4 Mart 2024
Bakara Sûresi 38-48 (6. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 38. Ayet

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعاًۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ٣٨


“İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 قُلْنَا dedik ق و ل
2 اهْبِطُوا inin ه ب ط
3 مِنْهَا oradan
4 جَمِيعًا hepiniz ج م ع
5 فَإِمَّا zaman
6 يَأْتِيَنَّكُمْ size geldiği ا ت ي
7 مِنِّي benden
8 هُدًى bir hidayet ه د ي
9 فَمَنْ kimler
10 تَبِعَ uyarsa ت ب ع
11 هُدَايَ benim hidayetime ه د ي
12 فَلَا artık yoktur
13 خَوْفٌ bir korku خ و ف
14 عَلَيْهِمْ onlara
15 وَلَا ve olmazlar
16 هُمْ onlar
17 يَحْزَنُونَ üzülenlerden ح ز ن

Heda çölde yolunu bulan demektir. Bir kişi çölde yolunu bulursa kurtuluşa erebilir. Çölde yolunu şaşıran ise, hangi yöne giderse gitsin artık kurtuluşa eremez.

O halde, ancak o yol göstericinin arkasından giderek kişinin hem dünyası hem de ahireti kurtulmuş olur. Artık o kişilere bir korku ve üzüntü yoktur. Burada korku havf kelimesi ile ifade edilmiş olup, kişinin kendi zayıflığından kaynaklanan korku manasındadır.

Bunun için Hz Peygamberin (sav) bir duası vardır: Allahumme cealna min elleziyne la havfun aleyhim ve la hum yahzenun. / Ey Allahım; bizi, kendilerine korku ve mahzunluk olmayanlardan eyle. Bu duayı her zaman okuyalım.

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ

Fiil cümlesidir. قُلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl  اهْبِطُوا مِنْهَا ‘ dır. قُلْنَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

اهْبِطُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  اهْبِطُوا  fiiline mütealliktir. جَم۪يعًا  hal olup fetha ile mansubdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim). Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ

 

Fiil cümlesidir. فَ  istînâfiyyedir. اِمَّا  lafzında, şart harfi olan  إنْ  harfi, مَّا ’ya idgam edilmiştir. مَّا , zaide olup fiilin başındaki şart manasını, fiilin sonundaki  نَّ  da fiili tekid etmektedir. 

يَأْتِيَنَّ  şart fiili olup, fetha üzere mebni muzari fiildir. Mahallen meczumdur. Fiilin sonundaki  نَ, tekid ifade eden nûn-u sakiledir. Muttasıl zamir  كُمْ  mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. 

مِنّ۪ي  car mecruru  يَأْتِيَنَّ  fiiline mütealliktir. Sonundaki  نِ  vikayedir. هُدًى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir.

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

مَنْ  iki muzari fiili cezm eden şart ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur. Şart ve cevap cümlesi, mübteda  مَنۡ ‘ nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَبِعَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. هُدَايَ  mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

Tekid nunları, bitiştikleri fiile istikbal manası kazandıran bir edatın veya durumun bulunması halinde muzari fiilin sonuna gelirler. (Soru, arz, tekid lamı, ummak, teşvik, nehiy, temenni ve yemin gibi.)

Şart ve cevap fiilleri mazi de muzari de gelebilir. Ancak aslolan ikisinin de muzari gelmesidir. Cevap cümlesi ise mazi ve muzari cümleleriyle gelebildiği gibi diğer cümlelerle de gelebilir. 

Cevap cümlesi; başına hiçbir edat gelmeyen olumlu mazi ve muzari olarak geldiğinde başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez. Ayrıca  لَمْ  (cahd-ı mutlak) ve  لَا  (nefyi istikbal) ile menfi olan muzari olarak geldiğinde de umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelmez, bunun haricinde gelen cümle çeşitlerinde ise umumiyetle başına cevap (rabıt  ف ’si) gelir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

فَ  şartın cevabının başına gelen rabıta harfidir. 

İsim cümlesidir. لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır.  خَوْفٌ  mübteda olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمْ  car mecruru mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. 

وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  zaid harftir. لَا  nefy harfinin tekrarı olumsuzluğu tekid içindir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. يَحْزَنُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَحْزَنُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Kemal-i ittisal sebebi ile fasıl yapılmıştır. (Min Garîbi Belâgati'l Kur'âni'l Kerim, Ruveyni, soru; 478)

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder. 

قُلْنَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

جَم۪يعًا  haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

قُلْنَا اهْبِطُوا  ifadesinin ayette tekrarlanması hem tekid, hem de devamında gelen  فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي (tarafımdan bir kılavuz gelirse)… ifadesine girizgâh olması içindir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اهْبِطُوا  fiili ikil değil, çoğuldur. Şeytan’a, Hz. Âdem ve zevcesine yöneliktir.

Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrai, Beyanî Tefsir Yolu c. 2, s. 467)

Hemen sonra Allah Teâlâ, ... فَإِمَّا یَأۡتِیَنَّكُم مِّنِّی هُى  sözünde kendisinden tekil zamirle bahsetmektedir. Azamet zamirinden, mütekellim zamirine geçiş, iltifat sanatıdır.

فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

فَ , istînâfiyyedir.  اِمَّا , şart harfi,  إنْ  ve tekid ifade eden zaid  ما ’dan oluşmuştur.

Şart cümlesi olan  يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى  muzari fiil sıygasında, faide-i haber inkârî kelamdır. Fiil nun-i sakile ile tekid edilmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنّ۪ي , ihtimam için, fail olan  هُدًى ‘e takdim edilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

هُدًى ‘deki nekrelik tazim ifade eder.

فَ  karinesiyle gelen  إنْ ‘in cevap cümlesi   فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ , şart üslubunda haberî isnaddır. Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.

 مَنِ اتَّـبَعَ هُدَايَ  şart cümlesidir. Şart ismi  مَنِ  mübteda,  اتَّـبَعَ هُدَايَ  cümlesi, haberdir. Müsnedin muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Veciz ifade kastına matuf  هُدَايَ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan هُدَا , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Rabıta harfi  فَ  ile gelen  فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesi,  مَنْ ‘in cevabıdır. Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Mübteda olan  لَا خَوْفٌ ’un haberi mahzuftur.  عَلَيْهِمْ , bu mahzuf habere müteallıktır. Müsnedün ileyh olan  خَوْفٌ ’daki tenvin, nev ve kıllet içindir. Yani “herhangi bir korku” demektir. Bilindiği gibi nefy siyakta nekre umum ifade eder.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil cevap cümlesi, şart üslubunda gelmiş, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

وَ ’la öncesine atfedilen  وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümledeki  لَا , olumsuzluğu tekit için tekrarlanmıştır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Haber olan  يَحْزَنُونَ , muzari fiil cümlesi şeklinde gelerek teceddüt ve istimrar ifadesiyle birlikte hükmü takviye etmiş, müsnedün ileyhin nefy harfinden sonra gelmesi de tahsis ifade etmiştir. Kasr, mübteda ve haber arasındadır.  هُمُ , maksur/mevsûf,  يَحْزَنُونَ  maksurun aleyh/sıfat, olmak üzere, kasr-ı mevsûf ale’s-sıfattır. Yani müsnedün ileyhin, bu müsnede has olduğu ifade edilmiştir. Böylece Allah Teâlâ, onların mahzun olmayacaklarını çok kesin bir şekilde bildirmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, isim cümlesi ve kasr tekid edilen bu ve benzeri cümleler çok muhkem/sağlam cümlelerdir.

خَوْفٌ - يَحْزَنُونَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَحْزَنُونَ  kelimesinde müennesin müzekkere katılması yoluyla tağlîb sanatı vardır.

Tekid nûnu çoğu zaman sarih kasem, gizli kasem ve nehiyden sonra gelir. Hal ve istikbal ifade eden muzari fiilin manasını sadece istikbal anlamına hamleder ve bu  ن , َّfiilin üç defa tekidini sağlar. (Kur’an’da Tekid Üslupları ve Çeşitleri Mehmet Altın Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2017/3)

هُدًى - هُدَايَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي  Bu şartın cevabı, cevabı ile birlikte ikinci şarttır. Yani (kim benim kılavuzuma uyarsa, artık onlar için herhangi bir korku söz konusu değildir) ifadesidir. Ayetteki mana, “sizlere gönderdiğim bir peygamber, ona inzâl ettiğim bir kitap ve benden size bir hidayet gelirse” şeklindedir. Bunun delili ise, ayette, وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا  [Nankörce inkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar] ifadesinin (sonraki ayetteki) فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ [kim benim kılavuzuma uyarsa] ifadesine karşıt olarak kullanılmış olmasıdır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayrıca  هدي’ deki nekralık, tazim ifade eder. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 483)

Şayet ‘’ayette neden  فَإِمَّا یَأۡتِیَنَّكُم  denilerek şüphe ifadesi kullanılmıştır; oysa hidayetin geleceği kesin değil midir?’’ dersen, şöyle derim: Bunun sebebi, Allah’a ve tevhide imanın peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların inzâl edilmesi şartına bağlı olmadığını, Allah hiçbir peygamber göndermeyecek ve hiçbir kitap inzâl etmeyecek olsa dahi kendisine ve tevhide iman etmenin, Allah tarafından insanlara verilmiş olan akıl ve tabiata yerleştirilmiş olan deliller, insanlara verilmiş olan nazar ve istidlal imkânı sebebiyle, zorunlu olduğunu bildirmektir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

مَنْ تَبِعَ هُدَايَ  ibaresindeki, هُدَايَ  aslında هداي  şeklinde esrelidir. -Benim- iyelik eki yani  ي gelince böyle üstün okunmuştur. Başka harf olsaydı esrelenecekti.

Burada  ولاهم يحزنون  cümlesinde,  هم  munfasıl zamirinin kullanılışında kasr vardır. “Sadece Allah’ın hidayetine tabi olanların mahzun olmayacaklarını, başkalarının değil’ manasını vermektedir. Muzari fiilin başına nefy harfinin dahil olması ile de devam ve istimrar manası kazanmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 489)

وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ  ibaresinden korku ve hüznün devamlı olmayacağı değil, fakat hiçbir zaman olmayacağı anlamı çıkarılmıştır. Çünkü burada nefy harfi  لَا  her ne kadar geniş zaman fiiline dahil olmuşsa da makamın gereği olarak devamlılık ifade eder. (Ebüssuûd, Maide Suresi, 69)

خوف  ve  حزن  arasındaki fark:  خوف , insanın gelecekte olacak (henüz meydana gelmemiş) bir işten dolayı kederlendirmesi, حزن  ise geçmişte bir şeyi kaçırmasından dolayı kederlenmesidir. Burada ayrıca  خوف  kelimesinin önce  حزن  kelimesinin sonra zikredilmesinde bir incelik vardır. Şöyle ki gelecekte meydana gelecek bir şeylerden korkmak, geçmişte olmuş olanlarınkinden daha şiddetlidir. Bu nedenle  خوف , önce zikredilmiştir. Yine burada  خوف  ve  حزن  kelimelerinde kinaye vardır.  خوف , günahlardan dolayı cezalandırılmayacaklar,  حزن  de sevaplarından da mahrum bırakılmayacaklar manasında kinaye yapılmıştır. Ayrıca sonrasında gelen والذين كفرو ا و كذبوا  باياتنا اولئك اصحاب النار هم غيها خالدون  ayetiyle de mukabele sanatı oluşmuştur. Böylelikle muttakilere verilen karşılık ile sonrasında kâfirlere verilecek ceza da zikredilerek aralarındaki fark tamamen beliğ bir şekilde beyan edilmiştir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 490)

Burada isim cümlesi olarak gelmiş iki cümle; kendilerine müjde verilen muhsinlerin hallerini toplu olarak ifade eden bir kelamdır. Bu kelamda, hüsnü intiha olduğunu söleyebiliriz. Son derece kısa ve kolay olarak tanımlayabiliriz. İbarenin başındaki  فَ harfi, şart ifade eden ism-i mevsûlün haberinin başına gelmiştir. Bunun faydası da haberin mübtedaya isnadını tekid etmektir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri 7, Ahkaf/13, S. 142)

Cevap cümlesi olan  لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ , Kuran-ı Kerim’de Bakara 62,112, 262, 274, 277, Maide 69, Enam 48, Araf 35, Yunus 62 ve Ahkâf 13. ayetlerde aynen tekrarlanmıştır.Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Bakara Sûresi 39. Ayet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟  ٣٩


İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَالَّذِينَ ve kimseler
2 كَفَرُوا inkar eden ك ف ر
3 وَكَذَّبُوا ve yalanlayan ك ذ ب
4 بِايَاتِنَا ayetlerimizi ا ي ي
5 أُولَٰئِكَ işte onlar
6 أَصْحَابُ halkıdır ص ح ب
7 النَّارِ ateş ن و ر
8 هُمْ onlar
9 فِيهَا orada
10 خَالِدُونَ ebedi kalacaklardır خ ل د
Nar ateş demektir. Cehennemin isimlerinden biri olmuş ama bu kelimede ateş manası ön plandadır. Demek ki bu fiil ateşi gerektiren bir suçtur. Ateşle cezalandırmak gerekiyor. Cehennem daha genel bir tabir. Cehennemde çeşitli azap bölümleri vardır.

Kezibe; yalan söyledi, kezzebe;yalanladı demektir. Her zaman Kur’ân’da Allah ve ahiret hakkında kullanılmıştır.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا

İsim cümlesidir. Atıf harfi  وَ ‘ la önceki ayetteki  فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ  cümlesine matuftur. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası كَفَرُوا ’ dur. İrabtan mahalli yoktur.

 

كَفَرُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. كَذَّبُوا  atıf harfi  وَ ‘ la makabline matuftur. 

كَذَّبُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِنَٓا  car mecruru  كَذَّبُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  نَٓا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

كَذَّبُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındadır. Sülâsîsi, كذب ’dir. 

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.Tef’il babının en yaygın anlamı teksirdir.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

 

Cümle, الَّذ۪ينَ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

İsim cümlesidir. İşaret ismi  اُو۬لٰٓئِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَصْحَابُ النَّارِ  haberi olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. النَّارِ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟  cümlesi, اَصْحَابُ  veya  النَّارِ ‘ın hali olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. ف۪يهَا  car mecruru خَالِدُونَ ’ye mütealliktir. خَالِدُونَ۟  haber olup, ref alameti و ' dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle irablanır. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَالِدُونَ , sülâsi mücerredi  خلد  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada isim cümlesi, inşâ cümlesine atfedilmiştir. İnşâ cümlesinin haberî manada olması, isim cümlesinin şart cümlesine atfını mümkün kılmıştır.

Mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , mübteda konumundadır. Mevsulü her zaman takibeden sılası olan  كَفَرُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

Cümlede müsnedün ileyhin ism-i mevsûl ile marife olması, arkadan gelen habere dikkat çekmek ve inkâr edenleri tahkir içindir.

و ’la sılaya atfedilen  وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا  cümlesi de aynı üsluptadır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

كَذَّبُوا  fiili  تفعيل  babındandır.  تفعيل  babının en yaygın anlamı teksirdir. 

كَذَّبُوا  fiiline müteallik olan  بِاٰيَاتِنَا  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  اٰيَاتِ , şan ve şeref kazanmıştır.

Mübtedası işaret ismi olan اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ  cümlesi  الَّذ۪ينَ  için haberdir. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Müsnedin, izafetle marife olması az sözle çok şey anlatmak amacına matuftur. Ayrıca muzafı ve müsnedün ileyhi de tahkir ifade eder. Çünkü müsnedin tahkir anlamlı bir kelimeye muzâf olması müsnedün ileyhin de tahkirine sebeptir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَذَّبُوا - كَفَرُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اَصْحَابُ النَّارِۚ [Ateş ashabı] ifadesinde istiare vardır. Cehennemde kalış, arkadaşlığa benzetilmiştir. Arkadaşlar birbirinin karakterini taşır.

اَاَصْحَابُ النَّارِ  [Ateş ashabı] ibaresindeki  اَصْحَابُ  kelimesinin kökü  صحب ’ dir. Sahip, yer veya zaman bakımından başkasından ayrılmayan demektir. Bu birliktelik bedenle veya destekle olabilir. Peygamberimizin sahabesi ifadesi de aynı kökün türevidir. Bir şeye sahip olmayı da Türkçede kullanıyoruz. Sohbet de aynı kelimeden dilimize geçmiştir.  اصحاب النار [cehennem ashabı] derken işte bu ayrılmama, bu kimselerin adeta ateşle hemhal oluşu vurgulanmaktadır. 

Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Ateşe aid zamirin dahil olduğu  ف۪يهَا ‘ daki  ف۪ي  harfinde istiare-i tebeiyye vardır.  ف۪ي  harfindeki zarfiyet manası dolayısıyla  ateş, içine girilebilen bir şeye benzetilmiştir. Burada  ف۪ي  harfi kendi manasında kullanılmamıştır. Çünkü  ateş, hakiki manada zarfiyeye yani içine girilmeye müsait değildir. Mübalağa için bu üslup kullanılmıştır.

Önceki ayetteki  تَبِعَ هُدَايَ  cümlesiyle  وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا  cümlesi arasında mukabele vardır.

Bu  وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا  cümlesi öncesinde gelen müfred cümleye atfedilmiştir. Halbuki bu cümle de  والذي كفر وكذب  şeklinde gelebilirdi. Bunun sebebi, küfredenlerin ve yalancıların Allah’ın hidayetine tabi olanlardan daha çok olduğuna işaret etmektir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru, 493)

هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ  cümlesi,  اَصْحَابُ  veya  النَّارِ ‘ın hali olarak nasb mahallindedir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  ف۪يهَا , ihtimam için, amili olan  خَالِدُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

خَالِدُونَ  lafzı, ism-i fail olarak gelmiştir. İsm-i fail, ism-i mef’ûl ve masdarlar zamandan bağımsızdır. خلد  aslında uzun bir zaman dilimi demektir, ama daha çok çokluktan kinaye olarak ‘kalıcı’ anlamında kullanılır. Üstelik bu kalıp da onun bu anlamını pekiştirmektedir. 

Onların ateş halkı ve orada ebedi kalıcı olma özelliklerinin belirtilmesi taksim sanatıdır.

Bu cümle, öncesine fasılla bağlanmıştır. Sebebi, kemâl-i ittisâldir. Sanki ikinci cümle, birinci cümleyi açıklayan bir konuma konulmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, 1631 Soru ve Cevap, Soru 501)

هم فيها خالدون cümlesinde izafî kasır vardır. Yahudilerin ateşte ebedi kalmayacaklarına olan inançları ters çevrilerek orada ebedi kalacakları ifade edilmiştir.  (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;724) 

Bu cümle, Kur’an-ı Kerim’in  birçok suresinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir.

Bakara Sûresi 40. Ayet

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ  ٤٠


Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا بَنِي oğulları ب ن ي
2 إِسْرَائِيلَ İsrail
3 اذْكُرُوا hatırlayın ذ ك ر
4 نِعْمَتِيَ ni’metleri ن ع م
5 الَّتِي o ki;
6 أَنْعَمْتُ ni’metlendirdim ن ع م
7 عَلَيْكُمْ sizleri
8 وَأَوْفُوا ve tutun و ف ي
9 بِعَهْدِي bana verdiğiniz sözü ع ه د
10 أُوفِ ben de tutayım و ف ي
11 بِعَهْدِكُمْ size verdiğim sözü ع ه د
12 وَإِيَّايَ ve sadece benden
13 فَارْهَبُونِ korkun ر ه ب

Allahu Teala’ya verilen ahdin Kur’âna inanmak olduğu söylenmiştir. Allah’ın bizlere lütfettiği nimetlerini hatırlamamız bizim için çok önemlidir. Şükrümüzü artırır. Ayrıca İbrahim Suresi 7. ayetinde şükrün; nimetin artma sebebi olduğu ifade edilmiştir.

Günümüzde çeşitli sorunlarını psikologlarla görüşerek çözmek isteyen birçok danışandan, sahip olduğu nimetleri alt alta yazarak sıralaması istenmektedir. Aslında amaç ne kadar çok nimetin bize verildiğinin ve sahip olduğumuz maddi ve manevi zenginlikleri kabullenmeye kendimizi ikna etmektir. İşte Yüce Allah bize bu ayette sözkonusu metodu zaten önermiştir.  

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ


يَا  nida harfidir.  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  münadadır. بَن۪ٓي  muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı  اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ  ‘ dır. 

Fiil cümlesidir. اذْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتِيَ  mef‘ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri يَ ’sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

الَّت۪ٓي  müfred müennes has ism-i mevsûl  نِعْمَتِيَ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْعَمْتُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْعَمْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  اَنْعَمْتُ  fiiline mütealliktir. اَوْفُوا  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la nida cümlesine matuftur. 

اَوْفُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِعَهْد۪ٓي  car mecruru  اَوْفُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamiri يَ ’sı muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

فَ  karînesi olmadan gelen  اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Takdiri  إن توفوا  (Vefalı olursanız) şeklindedir. 

اُو۫فِ  illet harfinin hazfıyla meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنا ’ dir. بِعَهْدِ  car mecruru  اُو۫فِ  fiiline mütealliktir.  Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

و  atıf harfidir. Munfasıl zamir  اِيَّايَ  takdir edilmiş bir fiilin mukaddem mef‘ûlün bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, ارهبوا  (Korkun) şeklindedir.

فَ  atıf harfidir. Zaid olması da caizdir. ارْهَبُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. Burada bir ي  harfinin mahzuf olduğuna işaret etmek için fiilin sonunda bulunan  نِ harfinin harekesi esre gelmiştir.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  [Ey İsrailoğulları!] ifadesinde İsrail’den kasıt Hz. Yakup (a.s)’dır. Bu, Hz. Yakub (a.s)’ın lakabıdır. Bunun manası, kendi dillerinde yani İbranicede, “Allah'ın seçkin kulu” ya da “Allah'ın kulu” şeklindedir.

اِسْرَٓاء۪يلَ  kul veya seçkin demektir, İbranicede Allah demektir. Kelime gayri munsarıftır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Bu ayette yer alan  عَهْدِ  kelimesi masdar bir kelimedir. Dolayısıyla bu, bazen muahide yani failine ve bazen de muahede yani mef‘ûle, kısaca hepsine muzâf olabilir. (Ebü’l-Berekât Hâfızüddîn Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl ve ḥaḳāʾiḳu’t-teʾvîl)

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَوْفُوا  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  وفي ’dır. 

اَنْعَمْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نعم ‘dir.

İf’al babı fiille ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekana duhul, temkin (imkan sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ 

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan  اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

نِعْمَتِيَ  için sıfat konumunda olan müfret müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ٓي  ‘nin sılası olan اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي  cümlesi nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi kükümde ortaklıktır. İki cümle arasında inşâî olmak bakımından mutabakat vardır.

Cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتِيَ  ve  بِعَهْد۪ٓي  izafetlerinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  نِعْمَتِ  ve  عَهْد۪ٓ  tazim ve şeref kazanmıştır. 

ف  karinesi olmadan gelen  اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Takdiri  إن توفوا  (Vefalı olursanız) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır.

Şart edatı ile fiilin hazfi, talep ifade eden fiillerden sonra mecburidir. «- bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin..» (Âl-i İmrân, 31.) ayeti buna misaldir. Bu ayette hazif ‘’eğer bana uyarsanız’’ şeklindedir. (Suyûtî, İtkân fî Ulûmi’l Kur’an, c. 2, s.172)

عَهۡدِ  kelimesi siyaktaki önemine binaen tekrarlanmıştır. Bu tekrarda cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

نِعْمَتِيَ - اَنْعَمْتُ  ve  اَوْفُوا - اُو۫فِ  gruplarındaki kelimeler arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kur’an-ı Kerim’de  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  (İsrailoğulları) nidası çok sayıda ayette geçmektedir. Bu ismin ilk defa geçtiği ayet budur.

Kur’an’da Yahudiler ismi de geçer ama daha çok  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  ismi geçmiştir.

Yahudi; Yahuda adında bir fakihe mensup demektir.

İsrail; Allah’ın temiz ve seçkin kulu demektir. (Yakup (as)’ın bir ismi de İsrail’dir.) Yakup (as)’ın temizliği vurgulanmıştır. Böylece ümmetinin de ona uygun hareket edip iman etmeleri teşvik edilmiştir.

بَن۪ٓي , kelimesinin aslı  بنون  şeklindedir. بنون ; kelimesi, إبن  kelimesinin çoğuludur. Münada olunca  بنين  şeklini alır. Muzâf olunca da ن  harfi düşmüştür. Burada bir nida vardır, nidadan sonra gelen kelime nasb olmuştur. Genelde Kur’an’da bu kelime hep nasb durumdadır. Çünkü hep hitap şeklinde gelmiştir. Sadece bir yerde  بنو  olarak gelmiştir. O da Yûnus/90 ayetidir.  قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ  [(Firavun): «Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.]

Nimeti hatırdan çıkarmamalarının istenmesinden maksat bu nimetlere önem vermeleri, tazim etmeleri, şükrünü eda etmekten geri durmamaları ve o nimetleri veren kudrete itaat etmeleridir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  [Ey İsrailoğulları!] ifadesinde İsrail’den kasıt Hz. Yakup (a.s)’dır. Bu, Hz. Yakub (a.s)’ın lakabıdır. Bunun manası, kendi dillerinde yani İbranicede, “Allah'ın seçkin kulu” ya da “Allah'ın kulu” şeklindedir.

اِسْرَٓاء۪يلَ  kul veya seçkin demektir, İbranicede il; Allah demektir. Kelime gayri munsarıftır. Çünkü kendisinde hem alemlik (özel isim olma vasfı) ve hem de ucmelik vasfı (yani Arapça olmama vasfı) bulunmaktadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu ayette yer alan  عَهْدِ  kelimesi masdar bir kelimedir. Dolayısıyla bu, bazen muahide yani failine ve bazen de muahede yani mef‘ûle, kısaca hepsine muzâf olabilir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bu surede, Hz Adem kıssasının hemen arkasından, İsrailoğullarının kıssasının geldiği görülür. Bunun sebebi, “onlar da bu kadar verilen nimetlere rağmen küfrettiler ve iman nimetinden mahrum kaldılar” manasına işaret etmektir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru; 502)

نِعْمَتِيَ  [Benim nimetim] nimet kelimesinin Allah'a izafesinde, ni­metin değerinin büyüklüğüne, bolluğuna ve güzelliğine işaret vardır. Çünkü bu tür izafet, Allah'a izafe edilen şeyin şereflendirildiğini gösterir.  بيت الله (Allah'ın evi), ناقة الله (Allah'ın devesi) izafetlerinde olduğu gibi. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)

نِعْمَتِ  kelimesi, Kur'an-ı Kerim’de 47 defa tekil olarak gelirken, sadece üç yerde çoğul kullanılmıştır. Bunun inceliği, “Allah’ın tek bir nimeti bile, çok büyüktür, saymakla tükenmez. Bu nimetin büyüklüğü ve şerefi, o nimeti veren büyük yaratıcıdan kaynaklanmaktadır” anlamında gizlidir. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru;510)

“Size lütfettiğim nimetler”, mealindeki ilâhi beyanda yer alan nimetlerden şu hususları anlamak mümkündür. Birincisi, Allah sizden peygamberler ve hükümdarlar yapmıştır, şu ilahi beyanda ifade edildiği üzere: "Musa kavmine şöyle demişti: 'Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimetleri hatırlayın, çünkü O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar yaptı"

Nitekim şöy­le denilmiştir: Hz. Yakup'dan İsa (a.s) zamanına kadar gelen bütün peygamberler İsrailoğullarındandı. İkinci bir yoruma göre ise aziz ve celil olan Allah'ın kimseye vermediği çeşitli nimetlerdir, "insanlardan hiçbirine vermediklerini size lütfetmiştir". Mesela; kudret helvası, bıldırcın eti, bulutla gölgelendirme, herkesin elbisesi­nin, boyu kadar uzaması gibi. Nakillerde şöyle belirtilmiştir: İsrailoğulları'nın elbiseleri boyları kadar uzayıp tamamlanıyor, eskimiyor ve kirlenmiyordu. İşte bu kendilerinden başka hiçbir kimseye tanınmayan ilahi bir imkandı.

Bunun yanında ayette söz konusu edilen nimetin, israiloğulları'nın Firavun ve taraf­tarlarının işkencesinden kurtulması manasına gelmesi de muhtemeldir. “Ve sizi diğer kavimlere göre daha üstün bir konuma getirdim”. Denildi ki İsrailoğulları yeryüzünde bulunan bütün canlılara şu yönlerden üstün kılın­mıştır: Asıl madde açısından hayvanlara, peygamberler nesli olma açısından cinlere ve iman etmeleri açısından diğer insanlara. Onların herkese göre daha üstün kılınışı başka şekillerde de yorumlanabilir: Yukarıda değindiğimiz üzere peygamberlerin kendi nesillerinden gelmesi, düşmanlarının elinden kurtarılıp gözleri önünde onların helak edilmesi, denizin yarılıp kendilerinin geçmesi ve düşmanlarının burada boğulup kalması gibi; bu sonuncusu nimetlerin en büyüklerinden biridir: Düşmanının yok olduğunu göreceksin, sen ise ayrı bir yerde bulunup zarar görmeyeceksin. (Ebu Mansur el-Matürîdi,Te'vilatül Kur'an)

اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  ibaresi Fatiha’da geçmiştir.Tekrir ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Oradan buraya kadar olan bölümde anlatılanları hatırlatır. ‘’Şimdi bu ayetimi anla’’ manasındadır.

عَهۡد kelimesi hem ahdi yapana hem de ahde konu olan şeye izafe edilebilir. Mükâfat ve sevap vaad etmek, müşâkele olarak “ahde vefa” şeklinde ifade edilmiştir.

وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

 

Ayetin son cümlesi hükümde ortaklık nedeniyle nidanın cevabına atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümlede icâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

اِيَّايَ , takdiri  ارهبوا  olan fiilin mukaddem mef’ûlüdür. Cümlenin takdiri  إيّاي ارهبوا  [Sadece benden korkun] şeklindedir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümledeki takdim kasr ifade eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, ve Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) Kasr, mef’ûl ve fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِيَّايَ , maksurun aleyh/mevsûf, فَارْهَبُونِ  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Yani fiilin, takdîm edilen bu mef’ûle has olduğu ifade edilmiştir. Sadece ve sadece benden korkun anlamındadır.

Ayette  ارْهَبُونِ  fiilinin mef‘ûlü olan  اِيَّايَ  mansub munfasıl zamiri fiilden önce zikredilmiştir. Ayrıca fiilin sonunda yer alan meksur nun-u vikaye ( ن ) burada mahzuf bir mütekellim zamirin  ى  bulunduğuna delalet etmektedir. Yani mef‘ûl hem fiile takdim edilmiş hem de tekid gayesiyle fiilden sonra tekrar zikredilmiştir. Bu durum da ifadede güçlü bir tahsis oluşmuştur. Buna göre cümlenin anlamı sadece ve sadece benden korkun, başkasından değil şeklindedir. Beyzâvî’nin ayetteki tahsisle ilgili beyanı şöyledir: “Bu kalıp  وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ tahsis ifade etmede  اِيَّاكَ نَعْبُدُ (Fatiha, 1/5) ifadesinden daha kuvvetlidir. Çünkü bunda mef‘ûlün tekrarıyla  اِيَّايَ فَارْهَبُونِ  beraber, sözün şart manasını içerdiğini gösteren ceza (cevap) فَ ‘ si de vardır. Sanki şöyle denilmiştir: إن كنتم راهبين شيء فَارْهَبُونِ (Eğer bir şeyden korkacaksanız benden korkun.) (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

فَارْهَبُونِ  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Cümleye dahil olan  فَ , tekid ifade eden zaid harftir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَارْهَبُونِ  kelimesinin sonundaki esre mütekellim zamirinden ivazdır.  نِ  ise nun-u vikayedir.

Zuhaylî’ye göre ayet-i kerimenin sonundaki  فَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ  ifadesinde gaib kipinden mütekellim sıygasına geçiş yapılmak suretiyle iltifat vardır. Bu, korkutma ve mehabette mübalağa ve maksadı açıkça ifade etmek için yapılmıştır. Sanki şöyle buyrulmuştur: “İşte o tek olan ilâh benim, öyleyse başkasından değil yalnızca benden korkun.”

Zemahşerî de: “Bu ifade kelamın gaibden tekellüm sıygasına nakledilmesidir. Burada galip olan mütekellim olduğu için bu geçiş caiz olmuştur. Bu üslup iltifat yollarından biri olup korkutma hususunda  وَاِيَّاهُ فَارْهَبُوهُ  ifadesinden ve öncesinin mütekellim sıygasıyla gelmesinden daha beliğdir.” demektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Zuhaylî’nin Tefsiru’l Münir Adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Bakara Sûresi 41. Ayet

وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقاً لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَناً قَل۪يلاًۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ  ٤١


Elinizdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğimize (Kur’an’a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَامِنُوا ve inanın ا م ن
2 بِمَا şeye
3 أَنْزَلْتُ indirdiğim ن ز ل
4 مُصَدِّقًا doğrulayıcı olarak ص د ق
5 لِمَا bulunanı
6 مَعَكُمْ sizin yanınızda
7 وَلَا
8 تَكُونُوا ve olmayın ك و ن
9 أَوَّلَ ilk ا و ل
10 كَافِرٍ inkar eden ك ف ر
11 بِهِ onu
12 وَلَا
13 تَشْتَرُوا ve satmayın ش ر ي
14 بِايَاتِي benim ayetlerimi ا ي ي
15 ثَمَنًا bedele ث م ن
16 قَلِيلًا azıcık ق ل ل
17 وَإِيَّايَ ve benden
18 فَاتَّقُونِ sakının و ق ي

وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ

Fiil cümlesidir. Atıf harfi وَ  ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur. 

اٰمِنُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَٓا  müşterek ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْزَلْتُ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur. Aid zamir mahzuftur. Takdiri, بما أنزلته  şeklindedir. 

اَنْزَلْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. مُصَدِّقًا  kelimesi  اَنْزَلْتُ ‘deki zamirin hali olup fetha ile mansubdur. 

لِ  harf-i ceri zaiddir. مَٓا müşterek ism-i mevsûl  مُصَدِّقً ‘ 'nın mef'ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Mekân zarfı  مَعَ  mahzuf sılaya mütealliktir. Takdiri, للذي وجد معكم (Onunla birlikte bulunan kimseye) şeklindedir. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. لَا تَكُونُٓوا  cümlesi, atıf harfi وَ  ‘la  اٰمِنُوا ‘ya matuftur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

لَا nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَكُونُٓوا  nakıs,  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı تَكُونُٓوا  ‘nin ismi olarak mahallen merfûdur. اَوَّلَ  kelimesi  تَكُونُٓوا  ‘nin haberi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. كَافِرٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. بِه۪  car mecruru  كَافِرٍ ’ e mütealliktir. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

İsmi failin fiil gibi amel şartları şunlardır:  1. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.  2. Haber olmalıdır.  3. Sıfat olmalıdır.  4. Hal olmalıdır. 5. Kendisinden önce nefy (olumsuzluk) edatı bulunmalıdır. 6. Kendisinden önce istifham (soru) edatı bulunmalıdır.

Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir. Bu amel şartlarından birini taşıyan ismi fail kendisinden sonra fail ve meful alabilir. Bu fail veya meful bazen ismi failin muzafun ileyhi konumunda da gelebilir. İsmi fail tercüme edilirken umumiyetle muzari manası verir. Nadiren mazi manası da olabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْزَلْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نزل ’dir. اٰمِنُوا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أمن 'dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

كَافِرٍ , sülâsi mücerredi  كفر  olan fiilin ism-i failidir.

مُصَدِّقًا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan tef’il babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ

Fiil cümlesidir. لَا تَشْتَرُوا  cümlesi, atıf harfi وَ  ‘la  اٰمِنُوا ‘ ya matuftur. 

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır تَشْتَرُوا  fiili   نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَات۪ي  car mecruru, تَشْتَرُوا  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Mütekellim zamiri  ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

ثَمَنًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. قَل۪يلًاۘ  kelimesi, ثَمَنًا  ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

وَ  atıf harfidir. Munfasıl zamir  اِيَّايَ  takdir edilmiş bir fiilin mukaddem mef‘ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. Takdiri, اتقوا  şeklindedir. 

فَ  atıf harfidir. Zaid olması da caizdir. اتَّقُونِ  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Sonundaki نِ  vikayedir. Mütekellim zamiri  ي  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

تَشْتَرُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi شري  ’dir. 

اتَّقُونِ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi وقي  ’dir.İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur. 

İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır. 

قَل۪يلًا ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ

Ayet, önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا  başındaki harf-i cerle birlikte  اٰمِنُوا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  اَنْزَلْتُ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

مُصَدِّقًا  kelimesi  اَنْزَلْتُ ‘deki zamirin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

لِ  harf-i ceri zaiddir. Müşterek ism-i mevsûl olan  مَٓا  kelimesi  لِ  harf-i ceriyle birlikte مُصَدِّقً ‘ a mütealliktir. Sıla cümlesi mahzuftur.  مَعَكُمْ  , bu mahzuf sılaya mütealliktir. Sılanın hazfi, îcâz-ı hazif sanatıdır. 

وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪  cümlesi atıf harfi  وَ  ile اٰمِنُوا  emrine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. 

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Menfî nakıs fiil  كَانَ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Birinci ism-i mevsûlün aid zamirinin ve ikinci ism-i mevsûlün sılasının hazfı, îcâz-ı hazif sanatıdır.

كَافِرٍ  ’ deki nekrelik, tahkir ifade eder.

مُصَدِّقًا  -  كَافِرٍ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı, اٰمِنُوا -  كَافر  kelimeleri arasında ise tıbâk-ı îcab sanatı vardır.

مَا ’ ların tekrarında reddü’l-acüz ales-sadr sanatı vardır.

Ayette, مَٓا اَنْزَلْتُ  [indirdiğim] ifadesinden murad Kur’an-ı Kerim’dir. مُصَدِّقًا  [doğrulayıcı olarak] ifadesi de mahzuf bir  ها  zamirini tekit eden bir haldir. Sanki burada  اَنْزَلْتُهُ مُصَدِّقًا (Onu tasdik edici olarak indirdim.) buyrulmuştur.  لِمَا مَعَكُمْ  ifadesiyle de Tevrat kastedilmiştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Bir görüşe göre  بِهِ [onu] ifadesindeki zamir  لِّمَا مَعَكُمۡ  ifadesine işaret etmektedir. Zira onlar ellerinde olan (Tevrat)ın tasdik ettiği peygamberi inkâr ettikleri zaman, aslında Tevrat’ı da inkâr etmiş olmaktadırlar. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

اَنْزَلْتُ [indirdim] fiilinin yan manası ikram ettim demektir. Tevrat açıkça söylenmeyip dolaylı şekilde ifade edildiği için kinaye vardır.

وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ  cümlesi ‘’düşünmeden hemen inkâr etmeyin’’ manasındadır.

Âşûr, bu ifadenin “hemen inanın” manasında olduğunu söylemiştir.

وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ [Onu inkâr edenlerin ilki olarak başı çeken siz olmayın!] Esasen burada bir tariz sanatı vardır. Yani “Onu bilmeniz ve özelliklerini ya da vasıflarını tanıyıp bilmenizden ötürü ona ilk iman etmesi gereken sizlersiniz" ince anlamı yatmaktadır.  بِه۪ ’deki zamir de Kur’ an’a racidir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnad olan  وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًا  cümlesi, makabline وَ ’la atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

بِاٰيَات۪ي  izafetinde Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olması  اٰيَات۪ ’ye şan ve şeref kazandırmıştır.

ثَمَنًا ’deki tenvin kıllet ve tahkir ifade eder. “Hiçbir” manasındadır. Menfi siyakta nekre umum ifade eder.

قَل۪يلًا  kelimesi  ثَمَنًا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

Cümlede icâz-ı hazif ve takdim-tehir sanatları vardır.

اِيَّايَ , takdiri  اتقوا  olan fiilin mukaddem mef’ûlüdür. Cümlenin takdiri  إيّاي اتقوا  [Sadece benden korkun] şeklindedir. Bu takdire göre cümle emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümledeki takdim kasr ifade eder. Kasr, mef’ûl ve fiil arasındadır. Takdim kasrında takdim edilen her zaman maksûrun aleyh, tehir edilen ise maksûrdur. اِيَّايَ , maksurun aleyh/mevsûf, اتقوا  maksûr/sıfat olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’l-mevsûftur.

Yani fiil, takdîm edilen bu mef’ûle has olduğu ifade edilmiştir. Sadece ve sadece benden korkun anlamındadır.

فَاتَّقُونِ  cümlesi, tefsiriyye olarak fasılla gelmiştir. Cümleye dahil olan  فَ , tekid ifade eden zaid harftir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

فَاتَّقُونِ  kelimesinin sonundaki esre mütekellim zamirinden ivazdır.  نِ  ise nun-u vikayedir.

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي  [ayetlerimi satmayın] cümlesi, hakiki manasında değil, istiare yoluyla kullanılmıştır. Nitekim daha önce geçen "işte onlar, hidayeti satıp, sapıklığı satın alanlardır.’’ (Bakara/16) mealindeki ayette de istiare vardır..

وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ  ile  وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ  arasında tenasüp sanatı vardır.

Tenâsüb, “anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelime, terim veya deyimi –zıtlık/karşıtlık olmamak koşuluyla– birbirine uygun bir şekilde bir araya getirmek” demektir. Zıtlık olmaması koşulu, tenâsüb’ü tıbâk’tan ayırmak içindir. Burada münâsebet “lafız ile lafız”, “lafız ile mana” ve “mana ile mana” arasında olabilir. (Dr. Mustafa Aydın, Arap Dili Belagatında Bedî‘ İlmi Ve Sanatları)

Bakara Sûresi 42. Ayet

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ  ٤٢


Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَلَا
2 تَلْبِسُوا ve katıştırmayın ل ب س
3 الْحَقَّ gerçeği ح ق ق
4 بِالْبَاطِلِ batılla ب ط ل
5 وَتَكْتُمُوا ve gizlemeyin ك ت م
6 الْحَقَّ hakkı ح ق ق
7 وَأَنْتُمْ siz
8 تَعْلَمُونَ bildiğiniz halde ع ل م

وَلَا تَلۡبِسُوا۟ ٱلۡحَقَّ بِٱلۡبَـٰطِلِ وَتَكۡتُمُوا۟ ٱلۡحَقَّ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَلْبِسُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْحَقَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

بِالْبَاطِلِ  car mecruru  تَلْبِسُوا  fiiline mütealliktir. بِ  harf-i ceri mülabeset veya istiane içindir. تَكْتُمُوا الْحَقَّ  cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la  تَلْبِسُوا  ‘ye matuf olup, mahallen meczumdur. 

Veya vav-ı maiyyedir. Bu durumda  تَكۡتُمُوا۟  fiili gizli bir  أَن ’ le nasb olup,  نَ ‘un hazfıyla mansub muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلۡحَقَّ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ cümlesi hal olarak mahallen mansubdur. 

İsim cümlesidir. و  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. تَعْلَمُونَ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

تَعْلَمُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا تَلۡبِسُوا۟ ٱلۡحَقَّ بِٱلۡبَـٰطِلِ وَتَكۡتُمُوا۟ ٱلۡحَقَّ وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَتَكۡتُمُوا۟ ٱلۡحَقَّ cümlesi, hükümde ortaklık nedeniyle atıf harfi وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Hal  وَ ’ıyla gelen  وَأَنتُمۡ تَعۡلَمُونَ  cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

تَلْبِسُوا - تَكْتُمُوا  arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır. 

الْبَاطِلِ - الْحَقَّ  kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab, ٱلۡحَقَّ  kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır. 

Bu kelimelerin marife oluşu, ahd içindir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 521)

Ayette geçen  لبس  kelimesinin iki şeyi birbirinden ayrılmayacak derecede karıştırmak anlamına geldiğini ifade eden Beyzâvî, ayeti ‘’Allah tarafından size indirilen hak kelamı kendi uydurduğunuz batıl sözlerle karıştırmayın, doğru ile yanlışı seçilemez hale getirmeyin. Uydurup yazdığınız kendi batıl fikirlerinizi doğru ile bulayıp bile bile hakkı gizleme yoluna gitmeyin.’’ şeklinde izah etmektedir.  (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)

وَتَكۡتُمُوا۟  ifadesi, nehiy fiilinin kapsamında olup meczumdur, yani “gizlemeyin” demektir. Ya da bu ifade, başında gizli bir  أنْ  edatı olduğu düşünülerek mansubdur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

بِٱلۡبَـٰطِلِ  ibaresindeki  بِ  harfi "kalem ile yazdım" sözünde olduğu gibi istiane (yardım istemek ve vasıtasıyla yapmak) ifade eder. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Ayette ikinci  الْحَقَّ  kelimesinin zamirle ifade edilmesi gerekirken açık isim şeklinde tekrarı, yasaklanan şeyin aşırı derecede çirkin olduğunu ifade eder. Çünkü açık isimdeki kuvvetlilik zamirde yoktur. Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere  لَا تَلْبِسُوا  nehiy fiili, yasaklama anlamında kullanılmakla birlikte, kasıtlı olarak hakkı batılla karıştıranlar için üstü kapalı olarak kınama ve azarlama anlamı da içermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsir)

تَلۡبِسُو  ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen ''Hakkı batıl ile karıştırmayın ki ona götüren yollar çıkmaz olmasın, onu tanıtan işaretler karışmasın'' demektir. Bu tabir ''karmaşık iş'' demek olan  ألأمرُالمُلْتَبِس ‘ten alınmıştır. (Bir kimse) bir şeyi bilme kapıları (kendisine) kapandığında ve onu anlama yerleri tıkandığında قد ألبس عليّ هذا ألأمر (Bu iş bana kapandı) der. (Gerçekte bu ayette iki yoruma göre istiare kurgusu düşünmek mümkündür:

1. Soyut kavramlar olan batıl ile hakkın karıştırılması, somut varlıkların birbiriyle karıştırılmasına benzetilerek istiare olabilir.

2. لۡبِسُ 'nin ''örtmek, gizlemek, bürümek'' anlamıyla ilgili olarak hakkın batıl ile örtülüp gizlenmesi, somut bir şeyin bir örtü veya giysi ile örtülüp gizlenmesine teşbih ile istiare olabilir. (Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları)

تَكْتُمُوا  ifadesi, nehiyden dolayı meczumdur. Anlamı; “gizlemeyin” şeklindedir. Ya da bu ifade, başında gizli bir  ان  edatı olduğu düşünülerek mansubdur. Başındaki  وَ  birliktelik manası verir. Yani hakkı batıla karıştırmakla hakkı gizlemeyi birleştirmeyin, bu iki fiili birlikte yapmayın demektir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 43. Ayet

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ  ٤٣


Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَأَقِيمُوا ve kılın ق و م
2 الصَّلَاةَ namazı ص ل و
3 وَاتُوا ve verin ا ت ي
4 الزَّكَاةَ zekatı ز ك و
5 وَارْكَعُوا ve ruku edin ر ك ع
6 مَعَ beraber
7 الرَّاكِعِينَ rüku edenlerle ر ك ع

Kur’ân’da her zaman namaz ve zekat birlikte geçmiş. Namazda bedeni, zekatta da mali ibadetler toplanmış, denir. Belki bunlar insanın en çok nefsine zor gelen ibadetlerdir. Namaz herhalde hep takdim edilmiştir. Önce namaz, sonra zekat gelir. Önce canından, sonra malından vereceksin. Zekat senede bir kere iken namaz devamlıdır, her gün 5 kere tekrarlanır.

Namazı dosdoğru kılın dedikten sonra neden ruku’yu ayrıca zikredilmiştir?

Namazın her bir bölümünün adı rekattır. Rekat kelimesi ruku’dan geliyor. Ruku o kadar önemlidir. Hatta cemaate katılacağın zaman, rükunun bitimine kadar o rekatı yakalayabilirsin. Rükuyu yakalayabilirsen o rekata yetişmiş sayılırsın. İnsana en zor gelen şey, başkasına boyun eğmektir. Allah’a boyun eğen, başka kimseye boyun eğmez. Secde de öyledir. Secde ve rüku birlikte düşünülebiliyor. Sözlükte rüku’nun karşısında secde etme anlamı da vardır.

Yahudilerin secdesi olmadığı için burada ayrıca zikredildiği söylenmiştir. Aslında secdeleri varmış. Dinleri bozulduğu için yapmıyorlarmış. Burada da ona işaret vardır.

Ayrıca Müslümanlarla birlikte secde edin anlamı vardır.

Rüku edenler; müslümanlardır. Burada cemaat kavramı da vardır. Namazı toplu olarak kılın demektir. Yani konu üstteki ayetlerden itibaren Yahudilere Kur’ân’a inanın, Müslümanlarla namaz kılın demektedir.

اَعْطى fiilinin kökü Kur’ân’da 14 kere geçmiştir. Güzel olup olmama bakımından آتى ‘dan daha kapsamlıdır. Bu kökte verilen şeyin mülkiyetten çıkması gerekmez. Kendi azametinin muktezasına göre mal sahibi etmeksizin birine bir şey vermek demektir. İki kaydı vardır:

  • 1-Vermek,
  • 2-Nefsin gerektirmesidir. Kevseri vermek gibi.

آتى fiiline gelince yukarıdaki özellikleri taşımaz. Zekat hep bu fiil ile gelmiştir.

Farklar Sözlüğü de etâ fiilini câe fiili ile kıyaslamıştır.

Farklar Sözlüğü: Câe fiilinde hemze olduğu için daha zor bir gelişi ifade eder. Etâ’daki geliş daha kolay olduğu için, bunun mezid şekli olan âtâ fiili de “gönülden vermek” manasındadır.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَق۪يمُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.  الصَّلٰوةَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اٰتُوا  cümlesi,atıf harfi  وَ ‘ la makabline matuftur.  

اٰتُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. ٱلزَّكَوٰةَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. ٱرۡكَعُوا۟  cümlesi atıf harfi  وَ ‘ la makabline matuftur. 

ٱرۡكَعُوا۟  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مَعَ  mekân zarfı  ارْكَعُوا  fiiline mütealliktir. ٱلرَّ ٰ⁠كِعِینَ  muzâfun ileyh olup, cer alameti  ی ’dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanırlar. 

أَقِیمُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  قوم ’dir. 

ءَاتُوا۟  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  أتى ‘dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.   

ٱلرَّ ٰ⁠كِعِینَ , sülâsi mücerredi  ركع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

Ayet, atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki  وَلَا تَلۡبِسُوا۟ ٱلۡحَقَّ بِٱلۡبَـٰطِلِ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ  ifadesinde istiare vardır. Namaz, dinin direği gibi ifade edilmiş, din çadıra benzetilmiştir. Çadır nasıl direk sayesinde ayakta durursa, din de namaz sayesinde tam olur. 

Aynı üslupta gelen  وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ  ve  وَٱرۡكَعُوا۟ مَعَ ٱلرَّ ٰ⁠كِعِینَ  cümleleri hükümde ortaklık sebebiyle  öncesine atfedilmiştir. Cümleler emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

Namazı kılmaları, zekatı vermeleri ve rüku etmeleri sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

الزَّكٰوةَ - الصَّلٰوةَ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ارْكَعُوا - الرَّاكِع۪ينَ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

ارْكَعُوا  ifadesiyle namaz kastedilmiştir. Rüku namazın bir rûknüdür. Cüz-kül alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.

Zekat vermek  آتى  fiiliyle ifade edilmiştir. اتى  gelmek, آتى  vermek demektir. Vermek manasında bir de اَعْطى  fiili vardır. Bu fiiller birbirinden farklı nüanslara sahiptir.

اَعْطى  fiili, Kur’an’da 14 kere geçmiştir. Güzel olup olmama bakımından  آتى ‘ dan daha kapsamlıdır. Verilen şeyin mülkiyetten çıkması gerekmez. Kendi azametinin muktezasına göre mal sahibi etmeksizin birine birşey vermek demektir. İki kaydı vardır: Vermek ve nefsin gerektirmesidir. Kevseri vermek gibi.

آتى  fiiline gelince yukarıdaki özellikleri taşımaz. Zekat hep bu fiil ile gelmiştir.

Farklar Sözlüğü: جاء  fiilinde hemze olduğu için daha zor gelişi ifade eder. آتى ’daki geliş daha kolay olduğu için, bunun mezid şekli olan  آتَى  fiili de “gönülden vermek” manasındadır. Zekatı gönülden vermek gerekir.

Kur’ân’da her zaman namaz ve zekat birlikte geçmiştir. Namazda bedeni, zekatta da mali ibadetlerin toplandığı söylenir. Belki bunlar insanın en çok nefsine zor gelen ibadetlerdir. Namaz her halde hep takdim edilmiştir. Önce namaz, sonra zekat gelir. Önce canından, sonra malından vermelidir. Zekat senede bir kere iken namaz devamlıdır, her gün beş kere tekrarlanır.

Namazı dosdoğru kılın dedikten sonra rükunun ayrıca zikredilmesi umumdan sonra hususun zikri babında ıtnâbtır.

Burada daha önemli olduğu için namaz zekata takdim edilmiştir.

Namazın her bir bölümünün adı rekattır. Rekat kelimesi rükudan gelir. Rüku o kadar önemlidir ki, cemaate katılacağın zaman rükunun bitimine kadar o rekatı yakalayabilirsin. Rükuyu yakalayabilirsen o rekata yetişmiş sayılırsın. İnsana en zor gelen şey başkasına boyun eğmektir. Allah’a boyun eğen başka kimseye boyun eğmez. Secde de öyledir. Secde ve rüku birlikte düşünülebilir. Rükunun secde etme anlamı da vardır.

Yahudilerin secdesi olmadığı için burada ayrıca zikredildiği söylenmiştir. Aslında var olan secdelerini dinlerini bozarak terketmişlerdir. Burada da ona işaret vardır.

Ayrıca ‘’Müslümanlarla birlikte secde edin’’ anlamı vardır. Rüku edenler Müslümanlardır. Burada cemaat kavramı da vardır. Namazı toplu olarak kılın demektir. Yani konu, üstteki ayetlerden itibaren Yahudilere Kur’an’a inanın, Müslümanlarla namaz kılın demektedir.

وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ  [Rüku edenlerle beraber rüku edin] cümlesinde mecaz-ı mürsel sanatı vardır. Bu mecaz-ı mürsel çeşidinde, kül-cüz alakası vardır (bölüm zikredilerek, bütün kast edilmiştir). Bu ayette rüku kelimesi zikredilmiş ve bununla namaz kast edilmiştir. O zaman bunun manası, “namaz kılanlarla beraber siz de namaz kılın” demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Bakara Sûresi 44. Ayet

اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ  ٤٤


Siz Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyup durduğunuz hâlde, kendinizi unutup başkalarına iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınızın çirkinliğini) anlamıyor musunuz?

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 أَتَأْمُرُونَ emir mi ediyorsunuz ا م ر
2 النَّاسَ insanlara ن و س
3 بِالْبِرِّ iyiliği ب ر ر
4 وَتَنْسَوْنَ unutuyorsunuz da ن س ي
5 أَنْفُسَكُمْ kendinizi ن ف س
6 وَأَنْتُمْ ve siz
7 تَتْلُونَ okuduğunuz halde ت ل و
8 الْكِتَابَ Kitabı ك ت ب
9 أَفَلَا hâlâ
10 تَعْقِلُونَ aklınızı kullanmıyor musunuz? ع ق ل

Riyazus Salihin, 200 Nolu Hadis

Ebû Zeyd Üsâme İbni Zeyd İbni Hârise  radıyallahu anhümâ  şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ i şöyle buyururken işittim:“Kıyamet günü bir adam getirilir ve cehennem ateşine atılır. Bağırsakları karnından dışarı çıkar ve onlarla birlikte değirmen döndüren merkeb gibi döner durur. Cehennem halkı onun yanına toplanırlar ve derler ki:

– Ey filân! Sana ne oldu? Sen iyiliği emredip kötülükten nehyetmez miydin? O kişi de:

– Evet, iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım, münkerden nehyederdim, fakat kendim yapardım, der.”

(Buhârî, Bed’ül-halk 10; Müslim, Zühd 51)

  Kur'an-ı Kerim'de okumak manasında 3 fiil vardır: Tilavet, kıraat ve tertil.

  Tilavet aktarmak için okumaktır, kıraat anlamak için okumaktır. Tilavette takip etme manası vardır. Tilavet secdesi, okumamızı secde takip ediyor. Tilavet için en az iki kelime gerekir, kıraatte tek kelime yeterlidir. Tertil ise muntazam ve güzel bir şekilde okumaktır.

اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. تَأْمُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّاسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. بِالْبِرِّ  car mecruru  تَأْمُرُونَ  fiiline mütealliktir. تَنْسَوْنَ  atıf harfi وَ ‘ la  تَأْمُرُونَ ’ ye matuftur. 

تَنْسَوْنَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ  cümlesi,  تَنْسَوْنَ ‘deki failin hali olarak mahallen mansubdur.

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda olarak mahallen merfûdur. تَتْلُونَ mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur. 

تَتْلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْكِتَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اَفَلَا تَعْقِلُونَ

 

Fiil cümlesidir. Hemze istifham harfidir. فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَعْقِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. 

اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَۜ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Hemze inkârî istifham harfidir. 

İstifham üslubunda olmasına rağmen terkib, soru anlamında değildir. Cümle vaz edildiği anlamdan çıkarak inkâr ve uyarı manalarına gelmesi nedeniyle mecazı mürsel mürekkebtir. Ayrıca istifhamda, tecahül-i arif sanatı söz konusudur.

Cevabı malum bir soru şeklindeki cümle, haber üslubundan daha etkili hale gelmiş ve onları yaptıkları davranışları düşünmeye, hak söze kulak vermeye çağırmıştır.

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilmesinin sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Aynı üslupta gelerek makabline atfedilen  وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ  cümlesi, istifhama dahildir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. İstifham üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Fiiller muzari sıygada gelerek, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.

Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ  cümlesi, تَنْسَوْنَ  ‘deki failin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Munfasıl zamir  اَنْتُمْ  mübteda, تَتْلُونَ الْكِتَابَ  cümlesi haberdir.

Müsnedin muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam formunda gelmesi cümleye hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve istimrar anlamları katmıştır.

İsim cümlesi sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

بِِرّ  iyilik; بَِرّ  kara parçası; بُرّ  buğday demektir. Buğday karada yetişir ve iyiliği, bereketi temsil eder. İnsan, karada kendini güvende hisseder.

وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ ifadesi, terk etmeyi mübalağalı bir şekilde anlatırken  وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ  ifadesinde azarlama ve ilzam etme vardır. Devamında gelen اَفَلَا تَعْقِلُونَ da bulunan istifham da inkârîdir. 

اَتَأْمُرُونَ [Emir mi veriyorsunuz?]  cümlesindeki soru edatı, hakiki manasında değil, kınama ve tenkit manasında kullanılmıştır. 

Bu ayet-i kerimeler, Kitap Ehli hakkında özellikle de hahamlar ve rahipler hakkında nazil olmuştur. Onlar (yani bir kısmı) insanlara hayrı/iyiyi emreder, İslam üzere sebat etmelerini söyler, kendilerini ise terk ederlerdi. Bu gerçekten şaşılacak, garipsenecek bir haldir. Halbuki bir işi emreden kimse, o konuda uyulacak örnek kişi, öncü olmalıdır. Bizzat kendisi başkasına emrettiği şeyi yapmak hususunda dikkatli ve gayretli davranması gerekir. Aksi takdirde insanları aydınlatırken kendisi yanan kandile benzerler. İşte bu ifadelerde tevbih, paylama ve şiddetli bir azarlama bulunmaktadır.  (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

Okumak manasında üç fiil vardır: Tilavet, kıraat, tertil. 

Tilavet; aktarmak için okumaktır, kıraat; anlamak için okumaktır. Tilavette takip etme manası vardır. Tilavet secdesinde okumayı secde takip eder. Tilavet için en az iki kelime gerekir, kıraatte tek kelime yeterlidir. Tertîl ise muntazam ve güzel bir şekilde okumaktır.

Kur’an’da akıl kelimesi, hep fiil formatında gelmiştir. Yani onu işletmek, fiil haline getirmek gerekir. Hayvanlar için “akıllı” kelimesini kullanmak doğru değildir. Akıl insanın yaratıcısı ile olan bağını keşfetmesini sağlayan bir melekedir.

اَتَأْمُرُونَ  Onlar, bu fiilleri geçmişte yaptıkları halde fiil, şimdiki za­man olarak kullanılmıştır. Zira geniş zaman kipi yenilenme ve sonradan olma ifade eder.  تَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ  cümlesinde, Yüce Allah, onların yapmaları gereken şeyleri terketmelerini "unuttular" şeklinde ifade etmiştir. Bu ise akıllarına hiç gelmiyormuş gibi aşırı derecede terkettiklerini gösterir. Onların aşırı derecede gaflette olduklarını vurgulamak için  أَنفُسَ  keli­mesini zikretmiştir.

Burada ayrıca  تنسون  kelimesi istiare-i tasrihiyye ve tebeiyye veya  الترك  manasında kinayedir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru;528)

Hal cümlesi olan  وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ  ifadesindeki kınama, tenkit etme ve susturma manaları açıktır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir) 

اَفَلَا تَعْقِلُونَ

İstifham üslubunda talebî inşâî isnad olan cümle, istînâfa  فَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Hemze, inkârî istifham harfidir. Cümle, istifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen, inkâr ve tevbih anlamı taşıdığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Menfî muzari fiil sıygasında gelerek hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. 

اَفَلَا تُبْصِرُونَ [Artık görmez misiniz?] Bununla kudretinin kemalini bilmeleri için kalbin görmesini (basireti) kastetmektedir. Bunun aciz kimsenin başarılı olması, kararlı kimsenin ise mahrum bırakılması anlamında olduğu da söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

Bilinen nefy üslubu yerine istifhamın tercih edilme sebebi; istifhamda muhatabın aklını uyarmak, harekete geçirmek ve düşünmeye teşvik manası olmasıdır. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin bu son cümlesi, bir çok ayette tekrarlanmıştır. Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)  

اَفَلَا تَعْقِلُونَ  cümlesi çok büyük bir kınama ifadesidir. Anlam ise, “yaptığınız şeyin çirkin olduğuna akıl erdiremiyor musunuz da, bu fiillerin kötülüğü sizi onları yapmaktan alıkoymuyor? Adeta akılları örtülmüş kimseler gibisiniz. Çünkü akıl bu tür şeylerden kaçınır, bunları reddeder” şeklindedir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 45. Ayet

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ  ٤٥


Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin.Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاسْتَعِينُوا yardım dileyin ع و ن
2 بِالصَّبْرِ sabırla ص ب ر
3 وَالصَّلَاةِ ve namazla ص ل و
4 وَإِنَّهَا şüphesiz bu
5 لَكَبِيرَةٌ ağır gelir ك ب ر
6 إِلَّا başkasına
7 عَلَى
8 الْخَاشِعِينَ saygı gösterenlerden خ ش ع

Allah’tan yardım isteyeceğiniz namaz, gerçekten çok ağır ve zor bir konudur. Allah’a bağlanmanın özünü kavrayamamış, Allah’ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş insanlara namaz ağır gelir, zor gelir. Lâkin huşû erbabı için zor değildir namaz. Yâni kalpleri Allah’ı ve Al­lah’ın âyetlerini anmakla yumuşamış, Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini hatırlamaktan zevk alan huşû sahipleri için zor gelmez.

Namaz demek ki, Allah’tan yardım isteme konusuymuş. Ebu Dâvûd’un rivâyetinde şöyle buyurulur:

"Allah’ın Rasûlü ne zaman bir şeye üzülürse he­men namaza dururdu."

Bir başka rivâyette de hadîseler onu üzüp, bitkin hale getirince:

"Bizi serinlet ey Bilal!"

Yâni bir ezan oku ey Bilal! Bir namaza duralım da rahatlayalım buyururdu. İbni Cerir rivâyet eder: Allah’ın Rasûlü karnı ağrıyan bir adam gördü de ona şöyle buyurdu: "Kalk namaz kıl! Çünkü onun şifası namazdır" Buyurdu. Yine rivâyet edilir ki İbni Abbas’a kardeşinin vefat haberi verilince önce istirca etti, sonra da hemen bir kenara çekilip iki rekat namaz kıldı. Böyle bir durumda Allah’tan yardım dilemeyi ihmâl etmedi. (Besairul Kur’ân- Ali Küçük)

Sabrın asıl mânâsı, nefsi, sevdiği şeylerden alıkoymak ve heva ve hevesinden el çektirmektir. Bu bakımdan, felaketler karşısında kendisini frenleyene "Sabreden" denilmiş. Ramazan ayına da, yeme ve içmeye karşı sabredildiğinden dolayı "Sabır" ayı" denilmiştir. Bir kısım âlimler, buradaki "sabır" kelimesinden maksadın, oruç tutmak olduğunu ve bu âyet-i kerimenin "Oruç tutarak namaz kılarak sabredin" demek istediğini söylemişlerdir. Taberi ise, Allah tealanın, bu âyet-i kerimede insanları Allah´ın emir ve yasaklarından, nefislerine ağır gelenlere karşı sabretmelerini istedigini söylemiştir.

Burada, Allah´tan yardım dilerken yapılacak şeylerden özellikle namaz zikredilmektedir. Çünkü onda Allah´ın kitabını okuma, dünya zevklerini terketme, âhireti ve orada Allah’ın insanlar için hazırlamış olduğu şeyleri hatırlatma vardır.

 Rasûlullah (s.a.v.) herhangi bir sıkıntı ile karşılaştığında hemen namaz kılmaya başlardı.

 Abdurrahman diyor ki: "Abdullah b. Abbas, bir yolculuk yaparken kendisine kardeşi Kussem´in ölüm heberi ulşatı. Abdullah b. Abbas, "Şüphesiz biz, Allah içiniz ve mutlaka ona döneceğiz’’ dedikten sonra yolun kenarına çekildi, devesini çöktürdü, iki reka namaz kıldı ve namazı uzattı. Bitirdikten sonra kalkıp bineğine doğru yürüdü ve "Sabırla ve namazla yardım isteyin. Şüphesiz ki namaz, Allaha boyun eğenlerden başkasına ağır gelir" âyetini okudu. (Taberi tefsiri)

Sabır (oruç) ve namaz ile yardım isteyin. Muhakkak ki o (namaz) ağırdır / zordur / büyüktür; huşû’ duyanlar müstesna.

Yukarıda iki kere namaz geçmişti, burada tekrar geçiyor. Namazın önemi, Allah ile olan bağımızı güçlendiriyor oluşu dolayısıyla bu tekrarlar yapılmıştır.

İnneha’daki “ha” zamiri namaza aittir.

Sabır: ibadetlere devam etmek için, günahları işlememek için ve musibetlere sabır (direnmek) olmak üzere üç çeşittir.

Sabır, lugatte sabretmek, taş, bir şeyin en üstün hali manalarına gelir. Sabırda bunların hepsi vardır. Musibet veya zorluklar karşısında taş gibi sağlam durmak, namaz ve oruç gibi ibadetlerde nefsin isteklerini hapsetmek, insanın en üstün halde olmasıdır. Oruç tutarken mesela yemek içmek olmaması dolayısıyla meleklere yaklaşıyor olmamız.

Namazın bir nevi şükür olduğunu düşünürsek, burada sabır ve şükür konu edilmiş ki bunlar İslam’ın iki yarısıdır. İslam sabır ve şükürden ibarettir. İslam’ın iki temelidir. Sabırı oruç olarak da yorumlamışlar. Bazı hadislerde de oruç için sabır kelimesi kullanılmış.

Salat namaz, dua, dik duruş demektir.

Salve leğen kemikleri demektir, bunlar insanın dik durmasını sağlıyor. Yürürken, otururken onların üzerinde duruyoruz. Destek anlamı da var. Ateşte yanmak manası da var. Değneği ateşte düzeltmek manaında kullanılır.

Buradaki haşe’a fiili huşû’ kökündendir. Çünkü haşyetin sonunda “ye” harfi, huşû’’nun sonunda “ayn” harfi vardır. Korkmakla ilgili farklı kelimeler var. Burada huşû’ duyanlar demek daha uygun. Haşyet kötülüğün bulunduğu yerle alakalı. Mesela cehennemden korkmak. Huşû’ muhatabın azameti karşısında duyulan korku. Bir de havf var. O kişi ile yani mütekellim ile alakalı. Fareden korkuyorum (havf) çünkü o benim zayıflığım. Havfın zıddı emin olmak, emniyette olmak.

Huşû’-hudu: Huşû’nun dış azaların; hudunun iç azaların sükuneti olduğu söylenir.

Ramazan ayına “ sabır ayı” denmesi, orucun sabırla yakın ilgisini göstermektedir. Peygamber Efendimiz bu yakın ilgiyi “ Oruç sabrın yarısıdır ” buyurmak sûretiyle ifade etmiştir. 
(Tirmizi, Davaât 87; Dârimi, Tahâret 2; Ahmed b Hanbel, Müsned ,V ,363,365,370,372).

Resûl-i Ekrem Efendimiz bir elem ve keder hissettiği zaman Allah’tan yardım istemek için namaza dururdu. 
( Ebû Dâvud, Tatavvu’ 22;Ahmed b Hanbel, Müsned ,V,388).

  Huşû’-hudu' arasındaki fark için, huşû’nun dış azaların; hudû'nun iç azaların sükuneti olduğu söylenir.

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اسْتَع۪ينُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِالصَّبْرِ  car mecruru  اسْتَع۪ينُوا  fiiline mütealliktir. الصَّلٰوةِۜ  atıf harfi و ‘la makabline matuftur.

اسْتَع۪ينُوا  fiili, sülâsî mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındadır. Sülâsîsi عون ’dir. 

 Bu bab fiile talep, tehavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamları katar.

وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

 

İsim cümlesidir. وَ  haliyyedir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder. 

هَا  muttasıl zamir  إنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. 

لَ  harfi  اِنَّ ’nin haberinin başına gelen lam-ı muzahlakadır. كَب۪يرَةٌ  kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. اِلَّا  hasr edatıdır. عَلَى الْخَاشِع۪ينَ  car mecruru  كَب۪يرةٌ  ‘ e müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Cemi müzekker salim kipi ile gelen  خَاشِع۪ينَ  kelimesi, altı ayette, cemi kesret kipi ile gelen خُشَّعاً  kelimesi de sadece bir ayette (Kamer/7) zikredilmektedir. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri/ Abdurrahman Güney)

Tekid lamı diye isimlendirilen bu lamın kullanımı oldukça yaygındır. Fethalı olarak kullanılan bu lam, sadece ismin ve muzari fiilin başına dahil olur. İsim cümlesinin başına  اِنَّ  edatı gelince cümlenin başında gelmesi gereken lam-ı ibtida, اِنَّ ‘nin haberinin başına kayar. Bundan dolayı lam-ı muzahlaka olarak da adlandırılır. (Mehmet Altın , Kur’ân’da Te’kid Üslupları ve Çeşitleri)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 

1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

الْخَاشِع۪ينَ  , sülâsî mücerredi  خشع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

كَب۪يرَةٌ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ

Ayet atıf harfi  وَ ‘la 43. ayetteki  وَأَقِیمُوا۟ ٱلصَّلَوٰةَ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Ayet emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

الصلاة  ile صبر  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır.

Burada  الصلاة  kelimesi, الصَّبْرِ ‘dan sonra zikredilmiştir. Çünkü sabır olmadan hiçbir ibadete devam edilemez. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 533)

Namazın sorumluluklarına göğüs gererek, sabrı elden bırakmadan devamlı bir şekilde kılın ve zorluklarına da katlanın demektir. Namaz konusunda gerekli olan kalbî samimiyet ve ihlası elden bırakmaksızın kılın. Ya da belalara, zorluklara, başa gelen musibet ve felaketlere karşı sabır göstermek suretiyle göğüs gerin ve bunun için sabırdan yararlanın, yardım bekleyin. Herhangi bir musibet, felaket veya bela gelince de derhal namaza koşarak yardım ve medet bekleyin. Yine ayette yer alan namaz ifadesinden kasıt, duadır diye de yorumlanmıştır. Yani: 'Belalara karşı sabır göstererek direnin ve hemen dua etmeye başlayın, o belaların kaldırılması için derdinizi Allah’a havale edin’ demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Doğruya en yakın olan görüş, bu ayetle kendilerine hitap edilenlerin, Benî İsrail olmasıdır. Çünkü hitabı onlardan başkasına tevcih etmek, ilâhi nazmın ifade düzenini bozar. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

Cümle, haldir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ve lam-ı muzahlaka ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Cümlenin öncesindeki olumsuz ifade mahzuftur. Cümlenin takdiri  إنّها لا تخفّ ولا تسهل إلا على الخاشعين  şeklindedir. 

Nefy harfi  لا  ve istisna harfi  اِلَّا  ile oluşan iki tekid hükmündeki kasr, haberle car- mecrur arasında, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûftur. 

لَكَب۪يرَةٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

لَكَب۪يرَةٌ ‘e müteallik olan  الْخَاشِع۪ينَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiştir.

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)

Yalnızca isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنّ , isim cümlesi, lam-ı muzahlaka ve kasr sebebiyle birden fazla tekid ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette tekîdü’z-zem bimâ yuşbihu’l-medh sanatı vardır.

Yani, ancak kalpleri saygıyla ürperenlere kolay gelir. Çünkü bunlar Allah’ın sabredenler için neler hazırladığını kesin olarak bildiklerinden o ödülleri beklemektedirler. İşte bundan dolayı onlar için sabır ve namaz zor değil kolay gelir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

Hak Teâlâ'nın ayetteki  وَاِنَّهَا  ifadesindeki zamirin mercii hususunda bazı görüşler ileri sürülmüştür:

1) Zamir, namaz (salât) lafzına racidir. Buna göre mana, "namaz, huşu edenlerin dışındakilere ağırdır" olur.

2) Zamir, Hak Teâlâ'nın emrinin delalet ettiği "istiane" (yardım talep etme) lafzına racidir.

3) Bu, İsrailoğullarının, [Size vermiş olduğum nimetlerimi hatırlayın] (Bakara,40) ayetinden başlayıp, yine Cenâb-ı Hakk'ın [yardım talep ediniz] ayetine kadarki kısımda, emredilen ve yasaklanan şeylerin tamamına racidir. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

لَكَب۪يرَةٌ  ağır ve zordur demektir.  الْخَاشِع۪ينَ  ; tevazu gösterenler demektir.  خشوع  tevazudur. Alçak kum tepesine  الخشوع  denilmesi de bundandır.  الخضوع  ise yumuşaklık ve itaattir. Şöyle de denilmiştir:  خشوع  organlarla, خضوع  ise kalp ile gösterilir.

Bakara Sûresi 46. Ayet

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟  ٤٦


Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini çok iyi bilirler.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 الَّذِينَ onlar ki
2 يَظُنُّونَ bilirler ظ ن ن
3 أَنَّهُمْ şüphesiz onlar
4 مُلَاقُو kavuşacaklardır ل ق ي
5 رَبِّهِمْ Rablerine ر ب ب
6 وَأَنَّهُمْ ve gerçekten onlar
7 إِلَيْهِ O’na
8 رَاجِعُونَ döneceklerdir ر ج ع

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟

اَلَّذ۪ينَ  cemi has ism-i mevsûl, önceki ayetteki  الْخَاشِع۪ينَ ‘ nun sıfatı olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası يَظُنُّونَ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يَظُنُّونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Sanmak anlamında kalp fiilidir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdar-ı müevvel, يَظُنُّونَ  'nin mef‘ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. مُلَاقُوا  kelimesi  أَنَّ ’nin haberi olup, ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. İzafetten dolayı نَ  düşmüştür. رَبِّهِمْ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir  هِمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. اَنَّهُمْ  atıf harfi و ‘ la birinci  اَنَّهُمْ ‘e matuftur.

İsim cümlesidir.  اَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  muttasıl zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. اِلَيْهِ  car mecruru رَاجِعُونَ ‘ a mütealliktir. رَاجِعُونَ  kelimesi  أَنَّ ’nin haberi olup, ref alameti  و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:

1. Bilmek manasında olanlar.  ألفي -  دري -  رأي -  وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ -  حسب -  خال - زعم - عدّ  fiilleridir.

3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ  - ردّ  -  ترك  fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.

Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen  اَنَّ ’li ve  اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir: 

1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

مُلَاقُوا ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan müfa’ale babının ism-i failidir. 

رَاجِعُونَ۟ , sülâsi mücerredi  رجع  olan fiilin ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟

Cemi müzekker has ism-i mevsûl  اَلَّذ۪ينَ  önceki ayetteki  الْخَاشِع۪ينَ  için sıfatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Mevsûlün sılası olan  يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ , masdar tevilinde,  يَظُنُّونَ  fiilinin iki mef’ûlü yerindedir.

Masdar-ı müevvel, sübut ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

Müsned olan  مُلَاقُوا رَبِّهِمْ ‘in izafet şeklinde gelmesi, az sözle çok anlam ifadesinin yanında müsnedün ileyhe tazim ifade eder. Çünkü müsned tazim anlamındaki kelimeye muzâf olmakla müsnedün ileyhin de tazimine işaret etmiştir.

Ayette  رَبِّهِمْ  izafetinde,  رَبّ  ismine muzâfun ileyh olan  هُمْ  zamirinin aid olduğu “namazda huşu duyanlar”, şan ve şeref kazanmıştır.

Mütekellimin Allah Teâlâ olması sebebiyle Rab isminde tecrîd sanatı vardır.

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden  وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ şeklindeki isim cümlesi masdar tevilinde masdar-ı müevvele atıftır. Faide-i haber inkârî kelamdır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için amili  رَاجِعُونَ ‘ye takdim edilmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler,  اِنَّ , isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekid ve yerine göre de tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir. (Elmalılı Kadr/1.)

Müsned olan  رَاجِعُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu durumun devamlılığına işaret etmiştir.

İsim cümlesinde yer alan ism-i fail, çoğunlukla sübut ve süreklilik anlamı ifade eder. Fiil cümlesinde yer alan ism-i fail ise hudûs ve yenilenme anlamı ifade eder. İsm-i fail, isim cümlesi bağlamında kullanılıp başında tekid lâmı (lâm-ı muzahlaka) bulunursa bu durum sübut manasını artırır. (Muhammed Rızk, Dr. Öğr. Üyesi, Hitit Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belâgatı Anabilim Dalı, Kur’an-ı Kerim’de İsm-i Failin İfade Göstergesi (Manaya Delâleti, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Haziran/June 2020, 19/1: 405-426)

İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

اَنَّهُمْ  ibaresinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Zan fiili zıt anlamlı kelimelerdendir. ظُنّ ; kesin bilgi ve zan manası taşır. Bizim dilimize zan manası geçmiştir. Ama burada zan manası uygun değildir.

مُّلَـٰقُوا۟  kelimesi görmek diye tefsir olunmuştur.  مُلَاقُوا رَبِّهِمْ de; ‘’Yüce Allah’ı keyfîyetsiz olarak görmek’’ diye yorumlanmıştır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 

Bakara Sûresi 47. Ayet

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ  ٤٧


Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَا بَنِي oğulları ب ن ي
2 إِسْرَائِيلَ İsrail
3 اذْكُرُوا hatırlayın ذ ك ر
4 نِعْمَتِيَ ni’metimi ن ع م
5 الَّتِي ki
6 أَنْعَمْتُ ni’metlendirdim ن ع م
7 عَلَيْكُمْ sizi
8 وَأَنِّي ve şüphesiz
9 فَضَّلْتُكُمْ sizi üstün kıldım ف ض ل
10 عَلَى üzerine
11 الْعَالَمِينَ alemler ع ل م

Aslında tevhid inancında olan bütün kavimler bulundukları çağda üstün sayılmışlardır. Üstünlük tevhid inancından gelir.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

يَا  nida harfidir.  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ   münadadır. بَن۪ٓي  muzaf olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti  ى ’dir. İzafetten dolayı  ن  harfi mahzuftur. اِسْرَٓاء۪يلَ  muzâfun ileyh olup gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. Nidanın cevabı اذْكُرُوا 'dur. 

Fiil cümlesidir. اذْكُرُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. نِعْمَتِيَ  mef‘ûlün bih olup, mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Mütekellim zamir  يَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الَّت۪ٓي  müfred müennes has ism-i mevsûl  نِعْمَتِيَ  ‘nin sıfatı olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  اَنْعَمْتُ ’dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

اَنْعَمْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمْ  car mecruru  اَنْعَمْتُ  fiiline mütealliktir. اَنّ۪  ve masdar-ı müevvel atıf harfi  وَ ‘la  نِعْمَتِيَ ‘ye matuftur. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir. 

ي  mütekellim zamiri  أَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur.  فَضَّلْتُكُمْ  cümlesi,  أَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

فَضَّلْتُ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  تُ  fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir  كُمْ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. عَلَى الْعَالَم۪ينَ  car mecruru  فَضَّلْتُكُمْ  fiiline müteallik olup, cer alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Has ism-i mevsûller marife isimden sonra geldiğinde kelimenin sıfatı olur. Cümledeki yerine göre onun unsuru (Fail, mef’ûl,muzâfun ileyh) olur. (Arapça Dil Bilgisi, Nahiv, Dr. M.Meral Çörtü,s; 44)

اَنْعَمْتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نعم ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

فَضَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi فضل  ’dir.

Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

Ayet, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. 

Nida üslubunda talebî inşâî isnaddır. Nidanın cevabı olan  اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

نِعْمَتِيَ  için sıfat konumunda olan müfret müennes has ism-i mevsûl  الَّت۪ٓي  ‘nin sılası olan   اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Veciz ifade kastına matuf  نِعْمَتِيَ  izafetinde, Allah Teâlâ’ya ait zamire muzâf olan  نِعْمَتِ , tazim ve şeref kazanmıştır. 

Tekid ve masdar harfi  اَنَّ ’nin dahil olduğu isim cümlesi  اَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ ,  masdar tevilinde,  نِعْمَتِيَ  ‘ye atfedilmiştir. Atıf sebebi tezayüftür.

Masdar-ı müevvel, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.

اَنّ۪ي ‘nin haberi  فَضَّلْتُكُمْ  ‘dur. Müsnedin mazi fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs, sebat ve istikrar ifade etmiştir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107) 

نِعْمَتِيَ  -  اَنْعَمْتُ  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Kur’an-ı Kerim’de  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ ’e nida çok sayıda ayette geçmektedir. Bu ismin ilk defa geçtiği  40. ayetle bu ayet arasında tekrir ve reddü’l- acüz ale’s-sadr sanatları vardır. Bu tekrar, tekid içindir.

Kur’an’da Yahudiler ismi de geçer ama daha çok  بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ  geçmiştir.

Yahudi: Yahuda adında bir fakihe mensup demektir.

İsrail: Allah’ın temiz ve seçkin kulu demektir. (Yakup (as)’ın bir ismi de İsrail) Yakup (a.s)’ın temizliği vurgulanmış, ümmetinin de ona uygun hareket edip iman etmeleri teşvik edilmiştir.

بَن۪ٓي ,  kelimesinin aslı  بَنُونَ 'dir. اِبْن  kelimesinin çoğuludur. Mef‘ûl olunca  بَن۪ٓينَ  şeklindedir. Muzâf olunca da  نَ  harfi düşmüştür. Burada bir nida var, nidadan sonra gelen kelime nasb olmuştur. Genelde Kur’an’da bu kelime nasb durumdadır. Çünkü hep hitap şeklinde gelmiştir. Sadece bir yerde  بَنُوا  olarak geçer. O da Yûnus/90 ayetidir:  قَالَ اٰمَنْتُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا الَّذ۪ٓي اٰمَنَتْ بِه۪ بَنُٓوا اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَنَا۬ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ [(Firavun:) «Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!» dedi.]

Nimeti hatırdan çıkarmamalarının istenmesinden maksat, bu nimetlere önem vermeleri, tazim etmeleri, şükrünü eda etmekten geri durmamaları ve o nimetleri veren kudrete itaat etmeleridir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

نِعْمَتِيَ  [Benim nimetim] izafetinde nimet kelimesinin Allah'a izafesinde, ni­metin değerinin büyüklüğüne, bolluğuna ve güzelliğine işaret vardır. Çünkü bu tür izafet, Allah'a izafe edilen şeyin şereflendirildiğini gösterir. بيت الله (Allah'ın evi), ناقة الله (Allah'ın devesi) izafetlerinde olduğu gibi. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ  ibaresi Fatiha’da ve 40. ayette de geçmiştir. Bu ayetler arasında tekrir ve reddü'l- acüz ale’s- sadr sanatları vardır. Oradan buraya kadar olan bölümde anlatılanları hatırlatır. ‘’Şimdi bu ayetimi anla’’ demektir.

Ayetin sonunda  وَ ’la gelen masdar-ı müevvel, نِعْمَتِيَ ’ye atfedilmiştir.

واني فضلتكم علي العالمين  cümlesi mükemmeliyet ifade etmek için, hususî olan bir şeyin umumî olan bir şeye atfı kabilindendir. Çünkü âlemlere üstün kılma nimeti, daha önce umumî olarak zikredilmiş olan nimetin içinde zaten vardır. Yüce Allah, "nimetimi hatırlayın" dediğinde, bütün nimetler kastedilmiştir. "Ben sizi üstün kıldım" ifadesi ona atfedilmiştir. Bu atıf, hususî bir şeyin umumî bir şeye atfı kabilindendir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

عَلَى الْعَالَم۪ينَ “çok büyük insan topluluklarına” demektir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bakara Sûresi 48. Ayet

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ  ٤٨


Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَاتَّقُوا ve sakının و ق ي
2 يَوْمًا günden ي و م
3 لَا
4 تَجْزِي cezalandırılmaz ج ز ي
5 نَفْسٌ hiç kimse ن ف س
6 عَنْ -den(günahından)
7 نَفْسٍ kimse- ن ف س
8 شَيْئًا bir şey ش ي ا
9 وَلَا
10 يُقْبَلُ kabul edilmez ق ب ل
11 مِنْهَا kimseden
12 شَفَاعَةٌ şefaat da ش ف ع
13 وَلَا
14 يُؤْخَذُ ve alınmaz ا خ ذ
15 مِنْهَا ondan
16 عَدْلٌ fidye de ع د ل
17 وَلَا ve yapılamaz
18 هُمْ onlara
19 يُنْصَرُونَ hiçbir yardım ن ص ر
Şefaat “bir kimsenin bağışlanması için onun adına af dileme, maddî veya mânevî bir imkânı elde etmesi için yetkilisi nezdinde aracılık yapma”, özellikle dinî bir terim olarak “günahkâr bir müminin affedilmesi veya yüksek derecelere ulaşması için Allah nezdinde mertebesi yüksek olan birinin O’na dua etmesi, dilekte bulunması” anlamına gelmekte ve daha çok bu yüksek mertebeli kulların, âhirette günahkârların bağışlanması yönünde vuku bulacak dileklerini ifade etmektedir.

Kur’an’ın ilgili âyetlerinin üslûbundan, âhirette şefaat mümkün olmakla birlikte bunun son derece sınırlı tutulacağı ve insanların şefaate bel bağlamadan, kendi kurtuluşları için yine kendilerinin çaba göstermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu durum karşısında insan için gerekli olan şey, zaman kaybetmeden tevhid inancına sarılarak, Allah’a karşı kulluk görevlerini yerine getirmek ve ahlâkını düzeltmek, geçmişteki günahlarından dolayı da tövbe etmektir. Çünkü gerek Kur’an-ı Kerîm’de gerekse hadislerde içtenlikle yapılacak tövbelerin geri çevrilmeyeceğine dair çok açık ve kesin açıklamalar vardır. Kur’an’ın şefaat konusundaki ümit kırıcı üslûbu, şefaat beklentisinin insanları dinî ve ahlâkî hayatlarında gevşekliğe sürüklemesinden; yine Kur’an’ın tövbelerin kabul buyurulacağına dair çok net ve ümit verici ifadeleri ise, tövbenin kişiye hatalı inanç ve davranışlarını terkettirmesinden, böylece düzeltici ve ıslah edici bir fonksiyon icra etmesinden ileri gelmektedir.

وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

 

Ayet, atıf harfi وَ  ‘la önceki ayetteki nidanın cevabına matuftur. 

Fiil cümlesidir. اتَّقُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. يَوْمًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzaf mahzuftur.Takdiri, هول يوم  şeklindedir. لَا تَجْز۪ي cümlesi,  يَوْمًا ‘ nin sıfatı olarak mahallen mansubdur.

لَا  nefy harfi olup olumsuzluk manasındadır. تَجْز۪ي  fiili  ي  üzere mukadder damme ile merfû muzari fiildir. نَفْسٌ  fail olup damme ile merfûdur. عَنْ نَفْسٍ  car mecruru  تَجْز۪ي  fiiline mütealliktir. 

شَيْـًٔا  masdardan naib, mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri لا تجزي شيئا من الجزاء (Kişi bir cezayla karşılık vermez) şeklindedir. Bu cümlede mevsufa raci olan ait zamiri hazfedilmiş olup  لَا تَجْز۪ي فيه  şeklinde takdir edilir.

Mef’ûlü mutlak: Fiil ile aynı kökten gelen masdardır. Mef’ûlü mutlak harfi cer almaz. Harfi cer alırsa hal olur. Mef’ûlü mutlak cümle olmaz. Mef’ûlü mutlak 3’e ayrılır:

1) Tekid (Kuvvetlendirmek) İçin: Fiilin manasını kuvvetlendirir. Masdar olur. Daima müfreddir. Fiilinden sonra gelir. Türkçeye “muhakkak, şüphesiz, gerçekten, çok, iyice, öyle ki” diye tercüme edilir.

2) Nev’ini (Çeşidini) Belirtmek İçin: Fiilin nasıl meydana geldiğini ve nev’ini bildirir. Nev’ini bildiren mef’ûlü mutlak umumiyetle sıfat veya izafet terkibi halinde gelir. Tesniye ve cemi de olabilir. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “gibi, şeklinde, aynen, tıpkı, tam” diye tercüme edilir.

3) Adedini (Sayısını) Belirtmek İçin: Failin yaptığı işin sayısını belirtir. Adedini bildiren mef’ûlü mutlak فَعْلَةً vezninden gelen bina-ı (masdar-ı) merreden yapılır.

مَرَّةً  kelimesi de mef’ûlü mutlak olur. Fiilinin önüne geçebilir. Türkçeye “kere, defa” diye tercüme edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

اتَّقُوا  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil, iftiâl babındadır. Sülâsîsi, وقي ’dır. İftial babının fael fiili  و ي ث  olursa fael fiili  ت  harfine çevrilir. وقي fiili iftiâl babına girmiş, إوتقي  olmuş, sonra و  harfi  ت 'ye dönüşmüş إتّقي  olmuştur.

Bu bab, fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek anlamları katar.

 وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ

Cümle, atıf harfi وَ ‘ la  لَا تَجْز۪ي  cümlesine matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُقْبَلُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. مِنْهَا  car mecruru  يُقْبَلُ  fiiline mütealliktir.  شَفَاعَةٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ

 

Cümle, atıf harfi وَ ‘ la  لَا تَجْز۪ي  cümlesine matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. يُؤْخَذُ  damme ile merfû meçhul muzari fiildir. عَدْلٌ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. مِنْهَا  car mecruru  يُؤْخَذُ  fiiline mütealliktir.

 وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

Cümle, atıf harfi وَ ‘ la  لَا تَجْز۪ي  cümlesine matuftur. 

لَا  nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. İsim cümlesidir. Munfasıl zamir  هم  mübteda olarak mahallen merfûdur. يُنْصَرُونَ  cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.  

يُنْصَرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

وَاتَّقُوا يَوْماً لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ 

Ayet, nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

Kıyamet gününden kinaye olan  يَوْماً ‘in nekreliği tazim ifade eder. 

لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـٔاً  cümlesi,  يَوْماً  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)  

شَيْـٔاً , mahzuf mef’ûlü mutlaktan naibdir.

نَفْس ’ in tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.

Aynı üslubta gelen  وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَةٌ  cümlesi, sıfat olan … تَجْز۪ي  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْهَا , ihtimam için, fail olan شَفَاعَةٌ ‘e takdim edilmiştir.

شَيْـًٔا  ve  شَفَاعَةٌ  kelimelerinin nekre olması cümleye “hiçbir kimse hiçbir şeye ve yardıma sahip olamaz” anlamı katmakta; böylece bütün arzu ve beklentiler boşa çıkarılmakta, ümitler tamamen kesilmektedir. Bilindiği gibi olumsuz siyakta nekre umum ifade eder.

وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ

Aynı üslubta gelen  وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ  cümlesi, sıfat olan … تَجْز۪ي  cümlesine matuftur. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. 

Menfî muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur  مِنْهَا , ihtimam için, fail olan  عَدْلٌ ‘e takdim edilmiştir.

عَدْلٌ  fidye anlamında kullanılmıştır. Kevn-i lâhik alakasıyla mecaz-ı mürseldir. Bir şeyin gelecekte alacağı şeklin adı şimdiki zamanda kullanılmıştır. Mesela, İbrahim (a.s) çocuk ile müjdelenirken bu çocuğa “gulam” denilmiştir. Halbuki gulam, ergen için kullanılan bir kelimedir, yeni doğan için kullanılmamaktadır. Orada ona veled değil, gulam verilecek denmesi, kevn-i lâhik alakası ile mecazi mürseldir.

 وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

Cümle, atıf harfi  وَ ‘la … تَجْز۪ي  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, isim cümlesi fiil cümlesine atfedilmiştir. 

Sübut ve istimrar ifade eden menfî isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır. Takdim edilmiş müsnedün ileyhten önce nefy harfinin gelmesi tahsis ifade etmiştir.

Müsnedün ileyhin nefîden sonra gelmesi ve müsnedin de fiil olması durumunda bu takdim kesinlikle tahsis ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin olumsuz siyakda takdimi, kasır ifade eder. “Onlara kesinlikle yardım edilmeyecektir” anlamı vardır.  هُمْ , maksurun aleyh,  يُنْصَرُونَ  maksurdur. Kasr-ı mevsuf ale’s-sıfattır. 

Ayrıca müsnedin muzari fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, teceddüt ve zem makamı olması sebebiyle de istimrar ifade eder. Muzari fiildeki tecessüm özelliği sayesinde olay muhatabın muhayyilesinde canlanır. Bu da konunun daha iyi kavranmasına yardımcı olur.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetteki bütün fiiller meçhul gelmiştir. Bunun nedeni failden ziyade mef’ûle dikkat çekmektir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Abdulkâhir bu ibarenin ihtisas ifade ettiğini söylemiştir. Dolayısıyla bu ayet başkalarının hilafına bu kişilerin zafere ulaşmadığını ifade eder, başkaları ise zafere ulaşmış demektir. Bu ise ayete uygun değildir. Zira, mümin olarak Allah'a kavuşanların meleklerden, salihlerden ve peygamberlerden yardımcısı ve şefaatçisi vardır. Yine şefaat hadisinde Resulullah’a (sav) hitaben şöyle denilmiştir: “İste verilecek, şefaat et kabul edilecek.” Bazı alimlerimize göre ise bu terkip her durumda ihtisas ifade etmez, ama tekid ifade eder. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 5, s.142)

وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ  ifadesindeki  هُمْ  zamiri, öncesinde geçen ve nekre olarak ifade edilen  نَفْس ’in  ifade ettiği “çok sayıda kimse”ye işaret eder; نَفْس  müennes olduğu halde, onlara işaret eden  ْهُمْ  zamirinin müzekker olması ise “kullar” ve “insanlar” anlamının esas alınmasındandır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Ayetin bu son cümlesi, Kur’an-ı Kerim’in  başka surelerinde aynen tekrarlanmıştır. Tekrarlanan cümleler arasında tekrir, ıtnâb ve reddü'l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır Böyle tekrarlar, kelamdaki cüzleri birbirine bağlar, aralarında bir ilişki kurar ve dokuyu bütünleştirir. Bunlar çok tekrarlanır ki iman ve yakîn sabitleşsin. Eğer murad sadece bilmek olsaydı, bir kere söylenmesi yeterli olurdu.

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekit edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C. 7, S. 314)

Günün Mesajı
Hak ile bâtılı doğru ile yanlışı karıştırmayın.
Bile bile hakkı, doğruyu, gerçeği gizlemeyin.
Namazı bütün rükunları ile yerine getirin, zekatı verin.
Herkese doğruyu emredin, siz de doğru olun.
Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Yaşanan her sıkıntının şifasını Allah’tan istemek gerekir çünkü sorunların kaynağının bilgisi ve her şeyin çaresi O’ndadır.

Bir bardak su dahi istediğimizde, bir iki saniyemizi ayırıp ve sesimizin yüksekliğini ayarlayıp, birilerine bu isteği ulaştırma çabasına gireriz. Dünyada kavuşmak istediklerimiz için defalarca denemekten usanmayız.

Allah, kendisinden sabır ve namazla istememizi buyurmaktadır. O’na dua ederken de belli bir halin içine girmeliyiz. Zamanımızı ayırarak ve O’na teslim olduğumuzu bütün benliğimizde hissederek.

Acele etmeden, umduklarımızı sindirerek ve onlara hazırlanarak istemenin sırrı değersizleşmiştir. Belki de hayatın kolaylaşması ve birçok şeyin ayağımıza gelmesi sonucunda sabırsızlık artmıştır. Ya da belki de bu insanın işine geldiği gibidir.

Zira insan, canı istediği zaman sabırlıların en dayanıklısı kesilir. Dizilerin bölümleri saatler boyu üstüste izlenir, okunan kitabın heyecanıyla uykular ertelenir, sevdikleri uğruna şikayetsiz ne emekler harcanır ama ne yazık ki, ibadete gelince nefsin zamanı kalmamıştır.

Ey Allahım! Bizi, yalnız Senden, sabır ve namazla isteyenlerden eyle. Bedenimize, kalbimize ve nefsimize; namazı ve namazdaki halleri sevdir. Bir vakitten, ötekine kadar: namazı özleyenlerden ve hazır bir şekilde bekleyenlerden eyle. Namaza sadece bir vazife gözüyle bakmak yerine, Sana kavuşma fırsatı olarak görenlerden eyle. Namazın içindeki gizli ve açık kalan her hikmetinden nasiplenenlerden ve onunla maddi manevi anlamda doyanlardan eyle.

Ey Allahım! Bizi sev. Bize Senin sevdiklerini ve Senin rızana yaklaştıran sebepleri sevdir.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji