بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ ٣٠
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | bir zamanlar |
|
| 2 | قَالَ | dedi ki |
|
| 3 | رَبُّكَ | Rabbin |
|
| 4 | لِلْمَلَائِكَةِ | meleklere |
|
| 5 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 6 | جَاعِلٌ | yaratacağım |
|
| 7 | فِي | -nde |
|
| 8 | الْأَرْضِ | yeryüzü- |
|
| 9 | خَلِيفَةً | bir halife |
|
| 10 | قَالُوا | dediler (melekler) |
|
| 11 | أَتَجْعَلُ | mi yaratacaksın? |
|
| 12 | فِيهَا | orada |
|
| 13 | مَنْ | kimse |
|
| 14 | يُفْسِدُ | bozgunculuk yapan |
|
| 15 | فِيهَا | orada |
|
| 16 | وَيَسْفِكُ | döken |
|
| 17 | الدِّمَاءَ | kan |
|
| 18 | وَنَحْنُ | oysa biz |
|
| 19 | نُسَبِّحُ | tesbih ediyor |
|
| 20 | بِحَمْدِكَ | seni överek |
|
| 21 | وَنُقَدِّسُ | ve takdis ediyoruz |
|
| 22 | لَكَ | seni |
|
| 23 | قَالَ | dedi |
|
| 24 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 25 | أَعْلَمُ | bilirim |
|
| 26 | مَا | şeyleri |
|
| 27 | لَا | değilsiniz |
|
| 28 | تَعْلَمُونَ | siz biliyor |
|
Bakara suresi iki ayrı başlangıçtan bahseder. Bir tanesi bütün insanlığın yaratılışı ve insanlığın başlangıcı, bir tanesi de ilk olarak Beni İsrail’e emirlerin gelmesidir.
Kur’ân’da Adem as dan, onun halife olarak yaratılmasından bahsedilen ilk yer burasıdır. Nüzüle göre farklı sıralama olabilir, ancak Kur’ân’ı elimize aldığımızda ilk yer burasıdır. (Nouman Ali Khan)
Ayette gecen نُسَبِّحُ fiilinin kök harfleri sbh şeklindedir. Kelime manası yüzmek, suda veya havada hızlı gitmektir. Tesbih yüce Allah’ı tenzih etmek anlamındadır. Asıl anlamı yüce Allah’a ibadet etmek konusunda hızlı hareket etmektir. Bu kelime ister sözlü, ister fiili, isterse niyetle olsun bütün ibadet şekillerini kapsar. (Ragıb İsfahani, Müfredat)
Halife kelimesinde insan ve insan dışı mahlukat ilişkisinde ahlaki sorumluluk yüklenme manası vardır. Yeryüzü kendisine emanet edilmiştir. Ona sahip çıkması gerekir. Kalfa kelimesi buradan gelir.
Ce’ale: Var olan bir şeyi başka bir şeye dönüştürmektir. Adem a.s. ın ontolojik olarak yaratılışını değil, ona bir misyon yüklenmesini ifade eder.
Halife; hem fail, hem mef’ul kalıbıdır. Vekalet eden ve vekalet veren demektir. İnsan yeryüzünde hem alan, hem verendir. Öncesinden vekalet alıp, sonrakine verir.
Halif: Kötü olanın yerine geçen.
Halife: iyi olanın yerine geçen şeklinde kullanılmış.
Halifelik Allah’a izafe edilmemiştir, insan arzın halifesidir.
Bediu’z Zaman: Ateşle beslenen canlılar da varmış, bilim de okyanus dibinde ve 400 derecede yaşayan canlıları keşfetmiş.
Hilafet: eşyaya müdahale ile arzı imar etme, nimetlerden faydalanıp şükr manasında ibadet ve taatte bulunmaktır. Bu da ilim sahibi olmayı, yani eşyayı tanımayı gerektirir. Hem de ibadetin manasını ve nasıl yerine getirileceğini bilmeyi gerektirir. İnsanın meleklere üstünlüğü isimlerin öğretilmesidir. Ama eğer ilmi ve gücü kendisinde görüp yeryüzünde istediği gibi tasarrufta bulunmaya kalkışırsa, işte bu yeryüzünde bozgunculuk ve kan dökülmesine neden olur.
İnsanın sahip olduklarını Allah’tan bilmesi ve Allah karşısında acizliğini farketmesi gerekir.
Melekler insanın yeryüzünde kan dökeceğini nereden biliyorlardı? Daha önce yaratılmış ve yeryüzünde yaşayan cinler dolayısıyla biliyorlardır. Cinler yeryüzünde fesat çıkarıp kan döküyorlardı.
Arkeolojik kazılarda düşünemeyen, konuşamayan, iki ayak üzerinde yürüyemeyen insanımsı yaratıklar bulunmuştur.
İnsan suresi'nde ''İnsan üzerinden bir zaman geçti, insan demeye değmeyecek...'' şeklinde tercüme edilebilecek ibarenin Allah’ın insana üflemeden önce yarattığı bazı canlı türlerini ifade ettiği söyleniyor.
Meleklerin sorusu itiraz mahiyetinde değil, birşeyin hikmetini anlamak maksadıyla sorulmuş sorulardır.
Melekler tesbihleriyle arzı daha güzel imar edeceklerini düşünüyorlar. Allah da diyor ki: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.
Allahu Teala Hz Adem’e bütün isimleri öğrettikten sonra bilmeyen melekleri bilen insana secde ettirdi. Demek ki ilim ne kadar önemli ki bilmeyen toplum bilen topluma boyun eğiyor. İlimimizi artırması için Allah’a dua edelim. (Taha Suresinin 114. Ayetini okuyalım) Aynı zamanda çok çalışıp ilim teknoloji ve ekonomi alanında yükselerek diğer dinlere mensub ülkelere boyun eğmeyelim. Onlara üstün hale gelelim.
Seçme özgürlüğü olmayan meleklerin Allahı Hamd ile tesbih ve takdis etmesi sözkonusu iken, seçme özgürlüğü olan insan; Hak yolu seçerek meleklerden üstün bir konuma gelebilir. Yüceler yücesi bir seviyeye yükselebilir. Hak yolu seçmediği takdirde ise fesat çıkarıp kan akıtarak aşağıların aşağısı bir seviyeye de düşebilir. Seçimlerimizi yaparken bunu aklımızdan çıkarmayalım.
Ayette gecen نُسَبِّحُ fiilinin kök harfleri sbh şeklindedir. Kelime manası yüzmek, suda veya havada hızlı gitmektir. Tesbih yüce Allah’ı tenzih etmek anlamındadır. Asıl anlamı yüce Allah’a ibadet etmek konusunda hızlı hareket etmektir. Bu kelime ister sözlü, ister fiili, isterse niyetle olsun bütün ibadet şekillerini kapsar. (Ragıb İsfahani, Müfredat)
Halife kelimesinde insan ve insan dışı mahlukat ilişkisinde ahlaki sorumluluk yüklenme manası vardır. Yeryüzü kendisine emanet edilmiştir. Ona sahip çıkması gerekir. Kalfa kelimesi buradan gelir.
Ce’ale: Var olan bir şeyi başka bir şeye dönüştürmektir. Adem a.s. ın ontolojik olarak yaratılışını değil, ona bir misyon yüklenmesini ifade eder.
Halife; hem fail, hem mef’ul kalıbıdır. Vekalet eden ve vekalet veren demektir. İnsan yeryüzünde hem alan, hem verendir. Öncesinden vekalet alıp, sonrakine verir.
Halif: Kötü olanın yerine geçen.
Halife: iyi olanın yerine geçen şeklinde kullanılmış.
Halifelik Allah’a izafe edilmemiştir, insan arzın halifesidir.
Hilafet: eşyaya müdahale ile arzı imar etme, nimetlerden faydalanıp şükr manasında ibadet ve taatte bulunmaktır. Bu da ilim sahibi olmayı, yani eşyayı tanımayı gerektirir. Hem de ibadetin manasını ve nasıl yerine getirileceğini bilmeyi gerektirir.وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyedir. Zaman zarfı اِذْ, bir sonraki cümlede gelen قَالُٓوا fiiline mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. رَبُّكَ fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِلْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اِنّ۪ي جَاعِلٌ ‘dir. قَالَ fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. جَاعِلٌ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. فِي الْاَرْضِ car mecruru جَاعِلٌ ‘a mütealliktir. خَل۪يفَةً ism-i fail جَاعِلٌ ‘nun mef’ûlü bihi olup fetha ile mansubdur.
İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır: 1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır. 2. Haber olmalıdır. 3. Sıfat olmalıdır. 4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İsm-i fail olan جَاعِلٌ sözcüğü, إن ’nin ismine itimat ederek خَل۪يفَةًۜ kelimesini mef‘ûlün bih olarak mansub yapmıştır.
(İbn Hişâm, Evdahul-mesâlik)
لِلْمَلٰٓئِكَةِ kelimesinin sonuna, dişilik (müennes) ةِ ’sinin getirilmesi ise, Arapça da çoğul olan kelimelerin müennes (dişil) kabul edilmeleri bakımındandır. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
جَاعِلٌ , sülâsi mücerredi جعل olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ
Fiil cümlesidir. قَالُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, اَتَجْعَلُ ف۪يهَا ‘dir. قَالُٓوا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. تَجْعَلُ damme ile merfû muzari fiildir. Değiştirme anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. ف۪يهَا car mecruru تَجْعَلُ fiiline mütealliktir. مَنْ müşterek ism-i mevsûl mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası يُفْسِدُ ’dür. Îrabtan mahalli yoktur.
يُفْسِدُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. ف۪يهَا car mecruru يُفْسِدُ fiiline mütealliktir. يَسْفِكُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la يُفْسِدُ ‘ye matuftur.
يَسْفِكُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. الدِّمَٓاءَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
Değiştirme manasına gelen جَعَلَ kelimesi 3 şekilde gelir: 1. Bir şeyden başka bir şey meydana getirmek. 2. Bir halden başka bir hale geçmek 3. Bir şeyle başka bir şeye hükmetmek. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
يُفْسِدُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi فَسَدَ ’ dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir نَحْنُ mübteda olarak mahallen merfûdur. نُسَبِّحُ haber olarak mahallen merfûdur.
نُسَبِّحُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. بِحَمْدِكَ car mecruru failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, متلبسين بحمدك (hamd ile bir arada) şeklindedir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamiri كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. نُقَدِّسُ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la نُسَبِّحُ ’ ya matuftur.
نُقَدِّسُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ‘dur. لَكَ car mecruru نُقَدِّسُ fiiline mütealliktir.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُقَدِّسُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi قدس ’dir.
نُسَبِّحُ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi سبح ‘dır.
Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavli اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعْلَمُ cümlesi, اِنّ۪ٓ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’ dir. Müşterek ism-i mevsûl مَا mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası لَا تَعْلَمُون ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
لَا nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْلَمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ
Ayetin ilk cümlesi müstenefedir. و , istînâfiyedir.
İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Zaman zarfı اِذْ, bir sonraki cümlede gelen قَالُٓوا fiiline mütealliktir.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Hac/26)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّكَ izafetinde, Hz. Peygamber’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması Peygamberimize tazim ve teşrif içindir.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
جَاعِلٌ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi olmak üzere iki tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً cümlesinde haberin tekidli verilmesi, bu haber karşısında şaşıran muhatap münkir menziline konmuştur. Bunun için de haber hem اِنّ۪ , hem de isim cümlesi ile tekid edilmiştir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belagatî'l Kur'âni'l Kerîm, Soru; 384)
Beyzâvî, ayeti tefsir ederken şunları kaydeder: جَاعِلٌ kelimesi iki mef‘ûl alan جعل fiilinden gelmektedir. Fiili gibi amel edip فِي الْاَرْضِ ve خَل۪يفَةً lafızlarını mef‘ûl yapmıştır. Çünkü müstakbel manasınadır ve müsnedün ileyh’e اِنّ۪ي lafzındaki mütekellim ي ’sına dayanmaktadır.
Burada, اِنّ۪ ’nin ismi olan mütekellim ي ’sı müsnedün ileyh, اِنّ۪ ’nin haberi olan جَاعِلٌ lafzı ise müsneddir. Beyzâvî, اِنّ۪ ’nin ismini müsnedün ileyh olarak tabir etmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
لِلْمَلٰٓئِكَةِ lafzının, اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ ifadesinden önce gelmesi, meleklere önem verildiğini ve yaratılacak halifeye dikkatlerinin çekildiğini göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Mekulü’l-kavl cümlesinde فِي الْاَرْضِ tabirinin خَل۪يفَةً kelimesinin önüne geçmesi arkadan gelecek olan sözcük hakkında خَل۪يفَةً merak uyandırmak içindir.
Ayeti kerimedeki خَل۪يفَةًۜ sözcüğü ile kastedilen Hz. Âdem ve zürriyetidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim soru;386)
خَل۪يفَةً ’ deki tenvin tazim ifade eder.
خَل۪يفَةً kelimesinin sonuna yuvarlak ةِ harfinin eklenmesi mübalağa içindir. Manası da, ‘’sizden olan bir halife’’ demektir. Çünkü yeryüzünde yerleştirilenler insanlardır. Yüce Allah yeryüzüne Hz. Âdem’i ve soyunu halife olarak görevlendirmiştir. Bu ayette Rabbimiz خَلَٓائِفَ veya خُلَفَٓاءَ ifadesini kullanmamıştır. Çünkü burada خَل۪يفَةً ifadesiyle murad olunan kimse bizzat Hz. Âdem'in kendisidir. Böylece Hz. Âdem’den bahisle soyundan ayrıca söz etmeye gerek duymamıştır.
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالُٓوا fiilinin mekulü’l-kavli olan اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Mekulü’l-kavl cümlesi istifham üslubunda gelmesine rağmen gerçek manada soru kastı taşımamaktadır. Taaccüb manası kazanmış olan terkip mecaz-ı mürsel mürekkeptir.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَنْ ‘in sıla cümlesi olan يُفْسِدُ ف۪يهَا , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اَتَجْعَلُ ف۪يهَا ifadesi bir hayret ifadesidir, zira onlar, Allah Teâlâ sadece hayrı yapan ve sadece hayrı murad eden hikmet sahibi bir yaratıcı olduğu halde neden itaatli kullar yerine masiyet ehli kulları halife kılıyor diye hayrete düşmüşlerdir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Aynı üslupta gelen وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle sıla cümlesine atıf harfi وَ ’ la atfedilmiştir.
ف۪يهَا ifadesinin tekrarında cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Belaği açıdan mananın selameti bu tekrarı zorunlu kılmaktadır. Çünkü ilk car mecrur ف۪يهَا arzda halife kılındığının tayini için gelmiştir.
يُفْسِدُ - يَسْفِكُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Şayet; ‘’melekler insanın kan dökeceğini ve fesat çıkaracağını nereden biliyorlardı ki, böyle hayret ettiler? Bu gayba dair bir bilgi değil mi?’’ dersen, şöyle derim: Onlar bunu ya Allah’ın bildirmesiyle ya da Levh-i Mahfuz’dan öğrenmişlerdir. Veya sadece meleklerin günahlardan korunmuş / masum varlıklar olduğunu, mahlukattan hiçbirinin bu nitelikte olmadığını biliyorlardır. Ya da meleklerden önce yeryüzünde yaşayan ve orada fesat çıkarmış olan diğer canlı türünü insana kıyaslamışlardır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Buradaki istifhamın soru kastı taşıdığı sanılabilir. Lakin Allah'ın, meleklere yeryüzünde halife olarak Âdem'i yaratacağını bildirmesinin akabinde, bunu meleklerden gelen bir itiraz olarak düşünmek isabetsizdir, uygun değildir. Çünkü Allah'ın istediği bir şeye itiraz etmek isyandır. Melekler ise isyan etmez. Bunun delili de şu ayetlerdir:
لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ…[...Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.] (Tahrîm/6)
لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ [O’nun sözünün önüne geçmezler, sadece O’nun emriyle hareket ederler.] (Enbiya/27)
Bu girizgahtan sonra şunu söyleyebiliriz: meleklerden gelen bu soru, şaşkınlık ifadesidir. Meleklerin hayret ve şaşkınlık göstermeleri, onlar için gizli (hafi) olan bazı hikmetleri keşfetmek ve şüphelerini gidermek için sordukları bir sorudur. Allah Teâlâ da onlara Âdem'in sahip olduğu faziletleri ve halifeliğe ehil olduğunu göstermiştir. Melekler Allah'ın fiiline itiraz etmemiş, Allah'ın yarattığı şeylerdeki hikmetten ve maslahattan şüphelenmemiş ve Âdem (a.s)’a ve zürriyetine dil uzatmamış, onları karalamamışlardır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim soru; 385)
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ
Cümle, haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
نَحْنُ mübteda, نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ cümlesi haberdir. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نُسَبِّحُ fiiline müteallik car-mecrur بِحَمْدِكَ izafetinde Allah Teâlâya ait zamire muzaf olan حَمْدِ , şan ve şeref kazanmıştır.
Aynı üslupta gelen نُقَدِّسُ لَكَۜ cümlesi, hükümde ortaklık sebebiyle haber olan cümleye atıf harfi وَ ’ la atfedilmiştir.
بِحَمْدِكَ - نُسَبِّحُ - نُقَدِّسُ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
حَمْدِكَ ‘ deki بِ mülabeset içindir. Manası şöyledir. Seni noksanlıklardan tenzih eder ve devamlı sana hamd ederiz. وَنَحْنُ نُسَبِّحُ cümlesinin isim cümlesi formunda tercih edilmesi devam ve sübut ifade eder. اِنَّ ‘nin anlamlarından birisi, ta’lîl ve rapt manasını ifade etmesidir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl, Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُون cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkâri kelamdır.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan لَا تَعْلَمُون , menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
لَا تَعْلَمُونَ - اَعْلَمُ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır.
اَعْلَمُ - تَعْلَمُونَ , قَالَ - قَالُٓوا , اَتَجْعَلُ - جَاعِلٌ gruplarındaki kelimeler arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ cümlesiyle لَا تَعْلَمُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٣١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَعَلَّمَ | ve öğretti |
|
| 2 | ادَمَ | Adem’e |
|
| 3 | الْأَسْمَاءَ | isimleri |
|
| 4 | كُلَّهَا | bütün |
|
| 5 | ثُمَّ | sonra |
|
| 6 | عَرَضَهُمْ | onları sunup |
|
| 7 | عَلَى | -e |
|
| 8 | الْمَلَائِكَةِ | melekler- |
|
| 9 | فَقَالَ | ve dedi |
|
| 10 | أَنْبِئُونِي | bana söyleyin |
|
| 11 | بِأَسْمَاءِ | isimlerini |
|
| 12 | هَٰؤُلَاءِ | onların |
|
| 13 | إِنْ | eğer |
|
| 14 | كُنْتُمْ | iseniz |
|
| 15 | صَادِقِينَ | doğru kimseler |
|
Allah’ın Adem a.s.’a öğrettiği isimlerin neler olduğu konusunda çok görüş vardır: İlim, tüm isimlerin bilgisi yani kavramlar, kavramsal düşünme melekesi vb.
Yüce Allah meleklere, Hz. Adem’e verdiği bilgi ve becerilerin kendilerinde olmadığını görmeleri için onlara varlıkların isimlerini bilip söylemelerini emretmiştir. Kendimizde olmayan bilgi ve becerileri kabullenerek yaşayalım.
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَّمَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اٰدَمَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. الْاَسْمَٓاءَ ikinci mef‘ûlün bih olup fetha ile mansubdur.
كُلَّهَا manevi tekid olup, fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir هَا muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır.
Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.
Manevi te’kid: Manevi te’kit marifeyi tekit eder, belirli kelimelerle yapılır. Bu kelimeler: كُلُّ , اَجْمَعُونَ , اَجْمَعِينَ 'dir. Ayette manevi te'kid şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَّمَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. عَرَضَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru عَرَضَ fiiline mütealliktir.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l kavli, اَنْبِؤُ۫ن۪ي ‘dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اَنْبِؤُ۫ن۪ي fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ vikayedir. Mütekellim zamiri ي mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَسْمَٓاءِ car mecruru اَنْبِؤُ۫ن۪ي fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. İşaret ismi هٰٓؤُ۬لَٓاءِ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْبِؤُ۫ن۪ي fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
İsim cümlesidir. اِنْ iki muzari fiili cezm eden şart harfidir. Şart ve cevap cümlesinde şartın vuku bulma ihtimali şüpheli veya zayıfsa kullanılır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. كُنتُم ’ün dahil olduğu isim cümlesi şart cümlesidir.
كُنتُم nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنتُم ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. صَادِق۪ينَ kelimesi كُنتُم ‘ün haberi olup nasb alameti ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. Şartın cevabı öncesinin delaletiyle mahzuftur. Takdiri, إن كنتم صادقين فأنبئوني بأسمائهم. (Eğer sadıksanız onların isimlerini bana haber verin) şeklindedir.
Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir.
Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez. Ayrıca لَمْ (cahd-ı mutlak) ve لَا (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
صَادِق۪ينَ , sülâsî mücerredi صدق olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ cümlesine atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
كُلَّهَا izafeti, الْاَسْمَٓاءَ için manevi tekittir. Cümleyi değil الْاَسْمَٓاءَ kelimesini tekid eder.
الْاَسْمَٓاءَ ’ deki elif lam takısı cins içindir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ْالْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا [bütün isimleri] ifadesi, bütün müsemmaların isimleri anlamındadır. Ancak burada muzâfun ileyh olan müsemma kelimesi, malum olduğu ve esmanın zikredilmesi ile kendisine delalet edilmiş olduğu için hazfedilmiştir. Çünkü her ismin muhakkak bir müsemması olur. Bu müsemmâ kelimesi hazfedilince, onun telafisi olarak esma kelimesinin başına, tıpkı وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ [başım da ihtiyarlıktan parıl parıl parlamakta] (Meryem 19/4) ayetinde olduğu gibi, lam-ı tarif getirilmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ
Cümle atıf harfi ثُمَّ ile önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ثُمَّ lafzındaki terahinin, hakiki mi yoksa mecazi mi olduğu ile ilgili iki görüş vardır: İlk görüşe göre terahi hakikidir. Zira Adem'e eşyanın isimlerinin öğretilmesi ile meleklere arz edilmesi arasında bir mühlet vardır. Yüce Allah Adem’e اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ diyerek, kalbine yerleşmesi ve hakikatin gerçekleşmesi için mühlet vermiştir. İkinci görüşe göre ise ثُمَّ , rütbe-i terahi içindir. Bunun amacı, isimlerin meleklere değil Adem’e öğretildiğini göstermek, Allah’ın ilim ve hikmetinin eserini her durumda ortaya koymaktır. Bütün bu hadiseler arka arkaya olmasa da Adem’e (a.s) isimlerin öğretilmesi onun ne kadar meziyetli ve halifeliğe daha layık olduğunu gösterir, rütbesini yükseltir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
ثُمَّ عَرَضَهُمْ [Sonra onlara arzetti] cümlesinde tağlîb sanatı vardır. Zira هُمْ zamiri, erkek akıl sahipleri için kullanılan bir zamirdir. Eğer tağlib sanatı olmasaydı, ثُمَّ عَرَضها veya ثُمَّ عَرَضَهُن şeklinde olurdu. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ
Cümle atıf harfi فَ ile önceki cümleye atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
قَالَ fiilinin mekulü’l kavl olan اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Cümle emir üslubunda geldiği halde vaz edildiği anlamdan çıkarak susturmak ve hilafet işinden aciz olduklarını bildirmek anlamına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebdir.
Aslında Allah onların “Haydi haber verin” şeklindeki bir soruya cevap vermekten aciz olduklarını bildiği halde sırf onları kınamak için bu emri vermiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Şart üslubundaki son cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. كان ’nin dahil olduğu isim cümlesi اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ , şart cümlesidir.
Ayette îcâz-ı hazif vardır. Şartın cevabı, öncesinin delaletiyle hazf edilmiştir. Takdir فأنبئوني (O halde bana haber verin) şeklindedir.
Bu takdire göre mezkûr şart ve mahzuf cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Kur’an’da çoğu yerde bu ayette olduğu gibi şartın cevabı mahzuftur.
Ayette cevabın mahzuf olması farklı yönlerden düşünmeyi gerektirdiği, ayrıca dinleyici ve okuyucuyu düşünce ve hayal ufkuna yönlendirdiği için mubalağa içermektedir. Îcâz metoduyla cümle daha yoğun anlamlar yüklenmiştir. (Hasan Uçar, Kur’ân-ı Kerîm’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları Doktora Tezi)
كَان ’nin haberi صَادِق۪ينَ şeklinde ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
كَان ’nin haberi isim olarak geldiğinde, haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 5, Duhan)
كُنْتُمْ - صَادِق۪ينَ kelimelerinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.
اِنْ harfi burada asla gerçekleşmeyecek bir konuda gelmiştir. Halbuki bu harf aslında vuku bulma ihtimali şüpheli olan fiillerin başında gelir. Bu da şüphe ifade eden olayın ve onların bunu gerçekleştirme ihtimalinin olumsuzluğu konusunda kesinlik ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf Sûresi, C. 7, S. 77)
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ٣٢
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالُوا | dediler ki |
|
| 2 | سُبْحَانَكَ | Seni tesbih ederiz |
|
| 3 | لَا | yoktur |
|
| 4 | عِلْمَ | bilgimiz |
|
| 5 | لَنَا | bizim |
|
| 6 | إِلَّا | başka |
|
| 7 | مَا | şeyden |
|
| 8 | عَلَّمْتَنَا | bize öğrettiğin |
|
| 9 | إِنَّكَ | şüphesiz sen |
|
| 10 | أَنْتَ | sen |
|
| 11 | الْعَلِيمُ | bilensin |
|
| 12 | الْحَكِيمُ | hakim olansın |
|
Bu ayetin ders öncesi okunması adet edinilmiştir. Bu gün bunu ezberleyebiliriz.
Melekler bu emir sonucunda Hz. Adem’e verilen bilgi ve becerilerin kendilerinde mevcut olmadığını farkettiler ve Yüce Allah’ın ilim ve hikmetini aynel-yakin olarak tasdik ettiler.
Allahu Teala’nın yaptığı herşeyi ilmi ile kuşatarak bir hikmetle yaptığını bilelim. Bize verdiği kadarına Razı olarak yaşayalım ve onun hertür eksiklikten ve noksanlıktan münezzeh olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Allahı tesbih ve takdis edelim.
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ
Fiil cümlesidir. قَالُوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. سُبْحَانَكَ mahzuf fiilin mef‘ûlu mutlakı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, نسبّح şeklindedir. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. سُبْحَانَ kelimesi yücelik anlamında masdar olarak gelmiştir.
İsim cümlesidir. لَا cinsi nefyeden olumsuzluk harfidir. اِنَّ gibi ismini nasb, haberini ref eder.
عِلْمَ kelimesi لَا ’ nın ismi olup fetha üzere mebni, mahallen mansubdur. لَنَٓا car mecruru لَا ’ nın mahzuf haberine mütealliktir. اِلَّا hasr edatıdır. مَا ve masdar-ı müevvel, لَا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedel olarak mahallen merfûdur.
عَلَّمْتَنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تَ fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَا mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:
1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.
2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.
3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.
مَرَّةً kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَلَّمْتَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi علم ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كَ muttasıl zamir, اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَنْتَ fasıl zamiridir. الْعَل۪يمُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الْحَك۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
الْعَل۪يمُ - الْحَك۪يمُ, mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisaldir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İtiraziyye olarak gelen سُبْحَانَكَ cümlesinde, takdiri نسبّح (tenzih ederiz) olan fiil mahzuftur.
سُبْحَانَكَ izafeti, mahzuf fiilin mef’ûlu mutlakı olarak mansubdur. İtiraz cümleleri ıtnâb babındandır.
Sözü pekiştirme, yanlış anlamayı önleme, tenzih, dua ve tenbih gibi çeşitli gayelere binaen araya girmiş saplama bir cümle olan itiraz cümleleri ıtnâb babındandır. Ana cümlenin anlamına tesiri yoktur. (Sevinç Resul, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları ve “Vâv”ın Kullanımı)
سُبْحَانَ masdarı, zaman ve faille kayıtlı olmaksızın mutlak olarak tesbîh fiilini ifade eder. Masdar, tesbih eden kişi olsa da olmasa da tesbîh fiiline ve istiğrak olarak bütün zamanlara delalet eder. Dolayısıyla mana şöyledir: “Allah, tesbih eden olsun ya da olmasın daima tesbihi hak edendir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 1, s. 275)
قَالُوا fiilinin mekulü’l kavl olan لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا cümlesi, cinsini nefyeden nefy harfi لَا ’nın dahil olduğu isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. عِلْمَ kelimesi لَا ’nın ismidir. لَا ’nın haberi mahzuftur. لَنَٓا car-mecruru bu mahzuf habere mütealliktir.
Cümle nefy harfi لَا ve istisna harfi اِلَّا ile oluşmuş kasırla tekid edilmiştir. İki tekid hükmündeki kasr, لَا ‘nın ismiyle bedel arasındadır. عِلْمَ , maksur/sıfat, مَا عَلَّمْتَنَا maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf.
Masdar harfi مَا ve akabindeki عَلَّمْتَنَا cümlesi, masdar tevilinde, لَا ’nın mahzuf haberindeki zamirden bedel konumundadır. Masdar-ı müevvel, müspet mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Tesbih ile kelama başlanması, mutlak azamet sahibine ve edeb makamına duruştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
سُبْحَانَ ismi, masdar yerinde kullanılan bir kelimedir. Bu kelime sadece tamlama olarak kullanılır. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
لَا عِلْمَ - عَلَّمْتَنَاۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
Burada geçen, عِلْمَ [ilim] ise, “malum / bilinen” manasındadır. Yani, ‘’Senin bize öğrettiklerin dışında bizim bilgimiz dahilinde -malumumuz olan- bir başka bilgi yoktur.’’ demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Allah Teâlâ meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını haber verince melekler; ‘’Biz seni övüp dururken orada kargaşa çıkaracak kan dökecek birini mi yaratacaksın’’ şeklinde serzenişte bulunmuşlardı. Bunun üzerine Yüce Allah onların bilgilerinin sınırlı olduğunu onlara öğretmek üzere, karşılarına getirdiği birtakım nesnelerin isimlerini onlara sormuş, onlar da bu nesnelerin isimlerini bilememişlerdir. Bu konudaki yetersizlikleri ortaya çıkınca ‘’Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur” ifadesiyle bütün ilmi Allah’a havale ederek O’nu her türlü noksan sıfatlardan tenzih etmiş ve bilgilerinin yalnızca Allah’ın bildirdikleriyle sınırlı olduğunu ikrar ederek acizliklerini açıkça itiraf etmişlerdir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Ayetteki لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا [Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur] cümlesi bir haber cümlesidir. Haber cümlesi temelde mütekellimin muhataba bir hükmü bildirmesi (faide-i haber) ya da bir hükmü bildiğini ona haber vermesi (lazım-i haber) için söylenir. Burada muhatap her iki hükmü de bilen Cenabı Hak olduğundan makam gereği haber cümlesi başka bir maksat için söylenmiştir. O maksat da, meleklerin acizlik itirafının ifadesidir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı) Ayetteki kasr لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا [bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur.] ibaresindedir ki, meleklerin ilimlerini Allah’ın öğrettiklerine kasr etmiştir. Kasr-ı sıfat ale’l mevsuftur. Hakikidir. Zira ilim sıfatına hakiki manada sahip olan Allah Tâlâ’dan başka kimse yoktur. Buradaki kasrın belâgatı ise, Allah’ın kudretini gösterip, kesin bir şekilde pekiştirmektir. (Hatib Kazvini’nin Telhîsu’l - Miftâh Eseri Işığında Klâsik Türk Edebiyatı belagat Terimlerinin Tasnîfi / Mohammed Ali Shareef)
اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Cümle ta’liliyye olarak fasılla gelmiştir. Cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
اِنَّ ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş isim cümlesi, lâzım-ı faide-i haber inkârî kelamdır. İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir.
Munfasıl zamir اَنْتَ , muttasıl كَ zamirini tekid için gelmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Duhan/49)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve zamirin tekrarı sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlesi sübut ve istimrar ifade etmiştir. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
İki vasfın aralarında وَ olmadan gelmesi her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
الْعَل۪يمُ - الْحَك۪يمُ kelimeleri arasında muvazene ve mürâât-ı nazîr sanatları vardır.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Ayette melekler Allah'a hitaben, ‘’her şeyi hakkıyla bilen ve hikmetle yapan sensin’’ ifadesini kullanmaktadırlar. Halbuki her şeyi hakkıyla bilen Allah’a bunu bildirmeleri ve sanki -haşa- bu konuda şüphesi söz konusuymuş gibi ifadelerini tekid edatıyla desteklemeleri muktezâ-yı zahire aykırı bir durumdur. Ancak İbn Âşûr’un ifadesine göre buradaki اِنَّ harfi ifadeyi tekid etmek üzere değil, sebep belirtmek üzere gelmiştir. Dolayısıyla melekler, ‘’Her şeyi hakkıyla bilen ve hikmetle yapan sen olduğun için bizim senin bildirdiğinden başka bir bilgimiz yoktur‟ demiş olmaktadırlar. Bu anlamda ayet muktezâ-yı zahire aykırı görünse de muktezâ-yı hale mutabık durumdadır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
الْعَل۪يم , ilim hususunda tam bir mübalağa ifade eden sıfatlardandır. Tam bir mübalağa ise ancak bütün bilinecek şeyleri çepeçevre kuşatma esnasında mümkün olur. Böyle olan ise sadece Cenabı Allah'tır. Bu sebeple mutlak alîm şüphesiz sadece odur. Melekler de bunu ifade ederek [Alîm ve Hakîm olan şüphesiz ki sensin sen] buyurmuştur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)
Kul hiçbir zaman eksikliklerinden gaflete düşmemeli, Allah'ın fazlını, ihsan ve ikramını unutmamalıdır. Bilmediği şeyler hakkında ”bilmiyorum" demeyi kendisi için bir küçüklük kabul etmemeli, bildiği bir şeyi de gizlememelidir. Nitekim, bilmiyorum demek ilmin yarısıdır, derler. (İsmâil Hakkı Bursevî, Tenvîru'l-Ezhân Min Rûhu-l Beyân)
Allah Teâlâ Hz. Âdem’i yaratacağını buyurmuş, meleklerin bu durumdan endişe etmeleri karşısında ise her şeyi alîm ismiyle bildiğini belirttikten sonra da Âdem’e a.s. tüm isimleri öğretmiştir. İşte melekler tazarru ve niyazlarında bu iki esmâ ile Allah Teâlâ'nın ezeli ve ebedi olan bilgisine ve her işinde hikmet sahibi oluşuna vurguda bulunmuşlardır. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ ٣٣
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | قَالَ | (Allah) dedi ki |
|
| 2 | يَا ادَمُ | Adem |
|
| 3 | أَنْبِئْهُمْ | bunlara haber ver |
|
| 4 | بِأَسْمَائِهِمْ | onların isimlerini |
|
| 5 | فَلَمَّا | ne zaman ki |
|
| 6 | أَنْبَأَهُمْ | bunlara haber verince |
|
| 7 | بِأَسْمَائِهِمْ | onların isimlerini |
|
| 8 | قَالَ | (Allah) dedi ki |
|
| 9 | أَلَمْ | değil miydim? |
|
| 10 | أَقُلْ | size demiş |
|
| 11 | لَكُمْ | size |
|
| 12 | إِنِّي | şüphesiz ben |
|
| 13 | أَعْلَمُ | bilirim |
|
| 14 | غَيْبَ | gayblarını |
|
| 15 | السَّمَاوَاتِ | göklerin |
|
| 16 | وَالْأَرْضِ | ve yerin |
|
| 17 | وَأَعْلَمُ | ve bilirim |
|
| 18 | مَا | şeyleri |
|
| 19 | تُبْدُونَ | sizin açıkladıklarınız |
|
| 20 | وَمَا | ve şeyleri |
|
| 21 | كُنْتُمْ | olduğunuz |
|
| 22 | تَكْتُمُونَ | gizlemekte |
|
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l kavl يَٓا اٰدَمُ ’ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. اٰدَمُ münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ ‘ dır.
اَنْبِئْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِاَسْمَٓائِهِمْ car mecruru اَنْبِئْهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْبِئْ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ
فَ istînâfiyyedir. لَمَّٓا , kelimesi حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı taşıyan zaman zarfıdır. Cümleye muzâf olur. اَنْبَاَهُمْ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اَنْبَاَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. بِأَسۡمَاۤىِٕهِمۡۖ car mecruru اَنْبَاَهُمْ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir هِمْ. muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَمَّا ; muzârinin başında cezm, kalb ve nefî harfi, mazinin başında ise zaman zarfıdır.
لَمَّا ; maziden önce vakta ki,...dığı zaman, manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
اَنْبَاَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نبأ ’dir.
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Fiil cümlesidir. قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l-kavl اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ ’dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
Hemze istifham harfidir. لَمْ muzariyi cezm ederek manasını olumsuz maziye çeviren harftir.
اَقُلْ sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’dir. لَكُمْ car mecruru اَقُلْ fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ ‘dir. اَقُلْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
ي mütekellim zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اَعْلَمُ cümlesi اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنا ’ dir. غَيْبَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. السَّمٰوَاتِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. الْاَرْضِ atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
Cümle, atıf harfi و ‘ la birinci اَعْلَمُ fiiline matuftur.
Fiil cümlesidir. اَعْلَمُ damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri, انا ’dir. مَا müşterek ism-i mevsûl, mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası تُبْدُونَ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.
تُبْدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَا müşterek ism-i mevsûl, atıf harfi و ‘la birinci مَا ‘ya matuftur. İsm-i mevsûlun sılası كُنتُمۡ تَكۡتُمُونَ 'dür. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كُنتُمۡ nakıs, sükun üzere mebni mazi fiildir. تُمْ muttasıl zamiri كُنتُمۡ ’ün ismi olarak mahallen merfûdur. تَكْتُمُونَ cümlesi, كُنتُمۡ ’ün haberi olarak mahallen mansubdur.
تَكْتُمُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
تُبْدُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi بدو 'dir.
قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ
Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قَالَ fiilinin mekulü’l kavli olan يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
فَ , istînâfiyyedir. Şart üslubunda gelen terkipte لَمَّا edatı, حين (...dığı zaman) manasında şart anlamı da taşıyan zaman zarfıdır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ şart cümlesi, لَمَّا ’nın muzâfun ileyhidir.
Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)
Haynûne manasındaki لَمَّا aslında şartının bilindiği durumlarda gelir ve şartla cevap arasındaki kuvvetli irtibatı ve tertipteki sürati ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, Ahkâf/29, c. 7, s. 424)
لَمَّا ; maziden önce ‘vakta ki,...dığı zaman’ manalarına gelen, cezmetmeyen, şart manalı zaman zarfıdır. Şart fiili de, cevap fiili de mazi veya mazi manalı olmalıdır. (Meral Çörtü, Cümle Kuruluşu ve Tercüme Tekniği)
فَ karinesi olmadan gelen cevap cümlesi قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. İstifham harfi hemze; takriri manadadır.
Takrîr: (itirafa zorlama) Muhatabın bildiği birşey soru şeklinde dile getirilir ve ondan bunu tasdik etmesi istenir. Bunda iknâ edici, inandırıcı delil vardır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri, Meânî İlmi)
İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen azarlama ve itirafa zorlama amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebtir.
اَقُلْ fiilinin mekulü’l-kavli olan اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş faide-i haber inkârî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meâni İlmi)
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ , isnadın tekrarı ve isim cümlesi olmak üzere üç tekid içeren bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı, Kadr/1)
اِنَّ ’nin haberi olan اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ cümlesi müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İki هُمْ zamiri farklı şeyleri temsil etmektedir. Birincisi meleklere, ikincisi ise eşyaya aiddir.
اَنْبَاَ - اَنْبِئْهُمْ kelimeleri arasında cinas-ı iştikak, بِاَسْمَٓائِهِمْۚ kelimesinin tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
قَالَ - اَقُلْ , kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. السَّمٰوَاتِ - الْاَرْضِ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab ve mürâât-ı nazîr, اَعْلَمُ - غَيْبَ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafîy sanatı vardır.
Burada Allah Teâlâ bize ikna metodunu gösteriyor olabilir. Bize gelen soruları geçiştirip, kestirip atmak yerine ispat edip, delil getirerek cevaplamak gerekir. Soru-cevap metodu ile ilim öğrenmeli ve öğretmeliyiz.
فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ [Âdem onlara eşyanın isimlerini haber verince] cümlesinde hazif yoluyla mecaz vardır. Takdiri: فَاَنْبَاَهُمْ بِهِاَ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ [Onlara onları haber ver. Âdem onlara haber verince] şeklindedir. Manası anlaşıldığı için hazf edilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
Cümle atıf harfi وَ ’ la اِنّ۪ٓ ’nin haberine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mef’ûl konumundaki müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sıla cümlesi olan تُبْدُونَ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.
Cümledeki ikinci مَا müşterek ism-i mevsûlü, atıf harfi و ‘ la birinciye atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.
Ikinci mevsûlün sıla cümlesi olan كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ , menfi كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
كَان ’ nin haberi olan تَكْتُمُونَ ‘nin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir.
كَان ’ nin haberi muzari fiil olduğunda genellikle devam edegelen maziye, âdet haline gelmiş davranışlara delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde كَانَ ‘nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi, durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidi,Vakafât, s.103)
مَا كَان ’li olumsuz sıygalar gerçekleşmesi aklen caiz olmayan umumi olumsuzluk için kullanılır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, 3/79)
تُبْدُونَ - تَكْتُمُونَ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Farklı iki şeyi temsil eden مَا ’larda ve اَعْلَمُ fiilinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ cümlesiyle تُبْدُونَ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَات [Ben, göklerdeki gaybı bilirim] cümlesindeki اَعْلَمُ fiili, اَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ cümlesinde tekrar zikredilmiştir. Bu da verilen habere önem vermek ve Allah'ın ilminin bütün eşyayı kuşattığına dikkat çekmek içindir. Buna ıtnâb sanatı denir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ ٣٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | قُلْنَا | demiştik |
|
| 3 | لِلْمَلَائِكَةِ | Meleklere |
|
| 4 | اسْجُدُوا | secde edin |
|
| 5 | لِادَمَ | Adem’e |
|
| 6 | فَسَجَدُوا | hemen secde ettiler |
|
| 7 | إِلَّا | hariç |
|
| 8 | إِبْلِيسَ | İblis |
|
| 9 | أَبَىٰ | kaçındı |
|
| 10 | وَاسْتَكْبَرَ | ve kibirlendi |
|
| 11 | وَكَانَ | ve oldu |
|
| 12 | مِنَ | -dan |
|
| 13 | الْكَافِرِينَ | inkarcılar- |
|
İblis kelimesinin kök manası ümitsizliğe düşmektir.
Fesecedû ‘ve hemen, gecikmeksizin secde ettiler’ demektir. Fiilin başında bulunan fe harfinin böyle bir manası vardır. Gecikmeksizin, süratle Allah’ın emrine uyduklarını ifade eder. Burada akla takılabilecek bir konu da Allah’tan başkasına secde edip etmemenin doğruluğudur. Hemen belirtmek gerekir ki burada kastedilen secde namaz ve ibadet secdesi olmayıp tazim, hürmet ve selam secdesidir. Hz. Yakub ve oğullarının Hz. Yusuf’a secdesi de bu kabildendir.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyedir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri اذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قُلْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. لِلْمَلٰٓئِكَةِ car mecruru قُلْنَا fiiline mütealliktir. Mekulü’l-kavl اسْجُدُوا ’dür. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اسْجُدُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiilidir. Zamir olan çoğul و ’ ı fail olarak mahallen merfûdur. لِاٰدَمَ car mecruru اسْجُدُوا fiiline mütealliktir. Gayri munsarif olduğundan kesra almamıştır.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
سَجَدُٓوا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلَّٓا istisna harfidir. اِبْل۪يسَ müstesna olup fetha ile mansubdur.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstisna; bir nesneyi, kişiyi veya hükmü istisna edatlarından biriyle cümledeki hükmün dışında tutmaktır.İstisnanın 3 unsuru vardır:
1. İstisna edatı: Cümlede kullanılan edatlardır.
2. Müstesna: İstisna edatından sonra gelen kelimedir. İstisna edilen, hariç tutulan kelimedir.
3. Müstesna minh: İstisna edatından önce gelen kelimedir. Kendisinden bir şeyin hariç tutulduğu, genellikle çoğul olan bir kelimedir.
İstisnanın kısımları 3’e ayrılır:1. Muttasıl istisna 2. Munkatı istisna 3. Müferrağ istisna.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ِاِلَّٓا اِبْل۪يسَ ifadesi muttasıl istisnadır, çünkü İblis, binlerce melek içerisinde tek kalmış bir cindir. Bu sebeple, tağlîb kullanımı gereği önce فَسَجَدُٓوا [secde ettiler] denilmiş, ardından da tek bir şeyin istisnası kabilinden olmak üzere اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ ifadesiyle İblis istisna edilmiştir. Bu istisnanın munkatı’ istisna olarak düşünülmesi de mümkündür.(Zemahşeri,Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t - Te’vîl)
اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Cümle, mukadder قدْ ile hal olarak mahallen mansubdur.
Fiil cümlesidir. اَبٰى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اسْتَكْبَرَ fiili atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur.
اسْتَكْبَرَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir.
وَ itiraziyye veya hal olmasıda caizdir. كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasb eder.
كَانَ ’nin ismi, müstetir olup takdiri هُو ’dir. مِنَ الْكَافِر۪ينَ car mecruru كَان ’ nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ى ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اسْتَكْبَرَ fiili sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi كبر ’dir.
Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.
الْكَافِر۪ينَ ; sülâsî mücerredi كفر olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Zaman zarfı اِذْ , takdiri اذكر (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اِذْ ‘in muzâfun ileyhi olan قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Azamet zamiri dolayısıyla fiil tazim ifade eder.
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavli olan اسْجُدُوا لِاٰدَمَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Meleklere emir olan mekulü’l-kavl cümlesinden sonra emrin cevabının فَ ile gelmesi hemen secde etmiş olduklarına işaret eder.
فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَ cümlesinde فَ , istînâfiyyedir. Önceki cümleyle aralarında nedensel bağlantı vardır. اِلَّٓا ,istisna edatıdır. Munkatı’ olan istisnada اِبْل۪يسَۜ , müstesnadır.
سجد yakın anlamı ‘secde etmek, tapmak’ demektir. Fakat burada meleklerin Rabbimizin emrine itaat edip boyun eğdikleri kastedilmektedir ki bu da kelimenin ikinci ve uzak anlamıdır. Dolayısıyla tevriye vardır. (Hasan Uçar, Kur’an-ı Kerim’deki Anlamsal Bedî‘ Sanatları)
اسْجُدُوا - سَجَدُٓوا kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
لِاٰدَمَ - اِبْل۪يسَۜ - لِلْمَلٰٓئِكَةِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
Önceki ayetteki müfret mütekellim zamirden azamet zamirine iltifat sanatı vardır.
اِذْ قُلْنَا fiilinin çoğul olarak gelmesi saygı ifade etmek içindir. Bu fiil وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ cümlesine atfedilmiştir. Burada heybeti artırmak ve azameti göstermek için üçüncü şahıstan birinci şahsa dönüş vardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لِلْمَلٰٓئِكَةِ - اِبْل۪يسَۜ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
اِذْ kelimesinin düşün, hatırla manası vardır. Çünkü geçmişte olan bir olayı hatırlatır, ona atıf yapar.
Allah’ın Âdem (a.s)’a secde emrini vermesi, Âdem (a.s)’ın bu isimleri biliyor olması yani ilmi yüzündendir. Bu secde Allah’a olan secde gibi değildir. Allah’ın emrine boyun eğmek, yönelmek gibi anlamları vardır.
فَسَجَدُٓوا cümlesinde فَ istînâfiyye veya atıf harfidir. İblis müstesnadır. İblis meleklerden olmadığı için istisnanın munkatı’ olduğu söylenmiştir. (İrâbu'l Müyesser)
Başka bir görüş de اِلَّٓا اِبْل۪يسَ ifadesinin muttasıl istisna olduğu şeklindedir. Çünkü İblis, binlerce melek içerisinde tek kalmış bir cindir. Bu sebeple, tağlîb kullanımı gereği önce فَسَجَدُٓوا [secde ettiler] denilmiş, ardından da tek bir şeyin istisnası kabilinden olmak üzere اِلَّٓا اِبْل۪يس ifadesiyle İblis istisna edilmiştir. Bu istisnanın, munkatı’ istisna olarak düşünülmesi de mümkündür. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَسَجَدُٓوا [Secde ettiler] kelimesindeki فَ onların gecikmeden, süratle Allah'ın emrine uyduklarını ifade eder. Bu ayette hazif yoluyla îcâz vardır. Takdiri de فَسَجَدُٓوا له (Ve hemen ona secde ettiler) şeklindedir. اَبٰى [kabul etmedi] kelimesinde de aynı durum olup tümleci düşürülmüştür. Takdiri أبى السجود (Secdeden yüz çevirdi) şeklindedir.(Sâbûnî , Safvetü’t Tefasir)
المَلائِكَةُ asıl itibariyle مَلَكٍ kelimesinin çoğuludur. Aslı مَلائِكُ cemi sigasındadır. Sonundaki ةُ harfi ise tekid içindir. Bu ayetteki mana, meleklerin hilafet görevini yerine getirme konusunda noksan olduklarıdır. Bu yüzden emir, azamet nûnuyla beyan edilmiştir. 30. ayet ise sadece, meleklerin görüşlerini ortaya koymalarına yönelik Allah Teâlâ’nın muradını bildirmiştir. İnsanoğlunun istişareye muhtaç olması dolayısıyla, Âdem’in yaratılışı aşamasında istişarenin önemini ilan etme yoluna gidilerek, terbiye ve idare eden olarak bizzat rab sıfatı zikredilmiştir. Dolayısıyla rab sıfatı bu terbiyeye mazhar olanlara şan ve şeref kazandırmıştır. Zamirin ilâhî terbiyeye mazhar olan en şerefli varlığa, Nebi (s.a.v)’e izafeti de uygun olmuştur. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Ayette yer alan emri hazır kipi اسْجُدُوا emrin hakiki anlamda kullanılarak vücup ifade ettiğini gösteren en güzel örneklerdendir. اسْجُدُوا [secde edin] emrinin vücup ifade ettiğini belirten Beyzâvî, ayeti şöyle izah eder: Meleklerin secdesi Hz Âdem’e saygı gösterme olmakla beraber gerçekte secde edilen Allah Teâlâ’dır. Sanki Allah Teâlâ onu eşsiz şeylere hatta bütün varlıklara örnek olarak ve ruhani ve cismani âlemde bulunanlara bir numune, melekler için de kendilerine takdir edilen kemâlata ulaşmak için bir araç, Âdem’le aralarındaki derece farklarının açığa çıkması için bir temas noktası olarak yaratınca, onda gördükleri büyük kudrete ve parlak ayetlere baş eğmek ve onun aracılığı ile kendilerine verdiği nimetlere şükretmek için, Âdem’e secdeyi emretmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ
Cümle beyânî istînâf olarak fasılla gelmiştir. Fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Veya اَبٰى , mansub mahalde اِبْل۪يسَ ’den hâl-i müekkide olarak ıtnâbdır. وَ ’la gelmeyen bu hal cümlesi onun bu halinin sürekli bir özellik olduğuna işaret eder.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen وَاسْتَكْبَرَ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ cümlesi öncesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir.
Nakıs fiil كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Car mecrur مِنَ الْكَافِر۪ينَ ‘nin müteallakı olan كان ‘nin haberi mahzuftur.
الْكَافِر۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek durumun devam ve sübutuna işaret etmiştir.
اِبْل۪يسَۜ - اِسْتَكْـبَرَ - الْكَافِر۪ينَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
كَان ’nin haberi isminin içine karışır ve adeta onun mahiyetinden bir cüz olur. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, c. 5, s.124)
اَبٰى fiili yüz çevirdi demektir. Yüz çevirmek kibirlenmenin dışa vurumudur.
اَبٰى - اسْتَكْبَرَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı, اسْجُدُوا - فَسَجَدُٓوا kelimeleri arasında ise iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
Nesefî’ye göre اَبٰى cümlesi gizli bir sorunun cevabı olabilir, o takdirde cümleler arasında şibhi kemâl-i ittisâl olur. (Selim Güzel, Ta-Ha Suresinin Meânî İlmi Açısından Tahlili)
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَداً حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ ٣٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَقُلْنَا | ve dedik ki |
|
| 2 | يَا ادَمُ | Adem |
|
| 3 | اسْكُنْ | oturun |
|
| 4 | أَنْتَ | sen |
|
| 5 | وَزَوْجُكَ | ve eşin |
|
| 6 | الْجَنَّةَ | cennette |
|
| 7 | وَكُلَا | ve yeyin |
|
| 8 | مِنْهَا | ondan |
|
| 9 | رَغَدًا | bol bol |
|
| 10 | حَيْثُ | yerde |
|
| 11 | شِئْتُمَا | dilediğiniz |
|
| 12 | وَلَا | -mayın |
|
| 13 | تَقْرَبَا | yaklaş- |
|
| 14 | هَٰذِهِ | şu |
|
| 15 | الشَّجَرَةَ | ağaca |
|
| 16 | فَتَكُونَا | olursunuz |
|
| 17 | مِنَ | -den |
|
| 18 | الظَّالِمِينَ | zalimler- |
|
Adem a.s.’ın zevcesi ilk defa burada sahneye çıkıyor.
Cennet: Dünyada bir yer mi yoksa ahiretteki cennet mi? Farklı görüşler var. Bazıları diyor ki: Bu cennet ahirette bile olsa, hesap görüldükten sonra gideceğimiz cennet değildir. Çünkü o cennetten çıkış yoktur. Farklı bir cennettir.
Ayette geçen ağaç kelimesiyle buğday, incir, elma vs. Nin kastedildiği söylenmiştir. Bu ağaca günah diyenler olmuş. Cinsel ilişkiden kinaye olduğu söylenmiş. Şeytan bu ağacı (Ta-Ha/120) ebediyet ağacı olarak tanımlamış.
İstediğiniz yerden bol bol yiyin: Ahiretteki cennette yemek zevk içindir, acıkma duygusu yok orada.
Hz. Adem eşiyle birlikte nimetleri bol bol olan Cennete yerleştirilmiştir. Yaratılan herşeyin çift çift olması Allah’ın ayetlerindendir. (Zariyat/51) Bu Ayet üzerinde tefekkür edelim.
Zulüm, bir şeye hakkını vermemek demektir. Her zulümde bu manayı akılda tutmak gerekir.
: شجر Şecera
شَجَر sözcüğü gövdesi olan bitkiye denir. (Müfredat)
Kur’ân’ı Kerim’de 27 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)
Türkçede kullanılan şekilleri şecere ve meşceredir. (Kur’ânı Anlayarak Okuma Rehberi)
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl يَٓا اٰدَمُ ’dur. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَٓا nida harfidir. اٰدَمُ münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni mahallen mansubdur.
اسْكُنْ sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri أنت ‘dir. Nidanın cevabıdır. اَنْتَ munfasıl zamir, اسْكُنْ fiilindeki gizli faili tekid eder. زَوْجُكَ atıf harfi وَ ‘la اسْكُنْ ‘deki faile matuftur. Muttasıl zamir كَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْجَنَّةَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
وَ atıf harfidir. كُلَا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا car mecruru كُلَا fiiline mütealliktir. رَغَدًا masdardan naib mef‘ûlu mutlakın sıfatı olup fetha ile mansubdur. Takdiri, كلا أكلا رغدا (Bol bol yemek şeklinde yiyin) şeklindedir.
حَيْثُ mekân zarfı كُلَا fiiline mütealliktir. شِئْتُمَاۖ ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
شِئْتُمَاۖ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمَا fail olarak mahallen merfûdur.
حَيْثُ cümleye muzâf olur. Edattan sonra gelen cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı yani mef‘ûlun fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Te’kid: Tabi olduğu kelimenin veya cümlenin manasını kuvvetlendiren, pekiştiren, manasındaki kapalılığı gideren ve aynı irabı alan sözdür. Te’kide “tevkid” de denilir. Te’kid eden kelimeye veya cümleye “te’kid (müekkid- ٌمُؤَكِّد)”, te’kid edilen kelime veya cümleye de “müekked (مَؤَكَّدٌ)” denir. Te’kid, çoğunlukla muhatabın zihninde iyice yerleşmesi veya onun tereddüdünü gidermek için yapılan vurguya denir. Te’kid, lafzî ve manevi olmak üzere ikiye ayrılır. Lafzi te’kid: Harfin, fiilin, ismin hatta cümlenin tekrarı ile olur. Zamirler zamir ile te’kid edilebilirler. Bu durumda sayı ve cinsiyet yönünden te’kid müekkede uyar.Ayette lafzi tekid şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَقْرَبَا fiili نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi هٰذِهِ mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. الشَّجَرَةَ işaret isminden bedel olup fetha ile mansubdur.
فَ fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli اَنْ ’le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çeviren harftir. Fâ-i sebebiyyeden önce nefy, talep bulunması gerekir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
تَكُونَا nakıs, نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan tesniye elifi تَكُونَا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. مِنَ الظَّالِم۪ينَ car mecruru تَكُونَا ‘ nin mahzuf haberine müteallik olup, cer alameti ي ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra,
Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vavul maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَّالِم۪ينَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ
Ayet, atıf harfi وَ ’la önceki ayetteki muzâfun ileyh olan … قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavli olan يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ cümlesi, nida üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
اَنْتَ tekiddir, اسْكُنْ 'deki gizli zamire atıf yapılması için getirilmiştir. Önce ikisine birlikte hitap edilmemesi, verilen hükümde Âdem'in ön planda olmasındandır, ona atfedilen ise ona tabidir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
الْجَنَّةَ ’deki elif lam takısı ahdi haricidir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
مِنْ tebidiyye (تَبْعِيضِيَّةً) dir. İbtidaiyye (ابْتِدائِيَّةً) olması da caizdir. Âdem (a.s), isminin Mele’i âla’da açıkça zikredilmesi ile tekrim edilmiş ve şanı yüceltilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ
Nidanın cevabına وَ ‘la atfedilen cümlede atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
رَغَدًا mahzuf masdarın sıfatıdır, yani (bolca ve rahat rahat yiyin) demektir. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
شِئْتُمَا cümlesi, كُلَا fiiline müteallik olan mekân zarfı حَيْثُ ‘nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
حَيْثُ ; müphem mekân ifade eder, yani [cennetin neresinde isterseniz orasında] anlamına gelir. شِئْتُمَاۖ [dilediğiniz] ifadesiyle Cennette o ikisine mutlak manada izin verilmiş, diledikleri şeylerden yiyebilecekleri ifade edilmiş; akıllarına hiçbir yiyecek ya da cennette yiyeceklerle dolu hiçbir bölge takılıp kalmaması murad edilmiş; böylece bütün bu sayısız ağaç içerisinden gidip sadece birinden yeme konusunda mazeretlerinin kalmaması istenmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
اسْكُنْ ’daki müfret zamirden كُلَا ’da tesniye zamire iltifat edilmiştir.
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ
Nehy üslubunda talebî inşâî isnad olan وَلَا تَقْرَبَا cümlesi, aynı uslubda olduğu için önceki cümleye atfedilmiştir.
Fa-i sebebiyye’nin dahil olduğu فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ cümlesi, masdar teviliyle, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Masdar-ı müevvel, كان ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede îcâz-ı hazf sanatı vardır. مِنَ الظَّالِم۪ينَ , nakıs fiil كان ’nin mahzuf haberine mütealliktir.
الظَّالِم۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
Ayetteki ‘ağaca yaklaşmamak’ ifadesi meyvesini yemeyi yasaklamak anlamında kinayedir.
وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ [Bu ağaca yaklaşmayın] ifadesinde mübalağa sanatı vardır. Burada asıl yasaklanan ağacın meyvesinden yemektir. وَلَا تَقْرَبَا fiili ile, ağaca yaklaşmayı yasaklamak, onun meyvesinden yemeği şiddetle nehyetmek içindir. Çünkü bir işe yaklaşmayı yasaklamak, o işi yapmayı aşırı bir şekilde yasaklamak demektir. Nitekim "zinaya yaklaşmayın'' İsra/32. mealindeki ayette de bu mana kastedilmiştir. Çünkü zinaya yaklaşmayı yasaklamak, zina fiiline götüren yolları kesmek demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
مِنَ الظَّالِم۪ينَ ; Allah’a isyan etmek suretiyle kendilerine zulmedenler anlamına gelir. فَتَكُونَا ifadesi, لَا تَقْرَبَا fiilindeki nehy ifadesine matuf olarak meczumdur. Ya da bu nehiy fiilinin cevabı olarak mansubdur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
[Şu ağaca yaklaşmayın; sonra zalimlerden olursunuz] ifadesinde birkaç yönden mübalağa vardır: Yasak, yemenin öncüllerinden olması dolayısıyla ağaca yaklaşmaya bağlanmıştır. Bu da haram edilmesini ve ondan uzak durulmasını abartmak içindir ve bir şeye yaklaşmanın insanda aşırı şekilde istek ve eğilim meydana getireceğine ve onu akıl ve şeriatın sınırları dışına çıkaracağına dikkat çekmek içindir. Nitekim bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder, denilmiştir. O sebeple Allah'ın haram kıldığı şeylerin etrafında dolaşmamalıdır; çünkü içine düşmekten korkulur. Ona yaklaşmak zalimlerden olmalarına sebep kılmıştır. O zaman günahları irtikap etmek veya saygınlık ve nimetlerine halel getirmekle şanslarını azaltmış olurlar. Çünkü فَتَكُونَا ’ daki فَ ; yasağa yahut cevaba atıf kabul etsen de sebep manasını taşır. Ağaç da ya buğdaydır ya asmadır yahut incirdir. En iyisi kesin bir şey olmadıkça onu tayin etmemektir. Nitekim bu ayette de kesin bir şey yoktur. Zira ondan hangisi kastedildiği belirtilmemiştir. (Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ ٣٦
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | فَأَزَلَّهُمَا | onlar(ın ayağın)ı kaydırdı |
|
| 2 | الشَّيْطَانُ | şeytan |
|
| 3 | عَنْهَا | oradan |
|
| 4 | فَأَخْرَجَهُمَا | çıkardı |
|
| 5 | مِمَّا | yerden |
|
| 6 | كَانَا | bulundukları |
|
| 7 | فِيهِ | içinde |
|
| 8 | وَقُلْنَا | ve dedik ki |
|
| 9 | اهْبِطُوا | inin |
|
| 10 | بَعْضُكُمْ | kiminiz |
|
| 11 | لِبَعْضٍ | kiminize |
|
| 12 | عَدُوٌّ | düşman olarak |
|
| 13 | وَلَكُمْ | sizin için vardır |
|
| 14 | فِي | -nde |
|
| 15 | الْأَرْضِ | yeryüzü- |
|
| 16 | مُسْتَقَرٌّ | kalmak |
|
| 17 | وَمَتَاعٌ | ve nimet |
|
| 18 | إِلَىٰ |
|
|
| 19 | حِينٍ | bir süre |
|
Burada İblis’ten şeytan diye bahsediliyor. İblis o cennetteki (cennete yerleşmeden önceki) adıydı, dünyaya (cennete) gelince şeytana dönüştü. Şeytan kelimesi Allah’ın rahmetinden uzak olmayı ifade eder.
Şeytan Allah’ın rahmetinden uzak olandır. İnsanların ayağını kaydırmak için (zelle) çalışmaktadır. Ona karşı güçlü olmak için onun tuzak yöntemlerini iyice öğrenip bu duruma kalkan oluşturarak yaşayalım. (Kendimizi geliştirmek için ‘Dünden Bugüne Şeytan ve Dostları’ vb. kitapları okuyalım)
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. اَزَلَّ fetha üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir هُمَا mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الشَّيْطَانُ fail olup damme ile merfûdur. عَنْهَا car mecruru اَزَلَّ fiiline mütealliktir. اَخْرَجَهُمَا cümlesi, atıf harf فَ ile اَزَلَّهُمَا cümlesine matuftur.
اَخْرَجَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Muttasıl zamir هُمَا mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. مَا müşterek ism-i mevsûl مِنْ harf-i ceriyle اَخْرَجَهُمَا fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası كَانَا ف۪يهِۖ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانَا nakıs, fetha üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan tesniye elifi كَانَا ‘nın ismi olarak mahallen merfûdur. ف۪يهِ car mecruru كَانَا ’nın mahzuf haberine mütealliktir.
اَخْرَجَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi خرج ’dir.
اَزَلَّ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi زلل ‘dir.
İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
قُلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ ’dur. قُلْنَا fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
اهْبِطُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur. Takdiri, اهبطوا متعادين (Düşman olarak inin.) şeklindedir.
İsim cümlesidir. بَعْضُكُمْ mübteda olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لِبَعْضٍ car mecruru عَدُوٌّ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. عَدُوٌّۚ haber olup damme ile merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
İsim cümlesidir. وَ atıf harfidir. İstînâfiyye olması caizdir. لَكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. فِي الْاَرْضِ car mecruru mahzuf habere mütealliktir. مُسْتَقَرٌّ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur. مَتَاعٌ atıf harfi وَ ‘la makabline matuftur. اِلٰى ح۪ينٍ car mecruru, مَتَاعٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir.
مُسْتَقَرٌّ , sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan istif’âl babının ism-i mef'ûludur.
فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ
فَ istînâfiye, ayetin ilk cümlesi müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِ cümlesinin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
ف edatı zaman tertibi (fâ-i takibiyye/aralıksız sıralama) kullanımında kendisinden sonraki ögenin, öncekinin hemen ardından, araya süre girmeden gerçekleştiğini ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl مَا , başındaki harf-i cerle birlikte اَخْرَجَهُمَا fiiline mütealliktir. Sılası olan كَانَا ف۪يهِ cümlesi, nakıs fiil كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
كَانَ ’ nin haberinin hazfedilmesi sebebiyle cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır.
Şeytan, her ikisini de cennetten uzaklaştırmaya ve ayaklarını buradan kaydırmaya sebep oldu. اَزَلَّ kaydırma hata demektir. Bu da kasıtsız olarak doğrudan ayrılmaktır. Burada şeytan her ikisini de vesvese, hile ve davet yoluyla oradan çıkarmaya sebep olmuştur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Bu cümlede cennet kelimesinin sarih olarak geçmemesi ve onun yerine zamir kullanılması, onun büyüklüğünü (fehamet, azamet, celâlet) ve Âdem ile Havva'nın cennetle alakalarını (mülabeset) bildirmek içindir. Öyle ki şeytan onları yanıltarak ve kandırarak içinde bulundukları o muazzam mekân ve nimetlerden yoksun kalmalarına sebep olmuştur. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
عَنْهَا ’daki zamir, ağaca işaret eder; anlam, şeytan onların, ağaç yüzünden, ağaç sebebiyle ayaklarını kaydırdı şeklindedir. Yani şeytan onların ayaklarını kaydırmayı, ağacı bahane ederek başarmıştır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
‘Onları cennetten çıkardı’ değil de ‘bulundukları yerden çıkardı’ buyurulmuştur. Bu ifade; içinde bulundukları nimetlerin büyüklüğünü göstermek bakımından ‘cennetten çıkardı’ ifadesinden daha vurguludur. Bir şeyin büyüklüğünü göstermek için o şeyi mübhem olarak ifade etmek belâgat üsluplarındandır. Bundan maksat, dinleyen kimsenin o şeyin büyüklüğünü ve kemâlini mümkün olan en yüksek seviyede tasavvur etmesini sağlamaktır.
وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ
Cümle atıf harfi و ’ la istînâfa atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.
قُلْنَا fiilinin mekulü’l-kavli olan اهْبِطُوا cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ cümlesi haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Mübteda ve haberden oluşmuş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
بَعْضُكُمْ mübteda, عَدُوٌّ haberdir. لِبَعْضٍ car mecruru عَدُوٌّ ‘nin mahzuf haline mütealliktir. Halin hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. لِبَعْضٍ , önemine binaen haber olan عَدُوٌّ ’a takdim edilmiştir.
كَانَا ’ daki tesniye zamirinden اهْبِطُوا ‘da cemi zamire iltifat edilmiştir.
بَعْضُ - لِبَعْضٍ kelimeleri arasında cinas, itnab ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
اهْبِطُوا ; yeryüzüne inmektir. Burada hitap ya da sesleniş; Hz Âdem (a.s), eşi Havva ve İblis’edir. Diğer bir yoruma göre yılanadır. Ancak doğru olan, seslenişin Hz. Âdem ile eşi Hz. Havva’ya olmasıdır. Dolayısıyla, o ikisi ve bir de onların soyundan gelecek olan çocukları murat olunmaktadır. Çünkü, Hz. Âdem ile eşi insanlığın aslı olmaları ve onların da soyundan gelecek olanlar bakımından sanki o ikisi tüm insanların kendileri imişçesine hitap olunmuşlardır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ
Cümle, atıf harfi وَ ‘la hal cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede, takdim-tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.
لَكُمْ , mahzuf mukaddem habere mütealliktir. مُسْتَقَرٌّ muahhar mübtedadır.
Müsnedün ileyh olan مُسْتَقَرٌّ ve ona tezatüf nedeniyle atfedilen مَتَاعٌ kelimelerinin nekre gelmesi tazim ve kesret ifade etmiştir.
اِلٰى ح۪ينٍ car mecruru, مَتَاعٌ ’ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır.
مُسْتَقَرٌّ ve مَتَاعٌ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.
اهْبِطُ - مُسْتَقَرٌّ kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî vardır.
هْبوط yere iniş; مُسْتَقَرٌّ istikrar yeri, ya da istikrar; مَتَاعٌَ yaşamdan istifade etmektir. اِلٰى ح۪ينٍ ise ‘’kıyamet gününe kadar’’ demektir. Bir görüşe göre bu ifade, “ölüme kadar” anlamına gelir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t -Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ٣٧
Burada hem şeytan, hem de Adem a.s. Allah’a karşı geldiler, şeytan tevbe edip yönelmedi, af dilemedi.
Kelime fiilinin lugat manası duyum veya gözlem yolu ile insan idraki üzerinde kalıcı bir etki yapmaktır. Kulakla algılanan çeşidine kelam, göz ile algılanana kelm denir. Bu ikisi dışında gönülle algılanan kalbi ızdırap da olabilir. Burada kalbi olması, almak fiiline daha uygundur. Çünkü telakki basit bir alma ya da verme değil, bilinçli bir buluşma, kavuşmadır.
Kelimeler ile kastedilen kelime-i tevhid olabilir.
Hz. Havva’nın Ademi kandırması gibi bir husus burada kesinlikle yoktur, bir ima bile yoktur. Aksine olay Hz. Adem üzerinden anlatılıyor.
Araf suresinde Hz. Adem’in duası Rabbena zalemna şeklinde çoğul kalıpla gelmiştir. Tövbe edenler ikisidir.
Hz. Adem tevbe edince tevbesi kabul oluyor ama artık o şartlarda yaşayamaz, dünyaya inmesi gerekiyor. Dünyaya inmesi ceza değil, şartlar gereğidir.
Rahmeti bol olan Allahu Teala yaşadığımız sürece Allahın rahmetinden ümidimizi kesmememizi ve günahlarımızı örterek tövbeleri kabul edeceğini ifade etmiştir. (Zümer/53)
Tövbenin kabul olmasının işareti o günahı bir daha yapmamaktır. Bu hali hayatımıza geçirerek Hz. Peygamberin (sav) de yaptığı gibi hergün tövbe istiğfar edelim.
Tâbe fiili dönmek ve tövbe etmek manasında olup tövbe kelimesi dilimize bu kökten geçmiştir. على harfiyle kullanıldığında Allah’ın tövbeleri kabul etmesi manasını kazanır.
Kelime fiilinin lugat manası duyum veya gözlem yolu ile insan idraki üzerinde kalıcı bir etki yapmaktır. Kulakla algılanan çeşidine kelam, göz ile algılanana kelm denir. Bu ikisi dışında gönülle algılanan kalbi ızdırap da olabilir. Burada kalbi olması, almak fiiline daha uygundur. Çünkü telakki basit bir alma ya da verme değil, bilinçli bir buluşma, kavuşmadır.
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ
Fiil cümlesidir. فَ istînâfiyyedir. تَلَقّٰٓى elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. اٰدَمُ fail olup damme ile merfûdur. مِنْ رَبِّه۪ car mecruru تَلَقّٰٓى fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. كَلِمَاتٍ mef’ûlun bih olup nasb alameti kesradır. Cemi müennes salim kelimeler hareke ile irablanır.
تَلَقّٰٓى fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil تَفَعَّلَ babındadır. Sülâsîsi لقي ‘dir.
Bu bab fiile, mutavaat, tekellüf, ittihaz, sayruret, tecennüb (sakınma) ve talep anlamları katar.
فَتَابَ عَلَيْهِۜ
Fiil cümlesidir. فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْهِ car mecruru تَابَ fiiline mütealliktir.
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.
هُ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ fasıl zamiridir. التَّوَّابُ kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ ikinci haberi olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl ( Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ - الرَّح۪يمُ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ
Ayet atıf harfi فَ ile önceki ayetteki istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ف َedatı zaman tertibi (fâ-i takibiyye/aralıksız sıralama) kullanımında kendisinden sonraki ögenin, öncekinin hemen ardından, araya süre girmeden gerçekleştiğini ifade eder. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Veciz ifade kastına matuf رَبِّه۪ izafetinde, Hz. Adem’e ait zamirin Rab ismine muzâfun ileyh olması ona tazim ve teşrif içindir.
Muzafun ileyh olan كَلِمَاتٍ ‘in nekreliği tazim ve kesret ifade eder.
‘’Kelimelerin telakkī edilmesinin’’ anlamı, onların alınıp kabul edilmesi ve öğrenildikten sonra onlarla amel edilmesidir. فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ ifadesinde اٰدَمُ kelimesi nasb edilerek ve كَلِمَاتٍ ref edilerek de okunmuştur. Buna göre kelimeler Âdem’e tebliğ edilip ulaştırılmış, ona yönelmiştir. Bu kelimeler [Ya Rabbi! Kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan, bize merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğrayanlardan olacağız.] (A‘râf 7/23) ifadeleridir. İbn Mes‘ûd (r.a.)’ın (v.32/652) şöyle dediği nakledilmiştir: Allah’a en sevimli olan sözler atamız Âdem’in hata işlediği zaman söylediği şu sözlerdir: ‘’Allah’ım! Sen her türlü noksan sıfattan münezzehsin, sana hamd ederiz. Senin ismin mübarektir, şanın çok yücedir. Senden başka ilâh yoktur. Ben nefsime zulmettim, beni bağışla, zira günahları senden başka bağışlayacak yoktur.’’ (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فَتَابَ عَلَيْهِۜ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Görüldüğü gibi sadece Hz. Âdem’in [Tövbesini kabul etti.] ifadesiyle yetinilmiştir. Çünkü eşi ve annemiz Hz. Havva da ona tabidir. Bu, her ikisi de tövbe ettiler anlamındadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen bu son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
اِنَّ ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve fasıl zamiri, müsnedin marife gelmesi sebebiyle çok sayıda tekid ve tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan التَّوَّابُ ve الرَّح۪يمُ۟ vasıflarının aralarında وَ olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Her ikisi de mübalağalı ism-i fail vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ kelimeleri de mübalağa kiplerindendir. O, tövbeyi çok çok kabul eden ve rahmeti bol olan demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında و olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.
الرَّح۪يمُ۟ - التَّوَّابُ kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ cümlesi, mesel tarikinde olmayan tezyîl olarak ıtnâb sanatıdır.
Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Önceki cümleyi tekid için gelir. Bu cümlede olduğu gibi mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.
هُوَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Ayrıca kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Çünkü haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur. التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ kelimeleri de mübalağa kiplerindendir. O, tövbeyi çok çok kabul eden ve rahmeti bol olan demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
“İbn Abbâs’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Hz. Âdem, Allah Teâlâ’ya cennetten neden çıkarıldığını sormuş, Allah Teâlâ ise yapmış olduğu günah sebebiyle olduğunu, eğer tevbe ederse kendisini yine cennete göndereceğini müjdeleyince Hz. Âdem (a.s) da tevbe etmiştir.” Görülüyor ki Nesefî bu iki esmâyı Hz. Âdem’ın (a.s) tevbe etmesiyle ilişkilendirip Allah Teâlâ’nın tevvâb ve rahîm esmâsıyla onun tevbesini kabul ettiğini vurgulamıştır. (Keziban Dut, Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlamında)
Bu cümle فَتَلْقى آدَمُ مِن رَبِّهِ sözüne tezyildir. Çünkü bu söz تابَ آدَمُ فَتابَ اللَّهُ عَلَيْهِ (Âdem tevbe etti ve Allah hemen onun tevbesini kabul etti.) takdirindedir. Tevvâb kelimesi kullarının çoğuna tevbe etmeyi ilham eder. Burada tevbe; tevbeye yöneltmek manasındadır ve tevbe edenin tevbesini kabul etmek manasında kinayedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tevvâb ismini الرَّحِيمَ ismi takip etmiştir. Çünkü rahîm ismi tevbenin illetidir. Kulunun tevbesini kabul etmek rahmetin göstergesidir. Aksi halde tevbe, tevbe edene bir fayda sağlamaz. Burada işlenmiş bir günah vardır ve Allah’ın adaletine göre cezalandırılması gerekir ama Allah’ın rahmeti adaletinin önüne geçmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Hatalarının ya da daha doğru ifadeyle günahlarının altında kıvrandığını görüyordu. Pişmanlığın oturduğu kalbiyle ağlıyordu. Yanına gidip yerden kaldırdı ve gözyaşlarını sildi. Abdest alıp yanına gelmesini rica etti. Geri geldiğinde, bir süre farklı konulardan konuştu. Sakinleştiğinden emin olunca, konuyu hz. Adem’e getirdi:
Mümin bir kul devamlı, hissettiği duyguları ve aklından geçenleri, Allah’ın rızasını kazanma vesilesine çevirme yöntemleri arayışında olmalıdır. Aksi takdirde, dünyayı seven ve hep daha fazlasını isteyen nefis kontrolü ele geçirir ve işi kendi lehine çevirir.
Pişmanlığın değerlendirilmesi de böyledir. Kimisi, oturur boş niyetlerle geçmişini düşünür ve ağlar durur. Engel olmazsa eğer, nefsi bu halini; ya tembel bir çaresizliğe ya da aman yeter pişkinliğine dönüştürür. Kimisi ise onu alır ve Allah’a koşar yani harekete geçer. Böylece Allah’ın izniyle: “Tövbe kapılarını açtıran ve Allah’ın rahmetine kavuşturan pişmanlığı bahşeden Allah’a hamd olsun.” der.
Hz. Adem’in ve zevcesinin pişmanlığı, belki de pişmanlıkların en ağrıydı. Sahip oldukları üstün nimetleri kaybettiler ve bildikleri ferah yerden, çetrefilli yeryüzüne düştüler. Tövbe ettiler ve Allah’ın mağfiretine kavuştular. Ancak, dünyada yaşamaya devam ettiler. Çoluk çocuğa karıştılar ve Allah’ın yardımıyla bir hayat imar ettiler.
Pişmanlık ya da diğer olumsuz hiçbir duygu, insanı olduğu yere çivileyen bir hal olmamalıdır. Bu nefsin ya da şeytanın vesveselerinin bir kandırmacasıdır. Aksine, Allah rızası için daha çok çabalamaya ve iki cihanı için çalışmaya teşvik eden bir hale dönüşmelidir. Öyle ki, kul hem diliyle, hem de hareketleriyle tövbe halinde yaşamalıdır.
Ey Allahım! Bizi çaresiz pişmanlıklardan koru ve rahmetinle kalplerimizdeki acıları dindir. Tembellikten ve pişkinlikten muhafaza buyur. Gönüllerimizi, Senin imanın ve huzurun ile doldur. Hakiki manada tövbe eden ve mağfiretine mazhar olan kullarından eyle. Günahlarımızı affet ve kusurlarımızın üzerini ört. Samimi niyetlerle, salih amellerimizi çoğaltmamız için yar ve yardımcımız ol.
Hz. Adem ile eşi hz. Havva’ya selam olsun. Allah’ın izniyle cennet bahçelerinde onlarla tanışmak ve muhabbet etmek nasip olsun.
Amin.
***
Hoş bir sohbette buluşan arkadaşların hepsi sırayla konuşuyordu. Yılların klasik sorusuyla meşgullerdi: “İnsanlık nereye gidiyordu?” Bir süre sonra ortamı bir sessizlik kapladı ve herkes en son konuşacak olan arkadaşlarını beklemeye başladı:
“Zayıf isim hafızamın kusuruna bakmayın ama geçenlerde Pakistanlı bir hocanın sohbetine denk gelmiş dinliyordum. Allah-u Teâlâ’nın meleklerine, yeryüzünde bir halife yaratacağını buyurduğu ayetlerle ilgili konuşuyordu. Böylesi üstün bir vazifeye insan seçilmişti. Meleklerin verdiği tepki ise öz ve netti. İnsanın alçalabileceği en kötü hali tasvir ederek şaşkınlıklarını belirtmişlerdi. Hz. Adem’i gördükten sonra ise hatalarını kabul etmişlerdi.
Doğru, insan çok rezil bir varlık haline dönüşebilecek bir kapasiteye sahip. Aynı zamanda, Allah’a kulluk ederek üstün mertebelere ulaşma kapasitesine de sahip. Yıllardır yeryüzünde yaşayan canlılar olarak kendimizi hala en iğrenç halimizle tasvir etmemizin ya da etrafımızdakileri aşağılamanın ya da daha çok izleniyor diye rezil senaryolu dizilerin amacı nedir? Her geçen dönem daha da umutsuz çizilen tabloları, çocuklarımızın düzelteceğini ummak biraz saflık değil midir? Çaresizliğin aşılandığı yerde umut, azim ve sabır yutulur gider.
Birbirimize yükselebileceğimiz dereceleri hatırlatma ve hayrı söyleme fırsatlarını değerlendirme zamanı geldi. Allah’ın bizde yarattığı potansiyele hakiki manada inandığımız zaman önce biz, sonra toplumlar değişecektir. Buna; Rasulullah (sav)’in yaşadığı dönem ve sahabilerin müslüman olduktan sonraki halleri en güzel örnektir. Bizi yaratan ve bize hakikati hatırlatmak için elçilerini gönderen Allah’a güvenmek, elimizden geleni yapmak ve yapacak nesilleri yetiştirmek dualarıyla ilerleme vakti geldi.”
Ey ilim ve hikmet sahibi olan Allahım! Bizi, Senin katında yükselen kullarından eyle. İki cihanda da alçalmaktan ve rezil hallere düşmekten muhafaza buyur. Şikayet yerine umutla yaklaşanlardan, çirkinlik yerine güzellikleri görenlerden ve batıl yerine daima hakikati seçenlerden eyle. Senin yolunda, Senin rızana layık kullardan olmamızı ve öyle kullar yetiştirmemizi nasip eyle ve bunu bize kolaylaştır, bizden kabul buyur.
Amin.