بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ 
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ ٤٩
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | نَجَّيْنَاكُمْ | sizi kurtarmıştık |
|
| 3 | مِنْ | -nden |
|
| 4 | الِ | ailesi- |
|
| 5 | فِرْعَوْنَ | Fir’avn |
|
| 6 | يَسُومُونَكُمْ | onlar size reva görüyor |
|
| 7 | سُوءَ | en kötüsünü |
|
| 8 | الْعَذَابِ | azabın |
|
| 9 | يُذَبِّحُونَ | boğazlayıp |
|
| 10 | أَبْنَاءَكُمْ | oğullarınızı |
|
| 11 | وَيَسْتَحْيُونَ | sağ bırakıyorlardı |
|
| 12 | نِسَاءَكُمْ | kadınlarınızı |
|
| 13 | وَفِي | ve vardı |
|
| 14 | ذَٰلِكُمْ | bunda sizin için |
|
| 15 | بَلَاءٌ | bir imtihan |
|
| 16 | مِنْ | -den |
|
| 17 | رَبِّكُمْ | Rabbiniz- |
|
| 18 | عَظِيمٌ | büyük |
|
Üç cahiliye dönemi vardır:
Aslında Musa a.s. zamanında iki kere erkek çocukları öldürme durumu olmuş. Biri sayıca çoğaldıkları zaman, diğeri de Musa a.s. Peygamber olunca.
Belâ kelimesi de ceza gibi hem olumlu (hayır) hem olumsuz (şer) mana içerir.
Yestahyûne hayatta bırakma manasında anlaşılabildiği gibi bazı alimler tarafından ‘kadınlarınıza utanılacak (haya edilecek) şeyler yapıyorlardı’ şeklinde de anlaşılmıştır.
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. نَجَّيْنَاكُمْ ile başlayan fiili cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
نَجَّيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ اٰلِ car mecruru نَجَّيْنَاكُمْ fiiline mütealliktir. فِرْعَوْنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. يَسُومُونَكُمْ cümlesi, فِرْعَوْنَ ‘nun hali olarak mahallen mansubdur.
يَسُومُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
سُٓوءَ ikinci mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. الْعَذَابِ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ cümlesi, يَسُومُونَكُمْ cümlesinden bedel olarak mahallen mansubdur.
يُذَبِّحُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَبْنَٓاءَ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَسْتَحْيُونَ cümlesi, atıf harfi وَ ‘ la يُذَبِّحُونَ ’ ye matuftur.
يَسْتَحْيُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. نِسَٓاءَ kelimesi mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette fiil cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir.
Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نَجَّيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi, نجو ’dir.
يُذَبِّحُونَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi, ذبح ‘dır.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
يَسْتَحْيُونَ fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, حيي ‘dir.
Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
İsim cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. ف۪ي ذٰلِكُمْ car mecruru mahzuf mukaddem habere mütealliktir. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir. بَلَٓاءٌ muahhar mübteda olup damme ile merfûdur.
مِنْ رَبِّكُمْ car mecruru بَلَٓاءٌ ‘ un mahzuf sıfatına mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. عَظ۪يمٌ kelimesi بَلَٓاءٌ ‘ un ikinci sıfatı olup damme ile merfûdur.
Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.
Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.
Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat 2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.
1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar 2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.
1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.
2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
عَظ۪يمٌ sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ
و , atıf harfidir. Ayet, hükümde ortaklık nedeniyle önceki ayetteki وَاتَّقُوا يَوْماً cümlesine atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Zaman zarfı اِذْ ’in, takdiri اذكروا (Hatırlayın) olan müteallakı mahzuftur.
Bu takdire göre cümle, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
نَجَّيْنَاكُمْ fiili, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Zaman ismi olan اِذْ 'in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
اَنْجَيَ fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ cümlesi فِرْعَوْنَ ‘nin halidir. Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
سُٓوءَ الْعَذَابِ izafeti, sözü kısaltmış ve vecîz [az sözle çok şey ifade etmek] hale getirmiştir. Bu izafet sıfatın mevsufuna muzâf olması şeklinde lafzî izafettir.
Burada ُسؤء kelimesi ile “çirkin” anlamı kastedilir. سؤء العذاب ifadesindeki سؤء kelimesi ise azabın en şiddetlisi ve
fenasıdır. Sanki azap dışındaki şeylere nispetle çirkin olduğu ifade edilmiştir.
يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ
Fasılla gelen cümle, يَسُومُونَكُمْ cümlesinden bedel veya tefsiriyyedir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir.
Bedel, atıf harfi getirilmeksizin, tefsir ve izah maksadıyla, bir kelimenin bir başka kelimeyle açıklandığı ıtnâb sanatıdır.
Arap dilinde bir kelimenin yerine kullanılan başka bir kelimenin atıf yapılmadan ve tefsir maksatlı kullanılması “bedel” ile anlatılmaktadır. Bedel yapmanın amacı, kapalı olan kelamı açmak, açık olanı ise tekid etmektir. (Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi, İtnâb-îcâz)
Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Muzari fiil, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
Aynı üslupta gelen یَسۡتَحۡیُونَ نِسَاۤءَكُمۡۚ cümlesi, tezat nedeniyle makabline atfedilmiştir.
یَسۡتَحۡیُونَ نِسَاۤءَكُمۡۚ cümlesinde kevniyet alakasıyla mecaz-ı mürsel sanatı vardır.
Azabın en kötüsü ifadesinden sonra, azap türlerinin sıralanması cem mea-t taksim sanatıdır.
یُذَبِّحُونَ أَبۡنَاۤءَكُم cümlesiyle یَسۡتَحۡیُونَ نِسَاۤءَكُمۡۚ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
كُمْ ‘ lerin tekrarında reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
اَبْنَٓاءَكُمْ - نِسَٓاءَكُمْ kelimeleri arasında murâât-ı nazîr ve tıbâk-ı hafiy sanatları vardır
Ayet, أُذْكُروا نِعمتى [nimetimi hatırlayın] ifadesine matuftur. Şu halde (ibarenin takdiri) أُذْكُرُوا اذْ نجَّيناكُمْ (hatırlayın ki, sizi kurtarmıştık) demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
İbn Cüzeyy şöyle der: يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ [Sizi azaba tabi tutuyorlardı.] demektir. Buradaki يَسُومُونَ fiili, satış için malı arz etmek manasına olup müstear olarak kullanılmıştır. Yüce Allah bu azabı "erkek çocuklarınızı kesiyor, kız çocuklarınızı da diri bırakıyorlardı" şeklinde açıklamıştır. Bu cümle bir öncekinin tefsiri olup onun üzerine atfedilmiş, eklenmiş bir cümle değildir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Beyzâvî, bu ayette fasl sanatının varlığını şu şekilde gösterir: يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ cümlesi يَسُومُونَكُمْ cümlesini beyan ettiği için atıf terk edilip araları fasledilmiştir. (Süleyman Gür, Kâzî Beyzâvî Tefsîrinde Belâgat İlmi ve Uygulanışı)
Burada önce Firavun’un İsrailoğullarına yapmış olduğu işkenceden kapalı bir şekilde bahsedilmiş, ardından bu işkencenin erkek çocuklarını kesmek olduğu ifade edilerek bu kapalılık giderilmiştir. Eğer araya atıf harfi girseydi cümle bu anlamı vermezdi. O takdirde يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ işkencenin bir türü olurken يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ başka bir türü olurdu.
Ayette kadınlar ile oğullar ve sağ bırakma ile boğazlama kelimeleri birbirinin sıralamasına uygun bir şekilde ifade edilmektedir.
يَسْتَحْيُونَ hayatta bırakma manasında anlaşılabildiği gibi bazı alimler tarafından ‘kadınlarınıza utanılacak (haya edilecek) şeyler yapıyorlardı’ şeklinde de anlaşılmıştır.
Bu ayeti bazı belâgat alimleri atf-ı beyân olarak değerlendirmişlerdir.
نِسَٓاءَكُمْۜ [kadınlarınızda] da cümlesinde kevn-i lâhık alakası vardır. Hatırlarsak kevn-i lâhıkta bir şeyin gelecekte alacağı şeklin adı şimdiki zamanda kullanılıyordu. Ayette kız çocukları kastedilerek ‘kadınlarınız’ denmiştir.
ف - ر - عَ : Firavun, Mısır’da Amalika hükümdarının lakabıdır. Firavun da çok adam öldürdüğü için ona bu ünvan verilmiştir. Kişi adı değildir. İşârî olarak nefsi ifade eder.
Üç cahiliyye dönemi vardır: 1-Firavun’un erkek çocukları öldürmesi.
2-Lût (a.s) döneminde kadınlar yerine erkeklere gidilmesi.
3-Arap toplumunda kız çocuklarının diri diri gömülmesi. Aslında Musa (a.s) zamanında iki kere erkek çocukları öldürme durumu olmuştur. Biri sayıca çoğaldıkları zaman, diğeri de Musa (a.s) Peygamber oluncadır.
وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ
وَ , istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Cümlede takdim-tehir ve îcâzi hazf sanatları vardır. ف۪ي ذٰلِكُمْ , mahzuf mukaddem habere müteallıktır. بَلَٓاءٌ , muahhar mübtedadır.
İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
مِنْ رَبِّكُمْ car-mecruru بَلَٓاءٌ ’un mahzuf sıfatına mütealliktir. Sıfatın hazfi icâz-ı hazif sanatıdır.
رَبِّكُمْ izafetinde Rab isminin İsrailoğullarına ait zamire muzâf olmasında, Rablerinin onlar üzerindeki ihsan ve faziletleri konusundaki rububiyetini hatırlatmak manası vardır.
Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu için cümledeki Rab isminde tecrîd sanatı vardır.
ذٰلِكُمْ ile olaylara işaret edilerek konunun önemi vurgulanmıştır.
İşaret isminde istiare vardır. Bilindiği gibi işaret ismi mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de ‘‘vücudun tahakkuku’’dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)
بَلَٓاءٌ için ikinci sıfat olan عَظ۪يمٌ۟ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Sıfatın kullanılmasının, metbusunun daha iyi tanınması, övülmesi, yerilmesi, pekiştirilmesi, acındırılması, kapalılığının giderilmesi, tahsis edilmesi gibi maksatları vardır. Itnâb, bazen de sıfatlar vasıtasıyla yapılmaktadır. (Ar. Gör. Ömer Kara, Belâgat İlminde İki İfade Biçimi: Itnâb-Îcâz (I) Kur’ân Metninin Anlaşılmasındaki Rolü Üzerine Bir Deneme)
بلاء kelimesi, hem mihnet hem de nimet anlamında olabilir. Firavun hanedanının yaptıkları mihnet, Allah’ın onları kurtarması ise nimettir. (Beyzâvî,Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
Eğer ذٰلِكُمْ ifadesi, Firavunun yaptıklarına işaret ediyorsa, بَلَٓاءٌ kelimesi, mihnet, sıkıntı anlamındadır. Fakat eğer ذٰلِكُمْ onların Firavundan kurtarılmasına işaret ediyorsa, o zaman بَلَٓاءٌ kelimesi nimet anlamına gelir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Cemi kıllet kipi ile gelen اَبْنَٓاءَ kelimesi yirmi iki ayette, cemi müzekker salim kipi ile gelen بَنُونَ kelimesi de yetmiş üç ayette bulunmaktadır. (Arap Dili Ve Belâgatı Açısından Kur’an’da Sözcüklerin Çoğul Halleri /Abdurrahman Güney)
بَلَٓاءٌ ; aslında tecrübe ve imtihan demektir. Fakat bu deneme, bazan hayır ve bazen şer ile olur. Ve çoğunlukla başlangıç şer ve sıkıntı manasını içine alır. Burada iki yön de vardır. Azap, bir bela ile imtihan; kurtuluşta bir hayır ile imtihandır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)
بَلَٓاءٌ ve عَظ۪يمٌ kelimeleri, musibetin büyüklüğünü ve şiddetini göstermek için nekre getirilmiştir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ٥٠
Ayet-i kerimede Âle Firavn (Firavun ailesi) tabiri kullanılmıştır. Aslında bu işkenceyi yapanlar Firavun’un ailesi değil, adamlarıdır. Firavun deyince sadece Firavun anlaşılmamalı, üst makamda bulunan yönetici sınıf anlaşılmalıdır. Ebu Musa, aslında âl kelimesinin nesep birliği ifade ettiğini söylemiştir.
Bunların menfaat üzere kurulu bir ilişkileri var. Mele’ sınıfı. Birbirlerini çektikleri, yönettikleri için bir aileden de daha yakın olmuşlar ve böyle isimlendirilmişler.
Kıpti dilinde deniz yemm demektir. Hz. Musa kıssalarında genellikle yemm kelimesi kullanılmış ama burada bahr kullanılmıştır.
Bu ayette denizde boğulmaktan kurtarmadan bahsettigi ve bu kurtarmanın hızlıca yapılması sebebiyle ‘enceynâ’ (ifal bâbı) fiili kullanılmış. 49. ayette ‘sizi Firavun’un ailesinden kurtardık’ derken kurtarma için ‘necceynâ’ (tefil bâbı) fiili kullanılmıştı. Burada bir incelik var. 49. Ayetteki kurtarma zamana yayılmış bir kurtarma iken, bu ayetteki kurtarma hızlıca olmuştur.
Kıpti dilinde deniz yemm demektir. Hz. Musa kıssalarında genellikle yemm kelimesi kullanılmış olmasına rağmen burada bahr tercih edilmiştir. Allah-u Âlem..
Bu ayette denizde boğulmaktan kurtarmadan bahsettiği ve bu kurtarmanın hızlıca yapılması sebebiyle ‘enceynâ’ yani fiil ifal bâbı kullanılmış, 49. ayette ise ‘sizi Firavun’un ailesinden kurtardık’ derken kurtarma için ‘necceynâ’ yani tefil bâbı fiili getirilmiştir. Buradaki incelik, 49. ayetteki kurtarma zamana yayılmış bir kurtarma iken, bu ayetteki kurtarma hızlıca olmuştur.
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. فَرَقْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَرَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. بِ sebebiyyedir. بِكُمُ car mecruru فَرَقْنَا fiiline mütealliktir. الْبَحْرَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur.
اَنْجَيْنَاكُمْ cümlesi, atıf harfi فَ ile فَرَقْنَا ’ ya matuftur. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Aetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlun bih olarak mahallen mansubdur. اَغرَقْنَٓا cümlesi, atıf harfi فَ ile فَرَقْنَا ’ya matuftur.
اغْرَقْنَٓا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. اٰلَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. فِرْعَوْنَ muzâfun ileyh olup, gayri munsarif olduğu için cer alameti fethadır. وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ hâliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَنْظُرُونَ cümlesi, mübtedanın haberi olarak mahallen merfûdur.
تَنْظُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْجَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi نجو’dir.
اغْرَقْنَٓا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi غرق ’dır.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْـنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfına matuftur. Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car-mecrur بِكُمُ , ihtimam için, mef’ûl olan الْبَحْرَ ‘ye takdim edilmiştir
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
اَنْجَيَ fiili اِفعال babından olup zorluktan ve sıkıntıdan kurtarma konusunda hızlı olunması gereken durumlarda kullanılır. Aynı kökten türeyen نَجَّي fiili ise تفعيل babındandır ve çoğunlukla kurtarma fiilinde bir müddet bekleme ve ona zaman tanımanın söz konusu olduğu yerlerde kullanılır. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Kur’an Kelimelerinin Sırlı Dünyası, s. 113)
فَاَنْجَيْنَاكُمْ cümlesi atıf harfi فَ ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Aynı üslupta gelen وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ cümlesi tezat nedeniyle فَاَنْجَيْنَاكُمْ cümlesine atfedilmiştir.
وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ cümlesiyle فَاَنْجَيْنَاكُمْ cümlesi arasında mukabele sanatı vardır.
فَرَقْنَا , فَاَنْجَيْنَاكُمْ , اَغْرَقْنَٓا fiilleri, azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Hal وَ ’ıyla gelen اَنْتُمْ تَنْظُرُون cümlesi, فأنجيناكم fiilindeki كم zamirinden hal olarak gelmiştir.
Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
49. ayetteki اَنْجَيْنَاكُمْ fiili ile bu ayetteki نَجَّيْنَاكُمْ fiilinde, aynı fiilin iki sıygası arasında güzel bir iltifat sanatı, bu iki fiil arasında iştikak cinası ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
فَاَنْجَيْنَاكُمْ - اَغْرَقْنَٓا kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.
فَرَقْنَا - اَغْرَقْنَٓا kelimeleri arasında ise cinas ve reddü'l-acüz ale's-sadr sanatları vardır.
Ayet-i kerimede اٰلَ فِرْعَوْنَ [Firavun ailesi] tabiri kullanılmıştır. Aslında bu işkenceyi yapanlar Firavun’un ailesi değil, adamlarıdır. Firavun deyince sadece Firavun anlaşılmamalı, üst makamda bulunan yönetici sınıf anlaşılmalıdır. Ebu Musa, aslında اٰلَ kelimesinin nesep birliği ifade ettiğini söylemiştir.
Bunların menfaat üzerine kurulu bir ilişkileri vardır. Mele’ sınıfı birbirlerini çektikleri, yönettikleri için bir aileden de daha yakın olmuşlar ve böyle isimlendirilmişlerdir. Kıpti dilinde denize يَمَّ denmektedir. Hz. Musa kıssalarında genellikle يَمَّو kelimesi kullanılmış, ama burada بحر kullanılmıştır.
Bu ayette denizde boğulmaktan kurtarmaktan bahsettiği ve bu kurtarmanın hızlıca yapılması sebebiyle أنْجَيْنا (if’âl babı) fiili kullanılmış. 49. ayette ‘sizi Firavun’un ailesinden kurtardık’ derken kurtarma için نَجَّينا (tef’il babı) fiili kullanılmıştı. Burada bir incelik vardır. 49. ayetteki kurtarma zamana yayılmış bir kurtarma iken, bu ayetteki kurtarma hızlıca olmuştur.
Son cümle mef’ûl olan آلُ فِرْعَوْنَ a ait bir hal de olabilir. تَنْظُرُونَ fiilinin mef’ûlü mahzuftur. Çünkü fiil lazım menziline konmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Şayet ‘’بكم ifadesi ne anlama geliyor?’’ dersen, şöyle derim: Bu hususta iki değerlendirme söz konusudur. İlkine göre: onların suya girdikleri ve girmeleri ile birlikte suyun ayrıldığı, yani onların suya girmesiyle, adeta bir şeyin içine girip onu ortadan ikiye ayıran bir başka şey gibi su ayrılmıştır. İkincisine göre ise: ”onu sizin sebebinizle, sizi kurtarmak için ayırdık” şeklinde bir anlam söz konusudur. Bu durumda بِكُم ifadesi hal konumundadır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
فرقنا بكم cümlesindeki ب harf-i ceri, ilsak veya mülâbese içindir. Burada Allah’ın kudretini hatırlatma vardır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 573)
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ ٥١
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | hani |
|
| 2 | وَاعَدْنَا | sözleşmiştik |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa ile |
|
| 4 | أَرْبَعِينَ | kırk |
|
| 5 | لَيْلَةً | gece için |
|
| 6 | ثُمَّ | sonra |
|
| 7 | اتَّخَذْتُمُ | siz (tanrı) edinmiştiniz |
|
| 8 | الْعِجْلَ | buzağıyı |
|
| 9 | مِنْ | -ndan |
|
| 10 | بَعْدِهِ | onun ardı- |
|
| 11 | وَأَنْتُمْ | ve siz |
|
| 12 | ظَالِمُونَ | zalimlerdiniz |
|
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. وٰعَدْنَا ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
وٰعَدْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسٰٓى mef’ûlün bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir.
اَرْبَع۪ينَ ikinci mef‘ûlün bih olup, cemi müzekker salim kelimelere mülhak olduğu için nasb alameti ي ‘dir. لَيْلَةً kelimesi اَرْبَع۪ينَ ’nin temyizi olup fetha ile mansubdur.
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. اتَّخَذْتُمُ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمُ fail olarak mahallen merfûdur. الْعِجْلَ mef’ûlün bih olup fetha ile masubdur.
Kelamın siyakından anlaşıldığı için ikinci mef‘ûl hazfedilmiştir. Takdiri, إليهًا şeklindedir. مِنْ بَعْدِه۪ car mecruru اتَّخَذْتُمُ fiiline mütealliktir. بَعْدِ zaman zarfı, muzaf olup kesra ile mecrurdur. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ cümlesi hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ظَالِمُونَ mübtedanın haberi olup ref alameti و ‘dır. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Temyiz; kendisinden önce geçen mübhem (manası açık olmayan) bir ismin manasına açıklık getiren camid, nekre bir isimdir. Yani; çeşitli manalar kastedilmeye elverişli önceki isim veya cümleden asıl maksadın ne olduğunu açıklamak üzere zikredilen camid (türememiş), mansub ve nekre isme temyiz denir. Temyizin manasını açıkladığı önceki isme veya cümleye de mümeyyez denir. Temyiz harfi cerli ve izafetle gelmediği müddetçe mansubdur. Mümeyyezin irabı ise cümledeki yerine göredir. Temyiz Türkçeye “bakımından, …yönünden” şeklinde tercüme edilebilir. Temyizi bulmak için “ne bakımdan, hangi açıdan” soruları sorulur.Temyiz 2’ye ayrılır:
1. Melfuz mümeyyez: Söylenmiş, cümlede görülen mümeyyez.
2. Melhuz mümeyyez: Düşünülen, cümlede açık olarak görülemeyen mümeyyez.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubdur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وٰعَدْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil mufâale babındandır. Sülâsîsi وعد ’dir.
Mufâale babı fiile, müşareket (ortaklık), bir işi peşpeşe yapmak, teksir (çokluk, bir işi çok yapmak) gibi anlamlar katar. Müşareket (İşteşlik – ortaklık): Bir işin iki kişi veya iki grup arasında yapıldığını anlatır. Fail ile mef’ûl aynı işi yapmıştır. Ayrıca fail işi başlatan ve galip gelendir. (sonuçlandırandır). Bazen de müşareket olmayıp tek taraflı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اتَّخَذْتُمُ fiili sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi, أخذ ’dır.
İftiâl babı fiile, mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut, hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
ظَالِمُونَ , sülâsi mücerredi ظلم olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ
Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfına matuftur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Hac/26)
فَرَقْنَا fiili azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Allah Teâlâ, Kur'an'da ne zaman kendisinden azamet zamiriyle bahsetse hemen öncesinde veya sonrasında vahdaniyetinin bilinmesi için kendisine ait tekil bir zamir gelir. (Fâdıl Sâlih Samerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 467)
اَرْبَع۪ينَ ikinci mef’ûl, لَيْلَةً ise temyizdir.
اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ cümlesi atıf harfi ثُمَّ ile makabline atfedilmiştir. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
ٱتَّخَذۡتُمُ fiilinin ikinci mef’ûlü mahzuftur. Takdiri اله ‘dur.
Hal وَ ’ıyla gelen وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsned olan ظَالِمُونَ , ism-i fail vezninde gelerek bu özelliğin istimrar ve istikrarına işaret etmiş, isim cümlesinin sübutunu artırmıştır.
İsim cümlesindeki ism-i fail istimrar ifade eder. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
İsm-i fail sübuta, istikrara ve sıfatın mevsûfa olan bağlılığına delalet eder. (Halidî, Vakafat, s. 80)
İsrailoğulları Firavun’un helakından sonra Mısır’a girdiklerinde, ellerinde müracaat edecekleri bir kitapları yoktu. Allah da Musa (a.s.)’a Tevrat’ı inzal edeceğini vaat etmiş; bunun için kendisine Zilkade ayını ve Zilhicce ayının on gününü vakit olarak tayin etmişti. Ayette “kırk gece” denilmiştir, çünkü aylar gecelere göre hesap edilir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
وَاِذْ وٰعَدْنَا cümlesindeki mufâale kalıbı, iki taraf arasında müşareket ifade etmez. وَ إذْ وَعَدْنا şeklindeki sülâsî fiil manasınadır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
Ayette mühlet harfi olan ثُمَّ deki terâhi hakiki değildir. Allah’ın nimetlerini bol bol verdiği, görmedikleri mucize ve ayetleri kendilerine gösterdiği kavmin şükrü ziyadeleştirmeleri gerekirken buzağıya ibadet etmelerinin akıldan uzak olduğuna işaret için mecazdır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru;578)
مِنْ بَعْدِه۪ ‘den murad, Musa mikaatda (belli yer ve zamanda) hazır bulunmak üzere Tûr’a gittikten sonra demektir.” Zalimlerden olmak” ise Allah’ a ortak koşmak ve birşeyi hakkı olmayan bir yere koymak anlamındadır. (Ebüssuûd Tefsiri - Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, Soru; 580)
Müsned ism-i fail şeklinde gelerek bu zalimliğin onların sabit bir sıfatı, âdetleri olduğuna işaret edilmiştir. Bu ifade, fiile göre daha sabittir ve devamlılık ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu,C.2, s. 224)
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٥٢
Şekera شكر: شُكْرٌ şükür, nimeti tasavvur ederek onu göstermektir.
Bir görüşe göre şükür sözcüğü perdesini kaldırıp ortaya çıkarma anlamındaki كَشْرٌ kelimesinin harflerinin yerleri değiştirilerek oluşturulmuştur ve unutmak, üzerini örtmek anlamlarındaki كُفْرٌ sözcüğünün de zıddıdır. Diğer bir görüşe göre ise suyla dolu pınar anlamına gelen عَيْنٌ شَكْرَى ifadesinden gelir. Bu itibarla ise şükür sözcüğü nimeti ihsan edenin zikriyle dolma anlamındadır.
Şükür üç kısımdır: 1- Kalbin şükrü; nimeti tasavvur etmesidir. 2- Dilin şükrü; nimeti ihsan edeni senâ etmesidir. 3- Diğer organların şükrü; hak ettiği oranda nimetin karşılığını vermedir.
Yüce Allah'ın شَكُورٌ şeklinde vasfedilmesinden maksad kullarına ihsanda bulunması ve yaptıkları ibadetlere karşılığını vermesidir.
Son olarak memesi dolu olan deveye de ناقَةٌ شَكِرَةٌ denir. (Müfredat)
Kuran’ı Kerim’de türevleriyle beraber 75 kere geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)
Türkçede kullanılan şekilleri şükür, Şâkir, şükran, teşekkür, müteşekkir, Şükrü ve meşkurdur. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)
ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. عَفَوْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَنْكُمْ car mecruru عَفَوْنَا fiiline mütealliktir.
مِنْ بَعْدِ car mecruru عَفَوْنَا fiiline mütealliktir. بَعْدِ zaman zarfı, muzâf olup kesra ile mecrurdur. İşaret ismi ذٰلِكَ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, ك ise muhatap zamiridir.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir, لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ : Matuf ile matufun aleyh arasında hem sıra olduğunu hem de fiillerin meydana gelişi arasında uzun bir sürenin bulunduğunu gösterir. Süre bakımından فَ harfinin zıttıdır. ثُمَّ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ
Ayet … اتخذتم cümlesine ثُمَّ ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
عَفَوْنَا fiili azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Bu ayetteki ذٰلِكَ kelimesi Allah’ın ahdini bozmalarına işaret etmektedir.
مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ , yani bu büyük hatayı işlemenizden, buzağıyı ilah edinmenizden sonra tövbe ettiğinizde, (şükredesiniz diye) yani af nimetine karşılık şükretmenizi isteyerek, (sizi affetmiştik.) (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
ذَ ٰلِكَ ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ kavli şükretmenizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusundaki ihtimale îmadır. Lam-ı ta’lil yerine reca harfi لَعَلَّ nin zikredilmesi belagâtın eşsiz güzelliğindendir. لَعَلَّ kavli şükretmenizin sizden ümit edilmesini ifade eder. Lam-ı ta’lil yerine لَعَلَّ ‘nin tercih edilip لٍ manasında yorumlanması لَعَلَّ nin recaya delalet eden bu hususiyetinin daha önce kelamullahta يا أيُّه النَّاسُ اعبدوا رَبَّكُْمْ kavlinden لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ kavline kadar geçmiş olduğunu ifade içindir. Şükür manası da ألْحَمْدُ لِللَّهِ رَبِّ الْعَلَمِينَ kavlinde geçmişti. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
كُمْ ‘ lerde tam cinas ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ٥٣
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. اٰتَيْنَا ile başlayan fiili cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
اٰتَيْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. مُوسَى mef’ûlün bih olup elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Gayri munsariftir. الْكِتَابَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. الْفُرْقَانَ atıf harfi وَ ile الْكِتَابَ ’ye matuftur.
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamir لَعَلَّ ‘nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَهْتَدُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَهْتَدُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اٰتَيْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi أتى ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
تَهْتَدُونَ fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi هدي ’dir.
İftiâl babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.
وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la 47. ayetteki nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ cümlesi اِذْ ’in muzâfun ileyhidir.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
اٰتَيْنَا fiili azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
Burada sıfat olan الْفُرْقَانَ , mevsufu olan الْكِتَابَ ‘a atıf harfiyle bağlanmıştır. Bu atıf; indirilmiş kitapla, hakkı batıldan ayıran furkanı cem etmektedir.
كِتَابَ ve فُرْقَانَ ifadeleri, onun hem Allah katından inzâl edilmiş yazılı bir belge (kitap) olduğunu hem de hak ile bâtılı ayırt eden bir kıstas (furkān) olduğunu, bu iki vasfı birlikte taşıdığını ifade eder. Bununla Tevrat kastedilmiştir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.
Terecci harfi لَعَلَّ ‘nin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâ cümlesidir.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَهْتَدُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. (Âşûr,Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ ٥٤
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قَالَ | demişti ki |
|
| 3 | مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لِقَوْمِهِ | kavmine |
|
| 5 | يَا قَوْمِ | kavmim |
|
| 6 | إِنَّكُمْ | şüphesiz sizler |
|
| 7 | ظَلَمْتُمْ | zulmettiniz |
|
| 8 | أَنْفُسَكُمْ | kendinize |
|
| 9 | بِاتِّخَاذِكُمُ | (tanrı) edinmekle |
|
| 10 | الْعِجْلَ | buzağıyı |
|
| 11 | فَتُوبُوا | gelin tevbe edin de |
|
| 12 | إِلَىٰ |
|
|
| 13 | بَارِئِكُمْ | yaratıcınıza |
|
| 14 | فَاقْتُلُوا | ve öldürün |
|
| 15 | أَنْفُسَكُمْ | nefislerinizi |
|
| 16 | ذَٰلِكُمْ | bu |
|
| 17 | خَيْرٌ | daha iyidir |
|
| 18 | لَكُمْ | sizin için |
|
| 19 | عِنْدَ | katında |
|
| 20 | بَارِئِكُمْ | yaratıcınız |
|
| 21 | فَتَابَ | tevbenizi kabul buyurmuş olur |
|
| 22 | عَلَيْكُمْ | sizin |
|
| 23 | إِنَّهُ | şüphesiz |
|
| 24 | هُوَ | O |
|
| 25 | التَّوَّابُ | tevbeyi çok kabul edendir |
|
| 26 | الرَّحِيمُ | merhametlidir |
|
Tövbe kavramı insana nisbet edildiğinde günah ve mâsiyetten itaate dönmeyi anlatır. Buradaki mâsiyet küfür ve inkârdan başlayıp küçük günahlara kadar iner.
Kulun dönüşü hem kalp hem fiil açısından gerçekleşir.
Kalbin dönüşü Allah’a yönelik olmak üzere saygıya (takvâ) bürünmüş sevgi yoluyla olur ve pişmanlık duygusu, bir daha tekrar etmeme niyetini de kapsar.
Allah’a nisbet edildiğinde ise kelimenin kök anlamı Allah’ın gazabının rıza ve muhabbete dönüşmesi biçiminde anlaşılır.
Nitekim bir âyette Allah’ın tövbe edenleri sevdiği ifade edilmiştir (el-Bakara 2/222).
Birçok kaynakta yer alan bir hadiste Hz. Peygamber sav şöyle buyurmuştur:
Kulun tövbe etmesinden Cenâb-ı Hakk’ın duyduğu hoşnutluğun (ferah), yiyecek içeceğini ve her şeyini taşıyan devesini çölde kaybeden bir kişinin onu bulduğunda duyduğu sevinçten çok daha fazla olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, “Daʿavât”, 4; Müslim, “Tevbe”, 1-8).
Buşeyr ibn Ka'b el-Adevî şöyle demiştir: Bana Şeddâd ibn Evs (R) tahdîs etti ki, Hz.Peygamber (Sav) şöyle buyurmuştur:
Yâ Allah! Benim Rabb'im Sen'sin. Sen'den başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen'in kulunum ve gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ve va'd üzere sabitim. İşlediğim günâhların şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsan eylediğin ni'metlerini i'tirâf ederim, günâhımı da i'tirâf ederim. Benim günâhlarımı mağfiret eyle! Şu muhakkak ki, günâhları Sen'den başkası mağfiret edemez!
Bu duadaki bir inceliğe dikkat edelim:
‘İşlediğim günahların şerrinden sana sığınırım..’
Burada kişi gunah işleyip tevbe etmiş olabilir ve tevbesi kabul olmuş olabilir. Ancak o günahın şerri kalıyor olabilir.
Bu ne demektir? Meselaçcok yediniz, israf ettiniz, kendinize zulmetmiş oldunuz. Ancak Allah’a tevbe edip af dilediniz, tevbeniz kabul olmuş, işlediğiniz günah silinmiş olabilir, ancak o günahın şerri olan şişmanlık sizde kalmıştır.
Yada çocuğumuzu yetiştirirken hatalı davranışlarımız oldu, bundan dolayı Allahtan af diledik ve kabul oldu ancak yaptığımız hatalı davranışların neticesinde asi bir çocuğumuz oldu, işte bu duanın bu incelikli kısmında bundan bahsediyor efendimiz..
Yaptıklarımızın şerrinden de koru bizi ya Rab!!! (Fatma Bayram tefsir notlari)
Musa a.s.: Ey kavmim diyor, kendisi de o kavmin içinden. Ama Firavun kavmine hiç “ey kavmim” demiyor çünkü o onların içinden değildir.
Kavim kelimesi ayağa kalktı manasındaki qâme fiilinden gelir. Kavimde de birbirine tutunan, birbirine destek olan, birbirini ayakta tutan manaları vardır. Musa as “ya kavmi” derken aralarındaki bu yakınlığı hatırlatarak ona mukabil dediğini yapmalarını istiyor. Kendisinin onlardan olduğunu hatırlatıyor. Birbirlerini desteklediklerini ifade etmiş oluyor. “Ya kavmi” hitaplarının hepsinde bu manayı düşünmeliyiz.
İttehaze fiili iki meful alır. Burada biri var, biri yoktur. Mealde ‘’Buzağıyı tanrı edindiniz’’ yazılıdır. İkinci mefulü alimler takdir ediyorlar. Bazıları da buzağıyı uydurdunuz, şekillendirdiniz, yarattınız manalarını vermiştir.
Sözlükte “geri dönmek, rücû etmek” anlamındaki tevb (tevbe, metâb) kökünden türeyen tevvâb “dönüş yapan, bu eylemi nicelik ve nitelik açısından çokça gerçekleştiren” mânasına gelir.
Terim olarak tevvâb insan için kullanıldığında “çok tövbe eden”, Allah’a nisbet edildiğinde “tövbeleri çok kabul eden” demektir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “tvb” md.; Lisânü’l-ʿArab, “tvb” md.).
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قَالَ ile başlayan fiili cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قَالَ fetha üzere mebni mazi fiildir. مُوسٰى fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir. Mekulü’l-kavl يَا قَوْمِ ‘ dir. قَالَ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. لِقَوْمِ car mecruru قَالَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir ه۪ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
يَا nida harfidir. Münada olan قَوْمِ muzâf olup, mukadder fetha ile mansubdur. Mütekellim يَ ’ sı mahzuf olup, kelimenin sonundaki kesra muzâfun ileyhten ivazdır. Nidanın cevabı اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ ’ dir.
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
كُمْ muttasıl zamiri اِنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. ظَلَمْتُمْ cümlesi, اِنَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
ظَلَمْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
بِاتِّخَاذِ car mecruru ظَلَمْتُمْ ’e mütealliktir. بِ harfi ceri sebebiyyedir. بسبب اتخاذكم (edinmeniz sebebiyle) anlamındadır. الْعِجْلَ masdar اتِّخَاذِ ‘nin mef’ulün bihi olarak fetha ile mansubdur. İkinci mef’ûlün bih mahzuftur. Takdiri, إلها şeklindedir.
فَ harfi sebebi müsebbebe bağlayan rabıtadır. Mukadder şartın cevabıdır. Takdiri, إن أردتم عفو الله وغفرانه فتوبوا إليه (Allah’ın affetmesini ve mağfiret etmesini istedinizse muhakkak ki O, onun tövbesini kabul eder.) şeklindedir.
تُوبُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اِلٰى بَارِئِ car mecruru تُوبُٓوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
فَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اقْتُلُٓوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اَنْفُسَ mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Masdar; bir iş, bir oluş, bir durum bildiren ve zamanla ilgili olmayan kelimelerdir. Masdarlar fiil gibi zamanla ilgileri olmadığından isimdirler.
Masdarın fiil gibi amel şartları şunlardır: 1.Tenvinli olmalıdır. 2. Harfi tarifli (ال) olmalıdır.3. Masdarın failine muzaf olmalıdır. 4. Masdarın mefulüne muzaf olmalıdır. Şartlardan birinin bulunması amel etmesi için yeterlidir.Bu amel şartlarından birini taşıyan masdar kendisinden sonra fail veya mef’ûl alabilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
İsim cümlesidir. İşaret ismi ذٰلِكُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. ل harfi buud, yani uzaklık bildiren harf, كُمْ ise muhatap zamiridir. خَيْرٌ haber olup damme ile merfûdur.
لَكُمْ car mecruru خَيْرٌ ’ a mütealliktir. عِنْدَ mekân zarfı خَيْرٌ ‘a mütealliktir. بَارِئِكُمْۜ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
تَابَ atıf harfi فَ ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فعلتم فتاب عليكم. (Böyle yaptınız ve Allah’ta tövbenizi kabul etti.) şeklindedir.
فَ atıf harfidir. تَابَ fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْكُمْۜ car mecruru تَابَ ’ye mütealliktir.
خَيْرٌ ; ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil اَفْضَلُ veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi فُعْلَى veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır.
خَيْرٌ ve شَرٌّ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları اَخْيَرُ ve اَشْرَرُ veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
بَارِئِ , sülâsi mücerredi برأ olan fiilin ism-i failidir.
İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
İsim cümlesidir. اِنَّ tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder.
هُ muttasıl zamir اِنَّ ’ nin ismi olarak mahallen mansubdur. هُوَ fasıl zamiridir. التَّوَّاب kelimesi اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur. الرَّح۪يمُ ikinci haber olup damme ile merfûdur.
Zamiru’l Fasl (Ayırma Zamiri): Umumiyetle mübteda marife, haberse nekre gelir: Ancak, haber mübteda gibi marife olunca çoğu defa aralarında -irabdan mahalli olmayan- bir zamir bulunur. Haber ile sıfatı birbirinden ayırdığı için buna “zamiru’l fasl” (ayırma zamiri) denir. Zamirler ne mevsuf ne de sıfat olurlar. Bundan dolayı marife olan iki ismin arasına girince iki ismin arası açılır; sıfat – mevsuf olma durumları ortadan kalkar, mevsuf mübteda, sıfat da haber olur.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
التَّوَّابُ - الرحيم , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın, mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
Mübalağalı ism-i fail: Bir varlıkta bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu gösteren, fiilden türeyen, sıfat cinsinden isimlerdir. Mübalağalı ism-i failler Allah için kullanılırsa sıfat, insanlar için kullanılırsa mübalağa ya da lakap olurlar. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ
Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfına matuftur.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قَالَ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Münada olan قَوْمِ ’deki mütekellim zamirinin hazfi nida edenin münadaya yakın olma isteğine işarettir.
Nidanın cevabı olan اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ cümlesi, اِنَّ ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden, اِنَّ ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ‘nin haberi olan ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin mazi fiil sıygasında cümle olarak gelmesi hükmü takviye hudus, temekkün ve istikrar ifade etmiştir.
Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
قَوْمِ kelimesinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Zaman ismi olan إذ ’in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)
فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ
فَ , mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Cevap cümlesi olan فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.
Takdiri, … إن أردتم عفو الله وغفرانه (Allah’ın affetmesini ve mağfiret etmesini istedinizse) olan şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
بَارِئِكُمْ izafetinde esma-i hüsnadan olan بَارِئِ ‘nin zalimlere ait zamire muzâf olmasında, Allah’ın yaratıcı kudretini onlara hatırlatma manası vardır.
Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır.
فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ cümlesi, atıf harfi فَ ile şartın cevabına atfedilmiştir. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Cümlenin atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
اَنْفُسَ - كُمْ kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.
Ebüssuûd şöyle der: فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ ifadesinde onların cehalet ve sapkınlıkta son derece ileri gittiklerini göstermek için yaratıcı manasına gelen البَارِئِ kelimesi zikredilmiştir. Çünkü onlar, latif hikmeti ile kendilerini yaratan alîm ve hakîm olan Allah'a ibadeti bırakıp, aptallıkla örnek gösterilen sığıra tapmışlardır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir, Beyzâvî, Envârü’t-Tenzîl Ve Esrârü’t-Te’vîl)
فَاقْتُلُٓوااَنْفُسَكُمْۜ cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. (https://tafsir.app/iraab-aldarweesh/2/54)
Ayetteki فَاقْتُلُٓوااَنْفُسَكُمْۜ ifadesi zahirine göre anlaşılmıştır ki kendini paralamak, helak etmek demektir. Bir görüşe göre ise, birbirlerini öldürmeleri anlamında olup buzağıya tapınmayanların, tapınanları öldürmeleri emredilmektedir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)
Burada "yaradan" diye meali verilen البَارِئِ kelimesi (yaratıcı demek olan) hâlık anlamında olmakla birlikte, aralarında bir fark vardır. Şöyle ki: البَارِئِ, yoktan var eden ve meydana getiren demektir. الخالق ise bir durumdan bir başka duruma takdir eden ve aktaran demektir. البرية, yaratıklar, mahlukat demektir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)
Bu ayette art arda kullanılan ف harfleri arasındaki fark nedir?’ dersen, şöyle derim: فتبوا الى بارءكم - فقتلوا أنفسكم - فتاب عليكم ifadesinde birinci ف , sadece sebep ifade eder, çünkü tövbenin sebebi zulümdür. İkincisi ise takip içindir, çünkü anlam “Tövbede kararlılık gösterin ve birbirinizi öldürün” şeklindedir. Yani Allah Teâlâ onların tövbelerini, birbirlerini öldürmek kılmıştır. Bu öldürmenin, onların tövbelerinin tamamlanması olması da mümkündür. Böylece mana; “Tövbenizin tamamlanması olarak, tövbeyi takiben birbirinizi öldürün” şeklinde olur. Üçüncü ف ise, hazfedilmiş bir kelimeye mütealliktir. Bu ifade de ya Musa (a.s.)’ın onlara söylemiş olduğu söz içerisinde yer almaktadır -ki bu durumda hazfedilmiş bir şarta taalluk eder ve cümle sanki “Siz böyle yaparsanız, O da tevbenizi kabul eder” şeklindedir- ya da Allah Teâlâ’dan onlara yönelik bir hitap olup; “Musa’nın size emrettiği şeyi yaptınız, yaradanınız da sizi affetti ” anlamındadır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl ve Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 588)
ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ
Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.
Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Müsnedün ileyhin tecessüm ve cem’ ifade eden işaret ismi ذلك ile marife olması, en güzel şekilde temyiz etmek ve tazim içindir.
Onların yapması gerekene işaret eden ذٰلِكُمْ ‘de istiare sanatı vardır.
Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)
ذٰلِكَ ile müşarun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman müşârun ileyhi bu işaret ismiyle kamil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamdan bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Duhan/57, c. 5, S. 190)
خَيْرٌ mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.
"Her şeyi kusursuz ve uyumlu yaratan” anlamında olan البَارِئِ isminin ayette tekrarlanmasında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
عِنْدَ بَارِئِكُم izafetinde البَارِئِ ismine muzâf olan عِنْدَ şeref kazanmıştır. كُم zamirinin البَارِئِ ismine muzâfun ileyh olması ise, Musa (a.s)’ın kavmine ikaz ve teşvik ifade eder.
فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ cümlesi takdiri ففعلتم ما أُمِرتم به (Emredildiğiniz şeyi yaptınız) olan mahzuf cümleye atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
عَلَیۡكُمۡۚ - لَّكُمۡ kelimeleri arasında tıbâk-ı îcab sanatı vardır.
Burada esma-i hüsnadan bir başkası değil de البَارِئِ ismi münasip olmuştur. Çünkü onları her türlü çelişkiden uzak yaratan el-Bârî’dir. Bu büyük bir nimettir. Şükrü ve ibadeti, kulluğu O’na tahsis etmeyi gerektirir. Ne zaman ki onlar bunun aksini yapıp buzağıya kulluk ettiler, buzağıyı öldürmeleri istendi. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Bedî’ İlmi s.56)
ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُم cümlesi; taliliyye cümlesidir. Tövbenin sebebini bildirir ve muhatapları teşvik eder.
فَتُوبُٓوااِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوااَنْفُسَكُمْۜ cümleleriyle فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ cümlesi arasında muhataptan gâibe iltifat sanatı vardır. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 591)
اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرحيم
Ta’liliyye olarak fasılla gelen bu son cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâli ittisâldir.
اِنَّ ve fasıl zamiri ile tekid edilmiş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.
Bir başka tekid unsuru da haberin marife gelmesidir. اِنَّ ‘nin haberinin marife oluşu, bu vasfın müsnedün ileyhte kemâl derecede olduğunu belirtmiştir.
Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, اِنَّ , isim cümlesi ve fasıl zamiri, müsnedin marife gelmesi sebebiyle çok sayıda tekid ve tahsis ifade eden çok muhkem/sağlam cümlelerdir.
İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
اِنَّ ’nin haberi olan التَّوَّابُ ve الرَّح۪يمُ۟ vasıflarının aralarında وَ olmadan gelmesi, her ikisinin birden müsnedün ileyhte mevcut olduğuna işaret eder.
Allah Teâlâ’ya ait bu iki kelimenin marife olarak gelmesi bu sıfatların onda kemâl derecede olduğunu, aralarında و olmadan gelmesi, bu vasıfların her ikisinin birden onda mevcudiyetini gösterir.
الرَّح۪يمُ۟ - التَّوَّابُ kelimelerinin ayetin konusuyla olan uyumu teşâbüh-i etrâf sanatı, iki sıfatın birbiriyle uyumu mürâât-ı nazîr sanatıdır.
هُوَ fasıl zamiridir. Bu zamir, tekid ifade eder. Pekiştirme dışındaki bir faydası da ihtisas ifade etmesidir. Ayrıca kendisinden sonra gelen kelime de sıfat değil haber olur. Çünkü haber, cümlede sıfattan daha kuvvetli bir rükundur. التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ kelimeleri de mübalağa kiplerindendir. O, tövbeyi çok çok kabul eden ve rahmeti bol olan demektir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
فَتَابَ - التَّوَّابُ - فَتُوبُوۤا۟ kelimeleri arasında iştikak cinası ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ ٥٥
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَإِذْ | ve hani |
|
| 2 | قُلْتُمْ | demiştiniz |
|
| 3 | يَا مُوسَىٰ | Musa |
|
| 4 | لَنْ |
|
|
| 5 | نُؤْمِنَ | inanmayız |
|
| 6 | لَكَ | sana |
|
| 7 | حَتَّىٰ | kadar |
|
| 8 | نَرَى | görünceye |
|
| 9 | اللَّهَ | Allah’ı |
|
| 10 | جَهْرَةً | açıkça |
|
| 11 | فَأَخَذَتْكُمُ | derhal sizi yakalamıştı |
|
| 12 | الصَّاعِقَةُ | yıldırım gürültüsü |
|
| 13 | وَأَنْتُمْ | siz de |
|
| 14 | تَنْظُرُونَ | bunu görüyordunuz |
|
Tövbe kavramı insana nisbet edildiğinde günah ve mâsiyetten itaate dönmeyi anlatır. Buradaki mâsiyet küfür ve inkârdan başlayıp küçük günahlara kadar iner.
Kulun dönüşü hem kalp hem fiil açısından gerçekleşir.
Kalbin dönüşü Allah’a yönelik olmak üzere saygıya (takvâ) bürünmüş sevgi yoluyla olur ve pişmanlık duygusu, bir daha tekrar etmeme niyetini de kapsar.
Allah’a nisbet edildiğinde ise kelimenin kök anlamı Allah’ın gazabının rıza ve muhabbete dönüşmesi biçiminde anlaşılır.
Nitekim bir âyette Allah’ın tövbe edenleri sevdiği ifade edilmiştir (el-Bakara 2/222).
Birçok kaynakta yer alan bir hadiste Hz. Peygamber sav şöyle buyurmuştur:
Kulun tövbe etmesinden Cenâb-ı Hakk’ın duyduğu hoşnutluğun (ferah), yiyecek içeceğini ve her şeyini taşıyan devesini çölde kaybeden bir kişinin onu bulduğunda duyduğu sevinçten çok daha fazla olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, “Daʿavât”, 4; Müslim, “Tevbe”, 1-8).
Buşeyr ibn Ka'b el-Adevî şöyle demiştir: Bana Şeddâd ibn Evs (R) tahdîs etti ki, Hz.Peygamber (Sav) şöyle buyurmuştur:
Yâ Allah! Benim Rabb'im Sen'sin. Sen'den başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen'in kulunum ve gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ve va'd üzere sabitim. İşlediğim günâhların şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsan eylediğin ni'metlerini i'tirâf ederim, günâhımı da i'tirâf ederim. Benim günâhlarımı mağfiret eyle! Şu muhakkak ki, günâhları Sen'den başkası mağfiret edemez!
Bu duadaki bir inceliğe dikkat edelim:
‘İşlediğim günahların şerrinden sana sığınırım..’
Burada kişi gunah işleyip tevbe etmiş olabilir ve tevbesi kabul olmuş olabilir. Ancak o günahın şerri kalıyor olabilir.
Bu ne demektir? Meselaçcok yediniz, israf ettiniz, kendinize zulmetmiş oldunuz. Ancak Allah’a tevbe edip af dilediniz, tevbeniz kabul olmuş, işlediğiniz günah silinmiş olabilir, ancak o günahın şerri olan şişmanlık sizde kalmıştır.
Yada çocuğumuzu yetiştirirken hatalı davranışlarımız oldu, bundan dolayı Allahtan af diledik ve kabul oldu ancak yaptığımız hatalı davranışların neticesinde asi bir çocuğumuz oldu, işte bu duanın bu incelikli kısmında bundan bahsediyor efendimiz..
Yaptıklarımızın şerrinden de koru bizi ya Rab!!! (Fatma Bayram tefsir notlari)
Musa a.s.: Ey kavmim diyor, kendisi de o kavmin içinden. Ama Firavun kavmine hiç “ey kavmim” demiyor çünkü o onların içinden değildir.
Kavim kelimesi ayakğa kalktı manasındaki qâme fiilinden gelir. Kavimde de birbirine tutunan, birbirine destek olan, birbirini ayakta tutan manaları vardır. Musa as “ya kavmi” derken aralarındaki bu yakınlığı hatırlatarak ona mukabil dediğini yapmalarını istiyor. Kendisinin onlardan olduğunu hatırlatıyor. Birbirlerini desteklediklerini ifade etmiş oluyor. “Ya kavmi” hitaplarının hepsinde bu manayı düşünmeliyiz.
İttehaze fiili iki meful alır. Burada biri var, biri yoktur. Mealde ‘’Buzağıyı tanrı edindiniz’’ yazılıdır. İkinci mefulü alimler takdir ediyorlar. Bazıları da buzağıyı uydurdunuz, şekillendirdiniz, yarattınız manalarını vermiştir.
Birçok kaynakta yer alan bir hadiste Hz. Peygamber sav şöyle buyurmuştur:
Kulun tövbe etmesinden Cenâb-ı Hakk’ın duyduğu hoşnutluğun (ferah), yiyecek içeceğini ve her şeyini taşıyan devesini çölde kaybeden bir kişinin onu bulduğunda duyduğu sevinçten çok daha fazla olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, “Daʿavât”, 4; Müslim, “Tevbe”, 1-8).
Buşeyr ibn Ka'b el-Adevî şöyle demiştir: Bana Şeddâd ibn Evs (R) tahdîs etti ki, Hz.Peygamber (Sav) şöyle buyurmuştur:
Yâ Allah! Benim Rabb'im Sen'sin. Sen'den başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen'in kulunum ve gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ve va'd üzere sabitim. İşlediğim günâhların şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsan eylediğin ni'metlerini i'tirâf ederim, günâhımı da i'tirâf ederim. Benim günâhlarımı mağfiret eyle! Şu muhakkak ki, günâhları Sen'den başkası mağfiret edemez!
Kavim kelimesi ayağa kalktı manasındaki qâme fiilinden gelir.
Kavimde de birbirine tutunan, birbirine destek olan, birbirini ayakta tutan manaları vardır.
Musa as “ يَا قَوْمِ ” derken aralarındaki bu yakınlığı hatırlatarak ona mukabil dediğini yapmalarını istemektedir. Kendisinin onlardan olduğunu hatırlatarak birbirlerini desteklediklerini ifade etmiş olur. “Ya kavmi” hitaplarının hepsinde bu manayı düşünebiliriz.
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Zaman zarfı اِذْ, takdiri أذكر olan mahzuf fiile mütealliktir. قُلْتُمْ ile başlayan fiili cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
قُلْتُمْ sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir تُمْ fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl, nida ve cevabıdır. قُلْتُمْ fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.
يَا nida harfidir. مُوسٰي münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Gayri munsariftir. Nidanın cevabı لَنْ نُؤْمِنَ ’ dur.
لَنْ muzariyi nasb ederek manasını olumsuz müstakbele çeviren harftir.
نُؤْمِنَ fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. لَكَ car mecrur نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir.
حَتّٰى gaye bildiren cer harfidir. نَرَى muzari fiilini gizli اَنْ ’le nasb ederek anlamını masdara çevirmiştir. اَنْ ve masdar-ı müevvel, حَتّٰى harf-i ceriyle نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir.
نَرَى elif üzere mukadder fetha ile mansub muzari fiildir. Bilmek anlamında kalp fiilidir. Faili müstetir olup takdiri نحن ’ dur. اللّٰهَ lafza-i celâl, mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. جَهْرَةً lafza-i celâlin hali olup fetha ile mansubdur. Takdiri, تراه ظاهرا (Açık şekilde görürsün) şeklindedir.
حَتّٰٓى edatı üç şekilde kullanılabilir: Harf-i cer olarak, başlangıç edatı olarak ve atıf edatı olarak. Burada harf-i cer olarak kullanılmıştır. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَنْ harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamu-ta’lilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra gizlenmiştir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı يَا ’dır.
Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır.
Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude.
Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
Kalp fiilleri (iki mef’ûl alan fiiller); bir mef’ûl ile manası tamamlanamayıp ikinci mef’ûle ihtiyaç duyan fiillerdir. Bu fiiller isim cümlesinin önüne gelirler, mübtedayı ve haberi iki mef’ûl yaparak nasbederler. 3 gruba ayrılırlar:
1. Bilmek manasında olanlar. ألفي - دري - رأي - وجد - علم fiilleridir. 2. Sanmak manası ifade edenler, kesine yakın bilgi ifade ederler. “Sanmak, zannetmek, saymak, kendisine öyle gelmek” gibi manalara gelir. ظنّ - حسب - خال - زعم - عدّ fiilleridir.
3. grupta olan değiştirme manası ifade edenler aynı anlama gelmedikleri halde görevleri itibariyle onlara benzerliklerinden kalp fiilleri adı altına girmişlerdir. جعل - صيّر - إتّخذ - ردّ - ترك fiilleridir. Değiştirme manasına gelen fiiller “etti, yaptı, kıldı, edindi, dönüştürdü, değişik bir hale getirdi” gibi manalara gelir.
Bilgi ve zan fiillerinden sonra bazen اَنَّ ’li ve اَنْ ’li cümleler gelir, bu cümleler iki mef’ûl kabul edilir. Bilmek, sanmak ve değiştirme manasına gelen bu fiiller 3 şekilde gelebilir:
1) İki mef’ûl alanlar, 2) İki mef’ûlünü masdarı müevvel cümlesi olarak alanlar, 3) İki mef’ûlü hazif olanlar. Kalp fiilleri iki mamûlü arasında olduğunda amel etmeleri de etmemeleri de caizdir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
نُؤْمِنَ fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındandır. Sülâsîsi أمن ’dir.
İf’al babı fiile tadiye (geçişlilik), kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak), mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazen de fiilin mücerret manasını ifade eder.
فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ
Fiil cümlesidir. فَ sebebi müsebbebe atfeden atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
اَخَذَتْ fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ te’nis alametidir. Muttasıl zamir كُمُ mukaddem mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur. الصَّاعِقَةُ fail olup damme ile merfûdur.
وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ cümlesi, hal olarak mahallen mansubdur.
İsim cümlesidir. وَ haliyyedir. Munfasıl zamir اَنْتُمْ mübteda olarak mahallen merfûdur. تَنْظُرُونَ cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur.
تَنْظُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً
Zaman zarfı اِذْ , önceki ayetteki zaman zarfına matuftur.
Müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelam olan قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً cümlesi, اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.
قُلْتُمْ fiilinin mekulü’l-kavli olan يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.
Nidanın cevabı olan لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında lâzım-ı faide-i haber talebî kelamdır. Muzariye asla manası kazandıran لَنْ edatı tekit ifade eder.
Zaman ismi olan إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Hac/26)
Gaye bildiren harf-i cer حَتّٰى ‘nın, gizli أنْ ‘le masdar yaptığı نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Masdar-ı müevvel mecrur mahalde olup, حَتّٰى ile birlikte نُؤْمِنَ fiiline mütealliktir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَرَى fiilinde irsâd sanatı vardır.
جهرةً kelimesi hal olduğundan konuya açıklık getirmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.
Önceki ayette لِقَوْمِه۪ [Kavmine] ifadesinden sonra bu ayette قُلْتُمْ [Dediniz] sözüne geçişte, gaibten muhataba iltifat vardır.
Açık olarak ayan-beyan görmedikçe manasında gelen جَهْرَةً kelimesi, masdariyet üzere mansupdur. Yahut da نَرَى fiilinden hal olarak mansubdur. Yani ‘açık bir halde’ demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
حَتّٰى edatı, “olumsuz fiillerden ve yasak ifadelerinden sonra kullanıldığında, olumsuzluğun kalktığı ve yasağın sona erdiği sınırı ifade eder. Ayette bu anlamdadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu,Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ
Cümle atıf harfi فَ ile nidanın cevabına atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Müspet mazi fiil sıygasında, lazım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
اَخَذَ fiilinin الصَّاعِقَةُ kelimesine isnadı mecaz-ı aklîdir. Fiilde gerçek fail yıldırım değil, Allah Teâlâ’dır.
الصَّاعِقَة ’ dan maksat, ölümdür. Başka bir yoruma göre bu, gökten gelip onları yakan bir ateştir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)
Hal وَ ’ıyla gelen اَنْتُمْ تَنْظُرُون cümlesi, mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Hal cümleleri anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.
Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)
نَرَى - جَهْرَةً - تَنْظُرُونَ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ٥٦
‘Sonra sizi, öldükten sonra tekrar dirilttik’ cümlesinde onların gerçekten öldüğünü vurgulamak ve baygınlıktan veya uykudan sonra diriltilmiş olmaları vehmini ortadan kaldırmak için ‘min ba’di mevtikum’ (öldükten sonra) kaydı gelmiştir.
Önceki ayette gelen saika fiilinin mecazi manada kullanıldığını düşünebiliriz. Mesela yorgunluktan öldüm, deriz. Burada felç gibi hareket edememe, hareketsiz hale gelme gibi bir durum söz konusu olabilir.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ
Fiil cümlesidir. ثُمَّ tertip ve terahi ifade eden atıf harfidir. بَعَثْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef'ûlun bih olarak mahallen mansubdur.
مِنْ بَعْدِ car mecruru بَعَثْنَا fiiline mütealliktir. مَوْتِكُمْ muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir كُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
İsim cümlesidir. لَعَلَّ terecci harfidir. Vukuu mümkün durumlarda kullanılır. İsim cümlesinin önüne gelir. إنّ gibi ismini nasb, haberini ref eder. Tereccî, husûlü arzu edilen ve sevilen, imkân dahilinde olan bir şeyin istenmesidir.
كُمْ muttasıl zamiri لَعَلَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. تَشْكُرُونَ cümlesi, لَعَلَّ ’nin haberi olarak mahallen merfûdur.
تَشْكُرُونَ fiili نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ
Ayet, tertip ve terahî ifade eden ثُمَّ atıf harfiyle önceki ayetteki أخذتكم الصاعقة cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
ثُمَّ ; birbirine bağladığı manalar arasında kısa da olsa bir süre olduğunu ifade eder. Bu atıf harfi, terâhî ifade eder, sıralama bildirir. Terahi; sözlükte sonra olmak ve gecikmek anlamındadır.
Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Fiil azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
بَعَثْنَاكُمْ ve مَوْتِكُمْ kelimeleri arasında tıbak-ı icâb sanatı vardır.
ثُمَّ - بَعْدِ kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.
ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُم [Sonra sizi, öldükten sonra tekrar dirilttik.] cümlesinde, onların gerçekten öldüğünü vurgulamak , baygınlıktan veya uykudan sonra diriltmiş olmaları vehmini ortadan kaldırmak için ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ [sizi dirilttik] fiilinden sonra مِنْ بَعْدِ مَوْتِكمْ [öldükten sonra] kaydı getirilmiştir.(Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir)
لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.Tereccî harfinin dahil olduğu cümle gayr-ı talebî inşâî isnaddır.
“Umulur ki” anlamında olan bu harf, Allah Teâlâ’ya isnad edildiğinde “...olsun diye, ...olması için” şeklinde tercüme edilir. Dolayısıyla cümle vaz edildiği inşâ formundan çıktığı için mecaz-ı mürsel mürekkebdir.
لَعَلَّ ’nin haberi olan تَشْكُرُونَ ’ nin muzari sıygada cümle olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
لَعَلَّ edatı terecci içindir yani “ümitvar olma” manasını ifade eder ve beklenti içinde olmak demektir ki her ikisi de aynı manaya gelir. Fakat bu beklenti Kerîm olan bir zattan olmalı, kişi O’ndan beklemelidir. İşte bu, yerine getirmesi kesin olan vaadinin yerine bir ifadedir. İmam Sîbeveyhi de bu görüştedir. Ancak Kutrub; “ لَعَلَّ kelimesi ‘için’ manasındadır.” demiştir. (Nesefî, Medâriku’t Tenzîl ve Hakâîku’t Te’vîl)
لَعَلَّ gerçek kullanımında ümit ve beklenti tesis etmek içindir. Bazen mecâz-ı mürsel yoluyla inkâr ve tahzir (sakındırma) manasında da kullanılabilmektedir. ( Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr
لَعَلَّ kelimesi ihtimal ilişkisi kurar. َTevakku anlamı da vardır. Tevakku istenilen bir şeyin gerçekleşmesini ummak/beklemek, istenmeyen bir şeyden de endişe duymaktır.
لَعَلَّ edatı gerçekleşmesi mümkün olan şeylere hastır. لَعَلَّ ’nin ifade ettiği ihtimal, bir şeyin gerçekleşmesiyle gerçekleşmemesinin eşit olması durumudur. el-Mâleki İbn Hişâm gibi bazı nahivciler buna tevakku demektedirler. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Doktora Tezi, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler)
Tereccî, sevilen bir şeyin meydana gelmesi konusundaki beklentiyi ifade eder. Halbuki Allah Teâlâ böyle bir konumda değildir. Bunun için bazıları buradaki لَعَلَّ (umulur ki) harfinin لَ manasında olduğunu ya da Allah Teâlâ'nın burada kullarına, onların kendi aralarında konuştuğu gibi hitap ettiğini söylemişlerdir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s.45)
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ ٥٧
| Sıra | Kelime | Anlamı | Kökü |
|---|---|---|---|
| 1 | وَظَلَّلْنَا | ve gölgelendirdik |
|
| 2 | عَلَيْكُمُ | üstünüze |
|
| 3 | الْغَمَامَ | bulutu |
|
| 4 | وَأَنْزَلْنَا | ve indirdik |
|
| 5 | عَلَيْكُمُ | size |
|
| 6 | الْمَنَّ | kudret helvası |
|
| 7 | وَالسَّلْوَىٰ | ve bıldırcın |
|
| 8 | كُلُوا | yeyin |
|
| 9 | مِنْ | -den |
|
| 10 | طَيِّبَاتِ | güzellikler- |
|
| 11 | مَا | şeyleri |
|
| 12 | رَزَقْنَاكُمْ | rızık olarak verdiğimiz |
|
| 13 | وَمَا | ve değildi |
|
| 14 | ظَلَمُونَا | bize zulmediyor |
|
| 15 | وَلَٰكِنْ | ama |
|
| 16 | كَانُوا | idiler |
|
| 17 | أَنْفُسَهُمْ | kendilerine |
|
| 18 | يَظْلِمُونَ | zulmetmekteler |
|
Menn: Zahmetsizce elde edilen her gıda için kullanılır. Güneydoğu’da ağaçların üzerine kırağı gibi yağan bir madde. Mantar menn’dendir (Mantar da kudret helvasındandır) şeklinde bir hadis vardır. Menn ekmeği, selva katığı temsil eder.
İnzal kelimesinde ikram vurgusu vardır. Tayyib kelimesinde helal manası vardır. Sağlıklı, bozulmamış demektir.
Bu sayfada dikkatimi çeken noktalar:
Son bölümdeki enzelnâ fiilinde fiilin sudûru ve acele oluşu, yani ikramın günlük olması akılda kalıcıdır.
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
Fiil cümlesidir. وَ atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَلَّلْنا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمُ car mecruru ظَلَّلْنَا fiiline mütealliktir. الْغَمَامَ. mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. اَنْزَلْنَا cümlesi, atıf harfi و ile makabline matuftur.
اَنْزَلْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri نَا fail olarak mahallen merfûdur. عَلَيْكُمُ car mecruru اَنْزَلْنَا fiiline mütealliktir. الْمَنَّ mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. السَّلْوٰى atıf harfi وَ ‘la الْمَنَّ ’ya matuf olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Maksur isimdir.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ cümlesinin başındaki mekulü’l-kavl cümlesi mahzuftur. Takdiri, وقلنا (dedik ki) şeklindedir.
كُلُوا fiili نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْ طَيِّبَاتِ car mecruru كُلُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. مَا müşterek ism-i mevsûl, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası رَزَقْنَاكُمْۜ ‘ dur. Îrabtan mahalli yoktur.
رَزَقْنَا sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir نَا fail olarak mahallen merfûdur. Muttasıl zamir كُمْ mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir. اَلْفَتَى – اَلْعَصَا gibi…
Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
ظَلَّلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi ظلل ’dir.
Bu bab, fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef'ûlü herhangi bir vasfa nispet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, bir şeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar.
اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi, نزل ’dir.
İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.
طَيِّبَاتِ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Fiil cümlesidir. وَ istînâfiyyedir. مَا nefiy harfi olup olumsuzluk manasındadır. ظَلَمُونَا damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. Mütekellim zamir نَا mef‘ûlün bih olarak mahallen mansubdur.
وَ haliyyedir. لٰكِنْ istidrak harfidir, لٰكِنّ ’den muhaffefedir.
كَانَ nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder.
كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan و muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur.
اَنْفُسَهُمْ izafeti يَظْلِمُونَ fiilinin mukaddem mef‘ûlun bihi olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir هُمْ muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. يَظْلِمُونَ cümlesi, كَانُٓوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur.
يَظْلِمُونَ fiili نَ ’un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur.
Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.
Hal sahibu’l-hale ya و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır:
1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette isim cümlesi şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
İstidrak ;düzeltmek, telafi etmek, hatayı tamir etmek, kusuru örtmek gibi anlamlara gelir.Önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimmalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesine istidrak adı verilir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)
كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ
Ayet, atıf harfi وَ ‘la önceki ayetteki ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır.
Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.
Cümle müspet mazi fiil sıygasında, lâzım-ı faide-i haber ibtidaî kelamdır.
Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)
Mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan … وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى cümlesi atıf harfi وَ ’la hükümde ortaklık sebebiyle makabline atfedilmiştir.
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ cümlesi, takdiri وقلنا (dedik) olan mukadder fiilin mekulü’l kavli olarak mahallen mansubdur. Bu takdire göre cümle müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.
Mahzuf fiilin mekulü’l kavl cümlesi, emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.
Muzâfun ileyh konumunda olan müşterek ism-i mevsûl مَا ‘nın sılası olan رَزَقْنَاكُمْ cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtida-i kelamdır.
ظَلَّلْنَا - رَزَقْنَاكُمْۜ - اَنْزَلْنَا fiilleri azamet zamirine isnadla tazim edilmiştir.
كُلُوا [Yiyin] ve وَمَا ظَلَمُونَا [Bize zulmetmediler] ifadelerindeki hazifler dolayısıyle ayette icâz vardır. Bunların takdiri şöyledir: قُلْنا لهمًْ كُلوا [Onlara yiyin dedik] ve فظَلَموا أنْفُسَهمْ بِما كفَروا و ما ظَلمنا بذالك [İnkâr etmekle kendilerine zulmettiler. Bununla bize zulmetmediler] dir. Nitekim وَ لكُمْ كانُوا أنْفُسهمْ يَظْلِمُون [lakin kendilerine zulmediyorlardı] ifadesi buna delalet etmektedir.
منّ - سلوٰى kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr vardır
طَيِّبَاتِ kelimesinin nekre gelişi tazim ve nev ifade edebilir. Tayyib kelimesinde helal manası vardır. Sağlıklı, bozulmamış demektir.
عَلَيْكُمُ ibaresinin tekrarında ıtnab ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
وَ , istînâfiyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)
Cümle menfî mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Müspet sıygadan menfî sıygaya iltifat sanatı vardır.Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)
İstidrak harfinin dahil olduğu وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümlesi وَ ’la makabline atfedilmiştir.
İstidrak, ‘’önceki sözden doğan eksikliği, hatayı veya yanlış anlaşılma ihtimalini istisnaya benzer biçimde ortadan kaldıracak bir kısmın getirilmesi” şeklinde tarif edilmiştir. “İstidrâk, istisnaya benzemekle birlikte istisna, bir cüz’ü bir bütünden ayırmak, istidrâk ise, aynı anda farklı iki hükmü ifade etmek demektir.” İstidrâk, geçen sözden doğabilecek bir yanlış anlamayı düzeltmektir. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)
Atıf sebebi tezattır. Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır.
كَان ’nin haberi, اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ şeklinde muzari fiil sıygasında gelerek hükmü takviye, hudûs istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade etmiştir. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde, muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.
كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 41)
كان ’nin haberinin muzari fiil gelmesi bu yaptıklarının yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidi, Vakafat, s. 112)
Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Mef’ûl olan اَنْفُسَهُمْ , kasr ifadesi için, amili olan يَظْلِمُونَ ‘ye takdim edilmiştir.
Zulüm, Allah’a değil nefislerine hapsolmuştur. Onlar Allah’ın nimetlerini tanımayıp küfür ve inatları sebebiyle sadece nefislerine zulmetmişlerdir. ( dil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 607)
Mef‘ûlün fiile takdimi kasr ifade eder. Zulüm Allah’a dönmeyip nefislerine hapsolmuştur. Onlar Allah’ın nimetlerini tanımayıp küfür ve inatları sebebiyle sadece nefislerine zulmetmişlerdir. (Âdil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Min Garîbi Belâgati'l Kur'ani'l Kerim, Soru; 607)
İki tekid hükmündeki kasr, fiille mef’ûl arasındadır. يَظْلِمُونَ , maksur/sıfat, اَنْفُسَهُمْ maksurun aleyh/mevsûf, olmak üzere, kasr-ı sıfat ale’s-mevsûf. Yani müsned, bu mef’ûle hasredilmiştir.
Cümlede medhe benzeyen bir şeyle zemmi tekid sanatı vardır.
مَا ظَلَمُونَا - يظلمون kelimeleri arasında tıbâk-ı selb, iştikak cinası ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.
مَا ظَلَمُونَا kelimesinde irsâd sanatı vardır.
Önceki cümledeki muhatap zamirinden, son cümlede cemi gaib zamire iltifat vardır.
وَمَا ظَلَمُونَا cümlesi ile وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ cümleleri arasında mukabele sanatı vardır.
وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ cümlesindeki muhatap zamirden مَا ظَلَمُونَا cümlesinde gaib zamire iltifat sanatı vardır.
ظَلمنا ve يَظْلِمُونَ ifadelerinde, onların zulüm ve inkârda devam ettiklerini göstermek için geçmiş ve şimdiki zaman kipleri birlikte kullanılmıştır. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)
“Onlar bize zulmetmediler fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı” sözünde muhatab ikinci şahıs çoğula karşı konuşma veya hitabet üslubundan gıyabi üsluba dönülüyor. Muhatapların cinayetleri, işledikleri kötülükler, onlardan yüz çevrilerek, sırları ifşa edilerek başkalarının yanında sayılıyor. Bu cümle, lafzen gizli bir cümleye atıftır. O cümlenin lafzen mevcut olmaması icaz ve tasrihine gerek olmayan hakikat olduğu içindir. Şöyle ki; “ Onlar, o büyük nimetlere nankörlük etmek, kadir bilmemek suretiyle zulmettiler. Fakat onlar hareketleriyle bize değil yalnız kendilerine zulmediyorlardı. Yani nankörlüklerinin zararı ancak kendilerineydi. Bu ifade , onlar için bir çeşit tahkir manası taşımaktadır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)
Sevgili Nefs’im;
Bugün Kur’an-ı Kerim’de İsrailoğullarının anlatıldığı ayetleri okuyordum. İçimi garip bir hüzün kapladı çünkü okurken seni yani aslında beni hatırladım. Sanki İsrailoğullarının kimi halleri olmuş birer tohum, benliğimize atılmış. Kendi ellerim ile isteklerim ise onlara bakmış ve sulamış.
Üzülünce ya da sıkılınca, sevinince ya da heyecanlanınca; Allah’a sığınmam ve yine O’na şükretmem gerekirken, ferahlığı dünyalıklarda aramışım ve bana verilen nimetlerin birçoğunu unutmuşum. Allah’a giden yol önüme serilmişken, heveslerimin peşinden koşmuşum.
İsteyerek ya da istemeden sahip olduklarımın kıymetini bilememiş, hafife almışım. Biraz geçmişte, biraz da gelecekte yaşarken; bulunduğum nice anı değerlendiremeden çöpe atmışım. Böyle yaparken de, yalnız kendime kötülük etmişim.
Ey Allahım! Benliğimizi kötü hallerden arındır. Ahlakımızı, Kur’an ahlakı eyle. Nimetlerin için şükredenlerden, bulunduğu anı değerlendirenlerden, iyilik yolunda yarışanlardan ve Senin rızana koşanlardan eyle. Ayetlerinden ibret alanlardan ve ayetlerinle ömrünü süsleyenlerden eyle.
Amin.
***
Allah’a iman etmek, imanını korumak ve beslemek için elinden geleni yapan bir kulun nefsinin arınmaya ihtiyacı vardır. Sadece dünyaya hizmet eden ve adeta dünyalıkların peşinden sürüklenmesine sebep olan zincirlerinden kurtulmanın yollarını aramalıdır. Kısacası, kendi keyfi için yaşamaya odaklanmaktan vazgeçmelidir.
Herkesin içinde az ya da çok narsisizm yani ben merkezcilik hali vardır. Az yani düzeyli ölçüde olanı sağlıklı kabul edilirken, aşırıya kaçanı da patolojik kabul edilmektedir. İsrailoğullarının, gördükleri onca şeye rağmen hala daha inanmak için Allah’ı görmek gibi çeşitli taleplerini dile getirmeleri, narsisizmin patolojik halini hatırlatmaktadır. Kendilerine verdikleri aşırı değerin ve çektikleri onca sıkıntının sonucunda özel bir muameleyi hakketiklerini düşündükleri izlenimi uyanmaktadır.
Yapılan araştırmalara göre modern Batı ülkelerinde patolojik narsisizmin gençler arasında gittikçe yayıldığı gözlemlenmektedir. Bu hem toplum için, hem de narsistik bireyler için üzücü bir tablodur. Zira; üstünlüğünün farkedilmediğini düşünen doyumsuz narsistik bireylerin ruh hallerinin mutsuz ve kızgın olmalarının yanında empati kurma kabiliyetleri de düşüktür.
Bu artışın sebeplerinden bir tanesi: çeşitli yöntemlerle özgüveni sağlam olsun derken, çocuğun henüz gelişmemiş yeteneklerinin fazla şişirilmesi ve üzülmesin düşüncesiyle oyunlarda, yarışlarda kaybetmesine izin verilmemesidir. Başka bir sebep ise çocukların üzerindeki okul, spor vb. alanlardaki başarı baskısının artması ve diğer çocuklarla sosyal etkileşimlerinin azalmasıdır.
Ey Allahım! Faydasız her halden, sözden işten, hayalden ve insandan; Senin himayene sığınırız. Yanlışa düşmekten, nefsimizi şişirmekten ve elimizdekilerle şımarmaktan Sana sığınırız. Nefsimize ve sevdiklerimize aşırıya kaçacak şekilde değer vererek ve bu sevgileri en başa alarak; yine kendimize ve sevdiklerimize zarar vermekten Sana sığınırız. Her şeyde olması gerektiği gibi bunlarda da ölçülü davranabilmek için yardımını isteriz.
Amin.