29 Şubat 2024
Bakara Sûresi 25-29 (4. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 25. Ayet

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقاًۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهاًۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  ٢٥


İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَبَشِّرِ ve müjdele ب ش ر
2 الَّذِينَ kimseleri
3 امَنُوا inanan ا م ن
4 وَعَمِلُوا ve işleyen ع م ل
5 الصَّالِحَاتِ salih işler ص ل ح
6 أَنَّ muhakkak
7 لَهُمْ onlar için vardır
8 جَنَّاتٍ cennetler ج ن ن
9 تَجْرِي akan ج ر ي
10 مِنْ -ndan
11 تَحْتِهَا altları ت ح ت
12 الْأَنْهَارُ ırmaklar ن ه ر
13 كُلَّمَا her ك ل ل
14 رُزِقُوا rızıklandırıldıklarında ر ز ق
15 مِنْهَا onlardaki
16 مِنْ -den
17 ثَمَرَةٍ meyve ث م ر
18 رِزْقًا rızk olarak ر ز ق
19 قَالُوا derler ق و ل
20 هَٰذَا Bu
21 الَّذِي şeydir
22 رُزِقْنَا rızıklandığımız ر ز ق
23 مِنْ -den
24 قَبْلُ daha önce ق ب ل
25 وَأُتُوا verilmiştir ا ت ي
26 بِهِ onlara
27 مُتَشَابِهًا ona benzer ش ب ه
28 وَلَهُمْ Onlar için vardır
29 فِيهَا orada
30 أَزْوَاجٌ eşler ز و ج
31 مُطَهَّرَةٌ tertemiz ط ه ر
32 وَهُمْ ve onlar
33 فِيهَا orada
34 خَالِدُونَ ebedi kalacaklardır خ ل د
Cennetliklere, şekli ve rengi dünyada tattıkları nimetlere benzese bile lezzeti daha nefis yiyecekler sunulacaktır. “ Cennet’te gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, insanların hayal bile edemediği nimetler vardır. "
(Buhari, Tefsir 32/1).

İçinde suyu olan bahçeye hadika denir.

İçinde su olsun veya olmasın genel olarak bahçeye de cennet deniyor. Ahirette cennet dediğimiz zaman içinde suyu olmayabileceği ihtimalinin düşünülmesine karşılık özellikle altlarından ırmaklar aktığı ifade edilir.

Bu biraz da ballandıra ballandıra anlatmaktır, yemyeşil bahçeler dememiz gibidir.

 Beşşir kelimesinin manası ‘müjdele’ dir. Beşâret, sevinçten yüz hatlarının değişmesine sebep olan sevindirici haber manasındadır. Beşer aynı zamanda cilt demektir. İnsanın bedeni özellikleri vurgulanmak istendiğinde ayetlerde insan için beşer kelimesi kullanılır. Nitekim Kur’ân’ı Kerim’in çeşitli yerlerinde geçen Peygamber Efendimiz’in ‘ben ancak sizin gibi bir beşerim’ ifadesinde vurgulanmak istenen de Onun insani özellikleridir.    

Cennet kelimesinin kökü جن (cenne) olup ‘bir şeyin duyu organlarına saklı kalması’ demektir. Saklamak, örtmek manaları vardır. Görünmez (örtülü) oldukları için ecinni, cin ve can; benzer şekilde anne karnında olup ortalıkta olmadığı için cenin; bahçe manasına gelen ve ağaçla örtülü olduğu için (veya bir başka görüşe göre nimetlerinin bizden gizlenmesi sebebiyle) cennet; aklın örtülmesi söz konusu olduğu için mecnun ve cinnet kelimeleri bu kökten dilimize geçmiştir. Kur’ân’da cin için cân, cinne ve cin kelimeleri kullanılmıştır. Bunların mukabilinde de insanlar için nas, ins ve insan kelimeleri kullanılmıştır. Cinlerin varlığı ayet ve hadislerle sabittir.

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. بَشِّر  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذِينَ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اٰمَنُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur.

اٰمَنُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. 

عَمِلُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. الصَّالِحَاتِ  mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel mahzuf  ب  harf-i ceriyle بَشِّر  fiiline mütealliktir.

İsim cümlesidir. اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

لَهُمْ  car mecrur  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. جَنَّاتٍ  kelimesi, اَنَّ ’nin muahhar ismi olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır. تَجْر۪ي  cümlesi, جَنَّاتٍ ’nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

تَجْرِي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. مِنْ تَحْتِهَا  car mecruru, تَجْرِي  fiiline mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْاَنْهَار  fail olup damme ile merfûdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَشِّرِ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi بشر  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

صَّالِحَاتِ  , sülâsi mücerredi  صلح  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ

كُلَّمَا  şart manası taşıyan zaman zarfı olup,  قَالُوا  fiiline mütealliktir. رُزِقُوا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Fiil cümlesidir. رُزِقُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul  و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  رُزِقُوا  fiiline mütealliktir.  مِنْ ثَمَرَةٍ  car mecruru  رِزْقًا 'in mahzuf sıfatına mütealliktir. Veya مِنْهَا 'dan bedeldir. Şartın cevabı قَالُوا ' dur.

قَالُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  هٰذَا الَّذِي’ dir. قَالُوا  fiilinin mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  هٰذَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl اَلَّذِي haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  رُزِقْنَا ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. Muzaf mahzuftur. Takdiri, مثل الذي رزقنا..(Bizim rızıklandırdığımız gibi) şeklindedir.

رُزِقْنَا  sükun üzere mebni meçhul mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَٓا  naib-i fail olarak mahallen merfûdur. Mef’ûlü bih mahzuftur. Takdiri, رزقناه (Biz onu rızıklandırdık.) şeklindedir. مِنْ قَبْلُ  car mecruru  رُزِقْنَا  fiiline mütealliktir. قَبْلُ  cer mahallinde muzâftır. Kelimenin merfû oluşu muzâfun ileyhin mahzuf olduğunun işaretidir. Ötre muzâfun ileyhten ivazdır.

وَ harfi  قَدْ  takdiriyle itiraziyye veya haliyyedir. اُتُوا  damme üzere mebni meçhul mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur. بِه۪  car mecruru اُتُوا  fiiline mütealliktir. مُتَشَابِهًا  kelimesi بِه۪  ‘deki zamirden hal olup fetha ile mansubdur. 

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlün veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hali sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و  (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harf-i cerli veya zarflı isim). Burada hal müfred olarak gelmiştir. Ayette müfred şeklidedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُتَشَابِهًا ; sülâsi mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan tefâ’ul babının ism-i failidir.

 وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ


İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَهُمْ  car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِيهَا  car mecruru mahzuf habere mütealliktir. اَزْوَاجٌ  muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مُطَهَّرَةٌ  kelimesi  اَزْوَاجٌ ’ un sıfatı olup damme ile merfûdur. هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ  cümlesi  لَهُم ’deki zamirin hali olarak mahallen mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. فِيهَا  car mecruru خَالِدُونَ  ‘ye mütealliktir. خَالِدُونَ  mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَزْوَاج kelimesi çoğuldur, her iki cins için de kullanılır. مُطَهَّرَة kelimesinin müennes gelmesinin sebebi اَزْوَاج kelimesinin çoğul olmasıdır.

خَالِدُونَ ; sülâsî mücerredi  خلد  olan fiilin çoğul ism-i failidir.

مُطَهَّرَةٌ ; sülâsi mücerredi  طهر  olan fiilin ism-i mef’ûlüdür.

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

 

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mef’ûl konumundaki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan  اٰمَنُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üslupta gelerek sıla cümlesine atfedilen  عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Buradaki  عملوا الصالحات  ibaresinin aslı  عَمِلُوا الأعمال الصالحات  şeklindedir. Mevsuf hazf edilmiş, sıfat söylenmiştir. Bu da onların (ve amellerinin) bu sıfatla ne kadar özdeşleştiklerini, kuvvetle vasıflandıklarını gösterir. Îcâz-ı hazif sanatıdır.  

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu  اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ  cümlesi, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesidir. Cümlede, takdim-tehir ve îcaz-ı hazif sanatları vardır. 

لَهُمْ  car mecruru  اَنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir.  جَنَّاتٍ , masdar harfi  اَنَّ ’nin muahhar ismidir. 

Faide-i haber inkârî kelam olan bu isim cümlesi, masdar tevilinde olup takdir edilen  بَ  harfiyle birlikte  بَشِّرِ  fiiline mütealliktir. 

Müsnedün ileyh olan  جَنَّاتٍ  kelimesinin nekre gelmesi tazim, kesret ve nev içindir. 

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi  جَنَّاتٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Müspet muzari fiil sıygasıyla gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  مِنْ تَحْتِهَا , ihtimam için fail olan  الْاَنْهَارُ ‘ya takdim edilmiştir.

تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesinde mekan alakasıyla aklî mecaz sanatı vardır.

Akan, nehirler değil içindeki sudur. Fiil, hakiki failine değil; mekanına isnad edilmiştir. Kur’an’da bunun benzeri çok ayet vardır. Hepsinde de akma fiili suya değil de nehre isnad edilmiştir. Suyun miktarındaki çokluk ve akış şiddetinden dolayı mecazî isnad yapılmıştır. Sanki nehir, suyun akma fiilinden etkilenmiş, o da akmaya başlamıştır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Kuran-ı Kerim’in birçok ayetinde geçen جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ  cümlesi, zihinlere yerleştirmek kastıyla tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Ayetin önceki ayetle irtibatını şöyle açıklayabiliriz: Bir önceki ayette korkutma vardır. Bu ayette ise özendirme ve teşvik vardır. Korkutmanın peşinden teşvik etmenin, vaat etmenin peşinden tehdit etmenin, uyarmanın peşinden de müjdelemenin gelmesi, ya da bu durumun tam tersi olması Kur'an'ın adetindendir. Bunda, müminleri Allahu Teala’ya itaate teşvik, kâfirleri de Allaha isyandan engelleme vardır.

Her ne kadar  و  harfinin mutlak cem için olduğu, takip ve tertip gerektirmediği söylense de bu cümlelerin veya kelimelerin tertipsiz ve nizamsız rastgele atfedildiği manasına gelmez. Aksine matufların takdimi hedefe, maksada uygunluk arz eder. Üzerinde düşünülürse bunların sebebi anlaşılır.

Bu ayette, müjdele emriyle görevli bulunan kişi Rasulullah (s.a.v) olduğu gibi, herkes de olabilir. İşte bu, daha güzel ve yerinde bir yorumdur. Çünkü burada söz konusu hususun, müjdeleyebilecek herkes tarafından müjdelenmeyi hak edecek kadar önemli ve muazzam bir husus olduğu iması söz konusudur. Aynı zamanda müjdele demek olan بَشِّرْ  kelimesi, فَاتَّقُوا [sakının] kelimesine atfolunmuştur.

Zemahşerî burada müminlerin mükâfatını anlatan bir cümle olan بَشِّر  cümlesinin, kâfirlerin cezasını vasfeden bir cümleye atfedildiğini söyler. Tabi bu cümlenin yine inşâ olan  فَاتَّقُوا ‘ya atfı da caizdir. Üçüncü ihtimal de bu cümlenin kendisinden önce hazfedilmiş başka bir cümleye atfedilmiş olmasıdır. Bu durumda takdiri şöyle olur: فَانْذُرْهُمْ بِذآلِكَ وَ بَشِّرِ ألَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ (Onları bununla uyar ve iman edip salih ameller yapanları müjdele)

عَمِلُوا  fiil, الصَّالِحَات  kelimesi mef‘ûldür. Hazfedilmiş bir amel kelimesinin sıfatıdır. Aslında عَمِلُوا الأعَمَالِ الصَّالِحَات şeklinde gelmesi beklenirdi. آيَاتٍ بَيِّنَات  ibaresi de böyledir. Çoğu zaman آيَات  hazf olur, sadece  بَيِّنَات  gelir.

Burada sıfat, amelin sanki kendisi olmuştur. Bu ameller ıslah eden, hem kendisini hem başkasını düzelten işlerdir. İnsanın cennette bulacağı yemiş, onun bir ağaç gibi yetişen dünyevi amellerinin karşılığıdır.

Dünyada yapılanlar, orada cismani olur, cisimlenir. Ameller meyve veren bir ağaca iman da maddi hayatın menbaı olan suya benzetilmiştir. Kur’an’ın anlattığı cennet insanın amelleri ile yetişen bağdır. Cennete girenler onun yemişlerini aldıkça ‘’Bu evvelce yediğimiz’’ diyecekler. Çünkü bu yemiş onların evvelce yaptıkları amellerin bir semeresidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu nimetlerden bahsederken şöyle demiştir: Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiç kimsenin aklından, hayalinden dahi geçiremediği nimetlerdir. O yüzden buna dünyevi bir mahiyet vermek doğru değildir.(Ömer Rıza Doğrul)

الصَّالِحَاتِ  kelimesi de, tıpkı,  الْحَسَنَةُ  gibi isim yerine geçen bir kelimedir. الصَّالِحَاتِ  kelimesi de akıl, Kitap ve Sünnetin öngördüğü deliller çerçevesinde doğru olan her amele ya da şeye verilen isimdir. Başında yer alan, ال  harfi cins içindir. Ayrıca bu ayet, amelleri iman olarak değerlendirip kabul edenlere karşı bir hüccet (kanıttır). Çünkü görüldüğü gibi salih amelleri iman üzerine atfetmiştir. Matuf, yani atfolunan ise matufun aleyhten yani üzerine atıf yapılan şeyden ayrı olan bir şeydir.

جَنَّاتٍ [cennetler] kelimesinin çoğul ve nekre olarak gelmesinin yorumu da şöyledir:

Cennet: tüm sevap yurdunun adıdır. Bu ise sayısız cennetleri bahçeleri içinde bulunduran bir yurttur ve herkesin amel durumuna göre kendilerine verilen mertebe ve dereceler demektir. Dolayısıyla her bir tabaka için söz konusu cennetlerden (bağ ve bahçelerden) oluşan cennetler vardır. الْاَنْهَارُ  kelimesinin marife olarak gelmesi ise, bununla cennet nehirlerinin murad olunduğu ihtimaliyledir. Burada izafetle marifelik yerine harf-i tarifle marife kılınmıştır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

İçinde suyu olan bahçeye  حديق  denir. İçinde su olsun veya olmasın genel olarak bahçeye de  جنةٌ  denir. Ahirette cennet dediğimiz zaman içinde suyu olmayabileceği ihtimalinin düşünülmesine karşılık özellikle altlarından ırmaklar aktığı ifade edilir. Bu biraz da ballandıra ballandıra anlatmaktır, yemyeşil bahçeler demek gibidir.

Sıfat cümleleri anlamı zenginleştirmek için yapılan ıtnâbtır. Ayetin [altından ırmaklar akan cennetler] cümlesinde fiilin mekânına isnadı kabilinden bir mecaz vardır. Çünkü nehirler akmaz, Allah’ın izniyle nehirlerdeki sular akar. Beyzâvî bu mecazı şu ifadelerle açıklar: “akmanın nehirlere isnad edilmesi mecazi isnadlardandır. Nitekim Allah Teâlâ’nın: وَأَخْرَجَتِ ٱلْأَرْضُ أَثْقَالَهَا [Ve yer ağırlıklarını çıkardığında…] Zilzal, 99/2 sözü de bunun gibidir. (Süleyman Gür,Kadı Beyzâvî Tefsirinde Belâgat İlmi Ve Uygulanışı)

مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ   Bu ibarenin, “ona sahip olduğu”, yani “elinin altında” manasını taşıdığı da söylenmiştir; tıpkı “iş filanın elindedir” veya “filanın elinin altındadır” denildiği gibi. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.239)

Nehirlerin marife olarak kullanılması ise, cins anlamının kastedilmesindendir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayeti kerimede suyun akışı nehirlere isnad edilmiştir. Halbuki akan ‘’suyun yatağı’’ manasındaki ‘’nehir’’ değil sudur. Dolayısıyla  mekan alakasıyla mecazı mürsel uslubu vardır. Bu da çok cömert olduklarını, her misafirin onlara geldiğini ifade eder.

Bu cümle, önceki cümle üzerine matuftur. Ancak bu atıf, belli bir şeyin bizzat kendisinin atfı kabilinden olmayıp  bir kıssanın bir kıssa üzerine atfı kabilindendir. Burada mü'minlerin, Kur’ân karşısındaki durumu ve onların mükâfatının vasfı, kâfirlerin Kur’ân karşısındaki durumu ve onların cezasının keyfiyeti üzerine atfedilmektedir. Zira ilâhî sünnette terğib (teşvik) ile terhib (korkutmak) ve va'd ile vaîd (ceza tehdidi) çift olarak zikredilmektedir. İki cümle arasındaki üslûp değişildiği ise iki grubun halleri arasındaki farkın büyüklüğünü hayal ettirmek ve anlatmak içindir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“Salih ameller” akıl, kitap ve sünnetin deliline uygun bir şekilde müstakim olarak yapılan bütün amellerdir. Başındaki lam-ı tarif cins bildirmek içindir. Şayet “Cins bildiren lam-ı tarifin tekil kelimenin başına gelmesi ile çoğul kelimenin başına gelmesi arasında ne fark vardır?” dersen, şöyle derim: lam-ı tarif tekil kelimenin başına geldiği zaman cins ifade edip o cinsin kapsamındaki her şeyi ihtiva etmesi ya da [bir karînenin bulunması durumunda] cinsin bir  kısmını kastetmesi ve bu bir kısmının o cins içerisinden sadece bir tek ferde kadar inmesi mümkündür. Ancak lam-ı tarif çoğul kelimenin başına geldiği zaman, ya cinsin tümünü kasteder ya da bir kısmını. Fakat hiçbir zaman tek bir ferdine kadar inmez. Çünkü çoğul vezninde esas nazarı itibara alınan husus, cinsteki çoğulluk manasıdır. Lam-ı tarif almış tekil kelime nasıl cins anlamı ifade ediyorsa, lam-ı tarif almış çoğul kelime de formu itibariyle çoğulluk ifade eder. Çünkü cinsteki çoğulluk cins içerisindeki çoğulların (toplamların) çoğulluğu olup, tek tek fertlerin çokluğu değildir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ

Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi şart üslubunda haberî isnaddır. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.

كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

رُزِقُوا  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir. 

Meçhul bina, naib-i failin  bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  مِنْهَا  ve  مِنْ ثَمَرَةٍ  car-mecrurları, ihtimam için, mef’ûl olan  رِزْقًاۙ ‘a takdim edilmiştir.

ثَمَرَةٍ  ve  رِزْقًاۙ  kelimelerindeki nekrelik tazim, kesret ve cinse işaret eder.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Şart ve cevap fiilleri mazi sıygada gelmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

قَالُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

هٰذَا  müsnedün ileyh,  الَّذ۪ي  müsneddir.

Cümlede müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması işaret edilenleri tazim ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip işaret edilenin önemini vurgular.

Haber konumunda olan müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası olan  رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. قَبْلُ  kelimesinin muzafun ileyhi mahzuftur. Kelimedeki ötre mahzuftan ivazdır.   

وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا  cümlesi  قَدْ  takdiriyle itiraziyyedir. Veya haliyyedir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

مُتَشَابِهًا  kelimesi  بِه۪  ‘deki zamirden haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

اُتُوا  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır.    

رُزِقُوا -  رِزْقًا  kelimeleri arasında cinâs-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Bu, جَنَّات  kelimesinin ikinci bir sıfatıdır. Yahut da yeni bir giriş cümlesidir. Çünkü kendilerine, ‘’gerçekten onlar için cennetler, bağ ve bahçeler vardır.’’ denildiği vakit bunu duyanların kalbine ya da aklına ‘’acaba bu bahçelerde yetişen meyveler de tıpkı dünyadaki bağ ve bahçelerde yetişenlere mi benzer veya sözü edilen cinslere benzemeyen başka cins ürünler mi var?’’ diye bir düşünce gelebilir. İşte buna verilen cevap: doğrusu o bağ ve bahçelerin meyveleri dünya meyvelerinin benzeridirler. Yani, onların cinsleri her ne kadar bir dereceye kadar değişiklik gösterseler de dünyadakilerin cinsleri gibidir. Fakat yine de mahiyetini yüce Allah’tan başkası bilemez. Ayetin bu kısmında yer alan birinci ve ikinci  مِنْ  harfinin her ikisi de ibtidaî gaye içindirler. Yani zarf-ı lağvdırlar. Çünkü rızık, bahçelerden (cennetlerden) ilk olarak çıkmaya başlar. Cennetlerden ilk olarak çıkan rızık da ilk defa meyve olarak çıkar.

Ayette yer alan  ثَمَرَةٍ  kelimesi bir tek meyve, yani elma demek değildir. Ya da bir tek nar meyvesi demek de değildir. Bundan asıl maksat meyve türleridir. (Nesefî, Medâriku’t- Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

بِهِ ’ deki zamir hem dünyada hem ahirette rızıklananlara racidir. Çünkü, هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesi her iki dünyada da rızıklananları içermektedir.

بِهِ ’ deki zamir rızka raci olabilir. Nitekim, bu aynı zamanda ona işaret de etmektedir. Buna göre mana şöyle olmaktadır: doğrusu o cennet meyvelerinden kendilerine yedirilenler, her meyvenin getirilişinde onlara adeta aynı cinsten imişler izlenimini verir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

وَ  istînâfiyedir veya cümle  تجري  cümlesine atfedilmiştir. Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cümlede îcâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır. Car mecrur  لَهُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  اَزْوَاجٌ , muahhar mübtedadır. 

Cümlede müsnedün ileyh olan  اَزْوَاجٌ  kelimesinin nekre gelmesi tazim ve kesret, ayrıca vasıflarının bilinmez olduğunu ifade etmiştir.

مُطَهَّرَةٌ  kelimesi,  اَزْوَاجٌ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Pak ve nezih eşler: Bunlar ya müminlerin mümin zevceleridir, ya da bu ahiret hayatının bambaşka bir nimetidir. Bu nimetten erkekler de, kadınlar da faydalanacaktır. 

اَزْوَاج  kelimesi çoğuldur, her iki cins için de kullanılır.  مُطَهَّرَة  kelimesinin müennes gelmesinin sebebi  اَزْوَاج  kelimesinin çoğul olmasıdır.

هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ  cümlesi  لَهُم ’deki zamirin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

هُمْ  mübteda,  خَالِدُونَ  haberdir. Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur olan  ف۪يهَا , ihtimam için amiline takdim edilmiştir. 

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail vezninde gelerek sübut ve istimrar ifade etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80, Tevbe Suresi, 120-121)

خلد , aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

Burada sıfat, mevsuf gibi cemi olarak gelmedi. Çünkü her ikisi de dil açısından fasihtir. Ayrıca ayette,  مُطَهَّرَةٌ  yerine  طَاهِرَةٌ  kelimesi söylenmedi. Bunun nedeni ilk kelimenin ikinciye göre daha mübalağalı olmasıdır.  مُطَهَّرَةٌ  kelimesinin binası teksir (çokluk) içindir. Bir de bu kelimede şöyle bir mananın var olduğu görülmektedir. Onları tertemiz kılan, ak pak haline getiren bir mutahhir (temizleyen, tertemiz kılan) vardır ki, bu da elbette Allah’tan başkası değildir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 26. Ayet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ  ٢٦


Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 إِنَّ muhakkak
2 اللَّهَ Allah
3 لَا değildir
4 يَسْتَحْيِي çekinecek ح ي ي
5 أَنْ
6 يَضْرِبَ misal vermekten ض ر ب
7 مَثَلًا bir örneği م ث ل
8 مَا gibi
9 بَعُوضَةً bir sivrisineği ب ع ض
10 فَمَا hatta olanı
11 فَوْقَهَا onun da üstünde ف و ق
12 فَأَمَّا gerçekten
13 الَّذِينَ kimseler
14 امَنُوا inanan ا م ن
15 فَيَعْلَمُونَ bilirler ع ل م
16 أَنَّهُ kesinlikle o
17 الْحَقُّ haktır (gerçektir) ح ق ق
18 مِنْ -nden
19 رَبِّهِمْ Rableri- ر ب ب
20 وَأَمَّا ve ise
21 الَّذِينَ edenler
22 كَفَرُوا inkar ك ف ر
23 فَيَقُولُونَ derler ki ق و ل
24 مَاذَا neyi
25 أَرَادَ istedi (kasdetti) ر و د
26 اللَّهُ Allah
27 بِهَٰذَا bu
28 مَثَلًا misalle م ث ل
29 يُضِلُّ saptırır ض ل ل
30 بِهِ onunla
31 كَثِيرًا bir çoğunu ك ث ر
32 وَيَهْدِي ve yine yola getirir ه د ي
33 بِهِ onunla
34 كَثِيرًا bir çoğunu ك ث ر
35 وَمَا -maz
36 يُضِلُّ saptır- ض ل ل
37 بِهِ onunla
38 إِلَّا başkasını
39 الْفَاسِقِينَ fasıklardan ف س ق

  Fâsık kelimesinin asıl manası birşeyden çıkmak demektir.

  Fe harfinin çatlama ve yarılma manasından bahsetmiştik. Fıskta da yine sapma, ayrılma manası vardır. Allah’a itaatten ayrılan kimseye fâsık denir. Fısk kelimesi küfrden daha geniş anlamlıdır. Fâsık daha çok dini hükümlere bağlanıp onları ikrar ettikten sonra onların tümünü veya bir kısmını ihlal eden kimse için kullanılır. Eğer kâfir olan kişiye de fâsık deniyorsa onun aklın ve fıtratın gerektirdiği hükmü ihlal etmesinden dolayıdır. Görüldüğü gibi bir kabuğunun dışına çıkma hali söz konusudur. Nitekim Araplar fısk kelimesini hurmanın kabuğundan çıkması için kullanırlar. İbnu’l Arabî, Arapların sözlerinde insanı niteleyecek şekilde fâsık kelimesinin kullanılmadığını söylemiştir. Arapça’da fareye yuvasından sürekli çıkmasından dolayı küçültme ismiyle fuveysika denir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ

İsim cümlesidir.  اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ nin ismi olup fetha ile mansubdur. لَا يَسْتَحْي۪ٓ  cümlesi,  اِنَّ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يَسْتَحْي۪ٓ  fiili  ي۪ٓ  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.  اَنْ  ve masdarı müevvel, mahzuf  مِنْ  harfi ceriyle يَسْتَحْي۪ٓ  fiiline mütealliktir.

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir.

يَضْرِبَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. مَثَلًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

مَا  zaid harftir. بَعُوضَةً  kelimesi  مَثَلًا  için sıfat, bedel veya atfı beyan olarak mahallen mansubdur.  

Müşterek ism-i mevsûl  مَا  atıf harfi  فَ  ile  بَعُوضَةً ’e matuf olup, mahallen mansubdur. Mekân zarfı  فَوْقَهَا  mef‘ûlun fih olup ism-i mevsûlün mahzuf sıfatına mütealliktir. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

بَعُوضَةً  kelimesi, مَثَلًا  kelimesine atf-ı beyân olarak ya da يَضْرِبَ  fiilinin mef‘ûlü olarak mansubdur. مَثَلًا  ise nekre olan  بَعُوضَةً ’in hali olup ondan önce gelmiştir ya da  بَعُوضَةً  ve مَثَلًا  de  يَضْرِبَ ‘ nin mef‘ûlleridir ki bu durumda  يَضْرِبَ  fiili  جَعَلَ  fiili gibi iki mef‘ûl alan fiiller tarzında kullanılmış olur. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَسْتَحْي۪ٓ  fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi حيي ’dir. 

Bu bab fiile, talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ

İsim cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  اٰمَنُوا ’dur. Îrabdan mahalli yoktur.

ف  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir.  

يَعْلَمُونَ  cümlesi  الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.  اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, يَعْلَمُونَ  fiilinin mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

هُ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. الْحَقُّ  kelimesi, أَنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّهِمْ  car mecruru  الْحَقُّ ‘ın mahzuf haline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Şart, tafsil (açıklama) ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa, o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Haber Üslubu Ve Haberin Muktezâ-yı Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu/ Nida Sultan Çelikkaya)

اَمَّا , şart anlamı içeren bir harftir, bu yüzden de cevabı  فَ  ile gelir. Cümle içerisinde kullanılmasının anlama katkısı ise, ilave bir tekid sağlamasıdır. Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde, زَيْدٌ ذاهِبٌَ  dersin. Bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde  ا َمَّا  زَيْدٌ فَ ذاهِبٌَ (Zeyd’e gelince, mutlaka gidecek) dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi (v.180/796) bunun izahında “her ne olursa olsun Zeyd gidecektir” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir:

İlki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)

 اٰمَنُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أمن ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ

İsim cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَمَّا  şart harfi veya tafsil harfidir. Şart anlamında, cezmetmeyen edatlardandır. Daha önce geçen bir cümleyi genişleterek anlatmak için kullanılır. (Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar)

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

يَقُولُونَ cümlesi   الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

يَقُولُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl cümlesi مَاذَٓا اَرَادَ ’dir. يَقُولُونَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

مَاذَٓا  istifham ismi, اَرَادَ  fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Veya istifham harfi  مَا  mübteda olarak mahallen merfûdur. Takdiri, فما الذي  şeklindedir. ذَٓا  kelimesi,  الَّذ۪ي  manasında ism-i mevsûldur. İsm-i mevsûlun sılası اَرَادَ  fiilidir. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَرَادَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِهٰذَا  car mecruru  اَرَادَ  fiiline mütealliktir. مَثَلًا  ism-i işaretin hali veya temyizi olup fetha ile mansubdur. 

مَاذَٓا  ifadesinin iki yorumu vardır: ذَٓا  kelimesi, الَّذ۪ي  anlamında ism-i mevsûl olabilir, bu durumda  ماذَا, iki kelimeden mürekkep olur. Ya da  ذَا  kelimesi, مَا  ile birleştirilip tek bir kelime haline getirilmiş olabilir. Birinci ihtimalde kelime mübteda olarak ref mahallindedir. Haberi de, devamındaki sıla cümlesi ile birlikte  ذَا ’dır. İkinci ihtimale göre ise kelime, sadece  مَا  hükmünde olup (yani ifade مَا اَرَادَ اللّٰهُ  şeklinde olup) mahallen mansubdur. Bir şart cümlenin cevabının ise, birinci ihtimale göre mahallen merfû, ikinci ihtimale göre ise mahallen mansub olması gerekir. Zira soru ile cevabın birbirine (îrab konusunda) mutabık olması gerekir. Ama bunun aksini de caiz görmüşlerdir.(Keşşâf)

اَرَادَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  رود ’dir.

 

    يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ

 

Cümle,  مَثَلًاۢ ’in sıfatı olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. يُضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِه۪  car mecruru  يُضِلُّ  fiiline mütealliktir. كَث۪يرًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. يَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا  cümlesi, atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

يَهْد۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur.Ayette fiil cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُضِلُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.

كَث۪يرًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ

Fiil cümlesidir. وَ  haliyyedir. İstînâfiyye olması da caizdir. مَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُضِلُّ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِه۪ٓ  car mecruru  يُضِلُّ  fiiline mütealliktir. 

اِلَّا  hasr edatıdır. الْفَاسِق۪ينَ  mef‘ûlun bih olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

يُضِلُّ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi ضلل ’dir.

فَاسِق۪ينَ , sülâsi mücerredi  فسق  olan fiilin ism-i failidir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

اِنَّ ’nin haberi olan  لَا يَسْتَحْي۪ٓ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Müsnedin muzari sıygada fiil cümlesi formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları katmıştır. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يَضْرِبَ مَثَلًا  cümlesi, masdar teviliyle mahzuf  مِنْ  harfi ceriyle   يَسْتَحْي۪ٓ  fiiline mütealliktir.

Cümledeki birinci  مَا  müphemlik anlamı veren harftir. İkinci  مَا  ise  بَعُوضَةً ‘e  فَ  ile atfedilen ism-i mevsûldür. Sılası mahzuftur. Mekan zarfı  فَوْقَهَاۜ , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılasının hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

İki farklı görevdeki  مَا ’ larda ıtnab ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır. 

مَثَلًا  kelimesindeki tenkir nev içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Haya, insanın, kınanma ve zemmedilme sebebi olan bir şeyden duyduğu endişe sebebiyle onu kaplayan bir kırgınlık ve yüz değişimidir. Hayat kelimesinden türemiştir. Allah Teâlâ’nın haya ile nitelendirilmesi caiz olamaz. Zira onun hakkında değişim, korku ve kınama gibi şeyler düşünmek câiz değildir. Burada temsilî bir kullanım söz konusudur. ‘’Allah bir sivrisineğin küçük ve hakir oluşuna bakıp onu misal olarak göstermekten utanan kimsenin yaptığı gibi yapmaz, sivrisineği misal göstermekten haya etmez” denilmek istenmiştir.

مَثَلًا مَا  ifadesindeki  مَا , müphemlik ifade eden  مَا ’dır. Bu  مَا  nekre bir ismin başına geldiğinde onu tamamen müphemleştirir ve umûmîlik manası ilave eder. Sözgelimi  أعطني كتابا مَا  dediğinde, “bana bir kitap ver” demiş, fakat “hangi kitap olursa olsun fark etmez, bir kitap ver” anlamını kastetmiş olursun. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

حَيّ  canlı demektir.  اِسْتَحْي۪ٓ  da aynı kökten, utandı demektir. Canlı olan şeyin utanması gerekir. Utanmak imandandır.

Sivrisinek küçük, aciz bir varlık olarak görülür.

Ayette ‘sivrisinek ve onun da ötesinde’ manası vardır. Ötesinden maksat ondan da daha ufak, daha küçük herhangi bir misaldir.

لَا يَسْتَحْي۪  kelimesi, zikr-i melzum irade-i lâzım kab­ilinden bir mecazdır. Terketmez manasınadır. Allah terk yerine haya kelimesini kullandı. Çünkü terk, hayanın neticesidir. Bir kimse bir şeyi yapmaktan haya ederse onu terkeder. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Haya değişkendir ve bozulabilir. Ayıplanmaktan ve kınanmaktan korkan insanın başına gelen bir durumdur. Allah için sözkonusu olmayan utanma fiili niçin Allah teala’ya isnad edilmiştir? Varlığı olmayan bir şey nefyedilemez. Kesinlikle olmayacak bir şey niye olumsuzlanmıştır?

Buna birkaç bakış açısıyla cevap verilebilir:

Evvela; ayet kafirlerin Muhammed’in sav rabbi kara sinek ve örümceği misal getirmeye utanmıyor mu şeklindeki sorularına münasip olarak gelmiştir. Soruya verilen cevap, onların kelamına mutabık olarak gelmiştir.

Bu; müşakele olarak isimlendirilen bedî’ bir sanattır.

Bu, belagat alimlerinin görüşüdür. (Mu’cemu’l Mustalahâti’l Belağiyye, Dr. Ahmed Matlûb, 621: Bedî’ sanatındaki bir problem: Bir şeyi birlikte vuku bulması dolayısıyla lafzen veya takdiren başka bir lafızla ifade etmektir. Bunun delillerinden biri de bu ayettir.)

İkinci olarak: Eğer Allah Teala, kullarına ait, bedenlere mahsus vasıflardan birisiyle vasıflandırılırsa bu, sıfatın başlangıç değil, gaye ve netice anlamı yüklenmesidir.

Bunu şöyle açıklayabiliriz:

Öfkenin başlangıcı ve alametleri vardır. Bunlar; kalpteki kanın galeyana gelmesi ve intikam şehveti uyandırmasıdır. Bunun gayesi veya sonucu kızılan kişiye ceza vermektir.

Allah Tealayı gadabla vasıfladığımız zaman kastedilen bunun başlangıcındaki durum değildir. Yani, kullarda olduğu gibi kalbin galeyana gelmesi ve intikam isteği değildir.

Kastedilen; sonucun yani cezanın gerçekleşmesidir. Allah Teala'nın utanmakla vasıflandırılması da buna benzer. Bu sözle kastedilen kendisine çirkin bir şeyin isnad edilmesinden korkan insandaki değişim, kırılganlık ve korku halleri değil, bu sıfatın sonucu, yani fiilin terk edilmesidir.

Üçüncü olarak: Utanmanın Allah’a isnadı hakiki ve zahiri manası yönünden değildir. Çünkü Allah teala mahlukatın sıfatlarından ve bu sıfatların O’na hakiki manada isnad edilmesinden münezzehtir. 

Dördüncü bakış açısı da: Haya’nın Allah Teala’ya isnadı hakikat değil mecaz yoluyla gelmiştir.

Şüphesiz Allah, saçı sakalı ağarmış bir müslümana azap vermekten haya eder hadisi şerifinde olduğu gibi, Allah Teala’nın yaşlı müslümana azap etmekten utanmasından murat, terk etmesidir. Bunun manası, Alah Teala’nın azabı terketmesinin sebebinin, insanların utandıklarında onları etkileyen aynı duyguya maruz kalması olmadığıdır. Çünkü utanan mahlukatının yaşadıkları Allah teala’nın başına gelmez. Burada da terk etmek utanmaya benzetilmiştir. Ciheti camia her iki fiilin de neticeye ulaştırmasıdır. Allahu alem.

Ayet  اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً  (Bir sivrisineği misal olarak getirmekten...) manasındadır. Zâid bir harf olan مَا tekid amacıyla  zikredilmiştir.

Davete karşı çıkanlar ve şüphe içinde olanlar sözlerini اِنَّ ile tekid ederek ve isim cümlesiyle söylemişlerdir. Böylece ikna olmadıklarını, kibir ve inatlarını ifade etmişlerdir.

مَثَلاً مَا  sözündeki  مَا  müphem bir isimdir. Nekra bir isme birleştiği zaman onu tamamen müphemleştirir; kayıt ve hususilikten uzaklaştırır ve umumilik manası ilave eder. Sanki ayette şöyle denilmiştir: ‘Hangi misali getirirseniz getirin farketmez.’

بَعُوضَةً  kelimesi, مَثَلًا  kelimesine atf-ı beyân olarak ya da يَضْرِبَ  fiilinin mef‘ûlü olarak mansubtur. مَثَلًا  ise nekre olan  بَعُوضَةً ’in hali olup ondan önce gelmiştir ya da  بَعُوضَةً  ve مَثَلًا  de  يَضْرِبَ ‘ nin mef‘ûlleridir ki bu durumda  يَضْرِبَ  fiili  جَعَلَ  fiili gibi iki mef‘ûl alan fiiller tarzında kullanılmış olur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ

فَ , istînâfiyyedir. 

اَمَّا  harf-i şart, tafsil ve tekid için kullanılır. Şart harfi olması için kendisinden sonra  فَ  harfinin gelmesi zorunludur. Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (İtkan, c. 1, s. 421)

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Nitekim Zeyd’in gideceğini anlatmak istediğinde  زَيْدٌ ذاهِبٌَ  dersin. Ama bunu tekid ederek Zeyd’in mutlaka gideceğini ve gitmekte kararlı olduğunu belirtmek istediğinde; اما زيد مذاهب “Zeyd’e gelince, mutlaka gidecek” dersin. Bu sebeple Sîbeveyhi (v.180/796) bunun izahında; “Her ne olursa olsun Zeyd gidecektir” demiştir. Bu izah iki fayda celb etmektedir; ilki onun tekid anlamı ihtiva etmesi, ikincisi de şart anlamı ihtiva etmesidir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Cümle şart üslubunda  haberî isnaddır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Sılası olan  اٰمَنُوا   cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tazim ve teşvik ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen  فَيَعْلَمُونَ  cümlesi  اَمَّا ’nın cevabı, aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari sıygada fiil olarak gelmesi, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm anlamları yanında cümlenin hükmünü takviye etmiştir. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’yi takip eden isim cümlesi  اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ , masdar teviliyle  يَعْلَمُونَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedin  الْ  takısıyla marife gelmesi, haberin biliniyor olduğunu belirtmesi yanında, bu vasfın kemaline işaret etmiştir.  الْحَقُّ  bütün cinslere şamil masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. 

Elif-lam, masdarın başına gelirse genellikle cins ifade eder. Bazen ahd de ifade edebilir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Bakara/229).

Masdarlar bütün cinslere, çoğullar fertlerin toplamına delalet eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, c. 1, s. 234)

Veciz ifade kastına matuf   رَبِّهِمْۚ  izafetinde Rab isminin muzaf olmasıyla  هِمْ  zamirinin ait olduğu kişiler şeref kazanmıştır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  رَبِّ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Ayette ulûhiyet ve rubûbiyet ifade eden isimler bir arada zikredilmiş, Allah’tan başka Rab olmadığı vurgulanmıştır. Allah ve Rab isimleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ

Cümle atıf harfi  وَ  ile  … فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Şart, tafsil ve tekid bildiren  اَمَّا  edatı, cevabının başındaki  ف  harfi ile ayırt edilir. Zira cevabının başında  ف  harfi varsa o şart edatıdır ve tekid bildirir, yok ise tafsil ifade eder. (Nida Sultan Çelikkaya, Haber Üslubu ve Haberin Muktezâ-i Zâhire Uygun Gelmemesi Durumu)

Zemahşerî: ‘’ اَمَّا  cümleye tekid anlamı kazandırır’’ demiştir. (İtkan, c. 1, s. 421)

Şart cümlesinde cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübtedadır. Sılası olan  كَفَرُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Müsnedün ileyhin ism-i mevsûlle marife olması arkadan gelen habere dikkat çekmek içindir. Bunun yanında tahkir ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen  فَيَقُولُونَ  cümlesi  اَمَّا ’nın cevabı, aynı zamanda mübtedanın haberidir. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mekulü’l-kavli olan kâfirlerin sözleri  مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Kâfirlerin tahkir ve istihza amaçlarını ifade eden cümle, mecâz-ı mürsel mürekkebtir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir.  اَرَادَ  fiilinin mef’ûlü olan istifham ismi  مَاذَٓا , sadaret hakkı nedeniyle amiline takdim edilmiştir.

مَثَلاً , fiile müteallik olan işaret ismi  بِهٰذَا ‘dan haldir. Zü’l-halin durumunu bildirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  هٰذَا  ile Allah'ın hükümlerine işaret edilmiştir. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Kafirlerin “Allah bu misali vermekle ne murad eder ki?!” şeklindeki ifadelerinde bir küçümseme, hafife alma bulunmaktadır. 

الْحَقُّ ; inkârı mümkün olmayan sabit şeydir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ  -  وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

كَفَرُوا - اٰمَنُوا  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

اللّٰهُ - فَاَمَّا - الَّذ۪ينَ  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayette iki cümlenin  اَمَّا  ile başlatılmış olmasında müminlerin haline yönelik büyük bir övgü, burada verilen misalin hak olduğunu onların bildiğinin ifade edilmesi, buna karşılık kâfirlerin inatçı ve nasiplerinden gafil bulunuşlarının ve ahmakça konuştuklarının belirtilmesi söz konusudur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ

Cümle, مَثَلاً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Aynı üslupta gelen  وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا  cümlesi, atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

Birbirine matuf iki cümlede de takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  بِه۪ , konudaki önemine binaen, mef’ûl olan  كَث۪يرًا ‘e takdim edilmiştir 

كَث۪يرًاۜ ‘deki nekrelik, kesret ifade eder.

يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا  cümlesi ile  وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا  cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.

يُضِلُّ  -  يَهْد۪ي ,  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

كَث۪يرًا - بِه۪  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Ayetin bu kısmı daha önce geçen ve  اَمَّا  ile başlayan iki cümleyi tefsir edip açıklar mahiyettedir. Onun hak olduğunu bilenler grubu ile bunu bilmeyip cahillik ederek alaya alanlar grubu olarak her ikisi de كَث۪يرًا kelimesiyle nitelendirilmiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Hamidullah söyle demiştir: ‘’Allah’ın birini saptırması, iyi ve kötünün tanrıları farklıdır diyen dualizme reddiyedir. Kimini saptırır, kimini hidayete erdirir. Biz Maturidi itikadındayız. Buna göre: Ben sapmak isterim, Allah da benim sapmamı gerçekleştirir. Benim sapmamı Allah istiyor olsaydı, zaten cennet ve cehennemin bir manası olmazdı, benim için bir imtihan manası da olmazdı.’’

يُضِلُّ  [dalalete düşürür] fiilinin Allah’a atfedilmesi fiilin sebebe atfı türündendir. Çünkü Allah bir misal verip de bir grup insan o misal sebebiyle sapıtmış, bir grup insan da hidayete ermiş olduğu için bu misal ilk grubun sapmasına, ikincisinin de hidayetine sebep olmuştur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًا  “Allah onunla birçoğunu saptırır birçoğunu da doğru yola iletir” cümlesinde; onların kulağına gelen ilk cevabın, onların maneviyatını bozacak ve güçlerini kıracak korkunç bir şey olduğunu vurgulamak için ‘sapmayı’ ifade eden  يُضِلُّ kelimesi, یَهۡدِی  kelimesinden önce zikredilmiştir.

وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ

وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır. Cümle kasr üslubuyla tekid edilmiştir. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Nefy harfi  مَا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûlü arasındadır.  يُضِلُّ  , maksur/sıfat, mef’ûl olan  الْفَاسِق۪ينَ  maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. Yani, fail tarafından gerçekleştirilen fiil, zikredilen mef'ûle tahsis edilmiştir. Başka mef'ûllere değil. Ama o mef'ûlde vaki olan başka fiiller vardır.

الْفَاسِق۪ينَ , ism-i fail vezninde gelmiştir. İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. İsm-i fail, sahibinden ayrılmaz; subût ve istikrara dalalet eden bir sıfattır.  (Halidî, Vakafat, s. 80, 90) 

يُضِلُّ  -  الْفَاسِق۪ينَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır. Mürâât-ı nazîr; birbiri ile alakalı kelimelerin birbirini takip etmesi, aynı cümlede bulunmasıdır.

Şeriatta  الْفَاسِق۪ , büyük günah işleyerek Allah’ın emrinden çıkan kimse demektir. Böyle biri iki konum, yani mümin ile kâfir konumları arasındadır (el-menzile beyne’l-menzileteyn.) Kişinin bu iki konum arasında bulunması şu demektir: bu kimse zahirde mümin muamelesi görür. Nikâh ve miras işlemlerinde, cenazesinin yıkanması, cenaze namazının kılınması, Müslüman kabristanına defnedilmesi gibi hususlarda mümin kabul edilir. Ancak kendisinin zemmedilmesi, lanetlenmesi, kendisinden ve inancından berî olunması, inancına düşmanlık ızhar edilmesi, şahitliğinin kabul edilmemesi gibi hususlarda kâfir muamelesi görür. Asi ve inatçı kâfirlere de fâsık denilir. Allah’ın kitabında bu iki kullanım da yer almıştır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 27. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  ٢٧


Onlar, Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşerî ve ahlâkî bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يَنْقُضُونَ bozarlar ن ق ض
3 عَهْدَ (verdikleri) sözü ع ه د
4 اللَّهِ Allah’a
5 مِنْ -dan
6 بَعْدِ sonra- ب ع د
7 مِيثَاقِهِ söz verip bağlandıktan و ث ق
8 وَيَقْطَعُونَ ve keserler ق ط ع
9 مَا şeyi
10 أَمَرَ emrettiği ا م ر
11 اللَّهُ Allah’ın
12 بِهِ kendisiyle
13 أَنْ
14 يُوصَلَ birleştirmesini و ص ل
15 وَيُفْسِدُونَ ve bozgunculuk yaparlar ف س د
16 فِي -nde
17 الْأَرْضِ yeryüzü- ا ر ض
18 أُولَٰئِكَ işte
19 هُمُ onlardır
20 الْخَاسِرُونَ ziyana uğrayanlar خ س ر
Bir kudsî hadiste Allah Teâlâ’nın “ Benim adıma and içtikten sonra sözünden cayan kişinin kıyamet gününde düşmanı olacağım “ buyurduğu belirtilmektedir. 
(Buhari, Büyü’ 106, İcâre 10).

Peygamber Efendimiz verdiği sözden dönmenin münafıkların en belirgin alâmetlerinden biri olduğunu söylemiştir. 
(Buhari, Îman 24; Müslim, Îman 106).

Neqada نقض :

نَقْضٌ  bina, ip ve gerdanlık gibi şeyleri yıkmak, düğümünü çözmek ve bozmak anlamlarına gelir. İnşirah suresinde geçen if'al babındaki أنْقَضَ fiili hem tavuğun yumurtlama vaktinde ses çıkarması hem de çok oturanı azarlamak için ses çıkarmaktır. (Müfredat)

Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 9 geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

Türkçede kullanılan şekilleri enkaz ve tenâkuzdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ

اَلَّذِينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl, önceki ayetteki  الْفَاسِق۪ينَ ’ nın sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يَنْقُضُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

يَنْقُضُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. عَهْدَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

 مِنْ بَعْدِ  car mecruru, يَنْقُضُونَ  fiiline mütealliktir. م۪يثَاقِه۪  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَقْطَعُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası اَمَرَ ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَمَرَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  lafza-i celâl fail olup damme ile merfûdur. بِه۪ٓ  car mecruru اَمَرَ  fiiline mütealliktir. 

اَنْ  ve masdar-ı müevvel, بِهِ ’ deki zamirden bedel olarak mahallen mecrurdur.Takdiri , يقطعون ما أمر الله بوصله (Allahın birleşmesini emrettiği bağları keserler.) şeklindedir. Veya  مَٓا ‘dan bedel olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يقطعون وصل ما أمر الله (Allahın emrettiği bağı keserler.) şeklindedir. 

اَنْ  muzariyi nasb ederek manasını masdara çeviren harftir. 

يُوصَلَ  fetha ile mansub meçhul muzari fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri  هو ’dir. يُفْسِدُونَ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la  يَقْطَعُونَ ‘ye matuftur. 

يُفْسِدُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  يُفْسِدُونَ  fiiline mütealliktir. 

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُفْسِدُونَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  فسد ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

 اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. هُمُ  fasıl zamiridir.  الْخَاسِرُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti  وَ ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Veya munfasıl zamir  هُمُ  ikinci mübteda olarak mahallen merfûdur.  الْخَاسِرُونَ  haberi olup ref alameti  و ’dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

هُمُ الْخَاسِرُونَ  cümlesi  اُو۬لٰٓئِكَ  işaret isminin haberi olarak mahallen merfûdur.

Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ضَمِيرُ الفَصْلِ  ayırma zamiri) denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)  

الْخَاسِرُونَ kelimesi, sülâsi mücerredi خسر olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  önceki ayetteki  الْفَاسِق۪ينَ  için sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mevsûlün sılası olan  يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

عَهْدَ اللّٰهِ  izafeti muzâfın şanı içindir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

م۪يثَاقِه۪  izafetindeki zamir, عَهْدَ ’e işaret eder; mana ise, “onlar Allah’ın ahdini kabul edip kendilerini ilzam edecek şekilde yüklendikten sonra” şeklindedir. Buradaki م۪يثَاق kelimesinin “tevsik” (güvence vermek) anlamında olması da mümkündür

عَهْدَ  -  م۪يثَاقِه۪  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Bu cümlede istiare-i mekniyye sanatı vardır. Zira  عَهْدَ (söz), حبل (ip)’e benzetilmiş, müşebbehün bih olan  حبل  lafzı hazfedilmiş ve onun gereklerinden (mülayiminden) olan çözmek manasındaki  نقض  tabiri ile ona işaret edilmiştir.

Beyzâvî buradaki istiarenin inceliklerini son derece önemli bilgiler vererek ve örnekler sunarak şu şekilde açıklar: ayette geçen نقض  ifadesi, bozmak ve terkibi çözmek manasınadır. Aslında ipin katlarını çözmede kullanılır. Sözü bozmada kullanılması ise istiare yoluyladır. Çünkü onda da sözleşen iki kişiden birinin diğerine bağlanması söz konusudur. Bozma  نقض , ip  حبل  lafzı ile kullanılırsa mecazın terşihi olur, eğer söz manasındaki  عهد  lafzıyla birlikte zikredilirse, onun gereklerinden (levazımından) birine remz (işaret) olur. Şöyle ki, söz ahitleşenler arasında bağlantıyı sağlayan iptir.

Müfessirimizin ‘’bozma ip lafzı ile kullanılırsa mecazın terşihi olur, eğer söz lafzıyla birlikte zikredilirse, onun gereklerinden (levazımından) birine remz (işaret) olur’’ ifadesi gerçekten dikkat çekicidir. Zira birinci ifadeyle istiare-i tasrihiyye-i muraşşaha’nın müşebbehün bih’le birlikte onun mülayiminden olan bir şeyin zikredilmesi, ikinci ifadeyle ise istiare-i mekniyye’nin müşebbehle birlikte müşebbehün bih’in mülayiminin zikredilmesi şeklindeki tarifine işaret etmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ

Cümle, atıf harfi وَ ‘la sıla cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Sıla cümlesinde müsnedün ileyh, onun heybet ve azametinden haber veren lafza-i celâlle marife olarak gelmiştir. Azametine işaret eden bu isim siyaka son derece uygundur.

Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ‘nın sıla cümlesi olan  اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s. 107)

Masdar harfi  اَنْ  ve akabindeki  يُوصَلَ  cümlesi, masdar teviliyle  بِهِ ’ deki zamirden bedel olarak mahallen mecrurdur. Takdiri , يقطعون ما أمر الله بوصله (Allahın birleşmesini emrettiği bağları keserler.) şeklindedir. Veya  مَٓا ‘dan bedel olarak mahallen mansubdur. Takdiri, يقطعون وصل ما أمر الله (Allah'ın emrettiği bağı keserler.) şeklindedir. 

Masdar-ı müevvel, muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Aynı üsluptaki  وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ  cümlesi atıf harfi  وَ ’la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

يَقْطَعُونَ  -  يُوصَلَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, يَقْطَعُونَ  -  يَنْقُضُونَ  kelimeleri arasında ise mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Onların “Allah’ın bağlanmasını emrettiği şeyi kopartmış olmaları”ndan maksat, akrabalık bağlarını ve müminlerle olan dostluklarını koparmalarıdır. Bir görüşe göre; peygamberler arasındaki birlik ve bütünlüğü, hak üzere bir olma halini bozmaları, bazı peygamberlere inanırken bazılarını inkâr etmeleridir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teala bu ayette fasıkları üç sıfatla nitelemiştir. Bunların tertibindeki sır nedir?

Tertip ehem-mühim zikrine göre, ya da hususiden umuma doğru bir sıralamayla gelmiştir.  Önce; ahdi bozmak zikredilmiştir ki bu, sıfatların en hususi olanıdır. İkinci olarak; Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi kesmek zikredilmiştir. Bu, ahdi bozmaktan ve diğer şeylerden daha umumidir. Son olarak da fesat zikredilmiştir. Bu da Allah’ın emirlerine uymamaktan daha umumidir. Bunların hepsi fısk’ın semeresidir. (Bahru’l Muhit 1/174) Vallahu a’lem. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 347)

 اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Ayetin son cümlesi istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsnedün ileyh, işaret ismiyle marife olmuştur. İşaret işaret ismi edilen kelimeyi kâmil bir şekilde tarif edip ortaya çıkarır. Öyle ki kendisinden bahsedilen şey çok net olarak ortaya çıkar. Ayrıca bahsedilen şeyin açıklanmasının çok önemli olduğuna delalet eder. Bütün bunlara ilaveten burada o kişileri tahkir ifade eder.

Cümle fasıl zamiriyle tekid edilmiştir. Müsnedin  الْ  takısıyla marife olması bu vasfın, müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmesi yanında kasr ifade etmiştir.

Haber olan  الْخَاسِرُونَ  ism-i fail vezninde gelmiştir. Müsnedin ism-i fail kalıbıyla gelmesi durumun devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Bunun manası, hüsranda olma özelliğinin onlarda sabit olduğudur.  

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

هم  zamiri, mübteda ile haberin arasına girdiği için “Îrabdan mahalli olmayan fasl zamiri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Böylece kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur.

Bu kişilerin durumu üç şekilde tekid edilmiştir: Sübuta delalet eden isim cümlesi ile gelmiştir. Fasıl zamiri olan هم ile tekid edilmiştir. Müsned ve müsnedün ileyhin marife olmasıyla tekid edilmiştir. Bu da kasr ifade eder. Onlar, hüsrana kasredilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâğati'l Kur'âni'l Kerim, Soru: 352) Kasrı mevsuf ale's sıfattır.

“Hüsrana uğrayacaklar da bunlardır”; çünkü onlar ahde vefayı ahdi bozmakla, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi bir tutmayı koparmakla, salahı fesatla, ilahi sevabı da ilahi cezayla değiştirmişlerdir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

م۪يثَاقِه۪ ‘deki zamir  عَهْدَ  kelimesine aittir. Bu ise Allah’a verdikleri sözü ve antlaşmayı kesin olarak bağlayıcılık haline getirmek ve kendilerini bu antlaşma esaslarına göre harekete mecbur kılmaktır. Güven verme manasında olması da caizdir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ  sözü kasr-ı kalbtir. Çünkü kendilerinin kazandıklarını zannediyorlardı. Bu durumda temsili istiare-i mekniyyedir. 16. ayetteki فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ  sözünde de geçmiştir. Husranın zikriyle  يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ  ayetinde olduğu gibi tahyili istiare kastedilmiştir. Bilindiği gibi Kuranın verdiği örneklerde eleştirilenler müşrikler ve yahudiler olmakla beraber fasık kelimesi çoğunlukla yahudiler için kullanılmıştır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 
Bakara Sûresi 28. Ayet

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتاً فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ٢٨


Siz cansız (henüz yok) iken sizi dirilten (dünyaya getiren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizleri öldürecek, sonra yine diriltecektir. En sonunda O’na döndürüleceksiniz.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 كَيْفَ nasıl ك ي ف
2 تَكْفُرُونَ inkar edersiniz ك ف ر
3 بِاللَّهِ Allah’a
4 وَكُنْتُمْ siz iken ك و ن
5 أَمْوَاتًا ölüler م و ت
6 فَأَحْيَاكُمْ O sizi diriltti ح ي ي
7 ثُمَّ sonra
8 يُمِيتُكُمْ öldürecek م و ت
9 ثُمَّ sonra
10 يُحْيِيكُمْ diriltecek ح ي ي
11 ثُمَّ sonra
12 إِلَيْهِ O’na
13 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع

 Ben bu gün sizlere kendi cümlelerimle yazmak istedim. Allaha döndürülmek ifadesinden bahsetmek istiyorum. Her zaman Allaha dönmek kavramı hemen O’ndan gelmiş olduğum duygusunu tetikler bende. Ben, bana ait değilim, bir sahibim var duygusu.

Ruh geldiği yeri arar ve ona yönelmedikçe huzur bulmaz.

 Rad/28 : Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah'ın zikri ile yatışır.

Ayetinden de yola çıkarak insanın yeryüzünde ancak ve ancak Allah’a yöneldiğinde huzuru bulacağı kesindir.

İmam Gazali insanın tekamülünde bir üst mertebeye geçmek isteyen ve bundan dolayı huzur bulamayan ruhun dünyevi hazlarla arayış içinde olmasının sadece bulunduğu mertebeyi süsleyeceğini dile getirmiştir. (Esma dersi notlarından)

Bu gün Allaha yönelmek isteyen ruhumuzu acaba hangi dünyevi hazlarla oyalıyoruz bir bakalım bence hep beraber.

Ölümden sonra dirilmenin delili olan ayettir.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu haber vermektedir:” Hiç bir hakkı olmadığı halde insanoğlu Beni yalanlamaya kalktı, hiçbir hakkı olmadığı halde Bana hakaret etti. Beni yalanlamaya kalkması, kendisini yeniden diriltip aynen yaratamayacağımı ileri sürmesidir. Bana hakaret etmesi ise Benim bir oğlum olduğunu iddia etmesidir. Bir eş veya bir oğul edinmek gibi insana âit sıfatlardan Kendimi tenzih ederim. “
( Buhari, Tefsir 2/8,112/1-2).

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ

كَيْفَ  istifham ismi,  تَكْفُرُونَ  fiilinin failinden hal olarak mahallen mansubdur. 

Fiil cümlesidir. تَكْفُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاللّٰهِ  car mecruru, تَكْفُرُونَ  fiiline mütealliktir. 

وَ  haliyyedir. كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كُنْتُمْ nakıs, süku üzere mebni mazi fiildir. تُمْ  muttasıl zamiri  كُنْتُمْ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. اَمْوَاتًا  kelimesi  كُنْتُمْ ‘ün haberi olup fetha ile mansubdur. اَحْيَاكُمْۚ  cümlesi, atıf harfi  فَ ‘ ile  وَكُنْتُمْ ’e matuftur.

اَحْيَا  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَحْيَا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir.  

يُم۪يتُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamiri  كُمْ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. يُحْي۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamiri  كُمْ  mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. 

ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ   harfinin zıttıdır.  ثُمَّ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يُم۪يتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi موت ’dir. 

يُحْي۪ي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi حيي ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder. 

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اِلَيْهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ ‘ye mütealliktir. تُرْجَعُونَ  fiili نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman,  Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ

Fasılla gelen ayet, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

İstifham ismi  كَيْفَ , muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, tecessüm ve istimrar ifade eden  تَكْفُرُونَ  fiilinin failinden mukaddem haldir. Hal, ıtnâb babındandır.

Cümle her ne kadar istifham üslubunda gelmişse de anlam itibariyle, taaccüb, uyarı ve inkar manası taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkeptir. Ayrıca tecâhül-i ârif sanatı söz konusudur.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

كَيْفَ  ile hal sorulur. Burada hem  اَنّى , hem  مِنْ اَيْنَ , hem de  مَتى  manasına gelebilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَيْفَ  kelimesinin gelme sebebi bu kelimenin beş duyu ile algılanan, idrak edilen şeyler için kullanılmasıdır. Böylece kafirler beş duyu ile idrak edilen şeyler hakkında düşünmeye sevk edilir. Kafirlere adeta; ‘’Hangi duyunuzla Allah'ı inkâr konusunda bu kadar ileri gittiniz’’ denilmektedir. Böylece cahillikle suçlama ve azarlama manaları tekid edilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 357)

Hitap kâfirleredir. Önceki ayetteki gaib zamirinden muhatab zamirine iltifat edilmiştir. Bu iltifat sanatı kınama ve azarlama ifade eder. Yüce Allah kelamı, daha önce üçüncü şahıs kipi ile söylerken, burada onu bırakarak ikinci şahıs ki­pine dönmüştür. Bu da bir edebî sanat nev'idir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَ ’la gelen  وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ  cümlesi,  قَدْ  takdiriyle haldir. كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.  

فَاَحْيَاكُمْ  cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

اَمْوَاتًا ’ deki tenkir nev ve tazim ifade eder

اَمْوَاتًا  -  اَحْيَاكُمْ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı, وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا  ve  فَاَحْيَاكُمْ  cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.

Burada kâfirlerin halleri kinaye yoluyla yadırganmaktadır. Onların, küfrün tabii sonucu olarak ortaya çıkan hallerinin yadırganmış olması, direk küfrün yadırganmasından daha etkili bir yoldur.

Küfür değil onların durumları kınanmıştır. Çünkü bu durum küfrün sonucudur.

Bu ayette Allah insanların hallerinden -haşa- taaccüp etmemektedir. Taaccüp insanlara yöneliktir. Buna göre, insanların aleyhinde sabit delil olduğu halde hala nankörlükte ısrar etmelerinden taaccüp edilmesi istenmektedir. (Sahip Aktaş, Kur’an’da İstifhâm Üslûbu)

Buradaki hal  و ’ı sadece  كُنْتُمْ اَمْوَاتًا  ifadesinin başına değil, ayetin sonundaki  تُرْجَعُونَ ifadesine kadar olan bütün bir cümlenin başına gelmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: ‘’Sizler ölü iken, babalarınızın sulbünde nutfe iken, Allah sizi hayat sahibi kılmış; sonra bu hayatın ardından sizi öldürecek ve ardından ölümden sonra diriltip hesaba çekecek olan Allah iken, kıssanız bu iken, nasıl Allah’ı nankörce inkâr edersiniz?!’’ (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

كَفَرَ  ve  اٰمَنَ  fiilleri  بِ  harfi ceri ile birlikte kullanılır. Bu durum, küfür veya imanın insana yapıştığını ifade edebilir.

Nasıl inkâr edersiniz? denip buna delil getiriliyor. Delil; siz ölülerdiniz, sizi diriltti. İki öldürme iki diriltme. Yok olma hali ölü olmak şekline ifade edilmiştir.

Sizin o cansız haliniz ve sonraki aşamalarınızın hepsi Allah’ın kudretinde olmasına rağmen, kendi dünyaya gelişiniz konusunda bu kadar aciz iken siz, üstelik bu yaşantımıza ve ölümümüze de hakim değilken siz insanlar, nasıl olur da sizi yaratan zatı inkar edersiniz? Düşünürseniz anlarsınız ki bu hayat sizin malınız değil. Ve siz bu hayatı çok seversiniz. Kendi iradenizle gelmediğiniz halde. Hiç buradan gitmek de istemezsiniz. O halde size bu kadar sevdiğiniz hayatı bahşeden Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Bu sevdiğiniz hayattan gidişiniz de Allah’ın kudretinde. Böylece bu hayatın değersizliğine de bir nevi delil getirilmiş oluyor. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ

Tertip ve terahî ifade eden  ثُمَّ  atıf harfiyle önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Müspet muzari fiil sıygasında gelerek teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade eden cümle, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

Aynı üsluptaki  يُحْي۪يكُمْ  cümlesi atıf harfi   ثُمَّ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

يُم۪يتُكُمْ  -  يُحْي۪يكُمْ  tıbâk-ı îcab sanatı ve mukabele vardır.

اَمْوَاتًا  -  يُم۪يتُكُمْ  ve  يُحْي۪يكُمْ  -  اَحْيَاكُمْۚ  gruplarındaki kelimeler arasında cinâs-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ayetin son cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle makabline atfedilmiştir. Atfın rütbe ve terahi ifade eden  ثُمَّ  ile yapılması az da olsa bir zamanın geçtiğine işarettir.

ثُمَّ  atıf harfidir. Hem zaman açısından hem de rütbe açısından terahi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  اِلَيْهِ , kasr ifadesi için, amili olan  تُرْجَعُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Takdim kasrında, takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur.    اِلَيْهِ , mevsûf/maksûrun aleyh,  تُرۡجَعُونَ  sıfat/maksûr olduğu için kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

Yani dönülecek, varılacak tek yer Allah'ın yanıdır başkası yoktur. Bu da şirk inancını iptal eder.

Car mecrur  اِلَيْهِ ‘nin, amili olan  تُرْجَعُونَ ‘ye takdim edilmesi kasr-ı hakikidir. Bu, onların inkarları sebebiyle gelmiş kasr-ı hakikîkidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Fiilin muzari sıygada gelmesi hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

تُرْجَعُونَ  fiili, meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur. Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına da işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Ayetin bu son cümlesinde idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Ya da lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir. 

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.370)

ثُمَّ ’ nin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Ayette ilk atıf  فَ  ile yapılmış, ardından ayet  ثُمَّ  ile takip edilmiştir. İlk  اَحْيَا  fiilini  موت  [ölümü] takip etmiştir ve bu ikisi arasında hiç süre yoktur. Oysa ihya ile ölüm arasında süre vardır. Aynı şekilde eğer ikinci ihya ile kabirden dirilip çıkış kastediliyorsa, o zaman ölüm ile ikinci ihya arasında da açık bir süre söz konusudur. Fakat eğer ikinci ihya ile kabirdeki diriliş kastediliyorsa, o zaman burada  ثُمَّ ’ nin kullanılmış olmasından ölüm ile kabirdeki diriliş arasında da bir sürenin bulunduğuna dair bilgi elde edilir. Yine kabirden diriltilip çıkmak ile ceza görmek arasında da süre söz konusudur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl) 

تُرْجَعُونَ :  İnsan geldiği yere geri döner. Oraya ilk defa gitmiyoruz. Oradan geldik, oraya gidiyoruz manasını taşır. Allah’ın bizi yaratması bir nimet olduğu gibi öldürmesi de bir nimettir.

Bakara Sûresi 29. Ayet

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟  ٢٩


O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 هُوَ O
2 الَّذِي ki
3 خَلَقَ yarattı خ ل ق
4 لَكُمْ sizin için
5 مَا ne
6 فِي varsa
7 الْأَرْضِ yeryüzünde ا ر ض
8 جَمِيعًا hepsini ج م ع
9 ثُمَّ sonra
10 اسْتَوَىٰ yöneldi س و ي
11 إِلَى -e
12 السَّمَاءِ gök- س م و
13 فَسَوَّاهُنَّ onları düzenledi س و ي
14 سَبْعَ yedi س ب ع
15 سَمَاوَاتٍ gök (olarak) س م و
16 وَهُوَ ve O
17 بِكُلِّ her ك ل ل
18 شَيْءٍ şeyi ش ي ا
19 عَلِيمٌ bilir ع ل م

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. Müfred müzekker has ism-i mevsûl الَّذ۪ي  haber olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası  خَلَقَdir. Îrabtan mahalli yoktur. 

خَلَقَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. لَكُمْ  car mecruru  خَلَقَ fiiline mütealliktir. Müşterek ism-i mevsûl  مَا  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru ism-i mevsûlun mahzuf sılasına mütealliktir. جَم۪يعًا  ism-i mevsûl مَا  ‘dan hal olarak fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ

Fiil cümlesidir. ثُمَّ  tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اسْتَوٰٓى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اِلَى السَّمَٓاءِ  car mecruru  اسْتَوٰٓى  fiiline mütealliktir. 

فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

سَوّٰي  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir  هُنَّ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. سَبْعَ  ikinci mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. سَمٰوَاتٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.  

3 ile 10 arası sayıların temyizinde, önce sayı, sonra temyiz gelir. Sayı muzaf, temyiz muzafun ileyh olur. Muzafun harekesi cümledeki konumuna göre değişir. Muzafun ileyh daima mecrurdur. Bu yüzden sayı muzaf olduğu için cümledeki konumuna göre irabını alır, temyiz muzafun ileyh olduğu için daima mecrurdur. Temyiz çoğul ve belirsiz olur. Sayı ile temyiz cinsiyet yönünden birbirinin zıttı olur. (Temyiz çoğul olduğu için eril veya dişil olduğunu anlamak için tekiline bakılır.) (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَوٰٓى  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi سوي ’dir.

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

سَوّٰي  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سوي ’ dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

 

 وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

 

وَ  atıf harfidir. Haliyye olmasıda caizdir. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بِكُلِّ  car mecruru  عَل۪يمٌ ‘e mütealliktir. كُلِّ kelimesi aynı zamanda muzâftır. شَيْءٍ kelimesi muzafûn ileyh olup kesra ile mecrurdur.

عَل۪يمٌ mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur.

عَل۪يمٌ kelimesi, mübalağalı ism-i fail kalıbındandır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Atıf sebebi kemâl-i ittisâldir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Cümle kasrla tekid edilmiştir.  هُوَ  maksûrun aleyh/mevsûf,  الَّـذ۪ٓي  sıfat/maksûr olmak üzere kasr-ı sıfat ale’l mevsûftur.

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ  cümlesi kasr-ı hakiki sıygasındadır. Yeryüzündekileri Allah’ın yarattığında şüphesi olmayan müşriklere yöneliktir. Bu sözle onlar, cahil menziline konmuştur. Allah’a şükürden, onun davetini dikkate almaktan ve ona ibadetten uzaklaşarak küfrettikleri için haber özellikle onlaradır. Sanki onlar, Allah'ın var olan her şeyin yaratıcısı olduğunu bilmeyen cahillerdir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Haber olarak gelen has ism-i mevsûlün sılası olan خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Müsnedin ism-i mevsûlle gelmesi, bahsin önemini vurgulamak, tazim ve gelen habere dikkat çekmek içindir. Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl  مَا ’ nın sılası mahzuftur. Car mecrur  فِي الْاَرْضِ  bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. جَم۪يعًا , haldir. Dolayısıyla cümlede ıtnâb sanatı vardır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  لَكُمْ , ihtimam için, mef’ûl olan  مَا ‘ya takdim edilmiştir

مَا - الَّذ۪ي  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Öncesi ile arasında kemal'i ittisal olduğu için fasılla gelmiştir. Çünkü öncesindeki ayetin neticesidir. Semavatı, Arzı ve aralarındaki her şeyi yaratmak beşer'in menfaati içindir. İnsan yokluktan yaratıldıktan sonra hayatını burada yaşayacaktır. Hayata geldikten sonra Arzdan ve sema'dan faydalanacaktır. Bunun için Allah Teala önceki ayette ilk olarak hayattan bahsetmiş sonra da sema'yı ve arzı zikretmiştir. Zira insan varlığı boyunca burada yaşayacaktır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 368)

Mübtedası هو, haberi الذي  ve her ikisi de marife olarak, kasr-ı sıfat ale’l mevsuf kısmına giren hakiki kasrın olduğu haberî üsluptur. ‘Yeryüzünde olan şeyleri sizin için yaratan O Allah’tır, putlarınız değil!’demektir. Muradını en iyi Allah (cc) bilir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 370)

لَكُم  sizin için, “sizin dünyevî ve dinî menfaatiniz için” demektir. Sözü edilen şeylerin (yeryüzündeki her şeyin yaratılmasının) dünyevî faydası açıktır. Dinî faydası ise şunlardır: bu yaratılanlar üzerinde, bunların kudret ve hikmet sahibi bir yaratıcıya delalet eden muazzam yaratılışları üzerinde gözlemde bulunmak dinî bir faydadır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

ل  harfi Lam, ta’lil içindir. Yani:  لِاَجْلِكُمْ (sizin için) manasındadır. Yeryüzünde yaratılan şeyler insanlar içindir ve buradaki ta’lil  yaratılış sebebi içindir. Faydasını ve neticesini beyan eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 369)

 ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ

Cümle, atıf harfi  ثُمَّ  ile sılaya atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

ثُمَّ  atıf harfi, hem zaman açısından hem de rütbe (Bir mertebeden bir mertebeye geçiş) açısından terahi ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

ثُمَّ  atıf harfi  اسْتَوٰٓى  fiilini  خَلَقَ لَكُمْ  cümlesine atfeder. Rütbeten terahi ifade eder. Cümlelerin atfında bu mana muteberdir. Atfedilen mananın atfedildiği manadan rütbe ve menzil bakımından daha yüce olduğuna delalet eder. Zamandaki terahi rütbedeki terahi manasında müstear olmuştur. Şüphe yok ki semadaki mahlukat matufun aleyh olan yeryüzündeki mahlukattan daha meziyetli ve faziletlidir.

الْاَرْضِ - السَّمَٓاءِ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcâb ve mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

السَّمَٓاءِ  -  سَمٰوَاتٍ  ve  اسْتَوٰٓى  -  سَوّٰيهُنَّ  gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

سَمٰوَاتٍ ’deki tenvin kesret ve tazim ifade eder.

Ayette tevriye sanatı vardır. اسْتَوٰٓى  kelimesinin yakın anlamı yerleşmek değil, Rahman olan Allah için kelimenin uzak anlamları olan kuşatmak ve mülkü altında tutmak manası kastedilmiş, yakın ve uzak anlamlarından herhangi birine dair bir işaret de belirtilmemiştir. (Hasan Uçar, Kur’an -ı Kerim’deki Anlamsal Bedî Sanatları)

Tevriye; biri yakın diğeri uzak iki manası olan bir kelimenin uzak manasının kastedilmesidir.

Arşı istiva etmek, hükümranlık ve saltanatın mecazî ifadesidir. Bundan murad, kâinatın icadının ve idaresinin Allah'ın (cc) üstün iradesine bağlı olduğunu beyan etmektir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

سَوَى - اسْتَوٰٓى ; aynı köktendir. Kelimeler arasında cinas-ı muharref sanatı vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

Allah Teâlâ semaya istiva etmiş, onları yedi sema halinde düzenlemiştir. O halde sema kelimesi semavattan daha umumidir. (Hâlidî, Vakafât Düşündüren ayetler, s.153)

سَبْعَ سَمٰوَاتٍ  [Yedi gök] ibaresindeki yedi kelimesi çokluktan kinaye olan bir rakamdır.

Semanın yani dünya atmosferinin yedi tabakası vardır. Yedi semanın paralel evrenler olduğu da söylenir. Birincisi dünya seması, diğer altı tanesi ahiret semasıdır.

Sema kelimesi tekil ve belirli olunca bizim gördüğümüz sema, dünya seması anlaşılır.

Bütün uzayı kaplayan, esir denen bir madde vardır. Isı ve ışığı taşıyıp yayar. Bilim hâla ispatlamaya çalışmaktadır. Bu maddeden yaratılan farklı oluşumların her birine sema denmektedir.

Kur’an bilimsel gerçeklere sadece işaret eder, avamın da bir şeyler anlayabileceği ifadeler kullanır, bilimi teşvik eder, araştırmaya kapı açar. Esas amacı iman esaslarını kalplere yerleştirmektir.

Burada Yüce yaratıcının اسْتَوٰٓى , ''Allah semaya yöneldi'' sözü, “(Semayı) yaratmaya yöneldi'' demek olup istiaredir. Çünkü  اسْتَوٰٓى 'nın gerçek anlamı, ''noksan iken tamam olmak veya eğri iken doğru ve düzgün olmak'' demektir. Bu ise cisimlerin niteliklerinden, sonradan olan varlıkların (muhdesat) alametlerindendir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

Ayetin son cümlesi atıf harfi وَ ‘la müstenefe cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. هُوَ  mübteda,  عَل۪يمٌ  haberdir. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  بِكُلِّ شَيْءٍ  , umum ve şümul için, amili olan  عَل۪يمٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim, O’nun ilminin her şeyi kapsadığını ifade eder. Yani O, her şeyi bilir, bilmediği hiçbir şey yoktur.

شَيْء ’deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

عَل۪يمٌ۟  mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın, mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Ayette teşâbüh-i-etrâf sanatı vardır. Burada ilk bakışta ayetin وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ [O, herşeye kâdirdir] şeklinde bitmesi uygunmuş gibi düşünülebilir. Ama biraz dikkat edilince siyakta zikredilen arzın ve semanın yaratılışı, ulvî ve suflî âlemlerdeki tasarrufu, ölüleri diriltmesi sonra öldürüp tekrar diriltmesi, bütün bunların her şeyi kuşatan kâmil bir ilmi gerektirmesi dolayısıyla ayetin kudret değil ilimle bitmesinin daha münasip olduğu anlaşılır.

Ebu Hayyân şöyle der; Yüce Allah kendini عَلَّام , عَلِيم , عَالِم vasıflarıyla vasıflandırdı. Bu son iki vasıf mübalağa ifade eder. Araplar, aşırılığı pekiştirmek için عَلَّام keli­mesinin sonuna ة ilave ederek عَلَّامة derler. Kelimenin bu şekliyle Allah için kullanılması caiz değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Allah’ın nimetleri, kevni ayetlerin içine gizlenerek insanlara hatırlatılmaktadır. Ayet, Allah’ın sonsuz kudretinin eşsiz olduğu, yoktan var etmenin sadece onun elinde olduğu anlamlarını da içererek tevhide ve ibrete delil teşkil etmektedir. Bütün bu anlamlara ilaveten ayetin, insanın hesaba çekileceği gerçeğine de işaret etmesi, “bir mana için gelen kelâmın içine başka bir mana daha sokmak” şeklinde tarif edilen idmâc sanatıdır.

Nesefî, ayetin başı ile sonunda bulunan alîm esmâsı arasında bir münasebet kurup, Allah Teâlâ’nın her şeyi en ince ayrıntısıyla bilmesinin bir neticesi ve gereği olarak O’nun yeryüzündeki tüm mahlukatı yarattığını söylemiştir. Dolayısıyla O Mevla Teâlâ ne yaratacağını, nasıl yaratacağını, ne zaman ve ne şekilde yaratacağını en iyi bilendir. Bikāî de benzer bir te’vilde bulunarak, O’nun alîm olmasının kadîr olmasıyla aynı manaya geldiğini vurgulamıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda) 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok  suresinde ufak farklılıklarla veya aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Sayfadaki ayetlerin son kelimelerinin fasılalarındaki  و- نَ  , ي - نَ  harfleriyle  oluşan ahenk, diğer sayfalarda olduğu gibi son derece dikkat çekicidir. Bu fasılalarda lüzum ma la yelzem sanatı vardır.  

Günün Mesajı
Allah bir sivrisineği ve ondan daha da küçük şeyleri misal getirir.
İman edenler bu misalin Allah'tan geldiğini bilir, O'nun kudretini anlar.
Allah bizi ölüyken, yani yokken yaratmıştır. Bu dünyada yaşayıp öldükten sonra tekrar diriltecektir. Hepimiz O'na döneceğiz.
Sayfadan Gönüle Düşenler
Genel anlamda bakıldığı zaman insanın her alandaki kapasitesi sınırlıdır. Kendisini belli bir yere kadar geliştirebilir ve hatta rekorlar kırabilir. Ancak yine günü gelir ve kırdığı o rekor bir başkasının önce hedefi, sonra da başarısı olur.

Her şeyde olduğu gibi insanın algılaması ve hayal dünyası da sınırlıdır. Hiçbir şekilde görmediği, ellemediği ve duymadığı bir şeyi aklının alması mümkün değildir. Bunun için bir temele yani bir şeye benzetmeye ya da basit bir şeyi geliştirmeye ihtiyaç duyar.

Mesela, belli alanlarda üstünlük kazanan insanların, o alanın en basit temelinden haberdar olması gerekir. Böylece üzerine inşa edebilir. Matematik için sayıları, yazmak için harfleri ve koşmak için adım atmayı bilmek zorundadır. 

Cennet ve cehennem hayatı üzerinde düşünmek de bunun gibidir. Görülmemiş ve işitilmemiş özelliklere sahip olan bu alemler, Kur’an-ı Kerim’de, dünya hayatından çağrışımlar yapılarak ama üstünlüğü belirtilerek anlatılmaktadır. 

Kafirler basit buldukları örnekleri, ukalalık yapmak yerine ciddiye alsalardı, kalplerinde farklı kapılar açılırdı. Uzun lafın kısası, basiti hafife alma, karmaşık kalıpları yumuşatır ve algıyı sağlamlaştırır. Verilen örnekleri dinle ve düşün.

Ey yeryüzünü bizim için yaratan Allahım! Verdiğin nimetler için elhamdulillah. Ukala hallerimiz için estağfurullah. Bizi, iman sahibi salih ameller işleyen kullarının arasına kat ve iki cihanda da onları bize, bizi onlara dost ve yoldaş eyle. Bizi, nurunla yüzünü, gönlünü aydınlattığın ve cennet nimetleriyle, Allah dostlarıyla sevindirdiğin kullarından eyle.
Amin.
Zeynep Poyraz  @zeynokoloji