6 Mart 2024
Bakara Sûresi 58-61 (8. Sayfa)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  ...

Bakara Sûresi 58. Ayet

وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَداً وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ  ٥٨


Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ hani
2 قُلْنَا demiştik ki ق و ل
3 ادْخُلُوا girin د خ ل
4 هَٰذِهِ şu
5 الْقَرْيَةَ kente ق ر ي
6 فَكُلُوا yeyin ا ك ل
7 مِنْهَا oradan
8 حَيْثُ yerde ح ي ث
9 شِئْتُمْ dilediğiniz ش ي ا
10 رَغَدًا bol bol ر غ د
11 وَادْخُلُوا girin د خ ل
12 الْبَابَ kapıdan ب و ب
13 سُجَّدًا secde ederek س ج د
14 وَقُولُوا ve deyin ق و ل
15 حِطَّةٌ hitta (ya Rabbi bizi affet) ح ط ط
16 نَغْفِرْ biz de bağışlayalım غ ف ر
17 لَكُمْ sizin
18 خَطَايَاكُمْ hatalarınızı خ ط ا
19 وَسَنَزِيدُ ve daha fazlasını vereceğiz ز ي د
20 الْمُحْسِنِينَ güzel davrananlara ح س ن

Muhsin ile muslih arasında fark vardır.

Muhsin; hasenat, güzellik, ihsan demektir.

Muslih; salihat demektir, hem kendisini, hem başkasını düzeltme manasındadır. Islahat kelimesi de bu köktendir. Vurgulanmak istenen şey muhsinlik olduğu için meful hazfedilmiştir.

Peygamber Efendimiz s.a.v. Bakara ve Ali İmran surelerini çok okuyun demiştir. Bu surelerin Kur’ân’ın iki zehrası, çiçeği olduğunu söylemiştir. Çünkü insanların genel olarak yaptığı hatalar, onlara verilen nimetler, bunun karşılığında onların sapmaları anlatılmıştır. Bize de diyor ki: Siz böyle yapmayın. Yahudiler kendilerine verilen bu nimetler yüzünden kendilerini üstün ırk zannediyorlar. Bulut onları gölgelendiriyor. Yemekler hazır geliyor. Senelerdir köle olarak yaşamışlar. Gözlerinin önünde bir mucize oluyor, Firavun ve askerleri boğuluyor. Ama yine de sapıyorlar.

Buzağının mecazi manası da vardır: Sen kalbinde en çok neye değer veriyorsan senin taptığın buzapı odur. Bunların öldürülmesi ve kalpten çıkarılması gerekir.)

Şehre girmek, insanların yerleşik bir düzene girmesi ve medeniyet kurmasından kinayedir. (Bu Ayet Maide Suresi 21.Ayetini hatırlatır) Şehre girerken şehir içindekileri rahatsız etmeden alçakgönüllülükle girilmesi kastedilmiştir. Kapıdan usulü ile girmek medeniyettir.

Bir şehre, bir yere, eve, camiye girerken huşû’ içinde ve dua ederek girelim. 

Muhsinlere neyin artırılacağı söylenmemiş, mef’ul hazfedilmiştir.

  Secede سجد :

   سُجُودٌ kelimesinin asıl anlamı boyun eğmek ve aşağıya bükülmektir. Daha sonra bu kelime sadece Allah'a boyun eğmek ve O'na ibadet etmek hakkında kullanılır olmuştur. İnsanı, hayvanları ve cansızları kapsayan genel bir sözcüktür. İki kısma ayrılır:

  1- İhtiyari olarak yani isteyerek yapılan secdedir. Bu yalnızca insan için söz konusudur. Bunun sonucunda insan sevabı hak eder.

  2- Teshir yoluyla yani isteğe bağlı olmaksızın yapılan secdedir. Bu anlamda insan, hayvan ve bitkiler hakkında kullanılır.

  İslam hukukunda سُجُودٌ kavramı namaz anlamında da kullanılmaktadır. (Müfredat) 

  Kuran’ı Kerim’de sülasi fiil ve üç farklı isim formunda olmak üzere 92 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri secde, mescid, seccade ve Sâcit'tir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi) 

وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ  فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  (Hatırla, düşün)  olan mahzuf fiile mütealliktir. قُلْنَا  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

قُلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiilidir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ ‘dir. قُلْنَا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

ادْخُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. İşaret ismi  هٰذِهِ  mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. الْقَرْيَةَ  işaret isminden bedel veya atf-ı beyan olup fetha ile mansubdur. كُلُوا  atıf harfi  ف  ile  ادْخُلُوا  cümlesine matuftur. 

كُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِنْهَا  car mecruru كُلُو  fiiline mütealliktir.  حَيْثُ  mekân zarfı  كُلُو  fiiline müteallik olup, damme ile mebnidir. شِئْتُمْ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

شِئْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. رَغَدًا  sıfatı olan masdardan naib, mef’ûlü mutlak olup fetha ile mansubdur. Takdiri, أكلا رغدا  şeklindedir.

حَيْثُ  mekân zarfıdır. Bu edat cümleye muzâf olur. Edattan sonraki cümle isim ve fiil cümlesi olabilir. Edat kendisinden önceki bir fiilin mekân zarfı yani mef‘ûlün fihidir. Sonu damme üzere mebni olduğundan mahallen mansubdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 (إِذْ) : Yanlız cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ

 

Cümle, atıf harfi  وَ  ile birinci  ادْخُلُوا  cümlesine matuftur. 

Fiil cümlesidir. ادْخُلُوا fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الْبَابَ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. سُجَّدًا  kelimesi  ادْخُلُوا ‘daki failin hali olup fetha ile mansubdur. قُولُوا  atıf harfi  وَ  ile ادْخُلُوا ‘ya matuftur. 

قُولُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l kavli, حِطَّةٌ ‘dir. قُولُوا  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. حِطَّةٌ  mahzuf mübtedanın haberi olup damme ile merfûdur. Takdiri, سؤالنا أو مسألتنا (sorumuz veya meselemiz) şeklindedir.

فَ  karînesi olmadan gelen  نَغْفِرْ cümlesi şartın cevabıdır. 

نَغْفِرْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. لَكُمْ  car mecruru نَغْفِرْ  fiiline mütealliktir.  خَطَايَاكُمْ  mef’ûlun bih olup, elif üzere mukadder fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  كُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. Fiilin başındaki  سَ  harfi, tekid ifade eden istikbal harfidir. نَز۪يدُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ’dur.  الْمُحْسِن۪ينَ  mef’ûlun bih olup, nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harf ile irablanırlar.

الْمُحْسِن۪ينَ  kelimesi; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا

Zaman zarfı, 55. ayetteki zaman zarfı  اِذْ ‘e matuftur

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ شِئْتُمْ رَغَدًا  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.

Zaman ismi olan  اِذْ 'in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

قُلْنَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ  cümlesi, emir üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır.

فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile mekulü’l-kavl cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.   

شِئْتُمْ رَغَدًا  cümlesi, mekân zarfı  حَيْثُ ‘ nun muzâfun ileyhidir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

رَغَدًا  mahzuf mef’ûlü mutlakın sıfatıdır. Takdiri, أكلا رغدا  (bolca ve rahat rahat yiyin) şeklindedir. Mef’ûlü mutlakın hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. 

 

وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ 

 

Bu cümle atıf harfi  وَ ‘la önceki ayetteki …  ادْخُلُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda gelmiş talebî inşâî isnaddır.

سُجَّدًا  kelimesi  ادْخُلُوا ‘daki failin halidir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır.

الْبَابَ  kelimesinin aslı  بابُ القَرْيَةِ  idi. Muzâfun ileyhin hazfedildiğine işaret olması için muzâfa  ال  takısı gelmiştir. Muzâfun ileyh hazfedildiği için de îcâz-ı hazif olmuştur. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)

 وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Cümle emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.  قُولُوا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  حِطَّةٌ cümlesinde îcâz-ı hazif vardır.

حِطَّةٌ  mahzuf  mübtedanın haberidir. Takdiri,  سؤالنا أو مسألتنا (sorumuz veya meselemiz) şeklindedir. Mübteda ve haberden oluşan cümle faide-i haber ibtidaî kelamdır.

ف  karînesi olmadan gelen  نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ  cümlesi mahzuf şartın cevabıdır. Cevap cümlesi meczum muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Mahzufla birlikte terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır.

نَغْفِرْ  fiilinin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  لَكُمْ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için, mef’ûl olan خَطَايَاكُمْ ‘e takdim edilmiştir.

İsrailoğulları kapıya varıp ulaştıklarında Allah için şükür secdesi yapmakla ve ona karşı tevazularını belirtmek, hiç olduklarını anlamak için af istemekle emrolunmuşlardı. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

حِطَّةٌ , bir şeyi aşağıya almak ve sırttan yük indirmek demek olduğundan, "hıtta" da bir nevi indiriş demek olur ki, özel bir şekilde yükü yıkmak veya boyunlardaki vebali indirmek karar veya duasını ifade eder ve umuma ait mecaz suretiyle birleştirilmesi de mümkündür. Yani oraya yerleşmek için kararınızı veriniz ve günahlarınıza istiğfar ediniz demek olur. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Allah Teâlâ kalbin sıfatı olan hudu' (huşu) ile birlikte tevbe ettiklerini gösteren lafzı söylemelerini İsrailoğullarına mecbur etti. Tevbelerini gösteren lafız da, Allah'ın "Hıtta deyiniz" ayetindeki  حِطَّةٌ  kelimesidir. Buna göre netice olarak diyebiliriz ki Hak teâlâ, İsrailoğullarına hudû ve huşu içinde o kapıdan girmelerini, kalbin pişmanlığı ile azaların hudu ve huşuunu ve dilin istiğfarını biraraya getirmeleri için, lisanları ile günahlarının bağışlanmasını istemelerini emretmiştir.(Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ

 

Ayetin son cümlesindeki وَ  istînâfiyyedir. 

İstînâfiyye  وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine îrab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiyye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâgatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

İstikbal harfi  سَ  ile tekid edilmiş müspet fiil cümlesi, faide-i haber talebî kelamdır.

Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade etmiştir.

الْمُحْسِن۪ينَ , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

Allah Teâlâ, "secde ederek kapıdan girme"yi emretmiştir. Bu ise güç bir iştir. Bu sebeple bunu emretmek, bir teklif oldu. Kapıdan secde ederek girmeleri ise kasabaya girmelerine bağlanmıştır. Vacib olan bir işin, ancak kendisi ile tamamlandığı şey de vacibdir. Bu nedenle, kasabaya girme emrinin de mübahlık ifade eden bir emir değil, teklifi (yapılması vacib) bir emir olduğu ortaya çıkmış oldu. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Hak Teâlâ'nın "Biz muhsinlere (iyi amel edenlere), mükâfaatı artıracağız" ayetine gelince; bu ayetteki مُحْسِن۪ ‘ den murad, ya bu mükellefiyet hususunda Allah'a itaat ederek iyi davranmış olan kimse, ya da diğer mükellefiyetlerde başka taatler yaparak iyi davranmış olan kimse kastedilmiştir. (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

Secde ve dualarınız sebebiyle Biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. Görüldüğü üzere Allah'ın (c.c) emirlerini yerine getirmek, günahkârlar için tevbe sayılmakta; iyilik edenler (muhsin) için de mükâfatlarının artırılmasına sebep olmaktadır. Bu son cümlenin cevap değil de va'd şeklinde olması da bize bildiriyor ki, muhsınin maksadı hep iyiliktir. O iyilik yaptığı zaman karşılığı kat kat verilir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

Bakara Sûresi 59. Ayet

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟  ٥٩


Derken, onların içindeki zalimler, sözü kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de haktan ayrılmaları sebebiyle, o zalimlere gökten bir azap indirdik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 فَبَدَّلَ fakat değiştirdiler ب د ل
2 الَّذِينَ onlar ki
3 ظَلَمُوا zalimler ظ ل م
4 قَوْلًا bir sözle ق و ل
5 غَيْرَ başka غ ي ر
6 الَّذِي
7 قِيلَ söylenenden ق و ل
8 لَهُمْ kendilerine
9 فَأَنْزَلْنَا biz de indirdik ن ز ل
10 عَلَى üzerine
11 الَّذِينَ
12 ظَلَمُوا zulmedenlerin ظ ل م
13 رِجْزًا bir azab ر ج ز
14 مِنَ -ten
15 السَّمَاءِ gök- س م و
16 بِمَا dolayı
17 كَانُوا yaptıkları ك و ن
18 يَفْسُقُونَ kötülüklerden ف س ق

Burada şunu düşünmek gerekir. Peygamber Efendimiz s.a.v. Mekke’yi terk etti, Medine’ye hicret etti, kaç sene Mekke’nin hasreti ile yaşadı. Mekke’nin fethi ile oraya girerken, üstelik ezici bir galibiyetle ve savaşmadan girerken tevazu ile şehre giriyordu. Neredeyse tevazudan yere düşecekti. Allah’ı tesbih ederek şehre giriyordu.

Yahudiler ise o şehre azgınlıkla, etraftaki tarlaları talan ederek giriyorlar. Hinta demeleri o yüzdendir. Etraftaki tarlalara saldırarak talan etmeleri ve azgınlıkla girmelerini ifade eder.

Ricz ve rics kelimeleri pislik manasındadır. Birinin maddi, diğerinin manevi olduğu söylenmiştir.

Ricz; maddi pisliktir, buradaki öyledir. Bununla ilgili bir veba salgınından bahsedilir.

Demek ki Allah’ın kendilerine söylediği sözü başkası ile değiştirdikleri için onlara gökten bir bela inmiş. Yaptıkları fısk sebebiyle.

Fısk büyük günahtır. Bu değiştirdikleri sözü sadece lafzen değiştirmiyorlar, fiilen de değiştiriyorlar, azgınlık yapıyorlar.

Ricz kelimesinin asıl anlamı titremektir. Birbirine yakın adım atıp güçsüzlükten dolayı titreyen deveye, deve titredi denir. (Müfredat)

Ayette bu kelimenin maddi pislik şeklinde (hatta titremeye sebep olan veba salgını) bir azab olduğu anlaşılmaktadır. Ala harfi ise bu azabın zulmü yapan kişiler aleyhinde olduğuna delalet eder. Aslında fasıklık etmeye devam eden (geniş zamanı ifade eden muzari fiili kullanılmıştır) kişiler yaptıkları iş sebebiyle (be harfi ceri ile bağlantı yapılmış) bunu hak etmişlerdir.

İsrâiloğulları’na: “ Şehrin kapısından eğilerek ve Allah’a şükrederek girin ve ‘Dileğimiz isyanımızın affıdır’ anlamında ‘hıtta’ deyin” buyrulmuştu. Fakat onlar şehre eğilerek ve Allah’a şükrederek değil, makatları üzerinde sürünerek girdiler. “Hıtta” diyecek yerde de “ kırmızı buğday ” anlamında ”hınta” , “kılın içinde bir tane”  anlamında, ”habbetün fi’ş-şa’re” şeklinde saçma bir söz söyleyerek, Allah’ın emrini alaya aldılar.
(Buhari, Enbiyâ 28, Tefsir 2/5,7/4; Müslim, Tefsir 1).

  Ricz kelimesinin asıl anlamı titremektir. Birbirine yakın adım atıp güçsüzlükten dolayı titreyen deveye, deve titredi anlamında bu fiil kullanılır. (Müfredat)

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلاً غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزاً مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوايَفْسُقُونَ۟

Fiil cümlesidir.فَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyh arasında hiç zaman geçmediğini, işin hemen yapıldığını ifade eder. فَ  ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştiremez. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

بَدَّلَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ  fail olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur.

ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. قَوْلًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. غَيْرَ  kelimesi  قَوْلًا  ‘nin sıfatı olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Müfred müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. İsm-i mevsûlun sılası  ق۪يلَ  ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

ق۪يلَ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. Naib-i faili müstetir olup takdiri هو dir.  لَهُمْ  car mecruru ق۪يلَ  fiiline mütealliktir. اَنْزَلْنَا  atıf harfi  فَ  ile  بَدَّلَ  cümlesine matuftur.

فَ  atıf harfidir. اَنْزَلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamiri  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ينَ  cemi müzekker has ism-i mevsûl  عَلَى  harf-i ceriyle  اَنْزَلْنَا ’ya mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası ظَلَمُوا  fiilidir. Îrabtan mahalli yoktur.

ظَلَمُوا  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. رِجْزًا  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. مِنَ السَّمَٓاء  car mecruru  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. بِ  harfi ceri sebebiyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel  بِ  harf-i ceriyle  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَفْسُقُونَ۟  cümlesi  كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَفْسُقُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

بَدَّلَ  fiili, herhangi bir edat almaksızın tek mef‘ûl alır yani bir mef‘ûle müteaddidir. İkinci bir mef‘ûlü ise ancak  بِ  cer edatıyla alabilir. Burada  بِ  edatıyla alacağı mef‘ûl terk olunmuştur. بِ  harfi olmaksızın aldığı mef‘ûl ise mevcuttur. Yani İsrailoğulları burada  حطّة  yerine bir başka söz (ifade) koydular demektir. (Nesefî / Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

غَيْرُ  edatı nekre bir ismin peşinden geldiğinde onun sıfatı olur. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

بَدَّلَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil tef’il babındandır. Sülâsîsi, بدل ’ dir. 

Bu bab fiile çokluk (fiilin, failin veya mef‘ûlun çokluğu), bir tarafa yönelme, mef‘ûlu herhangi bir vasfa nisbet etmek, gidermek, bir terkibi kısaltmak, eylemin belli bir zaman diliminde meydana gelmesi, özneyi fiilin türediği şeye benzetmek, sayruret, isimden fiil türetmek, hazır olmak, birşeyin aralıklarla tekrarlanması manalarını katar. 

اَنْزَلْنَا fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi نزل ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ

Ayet, atıf harfi  فَ  ile önceki ayetteki muzafun ileyh olan …. قُلْنَا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Fail konumundaki ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ ‘nin sılası olan ظَلَمُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

بَدَّلَ  fiilinin mef’ûlü olan  قَوْلًا  masdar vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. kelimedeki nekrelik tahkir ifade eder. 

غَيْرَ  kelimesi  قَوْلًا  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır. Âşûr bu kelimenin 2. mef'ûl olduğu görüşündedir.

غَيْرَ için muzâfun ileyh konumundaki has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nin sılası  ق۪يلَ لَهُمْ  cümlesi, mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

ق۪يلَ  fiili, meçhul bina edilerek mef’ûle dikkat çekilmiştir. 

ق۪يلَ  -  قَوْلًا  kelimeleri arasında cinas-ı iştikak ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟

Ayet, atıf harfi   فَ  ile makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.

Mecrur mahaldeki cemi müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ينَ , harf-i cerle birlikte  اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. Sılası olan  ظَلَمُوا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلَى الَّذ۪ينَ car mecruru, durumun onlara has olduğunu vurgulamak için mef’ûle takdim edilmiştir. Mef’ûldeki nekrelik tazim ifade eder.

Mef’ûl olan  رِجْزاً ’ deki tenvin, kesret ve nev ifade eder.

Zamir makamında  الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ‘nun tekrar edilmesi  onların zalim olduklarını vurgulamak ,durumlarının kötülüğünü belirtmek ve mübalağa amacına matuftur. Bu tekrarda  ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

Mecrur mahaldeki masdar harfi  مَا  ve akabindeki  كَانُوا يَعْمَلُونَ  cümlesi, masdar tevilinde olup  بِ  harfi ile اَنْزَلْنَا  fiiline mütealliktir. Masdar-ı müevvel, nakıs fiil  كان ‘nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Masdar harfi  مَا ’ya dahil olan  بِ  harfi, sebebiyyedir.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

الَّذ۪ينَ -  الَّذ۪ي -  مَا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

يَفْسُقُونَ۟ - ظَلَمُوا  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Ayet-i kerimede  فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا  buyurulup  فَاَنْزَلْنَا عَلَىهمْ  buyrulmaması durumun son derece çirkin olduğunu göstermek ve zamir yerine zahir isim kullanarak yerme ve kınama hususunda mübalağa yapmak içindir. فَاَنْزَلْنَا  kelimesindeki  نَا  azamet zamiri ve رِجْزًا  kelimesinin nekre olarak gelmesi korkutma ve azabın büyüklüğünü ifade etmek içindir. 

Zemahşerî de burada  الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا  ifadesinin tekrar edilmesi, onların durumunun son derece çirkin olduğunu ortaya koymak ve üzerlerine inecek olan azabın kendi zulümleri sebebiyle olduğunu bildirmek içindir, demektedir. (Sinan Yıldız, Vehbe Ez-Zuhaylî’nin Et-Tefsîru’l-Münîr adlı Tefsirinde Belâgat İlmi Uygulamaları)

رِجْزًا  kelimesinin asıl anlamı titremektir. Birbirine yakın adım atıp güçsüzlükten dolayı titreyen deveye denir. (Ragıb el İsfahânî, Müfredat)

Ayette bu kelimenin maddi pislik şeklinde (hatta titremeye sebep olan veba salgını) bir azab olduğu anlaşılmaktadır.  عَلَى  harfi ise bu azabın zulmü yapan kişiler aleyhinde olduğuna delalet eder. Aslında fasıklık etmeye devam eden (geniş zamanı ifade eden muzari fiili kullanılmıştır) kişiler yaptıkları iş sebebiyle (بِ  harfi ceri ile bağlantı yapılmış) bunu hak etmişlerdir.

Allahu Teâlâ'nın  الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا [zulmedenler] ifadesine gelince, burada Allah onları "zalim" diye nitelendirmiştir. Onlar ya dinî ve dünyevî hususlardaki hayırların eksilmesine gayret ettikleri için, ya da kendilerine haksızlık ettikleri için zalim olmuşlardır. İnsanın kendisine haksızlık etmesi de zulümdür.

بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟  Zulüm bazan küçük günahları, bazan büyük günahları işlemekten dolayı olur. İşte bu sebepten ötürü, Allah Teâlâ, peygamberlerini: "Ey Rabbimiz, Biz kendimize zulmettik"  رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا  (A'raf, 23)  ayetinde, zulüm etme vasfı ile nitelemiştir. Bir de yine Allahü teâlâ: "Hiç şüphesiz şirk büyük bir zulümdür" اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظٖيمٌ  (Lokman/13) buyurmuştur. Şayet zulüm sadece, büyük günah işlemek olsaydı, bu durumda ayette  عَظٖيمٌ  lafzının geçmesi gereksiz bir tekrar olurdu. Halbuki "fısk"ın da büyük günahlardan olması gerekir. Buna göre Allahü Teâlâ, onları ilk önce "zulüm" ile tavsif edince, bu zulümlerinin küçük günahlardan dolayı değil de büyük günahlardan dolayı olduğu bilinsin diye ikinci olarak "fâsık" diye vasıflandırmıştır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

O zalimler kapıdan girer girmez, dünya derdine düşerek Allah'ın emrini değiştirmeye ve bozmaya kalkıştılar. فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ  [Bunun üzerine biz de sözü değiştiren zâlimlerin başlarına yukarıdan korkunç ve iğrenç bir azap indiriverdik],  بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ  [çünkü fısk içinde yüzüp gidiyorlardı], günah işliyor ve çığırdan çıkıyorlardı. Bunu yapanlar ve bu azaba uğratılanların, Mûsa kavminden bir güruh olduğu anlaşılıyor. Çünkü bütünü için  فَبَدَّلُوا   "değiştirdiler"  buyurulmayıp,  فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا  "O zulmedenler değiştirdiler" buyurulmuştur ki, içlerinden bir kısmı demek oluyor. Nitekim A'râf sûresinde فَبَدَّلَ الَّذٖينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ (A'râf, 7/162) مِنْهُمْ kaydı vardır ki, onlardan bir kısmı demektir. Burada ayet siyak icabı olarak bundan müstağni olmuştur.

رِجْزًا , esasen "rics" gibi tiksinilen pis ve murdar şey demek olup, bundan dolayı azap ve ukûbet manasına da kullanılmıştır. Tenvin tehvil (korkutmak) içindir. Fısku fücur işlemenin akıbeti işte böyle murdar azaplarla mahvolup gitmektir. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Bakara Sûresi 60. Ayet

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْناًۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ  ٦٠


Hani, Mûsâ kavmi için su dilemişti. Biz de, “Asanı kayaya vur” demiştik, böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti. “Allah’ın rızkından yiyin, için. Yalnız, yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın” demiştik.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذِ hani
2 اسْتَسْقَىٰ su istemişti س ق ي
3 مُوسَىٰ Musa
4 لِقَوْمِهِ kavmi için ق و م
5 فَقُلْنَا demiştik ق و ل
6 اضْرِبْ vur ض ر ب
7 بِعَصَاكَ asanla ع ص و
8 الْحَجَرَ taşa ح ج ر
9 فَانْفَجَرَتْ fışkırmıştı ف ج ر
10 مِنْهُ ondan
11 اثْنَتَا ث ن ي
12 عَشْرَةَ on iki ع ش ر
13 عَيْنًا göze (pınar) ع ي ن
14 قَدْ elbette
15 عَلِمَ bilmişti ع ل م
16 كُلُّ bütün ك ل ل
17 أُنَاسٍ insanlar ا ن س
18 مَشْرَبَهُمْ kendi içecekleri yeri ش ر ب
19 كُلُوا yeyin ا ك ل
20 وَاشْرَبُوا ve için ش ر ب
21 مِنْ -ından
22 رِزْقِ rızk- ر ز ق
23 اللَّهِ Allah’ın
24 وَلَا -mayın
25 تَعْثَوْا ve (başkalarına) saldır- ع ث و
26 فِي -nde
27 الْأَرْضِ yeryüzü- ا ر ض
28 مُفْسِدِينَ bozgunculuk yaparak ف س د

İsteska fiilinde “sin” harfi dolayısıyla insana sevinç veren bir yön vardır. Musa, İsa, surur, vb kelimeleri de böyledir..

A’sâ fiili: Ayn-se-ye veya ayn-ye-se harfleriyle yazılan iki fiil de: ikisi bozgunculuk yapmak demektir. A’seye: fiziksel olarak fark edilmeyen, a’yese fiziksel olarak fark edilen bozgunculuktur.

Musa as’ın kavmine su fışkırttığı taş bugün hala duruyor. Sina Yarımadası’nda, Tur dağına giden yolda. Taşın üzerinde hala o 12 kabile için olan 12 yarık duruyormuş.

Taşa asa ile vurmak Muhsin Demirci tarafından şöyle açıklanmıştır: Taş maddeyi, asa ise bilgi ve yeteneği temsil eder. Fışkıran su; bilimsel ve teknolojik keşiflerdir. İnsana düşen görev bu yönde çalışmaya devam etmektir.

‘Onun kavmi’ isim tamlamasında kavim kelimesi muzaf, hi zamiri muzafun ileyhidir.  Burada kavminin; Hz. Musa’nın şanından dolayı değer kazanması sözkonusudur. (Kur’ân Işığında Belağat Dersleri, Meânî İlmi)

Fışkırdı, manası veren infeceret fiili; infial babında kullanılmış bir fiildir.

Genellikle bu babda gelen fiiller lazım fiil olup hissi ve maddi bir oluş bildirirler.

Hz. Musa kavli olarak dua edip kavmi için su isterken, Yüce Allah onun fiili duasını da yapmasını emretmiş, ‘taşa vur’ demiştir. Demek ki sonuç almak için az da olsa bir fiili dua yapma gerekliliği vardır.

Ayet aynı zamanda Allahu Teala’nın kudretinin delili olup kullarının acziyetine işaret etmektedir.

Aslında burada olan taştan oniki pınar fışkırması; olağanüstü bir durumdur. Ayet bize Allahu Teala’nın birşeyin olmasını irade ettiğinde ona sadece ‘Ol’ demesinin yeterli olduğunu ifade eden Yasin Suresi 82. ayetini hatırlatmaktadır.

  Fesad ‘hikmetin gerektirdiği ölçüyü değiştirmek’ demektir. Bunun delili ‘hikmetin gerektirdiği doğru yol anlamına gelen ‘salah’ kelimesinin zıttı olmasıdır.

  عثو kelimesinde fesadda ileri gitme söz konusudur. Aseve fiili (عثو) Kur’ân’da yalnızca 5 yerde geçmiş olup tamamında ‘ve lâ ta’sev fil ardi mufsidîn’ olarak gelmiştir.

 

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ

 

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  olan mahzuf fiile mütealliktir. اسْتَسْقٰى  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اسْتَسْقٰى  elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. مُوسٰى  fail olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Gayri munsariftir.

لِقَوْمِه۪  car mecruru  اسْتَسْقٰى  fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. Muttasıl zamir  ه۪  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. فَقُلْنَا اضْرِبْ cümlesi, atıf harfi  فَ  ile  اسْتَسْقٰى  ‘ya matuftur. 

قُلْنَا  sükun üzere mebni mazi fiildir. Mütekellim zamir  نَا  fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl, اضْرِبْ ’dir. قُلْنَا  fiilinin mef‘ûlü bihi olarak mahallen mansubdur. 

اضْرِبْ  sükun üzere mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ’dir. بِعَصَا  car mecruru اضْرِبْ  fiiline müteallik olup, elif üzere mukadder kesra ile mecrurdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. الْحَجَرَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. 

اسْتَسْقٰى  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, سقي  ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar.

Gayri munsarif isimler: Kesra (esre) ve tenvini alamayan isimlerdir. Gayri munsarif isimler esre yerine fetha alırlar. Yani bu isimler ref halinde damme, nasb halinde fetha, cer halinde yine fetha alırlar.Gayri munsarif “memnu’un mine’s-sarf (اَلْمَمْنُوعُ مِنَ الصَّرفِ)” da denir. Arapçada kullanılmakla birlikte arapça kökenli olmayan alem (özel) isimler (Yer, ülke, kişi adları vb. gibi isimler) de gayri munsariftir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ

 

Fiil cümlesidir. فَانْفَجَرَتْ  cümlesi, atıf harfi  فَ  ile mukadder cümleye matuftur. Takdiri, فضرب فانفجرت (o vurdu ve fışkırdı.) şeklindedir. 

انْفَجَرَتْ  fetha üzere mebni mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. مِنْهُ  car mecruru  انْفَجَرَتْ  fiiline mütealliktir. اثْنَتَا  faili olup, müsennaya mülhak olduğu için ref alameti tesniye elifidir. 

اثْنَتَا عَشْرَةَ  mürekkep bir kelimedir. Şibhi izafetten dolayı  نْ  harfi hazfedilmiştir.  عَشْرَةَ  ukûd (Onluk sayılar) feth üzere mebnidir.  عَيْنًا  temyizi olup fetha ile mansubdur.

قَدْ  tahkik harfidir. Tekid ifade eder. عَلِمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. كُلُّ  fail olup damme ile merfûdur. Aynı zamanda muzâftır. اُنَاسٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. مَشْرَبَهُمْ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muttasıl zamir  هُمْ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

انْفَجَرَتْ  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil infiâl babındadır. Sülâsîsi فجر ’dir.

Bu bab fiile mutavaat, mücerred yapıdaki asıl anlamıyla kullanılması gibi anlamlar katar.

 

كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

 

Fiil cümlesidir. كُلُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. اشْرَبُوا  fiili atıf harfi  وَ  ile makabline matuftur. مِنْ رِزْقِ  car mecruru  اشْرَبُوا fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzaftır. اللّٰهِ  lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. 

وَ  atıf harfidir. لَا  nehiy harfi olup olumsuz emir manasındadır. تَعْثَوْا  fiili  نَ ‘un hazfıyla meczum muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. فِي الْاَرْضِ  car mecruru  تَعْثَوْا  fiiline mütealliktir. مُفْسِد۪ينَ  hal olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır.

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

مُفْسِد۪ينَ  ; sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan if’al babının ism-i failidir.

İsmi fail; eylemi yapan ve gerçekleştiren demektir. Geçici olarak o sıfatı yüklenen isimdir. İsmi fail; hem varlığa (zata) hem de onun sıfatına delalet eden kelimelerdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır.

a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur.

b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder.

c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur.

d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ

Ayet, 54. ayetteki … وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪  cümlesine atfedilmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

فَقُلْنَا , cümlesi atıf harfi  فَ  ile makabline atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin azamet zamirine isnadı tazim ifade eder.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

قُلْنَا  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

بِعَصَاكَ  ve  قَوْمِه۪  izafetlerinde Musa (a.s)’a ait zamirlere muzâf olan  قَوْمِ  ve عَصَا kelimeleri şeref kazanmıştır.

الْحَجَرَ  kelimesinin başında yer alan harf-i tarif “ahd” ifade eder. Bununla, bilinen bir taşa işaret olunmaktadır. Ya da kelimenin başında yer alan  Jl  harfi, cins manasındadır. Dolayısıyla bunun anlamı, “Elindeki asa ile adına taş denen herhangi bir maddeye vur." olur. İşte bu, delil olma açısından daha doğru ve en büyük bir mucize olduğu gerçeğini gösteriyor. Bir de ilâhî kudretin kemâl derecesine işaret ediyor. (Nesefî/Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelam olan cümle, فَ , ile mukadder cümleye atfedilmiştir. Cümleler arasında meskutun anh mevcuttur. Takdiri, … فضرب فانفجرت (o vurdu ve fışkırdı.) şeklindedir.  

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  Car-mecrur  مِنْهُ , ihtimam için, fail olan  اثْنَتَا ‘ya takdim edilmiştir.

عَيْنًا  temyizdir. Temyiz ifadeyi zenginleştiren ıtnâbdır. Bu şekilde kapalıyı açma özelliği yanında kaplama ve abartı özelliği de bulunduğundan anlam düz ifadeye oranla daha çarpıcı olarak yansıtılır.

Arapçada temyizli ifadeler tekid bildirir. Müsnedün ileyhin muhtevasında kapalı olarak bulunan birim temyizle açıkça belirtildiğinden tekrar dolayısıyla tekid ifade eder. (TDV Tekid)

فَانْفَجَرَتْ  kelimesindeki  فَ , hazfedilmiş bir  ضرب  kelimesine taalluk eder, yani cümle  فضرب فنفجرت  şeklindedir. Ya da “vuracak olursan fışkırır” şeklindedir. Bu durumda bu  فَ , ancak çok üst düzey edebî ifadelerde yer alan fasih bir kullanımdır. Musa’nın (a.s) Rabbinin emrine süratle cevap vermesine işaret etmek üzere bu cümle hazfedilmiştir.

Bu ayetle Araf 160. ayet karşılaştırıldığında, iki ayet benzer olmakla beraber on iki pınarla ilgili iki farklı fiilin kullanıldığı görülür. Su isteyen Musa (a.s) olduğu zaman pınarların fışkırdığı انفجر  fiiliyle ifade edilirken; su isteyen Musa (a.s) değil de kavmi olduğu zaman suların usul usul aktığını ifade eden  انبجس  fiili tercih edilmiştir. Musa’nın  kavmini sulamak istediği zamanki durum daha mübâlağalı bir şekilde anlatılmıştır. Bu iki ayette bahsedilen konu aynı olmasına rağmen son kısımları farklıdır. Burada Allah Teâlâ’nın nimetlerinden bahsedilmektedir. Araf suresinde ise konu Allah Teâlâ’dır. Mürâât-ı nazîr sanatı (lafız mana uyumu), bu iki ayette gözler önüne serilmiştir.

اِنْفِجَارْ  (fışkırma) geniş bir şekilde yarılma demektir. اِنْبِجَاسْ  ise dar bir şekilde yarılma demektir. Bir görüşe göre اِنْفِجَارْ  çokça çıkma, اِنْبِجَاسْ  az az çıkmadır. Bir görüşe göre  اِنْفِجَارْ  yumuşak bir şeyden çıkma, اِنْبِجَاسْ  da sert bir şeyden çıkmadır. Ahfeş’e göre, her ikisi de aynı şeydir. Bir görüşe göre  اِنْبِجَاسْ  akma, اِنْفِجَارْ  da fışkırma, kaynamadır. Bir görüşe göre اِنْفِجَارْ  kelimesi fecrin doğmasından (اِنْفِجَارْ) türetilmiştir ki bu da karanlığın aydınlıktan ayrışması demektir. Bu kelimenin asıl anlamının mufâraka (ayrılma) olduğu da söylenmiştir. Nitekim  فُجُورُ , iyilikten ayrılmaktır. Kutrub böyle söylemiştir: Bu ayette فَانْفَجَرَتْ  denilmiş; A‘râf sûresinde ise  فَانْبَجَسَتْ [Arâf 7/160] denilmiştir. Aslında her iki kıssa aynıdır. Dolayısıyla bu iki kelimenin (اِنْفِجَارْ ile اِنْبِجَاسْ  kelimelerinin) aynı olduğunu söylerse, sözü doğru olur. Kim de “O taş belirli bir taş değildi, aksine işine yarayan herhangi bir taşı alıp ona vurdu.” görüşünde ise şunu demiş olur: “Eğer küçük bir taş alıp ona vurduysa ondan su azar azar akmıştır (اِنْبِجَاسْ), yok eğer büyük bir taşı alıp ona vurduysa ondan su fışkırarak akmıştır (اِنْفِجَارْ ).” Kim de “O taş, heybesinde taşıdığı -bir görüşe göre de eşeğin üzerinde taşıdığı- bir taştı.” derse  اِنْبِجَاسْ (az az akma) taştan suyun çıktığı ilk andaki akmadır; اِنْفِجَارْ (fışkırarak akma) ise akmaya başladıktan sonraki aşamadır.” demiş olur. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

 قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ

Cümle, istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Tahkik harfi  قَدْ  ile tekid edilmiş, mazi fiil sıygasında, faide-i haber talebî kelamdır.

اُنَاسٍ ’deki tenvin nev, tazim ve kesret ifade eder.

اُنَاسٍ - لِقَوْمِه۪  ve  عَيْنًاۜ - مَشْرَبَهُمْۜ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

اُنَاسٍ  kelimesi burada kabile demektir. مَشْرَبَهُمْ  “su alıp içecekleri pınar" demektir. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl) 

عَيْنًاۜ  kelimesinin nekre gelişi teksir ve tazim içindir. Yani onların her bir kolunun kendisine ait olarak bildiği bir pınarı vardı. Başkasından içmiyordu. مَشْرَبَ  kelimesi su alacak yer demektir. İçilen şey anlamı olduğu da söylenmiştir. İsrailoğullarındaki kollar (Esbât), Arapların kabileleri gibidir. Bunlar, Hz Yakub'un on iki oğlunun soyundan gelenlerdir. Her bir kola ait bu pınarlardan bir pınar vardı ve ondan başkasından su almazdı. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Takdiri, قلنا (dedik) olan cümlenin mekulü’l-kavlidir. Bu takdire göre mahzufla birlikte cümle, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Fiilin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

Mahzuf fiilin mekulü’l-kavli olan  كُلُوا  cümlesi, emir üslubunda talebî inşâî isnaddır.

وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ cümlesi, öncesine  وَ  ile atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Emir üslubunda olmasına rağmen cümle gerçek emir anlamı içermeyip ibaha manası taşıdığı için mecâz-ı mürsel mürekkeptir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Veciz ifade kastına matuf olan  رِزْقِ اللّٰهِ  izafetinde Allah ismine muzâf olan  رِزْقِ , şan ve şeref kazanmıştır.

وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la  كُلُوا  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur. Nehiy üslubunda talebî inşâî isnaddır. Emir üslubundan nehy üslubuna iltifat sanatı vardır.

مُفْسِد۪ينَ  kelimesi haldir. Hal anlamı zenginleştiren ıtnâb sanatıdır. 

لَا تَعْثَوْا - مُفْسِد۪ينَ  kelimeleri arasında tıbâk-ı selb sanatı vardır. تَعْثَوْا  kelimesinde ayrıca irsâd sanatı vardır.

رِزْقِ - كُلُوا - اشْرَبُو  ve  تَعْثَوْا -  مُفْسِد۪ينَ  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ [ِAllah’ın sizlere rızık olarak verdiği yiyecekler] ifadesinde anlatılmak istenen kudret helvası, bıldırcın ve kayadan çıkan sudur. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

'كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ  [Allah'ın rızkından yiyin ve için] cümlesinde, rızkın Allah'tan olduğunun bildirilmesi nimet ve ihsanının büyüklüğünü göstermekte ve bu rızkın yorulmadan ve meşakkat çekmeden elde edilen bir rızık olduğuna işaret etmektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ [Yeryüzünde fesat çıkarmayın] ifadesinde arz keli­mesinin açıkça zikredilmesi, fesadın çirkinliğini göstermekte mübalağa ifade eder.  مُفْسِد۪ينَ  kelimesi hâl-i müekkidedir. Bu üslubun fesahat yönü şöyledir:

مُفْسِد۪ينَ  lafzı fesadı yasaklamayı pekiştirir ve o yasağa karşı gafil davranma ve onu unutma gibi mahzurları da ortadan kaldırır. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Asânın ve taşın hakikatlerini tayin ile meşgul olmaksızın ayetten şunu anlarız ki; Cenab-ı Hak, burada hayatın mayası büyük bir dünya nimetiyle, hidayet sermayesi olan büyük bir rahmanî mucizeyi anmış ve hatırlatmıştır. Hazret-i Mûsa, susuzluktan ve kuraklıktan yanıp kavrulan kavmi için Cenab-ı Hak'tan su diliyor, yağmur duasına çıkıyor. Cenab-ı Allah da bu duayı kabul ile istenilenden daha büyük harikulâde bir nimet ihsan ediyor. Gelip geçici bir yağmur yerine, İsrailoğulları'nın on iki boyundan her birine mahsus ayrı ayrı on iki pınar fışkırtıyor ve bununla yüce varlığına ve ilahî inayetine açık bir belge bahşediyor. Öylesine bahşediyor ki, duanın arkasından fiilî bir teşebbüsün lüzumunu emrediyor, "asân ile taşa vur!" diyor. Demek ki, o sırada Hazret-i Mûsa, farzedelim bu ilahî emre derhal uymayıp da "asâyı taşa vurmanın suyla ne ilgisi var?" gibi aklî ve indî bir kıyas yapmaya ve kendi kendine fikir yürütmeye kalkışsaydı, bu nimet tecellî etmeyecekti, dualar ve yapılan araştırmalar belki de boşa çıkacaktı. O halde harikanın en büyük sırrı, bu sebebin ilhamında ve bu büyük nimetin o sebebe bağlanmış olmasındandır: Kuru taşları yarıp pınarlar fışkırtmaya kadir olan Allahü teâlâ, istenen suları doğrudan doğruya ihsan etmiyor da bir manevî sebeple bir maddî sebebe teşebbüs üzerine ihsan ediyor. Esasen manevi sebep olan dua, maddî sebebin ilhamına da vesile oluyor. İlham olunan maddi sebebin teşebbüse dönüşmesi, yani asânın taşa vurulması ile de sular fışkırıyor. Böylece hidayet bürhanı tamamiyle tecellî ediyor. Bunu da "yiyin, için, fesat çıkarmayın" irşad ve ikazı takip ediyor.

Hakikaten Allah, bir şeyi murad edince sebeplerini kolaylaştırır ve sebepler o kadar çeşitli ve sonsuz boyuttadır ki, beşer aklı ne kadar yükselse bunları ayrıntılarıyla kavrayamaz. Bunun için açıklamanın esas faydası, asâ ile taşın özelliklerini anlatmakta değil, olayın akışındaki incelikleri idrak etmektedir. Hazret-i Mûsa gibi bir şanlı peygamberin asâsında, bu çeşit fışkırmalara sebep olabilecek her türlü mekanik kuvveti tasavvur ve tahmin etmek mümkündür. Ayrıca Hak teâlâ'nın nimetlerinin tecellisi her zaman böyle manevi sebeplerle maddî sebeplerin birleşmesinde gizlidir. Ne kaçan fırsatlar karşısında ümitsizliğe düşmeli, ne de fırsatları ve sebepleri ihmal etmelidir. Allahü teâlâ'ya yürekten ve ihlas ile dua etmeyi hiçbir zaman elden bırakmamalı, aynı zamanda duanın en büyük semeresinin ruhî inkişaflar olduğunu bilmeli ve rahmanî ilhamlardan istifade ederek, en umulmaz sebeplere dahi başvurup, onu uygulamalıdır. İyi düşünülürse fen alanında bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi çarpan bir ilahî telkînin eseridir. Bunu hayırda kullanan hayra, kötülükte kullanan kötülüğe ulaşır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili)

Bakara Sûresi 61. Ayet

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْراً فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟  ٦١


Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.

 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 وَإِذْ hani
2 قُلْتُمْ siz demiştiniz ki ق و ل
3 يَا مُوسَىٰ Musa
4 لَنْ asla
5 نَصْبِرَ biz dayanamayız ص ب ر
6 عَلَىٰ
7 طَعَامٍ yemeğe ط ع م
8 وَاحِدٍ bir و ح د
9 فَادْعُ du’a et د ع و
10 لَنَا bizim için
11 رَبَّكَ Rabbine ر ب ب
12 يُخْرِجْ çıkarsın خ ر ج
13 لَنَا bize
14 مِمَّا şeylerden
15 تُنْبِتُ bitirdiği ن ب ت
16 الْأَرْضُ yerin ا ر ض
17 مِنْ -nden
18 بَقْلِهَا sebzesi- ب ق ل
19 وَقِثَّائِهَا ve acurundan ق ث ا
20 وَفُومِهَا ve sarımsağından ف و م
21 وَعَدَسِهَا ve mercimeğinden ع د س
22 وَبَصَلِهَا ve soğanından ب ص ل
23 قَالَ dedi ki ق و ل
24 أَتَسْتَبْدِلُونَ değiştirmek mi istiyorsunuz? ب د ل
25 الَّذِي olanı
26 هُوَ o
27 أَدْنَىٰ daha aşağı د ن و
28 بِالَّذِي olanla
29 هُوَ o
30 خَيْرٌ iyi خ ي ر
31 اهْبِطُوا inin ه ب ط
32 مِصْرًا bir şehre م ص ر
33 فَإِنَّ şüphesiz
34 لَكُمْ sizin için vardır
35 مَا şeyler
36 سَأَلْتُمْ istediğiniz س ا ل
37 وَضُرِبَتْ ve vuruldu ض ر ب
38 عَلَيْهِمُ üzerlerine
39 الذِّلَّةُ alçaklık ذ ل ل
40 وَالْمَسْكَنَةُ ve yoksulluk (damgası) س ك ن
41 وَبَاءُوا ve uğradılar ب و ا
42 بِغَضَبٍ bir gazaba غ ض ب
43 مِنَ -tan
44 اللَّهِ Allah-
45 ذَٰلِكَ işte bu
46 بِأَنَّهُمْ şüphesiz öyle
47 كَانُوا oldu ك و ن
48 يَكْفُرُونَ (çünkü) inkar ediyorlar ك ف ر
49 بِايَاتِ ayetlerini ا ي ي
50 اللَّهِ Allah’ın
51 وَيَقْتُلُونَ ve öldürüyorlardı ق ت ل
52 النَّبِيِّينَ peygamberleri ن ب ا
53 بِغَيْرِ etmediği halde غ ي ر
54 الْحَقِّ hak ح ق ق
55 ذَٰلِكَ işte bu
56 بِمَا sebebiyledir
57 عَصَوْا isyan etmeleri ع ص ي
58 وَكَانُوا ve oldukları ك و ن
59 يَعْتَدُونَ sınırı aşmış ع د و

Bu bize Adem as kıssasını hatırlatıyor. Onlar da cennette yorulmadan rızıklandırılıyorlardı. Onlara da ihbitû buyurulmuştu. Ve şimdi dünyada çeşit çeşit, türlü nimetler var ama bunu elde etmeleri için çalışmaları gerekir, herşey hazır değildir.

Havariler de Hz. İsa’dan maide, yani hazırlanmış bir sofra istiyorlar. Onlar da “dua et Rabbine” diyerek aynı edepsizliği yapıyorlar. Biz buna iktibas sanatı diyoruz. Ayetler birbirini hatırlatıyor. O zaman daha iyi anlaşılıyor. Konu birinde daha kısa, diğerinde daha geniş anlatılmıştır.

Peygamberleri öldürmek, aynı anda, aynı nesil içinde Hz. İsa, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya öldürülmüştür.

Burada “hayır” ile “edna” yı, özgürlük ve kölelik olarak düşünebiliriz. Çünkü özgürlüğün karşısında hazır yemek var, köleliğin karşısında kişiliğin zedelenerek çalışılması var.

İsrailoğulları Firavun’dan kurtuldukları halde daha önce yaşadıkları kölelik psikolojisinden kurtulamamışlardı. Köle ruhlu oldukları için eskiden yedikleri gıdaları (sebze, salatalık, sarımsak, mercimek, soğan) tekrar yemeyi arzu ettiler. Hangi gıdaların daha değerli olduğunu bilemediler. Ancak gelişmiş ve şahsiyetli toplumlar hangi düşüncenin, neyin daha değerli olduğunu bilir ve neyi tercih edeceğinin farkında olur. Çare; Kur’ân kapısından içeri ve medeniyet şehrine girilmesidir. Medeniyet ise hukukla olur. Örneğin Medine kelimesi ‘hukukun uygulandığı yer’ manasındadır.

İsrailoğullarına bundan dolayı zillet ve miskinlik damgası vurulmuştur. Biz Müslümanlara verilen mesaj ise; Bu zamanda Kur’ân hükümlerini uygulayarak ve medeniyet kurarak teknoloji üretmezsek bizim de zillet ve miskinlik içinde bir toplum haline gelebileceğimizdir.

Tüm bunlara ilaveten, daha da kötüsü, İsrailoğulları bir de Allah’ın gazabına uğramışlardır. Bunun sebebi de Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri, Peygamberleri haksız yere öldürmeleridir. Allaha karşı ileri giderek sınır tanımamış ve isyan etmişlerdir. Allahu Teala asla yargısız infaz yapmaz. Şeytana bile neden insana secde etmediğini sormuş, sebebini öğrenince onu huzurundan kovmuştur.

Müslümanlar Allah’ın sınırlarını aşmama konusunda çok dikkatli olmalıdırlar. Ayet bize ‘’İşte Allah’ın sınırları bunlardır’’ denen Nisa Suresi 13. ayetini hatırlatmaktadır. İktibas sanatı vardır.

Tefsiri yapılan 60. ayette İsrailloğulları Hz. Musa’ya ‘Rabbine bizim için dua et’ derken aslında kendileri bu Rabbe inanmadıkları halde alaycı bir tavır sergilemektedirler.

Yetiştirdi, bitirdi manalarına gelen enbete fiili if’al kalıbında gelmiş olup, özelliği bir işin olmasını sağlamak, fiilin anlamının nesne üzerindeki etkisini belirtmektir.

Haddi aşıyorlar manasına gelen i’tedâ fiili, iftial babında gelmiş olup, failin gayretini gösterir.

Değiştirmek istedi, manasına gelen istebdele fiili istif’al babında gelmiş olup, mazi fiilin başına elif, sin ve te harflerinin eklenmesiyle yapılır, hakiki veya mecazi manada istek cümlelerinde kullanılır.

Allah’a dua ederken bizim için hayırlı olup olmadığını bilmediğimiz şeyin peşine düşüp onu istemeyelim. Bizim için hayırlı olanı isteyelim.

Peygamber Efendimiz:” Kıyamet gününde azabı en şiddetli olan, bir peygamberin öldürdüğü veya bir peygamberi öldüren kimsedir” buyurmuştur.
( Ahmed b Hanbel, Müsned, I ,407).
  

Katele قتل : 

  Katl قَتْلٌ  hayâtın mukâbili, yâni hayâtın zevâlidir. Hayât nebâtta, hayvanda veyâ ma’neviyatta olabildiği gibi ölüm de bunların hepsinde söz konusudur. Bâzı âlimler katlin hareketin durması mânâsında olduğunu söylemişlerdir. 
Yine katl; canlı bünyenin bozulmasıdır. Bunu gerçekleştirenin fiili itibara alındığında, hayatın yok olması itibara alındığında ise denir.

  مُقاتَلَةٌ ve إقْتِتالٌ sözcükleri aynı anlamdadır ve çarpışmak/savaşmak manasında kullanılır. (Müfredat-Tahqiq-Furuq)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle 170 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres)

 Türkçede kullanılan şekilleri katl, kâtil, maktul, katliam, kıtal ve mukateledir. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ

Fiil cümlesidir. وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Zaman zarfı  اِذْ, takdiri أذكر  (Hatırla, düşün) olan mahzuf fiile mütealliktir. قُلْتُمْ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قُلْتُمْ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْ  fail olarak mahallen merfûdur. Mekulü’l-kavl, يَا مُوسٰى  ‘dir.  قُلْتُمْ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur. 

يَا  nida harfidir. مُوسٰي  münadadır. Müfred alem olup damme üzere mebni, mahallen mansubdur. Nidanın cevabı  لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ ’ dır. 

لَنْ  muzariyi nasb ederek manasını olumsuz istikbale çeviren tekid harfidir. 

نَصْبِرَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  نحن ‘dur. عَلٰى طَعَامٍ  car mecruru نَصْبِرَ  fiiline mütealliktir. وَاحِدٍ  kelimesi  طَعَامٍ ’nin sıfatı olup kesra ile mecrurdur.

Münada; kendisine seslenilen ve seslenen kişiye yönelmesi istenilen kişidir. Münada, fiili hazfedilmiş mef’ûlün bihtir. Münadaya “ey, hey” anlamlarına gelen nida harfleri ile seslenilir. En yaygın kullanılan nida edatı  يَا ’dır.

Münada irab yönünden mureb münada ve mebni münada olmak üzere 2 kısma ayrılır. 

Mureb münada lafzen mansub olur ve 3 şekilde gelir: 1) Muzaf, 2) Şibh-i muzaf, 3) Nekre-i gayrı maksude. 

Mebni münada merfu üzere mebni, mahallen mansub olur. 3 şekilde gelir: 1) Müfred alem, 2) Nekre-i maksude, 3) Harfi tarifli isim. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

(إِذْ) : Yanlız Cümleye muzâf olan zaman zarfıdır. a) (إِذْ) mef’ûlun fih, mef’ûlun bih, mef’ûlun leh olur. b) (إِذْ) den sonra muzâri fiil veya isim cümlesi gelirse gelecek zaman ifade eder. c) (بَيْنَا) ve (بَيْنَمَا) dan sonra gelirse mufâcee (sürpriz) harfi olur. Bu durumda zarf (zaman bildiren isim) değil harf olur. d) Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette müfred şeklindedir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ

 

فَ  sebebi müsebbebe bağlayan atıf harfi veya mukadder şartın cevabının başına gelen rabıtadır. Takdiri, إن كنّا بحاجة الى أكثر من نوع من الطعام فادع لنا ربّك..(Eğer daha çok çeşit yiyeceğe ihtiyacımız olursa Rabbine bizim için dua et) şeklindedir.

Fiil cümlesidir.  ادْعُ  illet harfinin hazfıyla mebni emir fiildir. Faili müstetir olup takdiri  أنت ‘dir. لَنَا  car mecruru  ادْعُ  fiiline mütealliktir. رَبَّكَ  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  كَ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

فَ  karînesi olmadan gelen  يُخْرِجْ  cümlesi şartın cevabıdır. 

يُخْرِجْ  sükun ile meczum muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هو ‘dir. Mef’ûlü bihi mahzuftur. Takdiri, شيئا  şeklindedir. لَنَا  car mecruru  يُخْرِجْ  fiiline mütealliktir. مَّا  müşterek ism-i mevsûl  مِنْ  harf-i ceriyle  يُخْرِجْ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası تُنْبِتُ الْاَرْضُ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

تُنْبِتُ  damme ile merfû muzari fiildir. الْاَرْضُ  fail olup damme ile merfûdur. مِنْ بَقْلِهَا  car mecruru  تُنْبِتُ  fiilinin mahzuf mef’ûlün mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, ممّا تنبته الأرض من بقل  şeklindedir. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هَا  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  

قِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَا  kelimeleri, atıf harfi  وَ  ile  بَقْلِهَا ‘ya matuf olup kesra ile mecrurdur.

فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ [Bizim için Rabbine yalvar.] Yani, ondan iste. “Rabbine yalvar da o bize yerden biten sebze (…) versin.” Ayette  مِمَّا  kelimesindeki  مِنْ  Ahfeş’e göre zaid, harf-i cerdir. Yalnız, kısmilik için de olabilir. مِنْ بَقْلِهَا  ifadesindeki  مِنْ  ise cins içindir. Aynı şekilde o da “bazı çeşitlerinden” demektir. (Ömer Nesefî / Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr)

يُخْرِجْ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  خرج ’dir.

تُنْبِتُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi  نبت ’dir.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

 

قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ                    

 

Fiil cümlesidir. قَالَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. Mekulü’l kavl  اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى ‘ dir. قَالَ  fiilinin mef’ûlun bihi olarak mahallen mansubdur.

Hemze istifham harfidir. تَسْتَبْدِلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl mef’ûlun bih olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası هُوَ اَدْنٰى ’dır. Îrabtan mahalli yoktur. 

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَدْنٰى  haber olup, elif üzere mukadder damme ile merfûdur. Maksur isimdir. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl  بِ  harf-i ceriyle  اَتَسْتَبْدِلُونَ  fiiline mütealliktir. İsm-i mevsûlun sılası  هُوَ خَيْرٌ ’dir. Îrabtan mahalli yoktur.

Munfasıl zamir  هُوَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. خَيْرٌۜ  haber olup damme ile merfûdur. 

اِهْبِطُوا  fiili  نَ ‘un hazfıyla mebni emir fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. مِصْرًا  mef‘ûlun bih olup fetha ile mansubdur.

فَ  ta’liliyye veya mukadder şartın cevabına gelen rabıtadır. 

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb, haberini ref eder.  

لَكُمْ  car mecruru  اِنَّ ’nin mahzuf mukaddem haberine mütealliktir. مَا  müşterek ism-i mevsûl اِنَّ ‘nin muahhar ismi olarak mahallen mansubdur. İsm-i mevsûlun sılası  سَاَلْتُمْۜ ‘dir. Îrabtan mahalli yoktur. 

سَاَلْتُمْۜ  sükun üzere mebni mazi fiildir. Muttasıl zamir  تُمْۜ  fail olarak mahallen merfûdur.

Maksur isimler: Sondan bir önceki harfi fethalı olup son harfi (ى) olan isimlere “maksur isimler” denir. Maksur isimler genellikle (ى) ile biter. Fakat çok az olarak (ا) ile biten maksur isimler de vardır. Maksur isimlerin sonunda yer alan bu harflere “elif-i maksure” denir.  اَلْفَتَى – اَلْعَصَا  gibi…

Maksur isimlerin irab durumu şöyledir: Merfu halinde takdiri damme ile, mansub halinde takdiri fetha ile, mecrur halinde takdiri kesra ile irab edilir. Yani maksur isimler merfu, mansub, mecrur hallerinde hep takdiri olarak (takdiren) irab edilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اِهْبِطُوا مِصْرًا  ifadesi, ötre ile اِهْبُطُوا  şeklinde de okunmuştur. Anlam, çölden oraya inin şeklindedir. Vadiden aşağı inen kişi icin  هبط الوادى  ifadesi, vadiden yukarı çıkan için ise هبط منْهُ  ifadesi kullanılır. Çöl bölgesi Beyt-i Makdis’den [Şam civarındaki] Kınnesrin bölgesine kadar olan 12’ye 8 fersahlık alandır. مِصْرًا  kelimesi ile özel isim Mısır da kastedilmiş olabilir ki bu durumda iki sebep, yani marifelik ve müenneslik sebepleri bir araya geldiği halde kelimenin munsarif [sonu tenvinli] olarak gelmiş olması ortasındaki harfin, tıpkı  وَنوحا [Örn. Enbiya 21/76] ve وَ لوطا  [Örn. Enbiya 21/74] ifadelerinde olduğu gibi sakin olması sebebiyledir. Bu iki kelimede de yabancılık ve marifelik söz konusu olduğu halde bunlar da gayr-i munsarif değildir.

مِصْرًا  kelimesi ile ülke/şehir [cinsi] kastedilmişse o zaman kelimede bir tek sebepten başka gayr-ı munsariflik sebebi kalmamaktadır; herhangi bir şehrin kastedilmiş olması halinde de durum aynıdır. İbn Mes‘ud mushafında -ki A‘meş [v.148/765] de böyle okumuştur- tenvinsiz bir şekilde, tıpkı ادخلوا مصر [Yusuf 12/99] ayetinde olduğu gibi, اِهْبِطُوا مِصْر  olarak yer alır. Bir görüşe göre,kelimenin aslı Mısraim olup daha sonra Arapçalaşmıştır. (Zemahşeri, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

تَسْتَبْدِلُونَ  fiili, sülâsi mücerrede üç harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil istif’âl babındandır. Sülâsisi, بدل ‘dir. 

Bu bab fiile taleb,tahavvül, vicdan, mutavaat, ittihaz ve itikad gibi anlamlar katar. 

اَدْنٰى , sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

خَيْرٌ ,ism-i tafdil kalıbıdır. İsmi tafdil; bir vasfın, bir hususun bir varlıkta diğer bir varlıktan daha fazla olduğunu ifade eder. İsmi tafdil  اَفْضَلُ  veznindendir. İsmi tafdilin sıfatı müşebbeheden farkı; renk, şekil, uzuv noksanlığı ifade etmemesidir. Müennesi  فُعْلَى  veznindedir. İsmi tafdilden önce gelen isme “mufaddal”, sonra gelen isme “mufaddalun aleyh’’ denir. Mufaddal ve mufaddalun aleyhi bazen açıkça cümlede göremeyebiliriz. Bu durumda mufaddal ve mufaddalun aleyh cümlenin gelişinden anlaşılır. 

خَيْرٌ  ve  شَرٌّ  kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de umumiyetle ismi tafdil manasında gelmiştir. Bunların asılları  اَخْيَرُ  ve  اَشْرَرُ  veznindedir. Çok kullanıldıklarından dolayı Arap dilbilgisinde bu şekilde gelmektedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

 

وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ

 

Fiil cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir. وَضُرِبَتْ  fetha üzere mebni meçhul mazi fiildir. تْ  te’nis alametidir. الذِّلَّةُ  naib-i fail olup damme ile merfûdur. عَلَيْهِمُ  car mecruru  ضُرِبَتْ  fiiline mütealliktir. الْمَسْكَنَةُ  atıf harfi وَ ‘ la makabline matuftur. بَٓاؤُ۫  atıf harfi وَ ‘ la istînâfiyyeye matuftur. 

بَٓاؤُ۫  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. بِغَضَبٍ  car mecruru mahzuf hale mütealliktir. بِ  mülabese içindir. مِنَ اللّٰهِۜ  car mecruru  غَضَبٍ  mahzuf sıfatına mütealliktir. 

İsm-i işaret  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. اَنَّ  ve masdarı müevvel  بِ  harfi ceriyle  ذٰلِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ذلك الغضب مستحقّ بكفرهم (Küfürleri sebebiyle bu gadaba müstehaktırlar) şeklindedir. 

أَنَّ  masdar harfidir. İsim cümlesine dahil olur. İsmini nasb haberini ref yapar, cümleye masdar anlamı verir.

هُمْ  munfasıl zamir  اَنَّ ’nin ismi olarak mahallen mansubdur. كَانَ ‘nin dahil olduğu cümle  اَنَّ ‘nin haberi olarak mahallen merfûdur. 

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَكْفُرُونَ  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَكْفُرُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. بِاٰيَاتِ car mecruru يَكْفُرُونَ fiiline mütealliktir. Aynı zamanda muzâftır. اللّٰهِ lafza-i celâl muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

كَانَ ’nin haberinin muzari fiil olması, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylem olduğuna, veya geçmişte mutat olarak yapılan ve adet haline getirilen davranış olduğuna işaret eder. Fail onu sürekli yaptığından adet haline getirmiştir. (Arap Dilinde Kane Fiili Ve Kur’ân’da Kullanımı M.Vecih Uzunoğlu)

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ

 

 Cümle, atıf harfi وَ ‘ la  يَكْفُرُونَ  cümlesine matuftur. 

Fiil cümlesidir. يَقْتُلُونَ  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur. النَّبِيّ۪نَ  mef‘ûlun bih olup nasb alameti  ي ‘dir. Cemi müzekker salim kelimeler harfle îrablanır. 

بِغَيْر  car mecruru  يَقْتُلُونَ ‘ deki failin mahzuf haline mütealliktir. Takdiri, يقتلونهم مبطلين  şeklindedir. الْحَقّ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur.

 

ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟

Cümle, ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا  cümlesinden bedel olarak mahallen merfûdur.

İsim cümlesidir. İşaret ismi  ذٰلِكَ  mübteda olarak mahallen merfûdur. بِ  harf-i ceri sebebiyyedir. مَا  ve masdar-ı müevvel, بِ  harfi ceriyle mübtedanın mahzuf haberine mütealliktir. Takdiri, ذلك بسبب عصيانهم (Bu, isyanları sebebiyledir.) şeklindedir. كَانُوا يَعْتَدُونَ۟ cümlesi atıf harfi وَ  ile makabline matuftur. 

عَصَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı, mahzuf elif üzere mukadder damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

كَانَ  nakıs, mebni mazi fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde, ismini ref haberini nasb eder. 

كَانُوا. nakıs, damme üzere mebni mazi fiildir. كَانُوا ’nun ismi, cemi müzekker olan  و  muttasıl zamirdir, mahallen merfûdur. يَعْتَدُونَ۟  cümlesi, كَانُوا ’nun haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَعْتَدُونَ۟  fiili  نَ ‘un sübutuyla merfû muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ı fail olarak mahallen merfûdur.

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

يَعْتَدُونَ۟  fiili, sülâsî mücerrede iki harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil iftiâl babındadır. Sülâsîsi عَدَوَ ’dir.

İftial babı fiile mutavaat (dönüşlülük), ittihaz (edinmek, bir şeyi kendisi için yapmak), müşareket (ortaklık), izhar (göstermek), ihtiyar (seçmek), talep ve çaba göstermek manaları katar. İfteale kalıbı hem soyut hem somut anlamlı fiiller için kullanılır.

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ

Aynı üslupla gelen ayet önceki ayete atfedilmiştir.

Müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelam olan  قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ  cümlesi,  اِذْ ’in muzâfun ileyhi konumundadır.

قُلْتُمْ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ  cümlesi, nida üslubunda talebi inşâî isnaddır.

Nidanın cevabı olan  لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ  cümlesi, menfî muzari fiil sıygasında lâzım-ı  faide-i haber inkârî kelamdır. Musa’nın kavmi, sözlerini  لَنْ  ile tekid etmişlerdir.

Zaman ismi olan  إذ ’ in masdara değil de fiil cümlesine muzâf olmasıyla bu vaktin tazimi anlaşılır. Fiil teceddüde ve şimdiki zamana delalet eder. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, Hac/26)

وَاحِدٍ  kelimesi  طَعَامٍ  için sıfattır. Sıfat, tabi olduğu kelimenin sahip olduğu bir özelliğe işaret etmek için yapılan ıtnâb sanatıdır.

طَعَامٍ ‘in nekreliği muayyen olmayan bir cinse işaret eder.

Bu sözleriyle  من  ve  سلوي ‘nın iki ayrı yemek olmalarına rağmen tek bir çeşit olduğunu kinaye yoluyla ifade ettiler. Çünkü onlar bu ikisini birlikte yiyorlardı. Bundan dolayı bir tek yemek tabirini kullandılar. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

 فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ 

Nidanın cevabına dahil olan cümlede  فَ , takdiri  إن كنّا بحاجة الى أكثر من نوع من الطعام (Birden fazla çeşit yiyeceğe ihtiyacımız varsa) olan şart cümlesinin cevabına gelen rabıta harfidir. Cevap cümlesi  فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ , emir üslubunda talebî inşâî isnaddır. Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır.

رَبَّكَ  izafetinde  رَبّ  ismine muzâfun ileyh olan  كَ  zamirinin aid olduğu Hz. Musa şeref kazanmıştır.

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda talebî inşâî isnaddır. 

 

يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ

 

Yine nidanın cevabına dahil olan cümle mahzuf şartın cevabıdır. Meczum muzari sıygada gelmiş hudûs, teceddüt, istimrar ve tecessüm ifade etmiştir.  فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesinde muzari fiilin meczum olması talebin cevabı olduğuna işaret eder. Şart cümlesinin hazfi îcâz-ı hazif sanatıdır. 

Mahzuf şart ve mezkûr cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda  talebî inşâî isnaddır.

Emir, nehy, soru, temenni gibi talep bildiren durumlardan sonra başında ف harfi bulunmayan, karşılık ve sonuç (cezâ) ifade eden bir muzâri fiil geldiğinde söz konusu muzâri fiil de meczûm olur. Çünkü o cümlede şart ve cezâ anlamı bulunmaktadır. Bir diğer ifadeyle talep bildiren cümleden sonraki muzâri fiil, öncesindeki talebin karşılığı veya sonucudur. (Yunus İnanç Dr. Öğr. Üyesi, Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı, Karaman Emrin Cevabında Gelen Fiillerin Bazı Kur’ân Meallerindeki Hatalı Tercümesi)

Mecrur mahaldeki müşterek ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle يُخْرِجْ  fiiline mütealliktir. Sılası olan  تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ  kelimeleri temasül nedeniyle  بَقْلِهَا ‘ya atfedilmiştir.

بَقْلِ -  قِثَّٓائِ  -  فُومِ -  عَدَسِ  -  بَصَلِ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

هَا  zamirinin tekrarında, ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardı.

Yeryüzünde çıkan bitkiler sayılarak taksim sanatı yapılmıştır.

Tekdüzeliğin, insan istekleri üzerinde az çok sıkıcı bir tesiri vardır. Ve buna karşı çeşitlilik isteğinde bulunmakta esasen bir günah da yoktur. Fakat bunu yaparken, bir taraftan eldeki nimetin yokluğu zamanında çekilen acıları unutmamak, diğer taraftan da yüce bir ruh haliyle ve temiz bir kalple hareket edip şükrü artırmak ve daha önemlisi, bedenin istek ve ihtiyaçlarına kapılıp edep ve terbiye dışına çıkmadan hareket etmek icap eder. Onların da "Rabbimize dua et" diyecek yerde, edepsizce "Rabbine dua et" diye imansızlık eseri göstermemeleri gerekirdi. (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili 

Bu ayette geçen, مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ [Yerin bitirdiklerinden] ibaresinde mecaz sanatı bulunmaktadır. Çünkü hakikatte bitkiyi toprak değil, Allah büyütür. Bu çeşit mecaza, mecaz-ı akli denilir. Mecazın ilgisi sebeptir ki toprak bitkinin bitmesine sebep olduğu için bitirme fiili ona yüklenmiştir. (Sâbûnî, Safvetü't Tefâsir)

Birinci  مِنْ  teb'iz (kısmîlik) ifade etmek; ikincisi tahsis içindir (yani yerin bitirdiklerinden özel olarak hangi yiyecekleri istediklerini açıklamak gayesiyle kullanılmıştır). Bundan sonra gelen  بَقْلِ  bu şeylerin bedelidir. Yani bunların ne olduğunu açıklamaktadır. Ondan sonrakiler ise ona atfedilmiştir. Bakla (بَقْل) bilinen bir bitkidir. Bu da sapı olmayan her türlü bitkinin adıdır. Ağaç (شجر) ise sapı, gövdesi olan her bitkidir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ [Bizim için Rabbine yalvar.] Yani, ondan iste. “Rabbine yalvar da o bize yerden biten sebze (…) versin.” Ayette  مِمَّا  kelimesindeki  مِنْ  Ahfeş’e göre zaid, harf-i cerdir. Yalnız, kısmilik için de olabilir. مِنْ بَقْلِهَا  ifadesindeki  مِنْ  ise cins içindir. Aynı şekilde o da “bazı çeşitlerinden” demektir. (Ömer Nesefî, Et-Teysîr Fi’t-Tefsîr) 

  قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ    

Beyanî istînâf olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. 

Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107)

قَالَ  fiilinin mekulü’l-kavli olan  اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ  cümlesi, istifham üslubunda talebî inşaî isnaddır. 

İstifham üslubunda gelmiş olmasına rağmen tevbih ve taaccüb amacı taşıyan cümle mecaz-ı mürsel mürekkebdir. Ayrıca soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır.

Mef’ûl konumundaki müfret müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي  ‘nin sılası olan  هُوَ اَدْنٰى  cümlesi, mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

Mecrur mahaldeki müfret müzekker has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي ‘nın sılası olan  هُوَ خَيْرٌ ; mübteda ve haberden oluşmuş sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

خَيْرٌ  ve  اَدْنٰٓى  mübalağalı ism-i fail kalıbı olan ism-i tafdil vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İki farklı şeyi temsil eden  الَّذ۪ي ’lerde ıtnâb ve reddü’l-acüz ales-sadr sanatları vardır.

هُوَ اَدْنٰى  cümlesiyle  هُوَ خَيْرٌۜ  cümlesi  arasında mukabele sanatı vardır.

Burada  هُوَ اَدْنٰى  çok daha basit ve daha önemsiz, miktarca daha az olan demektir. هُوَ خَيْرٌ  ise daha iyi, daha değerli ve üstün anlamındadır. (Nesefî, Medâriku’t-Tenzîl Ve Hakâîku’t-Te’vîl)

 اِهْبِطُوا مِصْرًا 

İstînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Mukadder fiilin mekulü’l-kavli olması da caizdir.

Cümle emir üslubunda talebî inşaî isnaddır.

Bu ayetteki emir onları aciz bırakmak içindir.  اِهْبِطُوا  çekip inmek, yukarıdan aşağıya doğru inmektir. Onları aciz bırakmak anlamına gelen bu ayetin bir diğer benzeri de: [De ki: Onlara, ister taş, ister demir olunuz..] (el-İsra, 17/50) ayetidir. Çünkü İsrailoğullarına bu emir verildiğinde Tîh Çölü’nde idiler. Böyle bir emir de onlar için cezadır. Onlara istediklerinin verildiği de söylenmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)

فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ

فَ  ta’liliyedir. اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. Cümlede takdim tehir ve îcâz-ı hazif sanatları vardır.  لَكُمْ  mahzuf mukaddem habere mütealliktir.  مَا  müşterek ism-i mevsûlu  اِنَّ  ’nin muahhar ismidir.

Mevsûlün sılası olan  سَاَلْتُمْۜ  cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek sebat ve temekkün ifade etmiştir.

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi ile tekid edilen bu ve benzeri cümleler muhkem/sağlam cümlelerdir.

İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ 

وَ  istînâfiyyedir. Müsbet fiil cümlesi fâide-i haber ibtidaî kelamdır. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

ضُرِبَتْ  fiili mef’ûle dikkat çekmek kastıyla meçhul bina edilmiştir.

Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naibu fail olur.

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Car mecrur  عَلَيْهِمُ , durumun onlara has olduğunu vurgulamak için fail olan  الذِّلَّةُ ‘ye takdim edilmiştir.

الذِّلَّةُ - الْمَسْكَنَةُ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.  

ضُرِبَتْ  ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen, sakinlerinin üzerine kurulmuş çadır ve gölgeleyen çardak ve revak gibi onları zilletin kaplaması ve miskinliğin kuşatmasıdır. Bu ifade tür olarak istiare-i mekniyye-i tahyiliyye olur: Zillet ve meskenet, çadır ve çardağa benzetilmiş, müşebbeh bih olan çadır ve çardak söylenmeyip bunun lâzımı olan  ضرِبَ (kurmak) fiili, müşebbeh olan  الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ ’ e isnad edilmiştir. Özne olan zillet ve meskenet -maddi çadır gibi- kurulamayacağından ضرِبَ kelimesinin mecazi anlamda olduğunu belirleyen karine olmuştur. Aynı zamanda  ضرِبَ fiilinin zillet ve meskenete isnat edilmesiyle hayal gücü çadır gibi kurulanlar kategorisine zillet ve meskeneti de dahil etmiş olmuştur.(Şerîf er-Râdî, Kur’an Mecazları) 

وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ [Onlar üzerine zillet ve miskinlik damgası vuruldu] cümlesi bir çadırın, içindeki kimseyi her taraftan kuşattığı gibi, zillet ve meskenetin de onları kuşatmasından kinayedir. Nitekim şâir şöyle der: Yücelik, mürüvvet ve cömertlik, İbn Haşrec'i kuşatan bir çadır içinde­dir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Zillet kelimesinin manası şudur: Zillet, onları kuşatacak şekilde ve onlar da onun içinde, kubbeye hapsedilmiş kimse gibi olacakları bir vaziyette, onları kuşatacak bir duruma getirilmiştir. Veya, onlara zillet, duvarın üzerine yapıştırılıp ondan ayrılmayan çamur gibi, onlardan silinemeyecek bir damga gibi onlara yapışıktır. Zillet hususunda akla en yakın görüş, ondan muradın, Cenâb-ı Allah'ın harb edip bozgunculuk yapan kimse hakkında söylemiş olduğudur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ  cümlesi makabline  وَ ‘la atfedilmiştir. Müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

اِهْبِطُوا  fiili ile  عَلَيْهِمُ  arasında muhataptan gaibe geçişe güzel bir iltifat sanatı vardır.

بِغَضَبٍ ‘deki nekrelik tarifi mümkün olmayan nev ve tazim ifade eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ  ifadesi ‘’onlar Allah’ın gazabına müstehak oldular’’ manasındadır. Daha önce zikredilen zillet, meskenet, gazaba maruz kalma gibi hususlara işarettir. Anlam, [bu, onların küfürleri ve peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir] şeklindedir. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

 

 ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ

 

Ta’liliyye olarak fasılla gelen cümlenin fasıl sebebi şibh-i kemâl-i ittisâldir. Ta’lil cümleleri ıtnâb sanatı babındandır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.  ذٰلِكَ  mübtedadır. 

Müsnedün ileyhin işaret ismiyle marife olması, işaret edilenin önemini vurgular. Bunun yanında tazim ifade eder.

İşaret isminde istiare vardır. 

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur’an Işığında Belâgat Dersleri Beyân İlmi)

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz.(Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190) Burada da Allah’ın gazabına işaret edilmiştir.

Cümlede îcâz-ı hazif sanatı vardır. Masdar ve tekid harfi  اَنَّ ‘nin dahil olduğu  بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  cümlesi masdar teviliyle, sebep bildiren  بِ  harfi ile  ذَ ٰ⁠لِكَ ‘nin mahzuf haberine mütealliktir.

Masdar-ı müevvel sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber inkârî kelamdır.  اَنَّ ‘nin haberi  كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ , nakıs fiil  كَانُ ’nin dahil olduğu, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

كَان ’nin haberi olan  يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ , müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidai kelamdır. 

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karinelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

كَان ’nin haberinin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi) 

كان ’nin haberinin muzari fiille gelmesi, geçmişte belirli bir süre devam edip biten eylemler ve geçmişte mûtat olarak yapılan, âdet haline gelmiş davranışlar olmak üzere iki manaya delalet eder. (Vecih Uzunoğlu, Arap Dilinde  كَانَ ’nin Fiili ve Kur'an’da Kullanımı, DEÜ İlahiyat Fak. Dergisi Sayı 93)

كَان ’nin haberinin muzari fiili olarak gelmesi ise durumun yenilenerek tekrar ettiğine işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, s.103) 

يَكْفُرُونَ  fiiline müteallik olan   بِاٰيَاتِ اللّٰهِ  izafetinde, ayetlerin lafzı celâle muzâf olması, ayetlere tazim ve teşrif ifade eder. Lafz-ı celâle muzâf olması, ayetlerin kemâl vasıflara sahip olduğuna da işaret eder.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

Lafz-ı celâle teberrük ve haşyet uyandırmak maksadıyla  tekrarlanmıştır. Bu tekrarda reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ

Cümle atıf harfi  وَ ‘la makabline atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Hudûs, istimrar ve teceddüt ifade eden muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Peygamberlerin hiçbir zaman haklı olarak öldürülmeleri söz konu­su olmadığı halde بِغَيْرِ الْحَقّ  kaydıyla onların öldürülmelerinin haksız yere olduğunun kayıtlanması, onların peygamberlere karşı düşmanlıklarının büyük bir çirkinlik ve adilik olduğunu göstermektedir. (Sâbûnî, Safvetü’t Tefasir) 

Haksız yere öldürüyorlar, cümlesine gelince; Müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç şeyin birisi ile helâl olur (yani öldürülebilir): İman ettikten sonra inkâr, evlendikten sonra zina, haksız yere birisini öldürmek" buyurmuştur. Buna göre harf-i tarifle gelen "hak" işte buna işaret etmek içindir. Nekre olarak gelen "hak'tan murad ise, umumun tekididir, yani burada hiçbir surette bir hak mevcut değildir, ne müslümanlar, ne de başkaları nezdinde. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟

Fasılla gelen cümle önceki ayetteki  ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ  cümlesinden bedeldir. Fasıl sebebi kemâl-i ittisâldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi fâide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede haberin hazfi nedeniyle îcâz-ı hazif sanatı vardır.

Mübtedanın işaret ismiyle gelmesi işaret edilene dikkat çekmenin yanında tahkir ifade eder. İsm-i işaret, müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip uzağı işaret eden özelliğiyle onların mertebelerinin yüksekliğini belirtir. 

İşaret isminde istiare vardır. Tecessüm ve cem’ ifade eden  ذٰلِكَ  ile onların hak ettikleri cezaya işaret edilmiştir. 

ذَ ٰ⁠لِكَ  ile müşârun ileyh en kâmil şekilde ayırt edilir. Dil alimleri sadece mühim bir haber vermek istedikleri zaman muşârun ileyhi bu işaret ismiyle kâmil olarak temyiz ederler. Çünkü bu şekilde işaret ederek verdikleri haber başka hiçbir kelamda bu kadar açık bir şekilde ortaya konmaz. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sûreleri Belâgî Tefsiri, Duhan/57, C. 5, s. 190)

Bilindiği gibi işaret ismi, mahsus şeyler için kullanılır. Ama burada olduğu gibi aklî şeyler için kullanıldığında istiare olur. Câmi’; her ikisinde de “vücudun tahakkuku”dur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Beyan İlmi)

Mecrur mahallindeki ism-i mevsûl  مَا , başındaki harf-i cerle mahzuf habere mütealliktir. Sılası olan  عَصَوْا  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Mazi fiil sebata, temekkün ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafât, S.107) 

Ayetin fasılası olan  وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠, hükümde ortaklık sebebiyle makabline atfedilmiştir.  كَان ’nin dahil olduğu sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi, faide-i haber ibtidaî kelamdır. 

كَان ’nin haberinin müspet muzari fiil sıygasında gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade etmiştir.

ٱلنَّبِیِّـۧنَ - ـَٔایَـٰتِ - ٱللَّهِ - رَبَّ  ve  عَصَوْا - يَعْتَدُونَ۟  gruplarındaki kelimeler arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

ذٰلِكَ - ٱلَّذِی - كَانُوا۟  kelimelerinin tekrarında ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

بِمَا عَصَوْا [isyan etmeleri sebebiyle] ; yani Allah’ın ayetlerini inkar edip peygamberlerini öldürmeleri ile birlikte türlü suçlar, günahlar işlemiş ve her konuda Allah’ın sınırlarını ihlal etmiş olmaları yüzünden demektir.  ذٰلِكَِ  ile onların küfürlerine ve peygamberleri öldürmelerine işaret edilmiş olması, yani isyankarlıkları ve had bilmezlikleri sebebiyle küfre batmış ve peygamberleri öldürmüş olduklarının ifade edilmiş olması da mümkündür. Zira onlar küfre iyice batmışlar ve neticede kalpleri katılaşmış, Allah’ın ayetlerini inkâr edecek ve peygamberlerini öldürecek kadar cüret sahibi olmuşlardır. Bir başka ihtimal de  ذٰلِكَِِ  ile “bu küfür ve peygamber öldürme, onların isyankârlıkları ile birliktedir” anlamının kastedilmiş olmasıdır. (Zemahşerî, Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t-Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Günün Mesajı
Allah'ın verdiği emre uyarak davrananlar muhsinlerdir.
Karşı çıkanlar, uymayanlar ise fasıklar ve zalimlerdir.
Muhsinlerin mükafatları fazlasıyla verilecektir.
İsrailoğulları Allah'ın kendilerine her gün karşılıksız olarak verdiği nimetleri beğenmemiş daha fazlasını istemişlerdir.
Musa as taşa asasıyla vurmuş, taştan 12 pınar fışkırmıştır.
Bu mucizelere rağmen ayetleri inkar etmiş peygamberleri öldürmüşlerdir.
Sayfadan Gönüle Düşenler

Karnından önce gözü doysun isterdi ve az ile yetinebilecekken çoğunu satın alırdı. Elindeki poşetleri gördüğü zaman ninesi, ‘aç iken bakkala girmemeli’ derdi. Doydukça sevinirdi, yine de tokluğu kısa süreliydi.

Yedirdiği ve giydirdiği beden tekti ama sanki beş kişiye bedel yaşıyordu. Asla doymayacağını bilmesine rağmen bir dahaki yemeğe ya da alışverişe çıkmayacakmış gibi davranıyordu.

Karnı acıkmadan sofraya oturuyor, kıyafetlerini eskitemeden yenisini alıyordu. Aslında, bu halinden keyif bile almıyordu çünkü nefsi onu bir kukla gibi oynatıyordu. Sanki istediği için değil de, alıştığı için yapıyordu.

Ninesi nefsinin ellerinden tuttu ve israf ehlinin yanına götürdü. Nefislerinin açlıkları derinleşen ve doymak nedir unutanlara baktı. Sahip olduklarına şükretmek yerine aklı alamadıklarına takılan hasta bedenlere üzüldü. 

Ninesi ‘ben öyle olmam’ diyen nefsini sakinleştirdi ve ihtiyaç sahiplerine götürdü. Yedirdikçe doymanın ve giydirdikçe ısınmanın lezzetine vardı. Ne kadar az ile yetinebildiğine ve daha huzurlu hissettiğine hayran kaldı.

Ey Allahım! Her şeyin daha da kolaylaştığı bu zamanda, kolaylaşan kötülüklerden uzaklaşarak; salih amellerini kalbimize sevdirerek ve nefsimize kolaylaştırarak, Sana yaklaştır bizi. Yeryüzünün her türlü zorluğundan: kıtlıktan, açlıktan, hastalıktan, afetlerden, dünyalıklara muhtaç duruma düşmekten muhafaza buyur ve hiçbir nimetinin eksikliğini gösterme bize. Nasip ettiğin rızık ile gönlü razı ve gördükleri ile gözü toklardan eyle bizi. Yalnız Senin rızan için Rasulullah (sav)’in bize örnek olduğu hayatı yaşamaya çalışanlardan eyle bizi. İsrafın ve cimriliğin her türlüsünden kaçınanlardan, vermeyi ve paylaşmayı sevenlerden, mutmain bir kalbe sahiplerden ve gönlü muhabbetinle aydınlananlardan, şükür ve tevekkül ehlinden, mutluluğu dünyalıklarda değil Senin huzurunda arayanlardan ve ebedi mutluluğa kavuşanlardan eyle bizi.

Amin.

Zeynep Poyraz  @zeynokoloji