Bakara Sûresi 20. Ayet

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟  ٢٠

Şimşek neredeyse gözlerini alıverecek. Önlerini her aydınlatışında ışığında yürürler. Karanlık çökünce dikilip kalırlar. Allah dileseydi, elbette onların işitme ve görme duyularını giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 يَكَادُ neredeyse ك و د
2 الْبَرْقُ şimşek ب ر ق
3 يَخْطَفُ kapıverecek خ ط ف
4 أَبْصَارَهُمْ gözlerini ب ص ر
5 كُلَّمَا zaman ك ل ل
6 أَضَاءَ aydınlattığı ض و ا
7 لَهُمْ onları
8 مَشَوْا yürürler م ش ي
9 فِيهِ o(nun ışığı)nda
10 وَإِذَا zaman
11 أَظْلَمَ karanlık çöktüğü ظ ل م
12 عَلَيْهِمْ üzerlerine
13 قَامُوا dikilip kalırlar ق و م
14 وَلَوْ eğer
15 شَاءَ dileseydi ش ي ا
16 اللَّهُ Allah
17 لَذَهَبَ elbette götürürdü ذ ه ب
18 بِسَمْعِهِمْ işitmelerini س م ع
19 وَأَبْصَارِهِمْ ve görmelerini ب ص ر
20 إِنَّ Şüphesiz
21 اللَّهَ Allah’ın
22 عَلَىٰ üzerine
23 كُلِّ her ك ل ل
24 شَيْءٍ şey ش ي ا
25 قَدِيرٌ gücü yeter ق د ر
 

Şimşek neredeyse onların gözlerini kapıp götürür. Her ne zaman onlar için aydınlatsa, o aydınlığıkta yürürler. (Etraf aydınlanınca onun içinde yürüyorlar. Aydınlanınca yürümek; Müslümanların kazandığı ganimetten hisse, pay almaktır). Onların üzerine karardığı vakit, karanlık kapladığı vakit durdular. (Aslında qâme ayağa kalkmak demektir. Burada durmak diye tercüme ediliyor. Bulundukları yerde kalakaldılar. Müminlerle beraberken bir menfaat elde ettiklerinde bundan çok memnun olurlar. Bir sıkıntı ile karşılaştıkları zaman isyan ederler.) Allah dileseydi işitme ve görme duyularını giderirdi. Allah’ın her şeye gücü yeter.

Şimşek: buluttan yere doğru bir akımdır. Yıldırım ise yerdeki negatif enerjinin yukarı doğru çıkmasıdır.

Burada anlatılan kişiler cahiliye karanlığında yaşıyorlar. Peygamber Efendimiz s.a.v. onları bu sapkınlıklarından çıkarmak için bir nur getirmiştir. Bu nuru kabul etmiyorlar. Bu ışıktan faydalanmak yerine bu ışıktan korkuyorlar. Gözleri kamaşıyor. O ışık Onların hayatını kurtaracak ama onu görmezlikten geliyorlar.

Peki neden gidermemiştir?

Tabii ki bunda hikmetler vardır. Eğer bir insanda hayır kalıntısı, ümit ışığı varsa Allah bu insanı helak etmez. Allah Rasûlü Sallallahu aleyhi ve sellem zamanında öyle münafıklar vardı ki hallerini düzelterek iman safına geçmişlerdir. Allah onlara mühlet vermiştir. Hemen helak etmemiştir, çünkü O Halimdir.

Buradan İslam’ın insanları terbiye ederken göstermiş olduğu metodun (Sabır, hilm, semahat ) mükemmelliğini görüyoruz. Bundan dolayıdır ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların ismini bildiği halde hiçbir zaman ifşa etmemiş, onları her zaman gizlemiştir. Sadece bunu bilen sahabeden bir kişidir ki oda sır tutan Hüzeyfe radyallahu anhdır. (Nablusi Tefsiri)

 

  Kevede كود  :

  Nakıs fiillerden olan bu kelime كادَ neredeyse ... yapmak/etmek üzere olmak anlamında kullanılır. Mazi ve muzari fiil çekimi olduğu halde emir fiil çekimi yoktur. Az kaldı ya da az kalsın şeklinde Türkçeye çevirilebilir. (Edatlar Sözlüğü) 

  Kuran’ı Kerim’de fiil formunda 20 defa geçmiştir. (Mu'cemu-l Mufehres) 

  Türkçede kullanılan bir türevi bulunmamakla birlikte Kuran-ı Kerim'de 10'dan fazla geçmesi sebebiyle kitabın Arapça kelimeler sözlüğü bölümüne alınmıştır.(Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ

Fiil cümlesidir. يَكَادُ  mukarebe fiillerinden olup, nakıs fiildir. İsim cümlesinin önüne geldiğinde ismini ref, haberini nasbeder. 

الْبَرْقُ  kelimesi  يَكَادُ ’nün ismi olup damme ile merfûdur.  يَخْطَفُ  cümlesi, يَكَادُ ’ nün haberi olarak mahallen mansubdur. 

يَخْطَفُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. اَبْصَارَهُمْ  mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Aynı zamanda muzâftır. Muttasıl zamir  هُمْۜ  muzâfun ileyh olup mahallen mecrurdur.

 

كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ

كُلَّمَٓا , şart manası taşıyan zaman zarfı olup مَشَوْا  fiiline mütealliktir. اَضَٓاءَ  ile başlayan fiil cümlesi, muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.

اَضَٓاءَ  şart fiili olup, fetha üzere mebni mazi fiildir. Mahallen meczumdur. لَهُمْ  car mecruru  اَضَٓاءَ  fiiline mütealliktir.

فَ  karînesi olmadan gelen  مَشَوْا ف۪يهِۙ cümlesi şartın cevabıdır.

مَشَوْا  iki sakinin birleşmesinden dolayı mahzuf elif üzere mukadder fetha ile mebni mazi fiildir. ف۪يهِۙ  car mecruru  مَشَوْا  fiiline mütealliktir. 

اَضَٓاءَ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’al babındadır. Sülâsîsi,  ضوأ ‘dir.

İf’al babı fiile ta’diye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.

 وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ

Fiil cümlesidir. اِذَٓا  şart manalı, cümleye muzâf olan, cezmetmeyen zaman zarfıdır. Vuku bulma ihtimali kuvvetli veya kesin olan durumlar için gelir. اَظْلَمَ  ile başlayan fiil cümlesi muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur. 

اَظْلَمَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. عَلَيْهِمْ  car mecruru  اَظْلَمَ fiiline mütealliktir. Şartın cevabı قَامُواۜ 'dur.

قَامُواۜ  damme üzere mebni mazi fiildir. Zamir olan çoğul و ’ı fail olarak mahallen merfûdur. 

(إِذَا): Cümleye muzâf olan zarflardandır. Kendisinden sonra gelen muzâfun ileyh cümlesi aynı zamanda şart cümlesidir. (إِذَا) dan sonraki şart cümlesinin, fiili, mazi veya muzâri manalı olur. Cevabı ise umûmiyetle muzâri olur, mazi de olsa muzâri manası verilir: 

a)  (إِذَا)  fiil cümlesinden önce gelirse, zarf (zaman ismi); isim cümlesinden önce gelirse (mufâcee=sürpriz) harfi olur.

b)  (إِذَا)  nın cevap cümlesi, iki muzâri fiili cezmedenlerin cevap cümleleri gibi mâzi, muzâri, emir, istikbâl, isim cümlesi... şeklinde gelir. Cevabın başına (ف) ‘nın gelip gelmeme durumu, iki muzâri fiili cezmedenlerinkiyle aynıdır.

c)  Sükûn üzere mebnîdir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ

Fiil cümlesidir.وَ  atıf harfidir. Matuf ile matufun aleyhin hükümde ortak olduğunu belirtir. İkisi arasında tertip (sıra) olduğunu göstermez. Vav ile yapılan atıfta matuf ile matufun aleyh yer değiştirebilir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

لَوْ  gayr-i cazim şart harfidir. شَٓاءَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. اللّٰهُ  fail olup damme ile merfûdur. شَٓاءَ  fiilinin mef‘ûlü mahzuftur. Şartın cevabı buna delalet eder. 

لَ  harfi  لَوْ ’in cevabının başına gelen rabıtadır.  

 ذَهَبَ  fetha üzere mebni mazi fiildir. Faili müstetir olup takdiri هو ‘dir. بِسَمْعِ  car mecruru  ذَهَبَ ’ye mütealliktir. Muttasıl zamir  هِمْۜ  muzâfun ileyh olarak mahallen mecrurdur.  اَبْصَارِهِمْۜ  izafeti  سَمْعِهِمْ ’ e matuftur.

 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

İsim cümlesidir. اِنَّ  tekid harfidir. İsim cümlesinin önüne gelir. İsmini nasb haberini ref eder. 

اللّٰهَ  lafza-i celâl  اِنَّ ’nin ismi olup fetha ile mansubdur. عَلٰى كُلِّ  car mecruru  قَد۪يرٌ۟ ‘e mütealliktir. شَيْءٍ  muzâfun ileyh olup kesra ile mecrurdur. قَدِ۪يرٌ  kelimesi  اِنَّ ’nin haberi olup damme ile merfûdur.

قَدِ۪يرٌ  kelimesi  فعيل vezninde sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ 

Ayet istînâfiyye olarak fasılla gelmiştir. Nakıs fiil  كَاد ’nin dahil olduğu isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır. يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ  cümlesi  كَاد ’nun haberidir. 

Müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayette iğrak yoluyla mübalağa yapılmıştır. İğrâk: Yapılan mübâlağanın aklen mümkün, âdeten muhal olmasıdır. Bu ayetlerde kelama dahil olan  يَكَادُ (neredeyse) kelimesi bu iğrâkları makbul kılmıştır. Çünkü şimşeğin gözleri kör etmesi aklen mümkündür ama âdeten imkânsızdır. يَكَادُ  kelimesi bu sözü imkânsızlık dairesinden çıkararak hakîkate yaklaştırmıştır.

Burada şimşeğin gözleri kapması  يَخْطَفُ  ifadesinde istiare vardır. Bununla anlatılmak istenen, ışığının kuvveti ve parıltısının şiddeti sebebiyle şimşeğin neredeyse onların gözlerini giderip kör edecek durumda olmasıdır. Yüce Allah'ın  يَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِؕ [Şimşeğin ziyası, neredeyse gözleri giderecek, kör edecekti] Nur/43 sözü de bu anlamın kanıtıdır. Hülasa bunun anlamı, ‘’Şimşeğin çakması sırasında nerdeyse münafıkların gözleri gidecek, kör olacaktı’’ demektir. Ancak Yüce Allah, kapma ve giderme eylemlerini gözlere değil, körlüğe sebep olduğu için şimşeğe isnat etmiştir. (Şerîf er- Râdî, Kur’an Mecazları) 

Başka bir görüşe göre de  خطف  fiilinin  برق ’e isnad edilmesi mecazî aklî babındandır. Çünkü körlük; şimşek sebebiyle olmuştur. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 180)

كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ

Ayetin fasılla gelen ikinci cümlesi şart üslubunda haberi isnaddır. 

كُلَّمَا , şart manası taşıyan zaman zarfıdır. Müteallakı cevap cümlesidir.

Şart cümlesi olan  اَضَٓاءَ لَهُمْ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

فَ , karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  مَشَوْا ف۪يهِ , müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haberî isnad yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. Şart ve cevap fiilleri mazi sıygada gelmiştir.

Nahivcilere göre şart fiili olarak kullanılan mazi fiil gelecek zaman ifade eder. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsîr Yolu, c. 2, s. 106)

مَٓا  nekre-i mevsufedir ve vakit manasındadır. Aid ise mahzuftur. Yani şimşeğin etkisiyle çevrenin birazcık aydınlanması esnasında demektir. Bunun amili de yine bunun cevabı olan,  مَشَوْا ف۪يهِۙ [onda yürürler] olup onun aydınlığında/aydınlığı üzerine demektir. Bu da üçüncü bir istînâf (yeni) cümledir. Bu adeta ‘’Şimşeğin çakmasıyla kaybolması esnasında, bu iki durumda bunlar ne yaparlar?’’ şeklinde bir soru soran kimseye verilen cevap niteliğini taşıyor.

اَضَٓاءَ  fiili geçişli olabilir; bu durumda anlam, “onlara yürüyecekleri yeri, yolu her aydınlattığında o yolu yürürler” şeklinde olur. Yine bu durumda fiilin mef‘ûlü (nesnesi) hazfedilmiş olur. Ancak bu fiil geçişsiz (nesnesiz) de olabilir. Bu durumda anlam, “şimşek her çaktığında onun aydınlattığı, ışığının vurduğu yerde yürürler” şeklinde olur. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Allah Teâlâ'nın "Şimşek onları aydınlatınca, onun ışığında yürürler" ayeti üçüncü bir istînâf cümlesidir. Bu, sanki "Onlar, şimşek ortaya çıktığı ve gizlendiği zaman ne yapıyorlar?" diyen kimseye bir cevaptır. Bundan maksad, bu durumun münafıklara ne kadar zor geldiğini, yağmura tutulanlara şimşeğin zor gelişine ve onların içinde bulundukları son derece şaşkınlık ile, şimşek çaktığı zaman onun, gözlerini kör edeceğinden korktukları halde, bu çakışını fırsat bilip böylece birkaç adım atan, şimşeğin ışığı kaybolduğunda, oldukları yerde kalakalan ve ne yapacaklarını bilmeyenler durumuna benzetmektir. Cenab-ı Allah isteseydi, gök gürültüsünü artırır ve böylece onları sağır eder; şimşeğin ışığını da artırarak onları kör ederdi. اَضَٓاءَ  fiili ya müteaddidir ki buna göre mana: "Her ne zaman şimşek onlara bir yol aydınlatsa, onlar o yolu tutarlar" şeklinde olur. Bu takdirde mef’ûl hazfedilmiş demektir. Veya bu fiil müteaddi değildir. Buna göre mana, "Her ne zaman şimşek parlarsa onlar onun ışığının düştüğü yerde yürürler" şeklinde olur. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)

O korkunç durumda ne yaparlar; kulaklarını tıkadıkları gibi gözlerini mi kaparlar?" diye sorulmuş. Şimşek onları aydınlattıkça o yolda yürür veya ışığın düştüğü yerde birkaç adım atarlar, fakat şimşeğin gözlerini kapaması endişesini de taşırlar. Ayette "hızlı hızlı yürürler" veya "koşarlar" değil de "yürürler" denmesi, onların yavaş yavaş yürümenin ötesinde bir harekete muktedir olamadıklarına işarettir. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

 وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ

Şart üslubunda gelen ayet,  وَ ‘la önceki ayete atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasında manen ve lafzen mutabakat mevcuttur.

Şart edatı  اِذَا ‘nın muzâfun ileyhi olan  اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ  şart cümlesi, mazi fiil sıygasında gelerek temekkün ve istikrar ifade etmiştir. Şart manalı zaman zarfı  اِذَا , cevap cümlesine mütealliktir.

Mazi fiil sebata, temekküne ve istikrara işaret eder. (Hâlidî, Vakafat, S.107)

فَ  karinesi olmadan gelen cevap cümlesi  قَامُوا , müspet mazi fiil sıygasında, faide-i haber ibtidaî kelamdır.

Şart ve cevap cümlelerinden müteşekkil terkip, şart üslubunda faide-i haber ibtidaî kelamdır. Haber cümlesi yerine şart üslubunun tercih edilmesi, şart üslubunun daha beliğ ve etkili olmasındandır. 

Burada  إنْ  değil, اِذَا  buyrulmuştur. Çünkü bahsedilen olay gerçekleşmiştir ya da kesinlikle gerçekleşecektir. Çünkü  اِذَا  harfi, sık karşılaşılan durumlarda veya kesinlik bulacak olaylarda kullanılır. إنْ  harfi ise varsayım ifade eder. Bu hadise vuku bulur ya da vuku bulmaz. (Fâdıl Sâlih Sâmerrâî, Beyânî Tefsir Yolu, Lokman Suresi 7, c. 2, s. 397)

مَشَوْ (yürüme), malum hareket şeklidir, hızlı olduğunda buna sa’y [koşar adım yürüme] denir. Daha da hızlı olduğunda ‘adv [koşma] denir. Ayette aydınlatmadan söz edilirken كُلَّمَٓا  (her ne zaman), karartmadan söz edilirken اِذَٓا (..dığı zaman) kullanılmıştır. Çünkü, onların bütün amaçları yürüyebilmektir; bunda çok hırslı ve gayretlidirler. Bu yüzden, ne zaman bir aydınlık görseler derhâl fırsatı değerlendirip yürümeye çalışırlar. Oysa yerlerinde durmaları, çakılıp kalmaları böyle değildir. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ

Ayetteki üçüncü şart cümlesi  وَ  harfiyle önceki şart cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Şart üslubunda haberî isnaddır.

Müspet mazi fiil sıygasındaki  شَٓاءَ اللّٰهُ  cümlesi şarttır. 

لَوْ  harfinin geldiği cümlelerde hem şart hem de ceza fiili mazi olur. Ancak bir nükte için muzariye de dahil olabilir. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

لَوْ  edatı; şart ilişkisi kurar. Bu edat, gerçekleşmeyen iki fiil arasındaki ayrılmazlık ilişkisini ifade eder. Nahivciler  لَوْ  edatını “şart gerçekleşmediği için cevabının da gerçekleşmemesini gerektiren bir edattır” diye tanımlamaktadırlar. Başka bir deyişle “şart bulunmadığından cevabın da bulunmadığını” ifade eder. Bu tanıma göre cevabın gerçekleşmediğine açık bir şekilde delalet eder. Yani şartın imkânsızlığında cevabın da imkânsızlığını ifade eden bir edat olmaktadır. (Abdullah Hacıbekiroğlu, Arap Dilinde Edatların Metinde Kurduğu Anlamsal İlişkiler, Doktora Tezi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.

شَٓاءُ  fiilinin mef'ûlu bu cümlede olduğu gibi çoğu zaman mahzuftur.

Bilinen ve tahmini kolay olan hususları zikrederek ibareyi uzatmamak, dikkati asıl önemli yere yönlendirmek, karineye dayanarak terk edilen şeyleri muhatabın düşünce ve hayal gücüne bırakarak anlam zenginliği kazanmak gibi sebeplerle hazfe başvurulur. (TDV İslam Ansiklopedisi Îcâz Bah.)

Şartın cevabı olan  لَ  karinesiyle gelen  ذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ  cümlesi, müspet mazi fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اَبْصَارِهِم  -  سَمْعِهِمْ  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Kuranda işitme duyusu, çoğunlukla alîm (bilir) kelimesiyle fiiliyle bazen de basar (görme) ile birlikte gelmiştir.  ٱلسَّمْعَ  kelimesinin kökü olan  سمع duymak-işitmek anlamındadır. Ayetlerde isim olarak kullanılmıştır. ٱلْأَبْصَٰرَ  kelimesinin kökü olan  بصر  görme yetisi anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır.  ٱلْأَفْـِٔدَةَ  kelimesinin kökü فاد (kalp, gönül) anlamındadır. Kuran’da bu kelime gerçek kalp olarak geçmez. İdrak etme yetisi, düşünme yetisi, bilinçlenme anlamındadır. Ayetlerde çoğul olarak kullanılmıştır. Çok ilginç şekilde tüm Kuran’da ‘ٱلسَّمْعَ وَٱلْأَبْصَٰرَ وَٱلْأَفْـِٔدَةَ’ tamlaması 4 yerde geçer ve hep aynı sıra ile buyurulur: İşitme-Görme-İdrak etme. Ayetlerde insanın yaratılışına ayrıca işaret vardır.  Modern bilimin son yıllarda yapmış olduğu çalışmalar göstermiştir ki; İnsanın yaratılış esnasında işitme, görme ve idrak etme yetilerinin gelişim sırası Yüce Allah’ın ayetlerde belirttiği sıraya uygundur. İnsanın ilk olarak işitme yetisi gelişir, daha sonra görme yetisi ve en sonunda idrak etme-düşünme yetisi gelişir. https://kuranmucizeler.com/insanin-yaratilisindaki-mucizevi-sira-isitme-gorme-ve-idrak-etme-gonuller

Şart ve cevap fiilleri hudûs ve teceddüde, isnadın Allah’a olması karînesi de istimrara delalet etmiştir.

شَٓاءَ (dilemek) fiilinin nesnesi hazfedilmiştir, çünkü verilen cevap, nesneye zaten delalet etmektedir. Anlam şöyledir: Allah onların işitme ve görme hislerini gidermek isteseydi, giderirdi. شَٓاءَ  ve  أراد  fiillerinde bu hazif çokça yapılır; hatta bu fiillerin nesneleri, birkaç kuraldışı garip kullanım dışında hiçbir zaman açıkça zikredilmez. (Keşşâf’ An Hakâ’ikı Ğavâmidı’t- Tenzîl Ve ‘Uyûni’l-Ekâvîl Fî Vucûhi’t-Te’vîl)

Bu cümlenin başında bulunan لَوْ  [eğer] edatı mazideki bir işin oluşunu, mefruz bir başka işin oluşuna bağlamak (ta'lik) için kullanılır. Başka bir deyişle şart ifade eden لَوْ  edatı, bir mânâyı, bir başka mânânın husulü şartına bağlar. Bu şart iki mânâ arasındaki, bağlılığın sebebidir. Şart cümlelerinin mefhûmları arasındaki bağlılık ya küllî ya da cüz'î olur. Külliye örnek olarak Nahl (16) sûresinin 9. ayeti verilebilir. Şöyle ki: وَلَوْ شَٓاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَعٖينَ  [Allah dileseydi sizin hepinizi hidayete erdirirdi.]

Açıkça anlaşıldığı gibi Allah'ın dilemesi, gerçekte hidâyetin sebebidir. Aralarında cüz'î bağlılık bulunan şart cümleleri için de şu örnekler verilebilir:

Peygamberimiz (s.a.v) Ebû Seleme'nin kızı, yani kendi zevcesi Ümmü Seleme Hind binti Ebi Ümeyye'nin ilk kocasından olan kızı hakkında şöyle buyurmuştur: "Velev ki o, benim üvey kızım olmasaydı, bana yine helal olmazdı; çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır." (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm)

“(…Bu ifade, ayette öne sürülen ‘Allah dileseydi’ şeklindeki) Şartın hem bir sebebi hem de aynı ayette bulunan Allah Teâlâ’nın zikredilen –işitme ve görme yetileri gibi şeyleri gidermeye ziyadesiyle kudretinin bulunmasını destekleyen bir ifadedir.” Yani bu,“Allah Teâlâ kadîr olduğu için onun iradesine kimse sınır koyamaz ve yine kadîr olduğu için dilerse –şimşek olmadan da- onları sağır ve kör edebilir” anlamındadır. (Keziban Dut,Ayet Sonlarindaki Esmâü’l-Hüsnâ’nin Ayetle Olan Münâsebeti (Fâtiha, Bakara, Âl-İ İmrân Ve Nisâ Sureleri Bağlaminda)

 اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

Ta’liliyye olarak gelen cümlenin fasıl sebebi, şibh-i kemâli ittisâldir. Ta’lil, kelamın bir sebebe bağlanarak ifade edilmesidir. Kastedilen mananın nedenini ve sebebini beyan etmek maksadıyla ziyade sözlerle yapılan ıtnâb sanatıdır.

اِنَّ  ile tekid edilmiş, sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber inkârî kelamdır. 

Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sübut ifade ettiğinden,  اِنَّ  ve isim cümlesi sebebiyle tekit ifade eden çok muhkem cümlelerdir.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ  car mecruru ihtimam için amili olan  قَد۪يرٌ ‘a takdim edilmiştir. Bu takdim Allah’ın her şeye muktedir olduğu, kudret gücünün umuma şamil olduğunu vurgulamıştır.

شَيْءٍ ‘deki tenvin, nev ve kesret ifade eder.

قَد۪يرٌ , mübalağalı ism-i fail kalıbıdır. Bu kalıp bu vasfın mevsufta sürekli varlığına, sıfatın mevsufun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

İsim cümleleri sübut ifade eder. İsim cümlelerinin asıl kuruluş sebebi; müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedün ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde cümlede lafza-i celâlin zikri tecrîd sanatıdır. Bu tekrarda ıtnâb ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatı vardır.

Müsnedün ileyh olan Allah lafzı iki kez zikredilmesi şüphesiz müsnedin yani verilen haberin kesinliğini ifade eder. Çünkü nefis O’nun vaadiyle mutmain olur.

Burada zamir makamında ism-i celâlin zahir olarak zikredilmesi, hükmün, illetini bildirmek içindir. Çünkü (Allah kelimesinin mastarı olan) ulûhiyet, Allah Teâlânın kemâl sıfatlarını ifadede asıldır. (Ebüssuûd, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Nisa/17)

Daha önce açık isim geçtiği için zamir gelmesi gereken yerde Allah ismi celâli gelmiştir. Böylece muhatabın zihninde bu isim daha kolay yerleşir. Çünkü açık isim zamirden daha kuvvetli, daha belîğ, delalet ettiği manayı daha iyi ifâde eden ve zihinlerde yerleştiren bir kelimedir. Bu ayetlerdeki ismi celâller de böyledir. Bu Allah lafızları yerine gâib zamir gelseydi bu etki olmazdı. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Ayetin fasılası diğer surelerde de aynen veya ufak değişikliklerle mevcuttur. Tekrarlanan kelimeler ya da sıygalar, okuyucuyu kelimenin ilk geçtiği yere gönderir ki bu beyan renklerinden biridir. Bu tekrarlarda tekrir ve reddü’l-acüz ale’s-sadr sanatları vardır. 

Tekrarlanan cümlelerin manasının nefiste yerleşmesi arzu edilir, hatta zatın bir cüzü haline gelinceye kadar tekid edilir. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâğî Tefsiri, Ahkaf/28, C, 7, S. 314)

Ayetin bu son cümlesi mesel tarikinde tezyîldir. Tezyîl cümleleri ıtnâb babındandır. Tezyîl cümlesi, önceki cümleyi tekit için gelmiştir. Mesel tarikinde olanlar müstakil olarak da bir mana ifade eder. Yani müstakil olarak dillerde dolaşır, atasözü gibi halk arasında bilinir.

Bu cümle önceki ibare için tezyîl ifade eder. Tezyîl, öncesinde konusu geçen meselin vuku bulmasından bağımsız olarak, ara vermeden başka bir ifadeye yer verilmesidir. Nasıl ki burada münafıklardan fazlasıyla zikredilmesi mazeret sunmalarına engel olmak ve onlara yöneltilen suçların ispatına delil olmuş ise, bu ibaredeki tezyîl de münafıklara yönelik gözdağı ve tehdidi artırmıştır. (Âdil Ahmed Sâbir er-Ruveynî, Min Ğarîbi Belâgati’l Kur’ani’l Kerim, soru. 190)