًا  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. لَكُمْ  car mecruru  رِزْقًا ’ın mahzuf sıfatına mütealliktir.

Şayet, ‘’رِزْقًا kelimesini nasb eden nedir?’’ dersen, şöyle derim: Eğer مِنَ الثَّمَرَاتِ ifadesindeki  مِنَ  kısmîlik ifade ediyorsa, o zaman  رِزْقًا  kelimesi sebep bildiren mef‘ûl (mef‘ûlün leh) olarak mansupdur; fakat eğer  َمِنَ  beyân ifade ediyorsa o zaman  رِزْقًا kelimesi  اَخْرَجَ َ fiilinin mef‘ûlü olarak mansubdur.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

اَخْرَجَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir. 

اَنْزَلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ‘dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Fiil cümlesidir. فَ  mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri  إن كرّمكم الله بهذه الخيرات (Eğer Allah sizi bu hayırlarla ikram ederse) şeklindedir. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَجْعَلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  لِلّٰهِ car mecruru  تَجْعَلُوا  fiilinin mahzuf ikinci mef‘ûlüne mütealliktir. اَنْدَادًا mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَنْدَادًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

و atıf harfidir.Cümle önceki sıla cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. مَٓاءً  kelimesi  اَنْزَلَ  fiilinin mef‘ûlu olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. اَخْرَجَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِه۪car mecruru  اَخْرَجَ  fiiline mütealliktir. مِنَ الثَّمَرَاتِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.

رِزْقًا mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdurdür. لَكُمْۚ  car mecruru  رِزْقًا ın mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir.

اَخْرَجَ sülâsî mücerred fiile bir harf ilave edilerek mezid yapılan, if’âl babındadır. Sülâsîsi خَرَجَ dir. İf’âl babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zaman ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerred manasını ifade eder.

Şayet, ‘’رِزْقًا kelimesini nasb eden nedir?’’ dersen, şöyle derim: Eğer مِنَ الثَّمَرَاتِ ifadesindeki مِنَ kısmîlik ifade ediyorsa, o zaman رِزْقًا kelimesi sebep bildiren mef‘ûl (mef‘ûlün leh) olarak mansuptur; fakat eğer َمِنَ beyân ifade ediyorsa o zaman رِزْقًا kelimesi  اَخْرَجَ َ fiilinin mef‘ûlü olarak mansubdur. (Keşşâf)

و atıf harfidir.Cümle önceki sıla cümlesine atfedilmiştir. Fiil cümlesidir. اَنْزَلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir.  مِنَ السَّمَٓاءِ car mecruru  اَنْزَلَ  fiiline mütealliktir. مَٓاءً  kelimesi  اَنْزَلَ  fiilinin mef‘ûlu olup fetha ile mansubdur.

فَ  atıf harfidir. اَخْرَجَ fetha üzere mebni mazi fiildir. بِه۪car mecruru  اَخْرَجَ  fiiline mütealliktir. مِنَ الثَّمَرَاتِ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir.

رِزْقًا mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdurdür. لَكُمْۚ  car mecruru  رِزْقًا ın mahzuf ikinci sıfatına mütealliktir.

اَخْرَجَ sülâsî mücerred fiile bir harf ilave edilerek mezid yapılan, if’âl babındadır. Sülâsîsi خَرَجَ dir. İf’âl babı fiille, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zaman ve mekâna duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerred manasını ifade eder.

Şayet, ‘’رِزْقًا kelimesini nasb eden nedir?’’ dersen, şöyle derim: Eğer مِنَ الثَّمَرَاتِ ifadesindeki مِنَ kısmîlik ifade ediyorsa, o zaman رِزْقًا kelimesi sebep bildiren mef‘ûl (mef‘ûlün leh) olarak mansuptur; fakat eğer َمِنَ beyân ifade ediyorsa o zaman رِزْقًا kelimesi  اَخْرَجَ َ fiilinin mef‘ûlü olarak mansubdur. (Keşşâf)

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ

Fasılla gelen ayetteki  اَلَّذ۪ي , önceki ayetteki  رَبَّكُمُ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Müfred müzekker has ismi mevsul  اَلَّذ۪ي ‘nin sılası olan  جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan  الْاَرْضَ ‘ya takdim edilmiştir.

فِرَاشًا  kelimesi  الْاَرْضَ ‘ ın halidir. Hal; anlamı açıklamak için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

السَّمَٓاءَ , tezat nedeniyle  الْاَرْضَ ‘ya atfedilmiştir.

السَّمَٓاءَ - الْاَرْضَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, mürâât-ı nazîr; فِرَاشًا - بِنَٓاءً  arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

Bazı îcâzu’l-Kur’an müellifleri bu ayet vb.ayetlerde de muḳabele sanatının olduğu fikrindedirler. Yerle gök arasındaki tezatlık malumdur, döşek ile bina arasında ise bina ile kastedilenin yükseklik olduğu düşünülür ve manevî bir ṭıbâḳın varlığı kabul edilirse muḳabele sanatı gerçekleşmiş olur. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

Car ve mecrurun mef‘ûle takdim edilmesi muhatapların menfaatine olan süruru hızlıca beyan etmek içindir. Ayrıca uyandırılmak istenen meraktan dolayı mef‘ûl car mecrurdan sonra gelebilir. Özellikle de muhataba yapılan ikazdan sonra lutfedilen kabiliyet ile ona fayda sağlayacak ameli yapabilir olduğunun zihinde canlandırılması için car mecrur, mef‘ûlün önüne geçmiştir. (Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'âni'l Kerim, Ruveyni 208. soru)

Burada “yatak” ve “bina” kelimeleri arasında manevî tıbâk vardır. Bina, yüksek olduğu için yatağın zıddı olur.

جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً  [Yeryüzünü sizin için bir yatak, göğü de tavan kıldı] cümlesinde ince bir mukabele sanatı vardır. Zira ayette  اَرْضَ ‘ ın mukabilinde  السَّمَٓاءَ kelimesi, فِرَاشًا  mukabilinde de  بِنَٓاءً  zikredilmiştir. Bu da güzel edebî sanatlardandır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

فِرَاشًا  ifadesinde istiare vardır. Çünkü Allah Teâlâ, yeri yayılmada döşeğe göğü yükseklikte binaya benzetmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

بِنَٓاءً  kelimesi masdardır. Bu, yapılmış bina edilmiş şeyin adı olmuştur.

Ayetteki ism-i mevsûl ve onun sıla cümlesi  اَلَّذ۪ي جَعَلَ  ifadesi ya önceki ayette geçen  الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ  ifadesinin sıfatı ve övgü, tazim ifadesi olarak nasb mahallindedir. Ya da mübteda olarak merfûdur. Ancak merfû olması halinde bile, mansub olduğu durumdaki övgü manasını taşır. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ

Atıf, harfi  و ’la sılaya atfedilen cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Aynı üslupta gelen  فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

مَٓاءً - رِزْقًا  kelimelerinin nekre gelişi nev ve kıllet ifade eder.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  بِه۪  ve  مِنَ الثَّمَرَاتِ  car-mecrurları ihtimam için, mef’ûl olan  رِزْقًا ‘a takdim edilmiştir.

رِزْقًا  ve  الثَّمَرَاتِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

السَّمَٓاءِ ‘nin tekrarında reddü'l-acüz ale's-sadr ve ıtnab sanatları vardır.

مِنَ الثَّمَرَاتِ  ifadesindeki  مِنَ  kısmîlik (ba‘ziyyet) ifade eder. Ayrıca nekre olarak kullanılmış olan  مَٓاءً (su) ve  رِزْقًا  (rızık) kelimeleri bu kısmîlik manasını barındırmaktadır. Burada sanki “Gökten suyun bir kısmını indirdik ve onun meyvelerinin bazılarını çıkardık ki bu sizin rızkınızın bir kısmı olsun” anlamı kastedilmiştir. İşte buradaki anlamın sıhhatine uygun olan görüş budur. Zira Allah Teâlâ bütün suyu gökten indirmemiş; bütün meyveleri yağmurla çıkarmamış; bütün rızkı meyvelerden ibaret kılmamıştır. Yine  مِنَ الثَّمَرَاتِ  ifadesindeki  مِنَ ’in, beyân ifade eden  مِنَ  harfi (min-i beyâniyye) olması da mümkündür. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Burada  اَنْزَلَ  fiili Allah Teâlâ'ya isnad edilmiştir. Bu da insan için suyun önemli olması sebebiyledir.

Tefsîrü'l Kebîr'de şöyle yazılıdır: Suyun indirilmesi her yerde çok görülen ve her zaman tekrarlanan açık bir nimettir. Bu sebeple Allah Teâlâ insanın kendi nimetlerine şükretmesi için ve böylece Allah’ın ona olan rahmetinin artması için, onun dikkatini çekerek bu fiili açıkça kendisine isnad etmiştir. Aynı şekilde bitkilerin yetiştirilmesi de اَخْرَجَ  şeklinde kendisine isnad edilmiştir. Suyu indiren de bitkileri yetiştiren de odur. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, C. 2, s.403)

Suyun tamamı gökyüzünden inmediği için azlık ve baz'iyet ifade eder. Çünkü bunun dışında da çok su vardır. Meyvelerin tamamı da rızık değildir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru.217)

مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً  ifadesinde sonradan gelen  مَٓاءٍ  kelimesine dair merak uyandırmak ya da semâ’nın suyun kaynağı olması sebebiyle car mecrur mef‘ûlün önüne geçmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru.213)

Ayette yeryüzü gökyüzünden önce zikredilmiştir. Çünkü insanların yeryüzüne ihtiyacı ve ondan yararlanması daha fazla ve daha açıktır. Cenâb-ı Allah gökyüzünü üstümüze kurulmuş yüksek bir kubbe yapmıştır. "Sema" (gökyüzü), cins isim olup bir veya birkaç semâ için de kullanılır. "Bina"; çatı, tavan, kubbe, dam gibi sakfı olan ve barınmak için yapılan şeylere denir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap olan  فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا  cümlesi, nehiy üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

Takdiri, … إن كرّمكم الله بهذه الخيرات (Eğer Allah sizi bu hayırlarla ikram ederse)  olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لِلّٰهِ , ihtimam için, mef’ûl olan  اَنْدَادًا ‘e takdim edilmiştir. 

Mef’ûl olan  اَنْدَادًا ’deki nekrelik kıllet ve nev ifade eder. Bilindiği gibi nefy siyakında nekre umum ve şümule işarettir.

Ayette mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle lafza-i celâlde tecrîd sanatı vardır.

تَجۡعَلُوا۟ - جَعَلَ  kelimelerinde iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

لِلّٰهِ  kelimesi ile zamir zikredilmesi gereken yerde zahir isim zikredilerek ıtnâb yapılmıştır.

Ayette, Allah isminin yerini tutacak bir zamir yerine özellikle ism-i celâlin zikredilmesi, O’nun sıfatlarını ve ulûhiyet (tanrılık) vasfını tayin ettikten sonra hak mabud olduğunu bildirmek içindir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 224)

Hal  وَ ’ıyla gelen  وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye ve teceddüt ve istimrar ifade eder. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Mef‘ûlun hazfedilmesi sebebiyle cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.

تَعْلَمُونَ  fiilinin mef‘ûlü ifade edilmemiş adeta (genel olarak); “sizler ilim ve marifet ehli insanlarsınız” denilmek istenmiştir. Bu ifadedeki kınama muhtevası gayet açık ve vurguludur, yani şöyle denilmiştir: Sizler her şeyi çok iyi bilen, temyiz kabiliyetine sahip insanlarsınız; ama din işinde Allah’a ortak koşuyor olmanız cehâletin, akılsızlığın son noktasıdır. تَعْلَمُونَ  fiilinin mef‘ûlü olarak “O’nun benzersiz olduğunu” veya “O’nunla putlar arasındaki farkı” ya da “Allah’ın yaptıklarını putların yapamayacağını” ifadesinin takdir edilmesi de mümkündür. Nitekim şuayette de bu durum ifade edilmiştir; [Sizin ortaklarınız arasında, bunlardan birini yapabilen var mı?!] Rûm 30/40 (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 
Bakara Sûresi 23. Ayet

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  ٢٣


Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِنْ eğer
2 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
3 فِي içinde
4 رَيْبٍ şüphe ر ي ب
5 مِمَّا -den
6 نَزَّلْنَا indirdiğimiz ن ز ل
7 عَلَىٰ -e
8 عَبْدِنَا kulumuz (Muhammed) ع ب د
9 فَأْتُوا haydi getirin ا ت ي
10 بِسُورَةٍ bir sure س و ر
11 مِنْ
12 مِثْلِهِ onun gibi م ث ل
13 وَادْعُوا ve çağırın د ع و
14 شُهَدَاءَكُمْ şahitlerinizi ش ه د
15 مِنْ -dan
16 دُونِ başka د و ن
17 اللَّهِ Allah
18 إِنْ eğer
19 كُنْتُمْ iseniz ك و ن
20 صَادِقِينَ doğru ص د ق

İslâmiyetin zuhuru sırasında Araplar; edebiyat, belağat ve fesahat konularında tekamülün zirvesinde bulunuyorlardı. Bu hususta kendileriyle boy ölçüşecek yeryüzünde hiçbir millet mevcut değildi.

Şair ve şiir onlar için her şeydi. Çünkü şiir, atalarının cemiyet hayatını, adet ve inançlarını aksettiren tek güvenilir ayna idi.

Cemiyette şairler, büyük değer sahibi idiler ve büyük hürmet görürlerdi. Öyle ki, kabilelerinden güçlü bir kahraman yerine, bir şairin çıkmasını her zaman tercih ederlerdi. Zira, yegane gayeleri olan şöhreti, en güzel şekilde yayabilecek olan ancak şairdi. Yılandan korkar gibi, şairlerin hicivlerinden çekinir ve korkarlardı.

Şairler, onlarca birer kahraman kabul ediliyordu. Öyle ki, bir şairin, bir tek sözü üzerine kabileler birbirleriyle kıyasıya çarpışıyorlardı. Yine bir şairin bir tek sözü ile de yıllardan beri birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bir anda barışabiliyorlardı.

Eski zamanda şiire; "Arab'ın Defteri" deniliyordu. Zira, Arabın ahlak ve adetleri, diyanet ve akideleri ancak şiirle biliniyor ve onunla nesilden nesile intikal edip geliyordu.

Bu devirde, şiiri besleyen ve teşvik eden birçok unsurlar vardı. Güçlü bir şair, hem kendisi, hem de kabilesi için itibar sağlıyordu.

Yine muayyen zamanlarda kurulan panayırlar şiirin gelişmesinde büyük rol oynuyordu. Kurulan bu panayırlar bir nevi edebiyat şöleni idi. Panayırlarda, jüri huzurunda şiir ve hitabet müsabakaları düzenlenirdi. Çeşitli yerlerden gelen şair ve hatipler, burada şiirler okur, hitabelerde bulunur, birbirlerine üstün gelmek için bütün güçlerini ortaya koyarlardı.

Üstünlük sağlamakla da son derece iftihar ederlerdi. Sonunda, jüri tarafından birinci seçilen şiir, keten bez üzerine altın yaldızla yazılarak Kabe duvarına asılırdı.

Taif'le Nahle arasında bulunan Suk-ı Ukaz, panayırların en büyüğü idi. Çoğunlukla şiir yarışmaları burada tertip edilirdi...

Panayırlar aynı zamanda bir çeşit fuar mahiyetini de taşıyordu. Bütün kabilelerin bir araya geldiği ticari, içtimai ve siyasi faaliyet sahalarıydı. Zilhicce ayında açılan panayırlar 20 gün devam ederdi. Esirini fidye ile kurtarmak, davasını halletmek, düşmanını bulmak, şiir okumak, konuşma yapmak isteyen herkes bu panayırlara koşardı. "Şiire bu derce önem verilmiş olması, dilin en ince şekilde incelenmesi sonucunu hazırlamıştır." Böylece, İslâmın zuhuru sırasında Arabistan'da edebiyat, fesahat ve belâğat zirveye ulaşmıştı. Adeta görünmez bir el, zihinleri ve ruhları, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın insanüstü üslubuna hazırlıyordu.

Arapların bu mümtaz hususiyeti haiz bulunmaları sebebiyledir ki, Kur'ân-ı Azimüşşan, edebiyat, belağat ve fesahatın zirvesinde nazil oluyordu. Bu fesahat ve belâğâtı, i'caz (mucizeliği) ve îcazıyla (vecizliği) Arap edip, şair ve hatiplerini muarazaya davet ediyor ve onlara meydan okuyordu. Fakat onlar, çok geçmeden bu eşsiz kelama benzer getirmenin mümkün olmadığını anladılar ve susmak mecburiyetinde kaldılar.

Kur'ân'ın üslubu öylesine veciz, öylesine tatlı, öylesine fasih ve beliğ idi ki, bu işi iyi bilen Araplar, hayretlerini gizleyemiyorlardı. Birgün bedevi Arap ediplerinden biri, "Artık emrolunduğun şeyi açıkla ve müşriklerden de yüz çevir," âyetini duyunca, kendisinden geçercesine secdeye kapanmıştı.

Hadise, müşrikleri çıldırtacak nitelikteydi. Nefret saçan bakışlarla adamın üzerine vardılar ve öfkeyle bağırdılar:

"Sen de mi Müslüman oldun?"

"Hayır," diye cevap verdi, bedevi edip.

"Ben sadece bu ayetin belâğâtına secde ettim."

İmr'ül-Kays, Muallaka şairlerinden biriydi. Bir gün kız kardeşi,

"Ve denildi ki: 'Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.' Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve 'Zâlimler gürûhu Allah'ın rahmetinden uzak olsun' denildi." âyetini işitince, doğruca Kâbe'ye vardı ve;

"Artık kimsenin söyleyecek birşeyi kalmadı. Bu belâğât karşısında kardeşimin şiiri de duramaz."


diyerek kardeşinin en üstte asılı bulunan kasidesini duvardan indirdi. En meşhur kasidenin kaldırıldığı görülünce, diğer Muallakat da birer birer indirildi.

Cahiliyye Devrinin en meşhur ve en eski şiir örnekleri şüphesiz "Muallakat-ı Seb'a" (Yedi askı) şiirleridir. Bu şiirler, dilden dile dolaşmış, asırlar sonrasına kadar varmıştır. Kuvvetli bir görüşe göre bu şiirler, Hammadü'r-Raviye tarafından toplanmıştır.

https://sorularlaislamiyet.com/cahiliye-doneminde-araplarin-en-cok-ovunc-kaynagi-olarak-gordukleri-meziyetleri-ne-idi

Öte yandan yine o dönemde:

Tufeyl ibn Ammar al dawasi Mekke dışında yaşayan bir kabile lideridir.

İyi bir şairdir.

Tufeyl hac yapmaya giderken onun kabilesinden olup Mekke girişinde yaşayanlar onu uyarıp, gitme, orada bir adam var, sözlerini duyarsan müslüman olursun. Ama illa gideceksen bu pamuk parçasını al ve kulaklarına tıka derler. Ve peygamberimizi sav tarif ederler.

Tufeyl Kabe’ye varıp da peygamberimizi sav görünce kulaklarını tıkar ve bir süre tavaf yaparken düşündü. Neden endişe edip kulaklarımı tıkayayım ki, ben buraların en iyi şairlerindenim, kabilemin reisiyim der ve kulağına tıkadıklarını çıkarır...Sonrasında tabi müslüman olur ve bu hikayeyi kendisi anlatır. (Nouman Ali Khan)

Velid bin Muğiyre ise o dönemde, şiiri çok iyi bilirim, bu bir şiir değil, biz bununla savaşamayız, en iyisi biz buna sihir diyelim. Hem sihirden herkes korkar ve Muhammet’ten (sav) etkilenmemeleri icin onu dinlemelerini engellemiş oluruz, şiir dersek herkes dinlemek ister demiştir. (Nouman Ali Khan)

Gene o dönem islamın en azılı düşmanlarından Utbe İbn Rabia en büyük tartışmacı (debate) ve alaycılardandır. Halktan kimse onun sozleriyle düelloya giremez ve onunla yarışamazdı, etrafındakiler ona gelip neden Muhammed’le (sav) gidip onunla söz düellosuna girmiyorsun dediler.

İddialaşırlar ve Muğîra gider.. İddialaşanlar da onları uzaktan izlemektedirler.

Peygamberimizin yanına gidip takınabildiği en kötü tavrıyla ona ne istiyorsun? Kadın mı? Liderlik mi? Para mı? Buradayım ve ne istersen vereceğim demiştir. Uzun süren hakaretlerden sonra Peygamberimiz sav ona bitirdin mi? deyip.. Fussilet suresini okumaya başlamıştır.

Vahşi bir köpek gibi peygamberimizin önünde haykıran Muğire ağlamaya başlar ve elleriyle peygamberimizin ağzını kapatarak, Yeter! Söyleme artık! Söyleme! Deyip geri onu izleyenlerin yanına dönmüştür.. Ona ne oldu sana diye sorarlar. Senin bu yüzün gittiğin yüz ile aynı değil derler. O da bunun ne olduğunu bilmiyorum ama bu bir sihir değil, bu çok büyük birşey demistir.

Utbe Ibn Rabia: Risâletten önce Kâbe’nin tamiri sırasında Hacerülesved’in içine konulduğu örtüyü tutanlardan biridir. Hz. Muhammed’in peygamberlik iddiasından vazgeçirilmesi için Ebû Tâlib ile görüşen Kureyş heyetinde yer aldı. Rasûl-i Ekrem’e karşı çıksa da ona eziyet etmedi, yumuşaklıkla onu davasından vazgeçirmeye çalıştı.

Bununla birlikte Mescid-i Harâm’da arkadaşlarıyla beraber Hz. Ebû Bekir’i öldüresiye dövdüğü rivayet edilmektedir (Nûreddin el-Halebî, I, 475-476).

Hz. Peygamber’in, müslümanlara işkence etmesi, İslâm dinine şiddet ve baskı yoluyla karşı koymasıyla tanınan bazı müşriklere beddua ettiğini ve bu bedduasının etkisini gösterdiğini bildiren hadisler vardır.

Bu hadislerin birinde Rasûl-i Ekrem, Utbe b. Rebîa’nın da aralarında bulunduğu yedi kişi hakkında beddua etmiş, bunların hepsi Bedir Savaşı sırasında öldürülmüştür (Müsned, I, 393, 397).

Aynı şekilde Hz. Peygamber, Kâbe’nin yanında secdeye vardığı bir sırada Ukbe b. Ebû Muayt’ın kendisini tâciz etmesi üzerine aralarında Utbe b. Rebîa’nın da bulunduğu Kureyş ileri gelenlerini Allah’a havale etmiştir (Buhârî, “Cizye”, 21).

Başta Abese sûresi olmak üzere bazı âyetlerin nüzûl sebebinin Utbe’yle ilgili olduğuna dair kayıtlar mevcuttur. Mukātil b. Süleyman’a göre, “Allah’ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz” âyeti (en-Nûr 24/40) onun hakkında inmiştir. Zira Câhiliye döneminde dindar göründüğü halde İslâm ortaya çıktıktan sonra iman etmemiştir (Kurtubî, XII, 286). “Onların günah işleyen ve inkârcı olanlarına uyma!” âyetinin de (el-İnsân 76/24) Utbe b. Rebîa ile Velîd b. Mugīre hakkında nâzil olduğu rivayet edilir (a.g.e., XIX, 149).

https://islamansiklopedisi.org.tr/utbe-b-rebia

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪ي رَيْبٍ  car mecruru  كَانَ ’ nin mahzuf haberine mütealliktir. 

مَا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  رَيْبٍ ’ ye veya mahzuf sıfatına mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  نَزَّلْنَا ’ dır. Îrabtan mahalli yoktur.

Fiil cümlesidir. نَزَّلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. عَلٰى عَبْدِنَا  car mecruru  نَزَّلْنَا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamir  نَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

أْتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  بِسُورَةٍ  car mecruru  أْتُوا  fiiline mütealliktir.  مِنْ مِثْلِه۪ۖ  car mecruru  سُورَةٍ ’ in mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هُ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

مِثْلِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ

Ayet, atıf harfi وَ ‘ la şartın cevabına matuftur.

Fiil cümlesidir. ادْعُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. شُهَدَٓاءَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olup mahallen mecrurdur. مِنْ دُونِ  car mecruru  ادْعُوا  fiiline mütealliktir. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

شُهَدَٓاءَ ; sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsm-i faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenilenen vasfa delalet eder. Sıfat-ı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ


İsim cümlesidir. اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنْتُمْ ’ ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.

تُمْ  muttasıl zamiri  كان ’nin ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ  kelimesi  كُنْتُمْ ’ün haberi olup, nasb alameti  ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم صادقين في أن محمدا قاله من عند نفسه فافعلوا هذا الذي طلب منكم. şeklindedir.

صَادِق۪ينَ ; sülâsî mücerredi  صدق  olan fiilin ism-i failidir. 

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ

وَ , istînâfiyedir.

 İstînâfiye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Müspet mazi sıygadaki nakıs fiil  كان ’nin dahil olduğu sübut ifade eden  وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ  cümlesi, şarttır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.  ف۪ي رَيْبٍ  nakıs fiil  كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.  رَيْبٍ ’deki tenvin, kıllet içindir.

ف۪ي رَيْبٍ  ibaresindeki  ف۪ٓي  harfinde istiare vardır.  ف۪ٓي  hakiki manasında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi bu harfte zarfiyet manası vardır. Fakat zarfa benzetilmiş olan şüphenin, zarfiyyet özelliği yoktur. Şüphe ile şüphe duyan insanın ilişkisi, zarfla mazruf arasındaki mutlak irtibata benzetilmiştir. Câmi’ her ikisinin tahakkukudur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kuran Işığında Belagat Dersleri Beyân İlmi)

Mecrur mahaldeki müşterek has ism-i mevsûl, başındaki  مِنْ  harf-i ceriyle birlikte  رَيْبٍ ’e veya mahzuf sıfatına mütealliktir. Sılası olan  نَزَّلْنَا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Halidî, Vakafât, S.107) 

Veciz anlatım kastıyla gelen  عَبْدِنَا  izafetinde, azamet zamirine muzâf olan  عَبْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Tehaddi ayeti olan, şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بِسُورَةٍ ’ deki tenvin herhangi bir manasındadır.

Bu tehaddi ayetinde bir sure değil, bir surenin benzerinden getirin demekle meydan okumadaki kararlılık ve istenenin yerine getirilmesindeki imkansızlık vurgulanmıştır.

Rabıta  فَ ’ si ile gelen cevap cümlesi, emir üslubunda talebî inşa isnaddır. Getirin emri taciz manasındadır. Amaç muhatabın bu işi yapmaktan aciz kalacağını ifade etmektir. Mecaz-ı mürsel mürekkeptir.

Ayetin başında  وإنِ ارتبتم  (eğer şüpheleniyorsanız) değil de   وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ  [eğer şüphe içindeyseniz] ibaresinin vârid olması, başka bir deyişle fiil yerine isim kullanılması daha önce de işaret edildiği gibi, Kur’ân'ı şüphe şaibesinden bile tenzih etmek içindir. Nitekim Bakara (2) sûresinin 2. ayetinde de  لَا رَيْبَۚۛ فٖيهِ  buyurulması bu maksada mebnidir.(Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

رَيْبَۚۛ  [şüphe] kelimesinin nekre (harf-i tarifsiz) olarak zikredilmesi ve ayetin başında da yine şüphe ifade eden اِنْ [eğer] şart edatının kullanılması bu bâtıl inancın dahi kâfirler arasında zayıf kalmaya mahkûm olduğunu bildirmek amacına dönüktür. Başka bir ifadeyle, kâfirlerin kesin inancı bile zayıf bir şüphe derecesindedir. Çünkü Kur’ân'ın bir mucize olduğunu gösteren deliller son derece mükemmel, açık ve kuvvetlidir.

Ayette, sure kelimesinin nekre olarak gelmesiyle, “getirebiliyorsanız herhangi bir sureye benzer bir sure getirin de görelim” manası kastedilmiştir.

Bu ayette kâfirlerin Kur’an’ın benzeri bir suresini getirmeleri konusundaki acziyetleri konu edilmişken, şirkleri hakkında kınanmaları da bu lafza idmâc edilmiştir. (Âşûr) (Hasan Uçar,Kur’an -ı Kerim’deki Anlamsal Bedî Sanatları)

نَزَّلَ  ve  اَنْزَلَ  fiilleri arasındaki fark şöyledir:

نَزَّلَ : Fiilin vukuu ve mef‘ûlle alakasını bildirir. Yani burada fail yok gibidir. Fiil ve mef‘ûl vurgulanmıştır.

اَنْزَلَ : Fiilin failden süduru vurgulanmıştır. Ayrıca  نَزَّلَ f iilinde  “misafir ve ikram” manaları vardır.

تنَزّلَ : Fiilin kabullenilmesi ve ihtiyarı vurgulanır. (Sâmerrâî)

إنزال  fiili إِلى  ile kullanılınca tebliğdeki şiddeti, عَلٰى  ile kullanıldığında ise teşrîf, yani şereflendirme ifade eder.

Burada  نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا ; [kulumuza indirdiğimiz vakit] buyurularak  عَلٰى  harfiyle geldiği için Peygamber Efendimiz (s.a.v) ‘i şereflendirdiği ifade edilmiştir. (Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'âni'l Kerim, Ruveyni, soru 242)

Ayette  مِنْ  harfi ceriyle gerçekleşmiş tecrîd sanatı vardır.

عَلٰى عَبْدِنَا [Kulumuza] terkibinde, عَبْدِ  kelimesinin  نَا  zamiriyle tamlanması, peygamberi şereflendirmek ve şerefi ona tahsis içindir. Bu, Rasulullah (s.a.v.)'ın en şerefli vasfıdır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

رَيْبَ  kelimesi ikinci ayette geçmişti. اِنْ ‘ de, اِذَا  ‘da eğer anlamında şart harfleridir. اِذَا  da kesinlik vardır, daha ziyade geçmiş şeyler için kullanılır. اِنْ ; ihtimal ifade eder. Vuku bulma ihtimali zayıf fiiller için  اِن  kullanılır. Yani burada; ‘Sizin şüphede olma ihtimaliniz yok ama olur da şüphe ederseniz’ manası vardır.

Onlar kesinlikle şüphededir. Ama  اِذَا  yerine  اِنْ  gelmiştir. Bu üslupta azarlama ve kınama manası vardır. Makam bu şüpheyi hiçbir kalıntı kalmayacak şekilde tamamen gidermek makamıdır. Yani makam; ayetlerin Allah katından olduğu hakkındaki şüphenin giderilmesi makamıdır. Dolayısıyla şüphenin vuku bulması farz-ı muhal gibi gösterilmiştir. Bazı alimler ise burada tağlîb yoluyla şüphede olmayanların da şüphede olanlar arasında kasdedildiği görüşündedir.

Şart fiili  كَانَ  olduğu zaman  اِنْ  harfi genel kurallara uygun olarak müstakbel için kullanılmaz. Mazi için kullanılır.

Bunun manası şudur: Eğer geçen şeyler hakkında bir şüphe hasıl olduysa ve bu şüphe hitap anına kadar devam ettiyse... اِذَا  harfi de manen ve lafzen mazi fiilin başına gelebilir.

فَأْتُوا بِسُورَةٍ  [Bir sure getirin] cümlesinde, karşısındakini aciz bırakma vardır. Burada emir kipi aciz bırakmak manasında kullanılmıştır.

سُورَ  kelimesi, Kur'an'dan bir bölümdür. Kelimedeki و  harfi, eğer kelimenin aslından sayılırsa, sûrelere sûre isminin verilmesi, ya şehrin surları manasına gelen "sûr" kelimesinden alınmıştır. Çünkü sûreler de, sûrlarla çevrilmiş şehirler gibi, Kur'an'ın sınırlanmış birer bölümüdürler. Veya o sûreler, tıpkı şehrin surlarının içindekileri kuşatması gibi, birçok ilim dallarını ihtiva etmelerinden dolayı bu ismi almışlardır. Veyahut da mertebe (derece) manasına gelen "sûre" lafzından alınmıştır. Çünkü Kur'ân sûreleri, aynı zamanda okuyanın basamak basamak yüksekliği, dereceler ve mertebeler mesabesindedir. Sureler de kendi arasında uzun, orta ve kısa olarak taksim edilir. Veya sûre adının verilmesinin sebebi onların, dindeki yerinin yüceliğinden dolayıdır. Eğer, sûre kelimesinin vâvının, "hemze" den çevrilmiş bir vâv olduğu söylenirse, Kur'an surelerine "sûre" denmesinin sebebi, bir şeyden arta kalan veya onun fazlası olan şey (su're) gibi, bunların da Kur'an'ın bir parçası ve bölümü olmalarıdır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Bir yoruma göre, نَزَّلْنَا  kelimesi anlam olarak, اَنْزَلْنَا  kelimesinden daha alt derecededir. Çünkü  نَزَّلْنَا  ile anlatılmak istenen, tedrîci olarak ve peyderpey indirilen manasındadır. Zira meydan okumak manasında gelmiştir. Bilindiği üzere müşrikler şöyle derlerdi: “Eğer bu, Allah tarafından indirilmiş olsaydı bu şekilde aralıklı olarak ve peyderpey değil, sure sure olarak da değil, ayetin ardından bir başka ayet olarak da değil toptan indirilirdi. Oysa bu; olaylara ve duruma göre inmektedir. Adeta gördüğümüz ve alıştığımız gibi hatiplerin, şairlerin zaman zaman kendilerinde görülen ve olaylara göre gelişen ifadeleri gibi bir şeydir. Zira, herhangi bir şair şiir divanını bir defada ortaya koyamaz. Aynı şekilde bir neşir de konuşmalarını bir defada sergilemez. İşte Muhammed'in (s.a.v) de yaptığı budur. Eğer bunu Allah indirmiş olsaydı mutlaka bir defada indirirdi. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu ayette yer alan, مِمَّا  kelimesindeki  مَا  nekre-i mevsûfedir. Ya da  اَلَّذِي manasındadır. Kulumuz ifadesinden kasıt da, Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ

Cümle atıf harfi  و ’la şartın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  izafeti az sözle çok anlam ifade etmek ve gayrıyı tahkir içindir.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ  tabirinin, ‘Allah'tan gayrı’ ve ‘Allah'la beraber’ olmak üzere iki manası vardır. (Medine Balcı, Dergâhü’l Kur’an, c. 8, s. 723) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

دُونِ  kelimesi ise, bir şeyin mekân itibariyle altıdır. أَلشَّيْئُ أَلدُّونُ  hakir, bayağı ve değersiz şey demektir. Bu kökten türeyen  دَوَّنَ  kelimesi, kitapları toplamak anlamında  دَوَّنَ أَلْكُتُبَ şeklinde kullanılır. Çünkü bir şeyleri toplamak demek, onları birbirlerine yaklaştırmak, aralarındaki mesafeyi azaltmak demektir. Bir şey diğerinden azıcık daha aşağı, değersiz ise, “bu şunun dûnudur / dûnundadır” denilir.  دُونَكَ هذا  (şunu al) ifadesinin aslı, “Bunu yakınına al, yani sana en yakın olan yere al” şeklindedir. İşte bu kelime bu anlamdan istiare yoluyla hal ve rütbe farklılığı ifade anlamına intikal ettirilmiştir. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Şart üslubundaki son cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir. 

Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdiri, فافعلوا ذلك  şeklindedir.

Bu takdire göre, mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur. Mezkûr şart ve mukadder cevap cümlelerinden oluşan terkip şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)

كَان ’nin haberi  صَادِق۪ينَ  şeklinde ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ  [Eğer doğrucular iseniz…] cümlesi çoğul kalıbıyla gelerek, Müslümanların da resul gibi Allah'ın indirdiği şeyle onları tehdit ettiklerine delalet eder. Çünkü bu cümle  اِنْ كُنْتَ مِنَ اَلصَّادِقِ  şeklinde tekil kalıbıyla gelmemiştir. Böylece hitap sadece Resul’e (sav) yönelik olmamıştır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 4, s. 94)

Bu ayet, altı surede aynen tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa  اِنْ  kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  edatı başlıca şu yerlerde kullanılır: 

1. Muhatabın tam olarak inanmadığı durumlarda kesinlikle doğru olan sözün başında  اِنْ  gelir.

2. Bilmezden gelinen durumlarda da  اِنْ  kullanılır: Efendisini soran birisine hizmetçinin evde olduğunu bildiği halde: “Evdeyse sana haber veririm.” demesi gibi.

3. Bilen kimse sanki bilmiyormuş gibi kabul edilerek  اِنْ  kullanılır: Sebebi de kişinin, bildiği şeyin gereğini yerine getirmemesidir.  إِنْ كُنْتَ مِنْ تُرَابٍ فَلَا تَفْتَخِرْ  “Eğer sen topraktan yaratılmışsan böbürlenme!” örneğinde olduğu gibi. Kişi, topraktan yaratıldığını bilmektedir. Ancak bunu unutup kibirlenmektedir. Bu nedenle de kendisine hitapta  اِنْ  edatı kullanılmıştır. (Prof. Dr. Ali Bulut, Belâgat)

Bakara Sûresi 24. Ayet

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ  ٢٤


Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş kâfirler için hazırlanmıştır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَإِنْ yok eğer
2 لَمْ
3 تَفْعَلُوا yapmadınızsa ف ع ل
4 وَلَنْ ki asla yapamayacaksınız
5 تَفْعَلُوا ف ع ل
6 فَاتَّقُوا o halde sakının و ق ي
7 النَّارَ ateşten ن و ر
8 الَّتِي ki
9 وَقُودُهَا onun yakıtı و ق د
10 النَّاسُ insanlar ن و س
11 وَالْحِجَارَةُ ve taşlardır ح ج ر
12 أُعِدَّتْ hazırlanmış ع د د
13 لِلْكَافِرِينَ inkarcılar için ك ف ر

Taş kelimesiyle kastedilen putlar ve şirk koştukları şeylerdir. Onlar da yanacaktır. Yakıtı insanlar olduğu için ateş hiçbir zaman bitmeyecektir. Halbuki yakıt dışarıdan gelse biter.

Taş yanar mı? Yanmaz aslında ama onu bile yakacak, o kadar şiddetli bir ateş.

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ

Fiil cümlesidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِنْ  iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَمْ  muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir. 

تَفْعَلُوا  şart fiili olup  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

وَ  itiraziyyedir. لَنْ  muzariyi nasb ederek, manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir. 

تَفْعَلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّارَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الَّت۪ي  müfred müennes has ism-i mevsûl  النَّارَ ’nin sıfatı olup mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası وَقُودُهَا النَّاسُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

İsim cümlesidir. وَقُودُهَا  mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. النَّاسُ  haber olup damme ile merfûdur. الْحِجَارَةُۚ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Kendisine dayandırılan iki rivayetten birinde- Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî’ye (v.175/791) göre- لَنْ  edatının aslı لَا  ve  أَنْ’dir.(Yahyâ b. Ziyâd) el-Ferrâ’ya (v.207/822) göre ise لَا’nın sonundaki elif, نْ’a dönüştürülmüş; böylece لَنْ  oluşmuştur. Sîbeveyhi’ye [v.180/796] ve Halil b. Ahmed’den gelen diğer rivayete göre ise لَنْ, gelecek zaman için olumsuzlama bildirmek üzere kullanılan mürtecel (türetilmemiş) bir kelimedir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

الْوَقُود (vakūd), ateşi harlandıran şey anlamındadır. Masdarı وُقُود (vukūd) şeklindedir, fakat وَقُود (vakūd) şeklinde kullanıldığı da olabilir. Sîbeveyhi 8v.180/79) şöyle demiştir: Araplar içerisinde وَقَدْتُ اَلنَارَ وَقُودًا عالِيًا (ateşi yüksek alevli olacak şekilde alevlendirdim) diyen kimseleri duydum. Ama وُقُود kullanımı daha çoktur. وَقُود ise “odun / yakacak” demektir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اتَّقُوا  fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındandır. Sülâsîsi وقي ’dir.

İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

Cümle, النَّارَ ’nın hali olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. اُعِدَّتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هى dir. لِلْكَافِر۪ينَ  car mecruru  اُعِدَّتْ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اُعِدَّتْ  fiili, sülâsi mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi عَدَدَ ’dir. 

İf’al babı fiille, ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümle, şart üslubunda haberî isnaddır. اِنْ  cezm eden şart harfi,  لَمْ  cezm ve nefy harfidir.  تَفْعَلُوا  fiilini cezm ederek manasını olumsuz maziye çevirmiştir. 

لَمْ تَفْعَلُوا  şart cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında gelerek, teceddüt ve istimrar ifade etmiştir.

وَلَنْ تَفْعَلُوا  cümlesi itiraziyye olarak gelmiştir. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.

İtiraz cümleleri, parantez arası cümleler (cümle-i mu‘teriza) vasıtasıyla yapılan ıtnâbdır. Bir cümlenin öğeleri arasına veya anlamca ilgili iki cümle arasına anlamı pekiştirmek, güzelleştirmek veya tenzih, tazim, tenbih, dua gibi amaçlarla bir kelime, cümle yahut cümleler getirilerek ıtnâb sağlanır. Bu cümleler genellikle öndeki kelime veya cümleyle bağlantılı olarak sırası ve yeri gelmişken hemen kaydedilmesi gerekli açıklayıcı notlar şeklinde gelir. (TDV İslam ansiklopedisi)

Menfi muzari fiil cümlesi faide-i haber talebî kelamdır. Cümleye istikbalde asla manası kazandıran nefy harfi  لَنْ , aynı zamanda tekid ifade eder.

Muzari fiil hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

فَ  karinesiyle gelen cevap cümlesi olan  فَاتَّقُوا النَّارَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Şart ve cevap cümlelerinden oluşmuş terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

النَّارَ  için sıfat konumundaki müfred müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ي  ‘nin sılası olan  وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  وَقُودُهَا  mübtedadır,  وَالْحِجَارَةُ  kelimesi haber olan  النَّاسُ ‘ye atfedilmiştir. Cihet-i câmia tezâyüftür.

Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin  ال  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmektedir. 

Burada zikr-i müsebbeb irâde-i sebep vardır. Yani Cehennemden değil, Cehenneme girmenize sebep olacak günahlardan uzak durun demektir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)

Bu ayette geçen  لَنْ تَفْعَلُوا  cümlesi itiraziyye cümlesidir. Müşriklerin karşı olmalarına mukabil, onların aciz olduklarını tekit etmek için gelmiştir. İtiraz cümlesiyle müşriklerin geçmişte de halihazırda da Kuran’ın benzerini getiremedikleri gibi gelecekte de Kur’an’ın bir sûresini dahi getirmeye asla muktedir olamayacaklarını ve bu konuda aciz olduklarına işaret edilmiştir. (Kanatbek Orozobekov, Arap Dilinde Cümle-i Mu’terize Ve Kur’an-ı Kerim’den Seçme Örnekler)

Cenâb-ı Hak, niçin  لن تذهب  (Eğer onu getiremezseniz..) demedi de  لَنْ تَفْعَلُوا  (Eğer yapamazsanız.) dedi? Bunun cevabı şudur: Çünkü bu ifade, "Eğer O'nun sûreleri gibi olan bir sûre getiremezseniz, ki O'nun sûreleri gibi bir sûreyi asla getiremeyeceksiniz" ifadesinden daha Kısadır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

الَّت۪ي ’nin sılası olan  وَقُودُهَا النَّاسُ  bilinen bir hüküm olması gerekir; o halde onlar (Kâfirler), ahiret ateşinin insanlar ve taşlarla tutuşturulmuş olduğunu nasıl bildiler? Daha önce, bunu ehl-i kitaptan veya Allah'ın Resulü Hazret-i Muhammed'den yahutta bu ayetten önce Tahrîm Süresindeki: "Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten..." (Tahrim, 6) ayetiyle haberdar olmuş olmaları mümkündür. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

تَفْعَلُوا  fiilinin mef‘ûlu hazfedilmiştir. Îcâz-ı hazif sanatı vardır. 

تَفۡعَلُوا۟ -  تَفۡعَلُوا۟  kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır. لَّمۡ - لَن  ve  ٱلنَّارَ- وَقُودُهَا  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

Şart cümlesini şüphe ifade eden  اِنْ  edatıyla başlatıp da durum gerektirdiği halde kesinlik ifade eden اِذا kullanmaması - çünkü kusurdan münezzeh - Allah’u Teâlâ onların aciz olduklarından şüphe etmiyordu, bu sebeple şartla ceza arasına itiraziye cümlesini getirerek bunu bertaraf etti. (Onlarla alay etmek ya da zanlarına göre hitap etmek içindir.)  Zira onlar düşünmeden önce bundan emindiler.

تَفۡعَلُوا۟  fiili (اِنْ   ile değil de) لَّمۡ  ile meczumdur, çünkü onu amel ettirmek vaciptir. O, muzari fiile mahsustur ve mamulünden ayrılmaz. Bir de muzariyi maziye çevirince onun bir parçası gibi ve şart edatı ( اِنْ de) toplamının başına geçmiş gibi olur. Bunun için de ikisinin birleşmesi caiz görülmüştür.

لَن , müstakbeli nefy etmede  لَا  gibidir, ancak daha mübalağalıdır. Bir rivayete göre aslı لَا ve  أَن ' dir. Ferra'ya göre ise aslı  لَا ’dır, elif  ن ‘a çevrilmiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)

Görüldüğü gibi النَّارَ  (ateş) kelimesi Tahrim Suresindeki ayette nekre olarak gelmiş, tefsirini yaptığımız bu ayette ise marife olarak gelmiştir. Çünkü Tahrim Suresindeki ayet Mekke döneminde nazil olanlardan iken bu ayet Medine döneminde nazil olmuştur. Böylece onların daha önce bildikleri bir noktaya işaret etmiştir. Dikkat edilirse ateşin tutuşturulmasında insanlar taşlarla birlikte zikredimiştir. Bunun sebebi de onların dünyada iken bu putlardan ve putlaştırdıkları şeylerin heykellerinden ayrılmamaları, hep onlarla hemhal olmalarıdır. Çünkü bunlar bu putlara tapıyorlar, onlara saygıyı elden bırakmıyorlardı. Hatta onları Allah ile denk manada eş olarak kabul edip ilahlaştırıyorlardı. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

النَّارَ ’deki elif lam takısı ahd içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

النَّاسُ ’deki elif lam takısı örfî istiğraktır. Ahd olması da caizdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Bu korkunç tabloda taşların zikredilmiş olması, insanın zihninde daha başka imajlar da canlandırır; taşları yakıp kül eden cehennem ateşi imajı ile bu tutuşmuş taşlar arasında eriyen insan yığınlarının imajı. (Seyyid Kutub hakkında bir tezden sf 48)

فَاتَّقُوا النَّارَ  (Ateşten sakının) cümlesinde ise, kinaye yoluyla güzel bir îcâz vardır. Yani : "Kur'an'ın benzerini getirmekten aciz kaldıysanız onun hak olduğunu tasdik ederek cehennem ateşinden sakınınız" demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Burada nübüvvetin ispatına dair iki delil bulunmaktadır. Birincisi, kendisi ile meydan okunan şeyin mucize olduğunun doğruluğu, ikincisi ise onların Kur’an’ın meydan okumasına cevap veremeyeceklerinin baştan söylenmesidir ki bu, sadece Allah’ın bilebileceği gayb meselesidir. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

Cümle, النَّارَ ’nın halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اُعِدَّتْ  fiili, meçhul bina edilerek olaya dikkat çekilmiştir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü fiil malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime, meçhul binada naib-i fail olur.

Meçhul bina naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, soru. 127)

Burada olumsuz fiiller Allah’a isnad edilmemiştir. Bazen “Ben hazırladım” şeklinde Allah’a isnad edildiği de olur. O zaman tehdit artmış olur. Meçhul kullanıldığında ise bunu hazırlayanın aslında insanların kendisi olduğu vurgulanır.

Kâfirlerin ahirette karşılaşacakları şiddetli azabın vaat edildiği bu fiil cümlesinde, geçmiş zaman ifade eden mazi  اَعَدَّ (hazırladı) sıygasının kullanılması, o azabın şimdiden hazırlanmış olup kendilerini beklediğini işaret ederek, korkuyu artırmaktadır. 

اَعَدَّ fiili, aslında güzel şeyler için kullanılır. Tahakkümi inadiye istiare yoluyla, kafirleri bekleyen akıbetin korkunçluğu için mübalağa yapılmıştır.

Günün Mesajı
Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbe ibadet edin ki muttakilerden olun. Allah'a ortak koşmayın. Kurandan şüphe duyuyorsanız onun benzeri bir sure getirin ve bunun için Allah'tan başka şahitlerinizi çağırın.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Ancak koluna sert bir şekilde vurulduğunda hayaller aleminden sıyrılabildi. Etrafında gerçekleşenleri ve söylenenleri kaçırdığı gibi ömrünün son 25 dakikasının nereye gittiğini de anlamadı. Anlaşılan kendi ismini duymayacak kadar kopmuştu.


Doğrusu, hayal kurmayı seviyordu. Bazen o kadar derin dalıyordu ki, gerçek manada hayalindeki duyguları yaşıyordu. Ne tuhaf bir haldi. Sanki bulunduğu dünyanın içinde, farklı bir alemin kapısı açılıyordu. Arkadaşının sıra altından tekme atmasıyla tekrar uyandı. 

Hocasının biraz kızgınlıkla ama daha çok muzip bir ışıltıyla parlayan gözleriyle ve hemen ardından “Münafıkların sağır, dilsiz ve kör hallerini açıklar mısın?” sorusuyla karşılaştı. İstem dışı tebessüm etti ve dalgın haline rağmen aklına gelen cevap için Allah’a şükretti.

“Onların hali devamlı hayal kuran ve hiç uyanmayan gibidir. Sadece nefislerindeki isteklere ve bu istekleri besleyenlere kulak verip takip ederler. İşte bu yüzden de, gerçeklerden uzaklaşırlar ve yalnız dünyalıklara yönelirler. Halbuki, Allah’a imanın olmadığı yerde işitmeye, görmeye ve konuşmaya layık hiçbir şey yoktur. Bunun sonucunda da sağır, dilsiz ve kör kesilirler. Ölümle beraber uyanırlar ama uyanmamış olmayı dilerler çünkü dünyalıkların tatlı hali gitmiştir ve kendilerine, kaybolanların ardından çaresiz bir dehşetle bakakalmak kalmıştır.”

Ey Allahım! Bizi; sağırlıktan, dilsizlikten ve körlükten muhafaza buyur. Hakkı işitenlerden, konuşanlardan, görenlerden ve böylece hakka iman edenlerden eyle. İki cihanda da, zararımıza olacak dünyalık hayallere kapılmaktan Sana sığınırız. Gönüllerimize, rahmetinle süslenmiş hayırlarla sonuçlanacak hayalleri sevdir ve zihinlerimizi, hayırlı işlerle meşgul ettir.

                                                                            ***

Dünya hayatı, iman edenler ve etmeyenler için çeşitli zorluklarla ve belirsizliklerle doludur. Aynı sıkıntıları yaşayan mümin ile kafirin arasında birçok fark vardır. Dünya açısından bu farkların arasında; yaşananın tanımlanması, sıkıntıya yaklaşım şekli ve onunla başa çıkma yöntemleri yer alır. Kur’an-ı Kerim’de de buyurulduğu üzere inkarcıların, zorlukların üstesinden gelme seçimleri ve aldıkları yardımlar yetersiz kalmaktadır.


Günümüzde yapılan birçok araştırma, bu yetersizliğe işaret etmektedir. Hakiki ve bilinçli dindarlıktan uzaklaşan insanların çaresizlikleri çığ gibi büyümeye devam etmektedir. Denenen yeni akımlar, üretilen yeni ilaçlar, pozitif psikolojiye olan ilginin artması ve batıl ritüelleri barındıran tekniklerin insanlara; her şeyin kontrolü sende söylemleriyle yutturulması da buna bir çeşit kanıttır.

Temeli bozuk yani İslam’a uygun düşmeyen akımların peşinden giden ya da tekniklerini deneyen inançlı ya da inançsızların oradan oraya savrulduğu görülür. İnançsız, küfür karanlığını derinleştirirken; inançlı şirke düşme tehlikesindedir. Bir an, yolları aydınlanır ama yeni bir karanlıkla beraber yine oldukları yerde kalırlar. Zira; onlar sağlam bir kaynağa tutunmaktansa, sebeplere sarılıp dünyalıklardan medet ummaktadır. 

Burada dikkat edilmesi gerekilen bir husus vardır. Bu gerçekler, bir müminin psikolojik sıkıntılar yaşamaması, dışarıdan doğru yardımı almaması ya da teslimiyetle sıkıntılarını zorlanmadan atlatması gerektiği anlamına gelmemektedir. Mümin, Allah’a dayanır, dinine uygun düşen sebeplerden yararlanır, bulunduğu halden öğrenmeye çalışır ve sabır ile bekler. Bilir ki, etrafındaki belirsizlik ağları ya da imtihanların bunaltıcı havası, dünyalık her şey gibi geçicidir. Yaşananların maddi manevi bir hikmeti ve Allah rızasının gözetildiği her anın bir mükafatı vardır. Allah, halinden haberdardır ve yardımı yakındır.

Ey Allahım! Kalben ya da bedenen canımız yandığında, acıdan dolayı aklımızın karışmasından ve can havliyle batıl yollara sarılmaktan ve nefsimizi zorlayacak imtihan hallerinden Sana sığınırız. Batıl yolların işe yarar gibi görünmesinin imtihan olduğu bilinciyle yalnız Senden ister, yalnız Sana güveniriz. Yarattığın kolaylık sebepleri ve açtığın rahmet kapıları için Sana hamdederiz. Kalplerimizi; kelamın ve zikrin ile ferahlayanlardan ve hallerimizi; bizi daha da daraltan vesveselerden arındırdıklarından eyle. İki cihanda da yardımına, merhametine ve şefaatine nail olan kullarından eyle.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji