Bakara Sûresi 245. Ayet

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  ٢٤٥

Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.
 
Sıra Kelime Anlamı Kökü
1 مَنْ kimdir
2 ذَا
3 الَّذِي o kimse
4 يُقْرِضُ borç olarak verecek ق ر ض
5 اللَّهَ Allah’a
6 قَرْضًا bir borcu ق ر ض
7 حَسَنًا güzel ح س ن
8 فَيُضَاعِفَهُ arttırması karşılığnda ض ع ف
9 لَهُ ona
10 أَضْعَافًا fazlasıyla ض ع ف
11 كَثِيرَةً kat kat ك ث ر
12 وَاللَّهُ Allah
13 يَقْبِضُ (rızkı) kısar da ق ب ض
14 وَيَبْسُطُ açar da ب س ط
15 وَإِلَيْهِ ve hep O’na
16 تُرْجَعُونَ döndürüleceksiniz ر ج ع
 

Beseta بسط :

  بَسْطُ الشَّيْء  ifadesi birşeyi yaymak ve genişletmektir. بَساطٌ  sözcüğü geniş arazidir. Kuran-ı Kerim'de de geçen el/avuç uzatmak tabiri ( بَسْطُ الْيَد/بَسْطُ الْكَفّ ) bazen talep etme anlamında, bazen alma anlamında, bazen birinin üzerine saldırma ve vurma anlamında bazense ihsanda bulunup bahşetme anlamında kullanılmıştır. (Müfredat)

  Kuran’ı Kerim’de türevleriyle birlikte 25 ayette geçmiştir. (Mucemul Müfehres)

  Türkçede kullanılan şekilleri Bâsid (Esmaul Husna), basit (kolay) ve pusattır. (Kuranı Anlayarak Okuma Rehberi)

 

 

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ

 

İsim cümlesidir. مَنْ  istifhâm ismi olup, mübteda olarak mahallen merfûdur.  ذَا  işaret ismi sükun üzere mebni, haber olarak mahallen merfûdur. الَّذ۪ي  müfred müzekker has ism-i mevsûl, ذَا ’ dan bedel veya atf-ı beyan olarak mahallen merfûdur. İsm-i mevsûlun sılası يُقْرِضُ  ’ dur. Îrabtan mahalli yoktur. 

Fiil cümlesidir. يُقْرِضُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri هُو ’ dir.  اللّٰهَ  lafza-i celâl mef’ûlun bih olup fetha ile mansubdur. Muzâf mahzuftur. Takdiri, عباد الله (Allah’ın kulları) şeklindedir. قَرْضاً  mef’ûlun mutlak olup fetha ile mansubdur.  حَسَناً  kelimesi  قَرْضاً ’ ın sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

فَ  fâ-i sebebiyyedir. Muzariyi gizli  اَنْ ’ le nasb ederek manasını sebep bildiren masdara çevirir. اَنْ  ve masdar-ı müevvel, kelamın öncesinden anlaşılan masdara matuftur. Takdiri; أثمة قرض لله فمضاعفة منه لكم؟ (Allaha verilen borç sizin için kat kat yapılır mı) şeklindedir. 

يُضَاعِفَ  fetha ile mansub muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’dir.  لَهُ  car mecruru  ضَاعِفَهُ  fiiline mütealliktir. اَضْعَافاً  kelimesi  يُضَاعِفَهُ  fiilindeki  هُ  zamirinin hali olup fetha ile mansubdur. Veya fiilin mef’ûlu mutlakıdır. كَـث۪يرَةً  kelimesi اَضْعَافاً  ’ in sıfatı olup fetha ile mansubdur. 

Varlıkları niteleyen kelimelere “sıfat” denir. Arapça’da sıfatın asıl adı “na’t” (النَّعَت) dır. Sıfatın nitelediği isme de “men’ut” (المَنْعُوتُ) denir. Sıfat ile mevsuftan oluşan tamlamaya “sıfat tamlaması” denir. Sıfat tek kelime (isim), cümle ve şibh-i cümle olabilir.Ve sıfat birden fazla gelebilir.

Sıfat mevsufuna dört açıdan uyar: Cinsiyet, Adet, Marifelik - nekirelik, İrab.

Sıfat iki kısma ayrılır:1. Hakiki sıfat  2. Sebebi sıfat. Bir ismi doğrudan niteleyen sıfata “hakiki sıfat”, dolaylı olarak niteleyen sıfata da “sebebi sıfat” denir.

1- Hakiki sıfat ; 1. Müfred olan sıfatlar  2. Cümle olan sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

1- Müfred olan sıfatlar : Müfred olan sıfatlar genellikle ismi fail, ismi meful, mübalağalı ismi fail, sıfatı müşebbehe, ismi tafdil, masdar, ismi mensub ve sayı isimleri şeklinde gelir.Gayrı akil (akılsız çoğullar) mevsuf olarak geldiğinde sıfatını müfred müennes olarak da alır.

2- Cümle olan sıfatlar: Üçe ayrılır: 1- İsim cümlesi olan sıfatlar, 2- Fiil cümlesi olan sıfatlar, 3- Şibhi cümle olan sıfatlar.

Nekre isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle sıfat olur. Marife isimden sonra gelen cümle veya şibhi cümle hal olur. Ayette ikiside müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Bedel: Metbuundaki kapalılığı açıklamak ve pekiştirmek gibi sebeplerle getirilen ve irab bakımından metbuuna uyan tabidir. Bedelden önce gelen ve bedelin irabını almış olduğu kelimeye “mübdelün minh” denir. 

Bedel 3 gruba ayrılır: 1. Bedel-i kül, 2. Bedel-i baz, 3. Bedel-i iştimal. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

اَنْ  harfi 6 yerde gizli olarak gelebilir: Harf-i cer olan (حَتّٰٓى)’dan sonra, Atıf olan اَوْ ’den sonra, Lamul cuhuddan sonra, Lamut talilden (sebep bildiren لِ) sonra, Vav-ı maiyye (وَ)’ den sonra, Sebep fe (فَ)’sinden sonra. Ayette sebep fe (فَ)’sinden sonra gizlenmiştir.(Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

Hal cümlede failin, mef’ûlun veya her ikisinin durumunu bildiren lafızlardır (kelime veya cümle). Hal “nasıl” sorusunun cevabıdır. Halin durumunu açıkladığı kelimeye “zil-hal” veya “sahibu’l-hal” denir. Umumiyetle hal nekre, sahibu’l-hal marife olur. Hal mansubtur. Türkçeye “…rek, …rak, …dığı, halde, iken, olduğu halde” gibi ifadelerle tercüme edilir. Sahibu’l-hal açık isim veya zamir olduğu gibi müstetir (gizli) zamir de olabilir. Hal’i sahibu’l-hale bağlayan zamire rabıt zamiri denir. Bu zamir bariz (açık), müstetir (gizli) veya mahzuf (hazfedilmiş) olarak gelir.

Hal sahibu’l-hale ya  و (vav-ı haliye) ya zamirle veya her ikisi ile bağlanır. Hal üçe ayrılır: 1. Müfred olan hal (Müştak veya camid), 2. Cümle olan hal (İsim veya fiil), 3. Şibh-i cümle olan hal (Harfi cerli veya zarflı isim).Ayette müfred şeklindedir. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi) 

یُقۡرِضُ  fiili sülâsî mücerrede bir harf ilave edilerek mezid yapılan fiillerdendir. Fiil if’âl babındandır. Sülâsîsi قرض ’ dır.

İf’al babı fiile, tadiye (geçişlilik) kesret, haynunet (zamanı gelmesi), sayruret, izale, zamana ve mekâna duhul, temkin (imkân sağlamak), vicdan (bir vasıf üzere bulmak) mutavaat (tef’il babının dönüşlülüğü), tariz (arz etmek, maruz bırakmak) manaları katar. Bazan da fiilin mücerret manasını ifade eder.  

حَسَناً  - كَـث۪يرَةًۜ ; sıfat-ı müşebbehedir. “Benzeyen sıfat” demektir. İsmi faile benzediği için bu adı almıştır. İsmi failin ifade ettiği anlam geçici olduğu halde, sıfatı müşebbehenin ifade ettiği anlam kalıcıdır. İsmi fail değişen ve yenileşen vasfa delalet eder. Sıfatı müşebbehe sürekli ve sabit vasfa delalet eder. Bu süreklilik ve sabitlik az veya çok, bazen de sonsuza kadar devam eder. Geniş zamana delalet eder. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)


وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

İsim cümlesidir. وَ  istînâfiyyedir.  اللّٰهُ  lafza-i celâl mübteda olup damme ile merfûdur.  يَقْبِضُ  cümlesi, haber olarak mahallen merfûdur. 

يَقْبِضُ  damme ile merfû muzari fiildir. Faili müstetir olup takdiri  هُو ’ dir. يَبْصُۣطُ  atıf harfi  وَ ’ la makabline matuftur. اِلَيْهِ  car mecruru  تُرْجَعُونَ  fiiline mütealliktir. 

تُرْجَعُونَ  fiili  نَ ‘ un sübutuyla merfû meçhul muzari fiildir. Zamir olan çoğul و ‘ ı naib-i fail olarak mahallen merfûdur.

Meçhul fiil gelmesinin sebepleri şunlardır: Fail bilinmediği zaman,  Fail muhataptan gizlenmek istendiği zaman, Fail herkes tarafından bilindiği zaman, Failin zikredilmesine gerek olmadığı zaman, fiile vurgu yapılmak istendiği zaman. (Arapça Dilbilgisi Ayetlerle Nahiv Bilgisi)

 

 

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ

 

İstînâfiyye olarak fasılla gelen ayetin ilk cümlesi, istifham üslubunda talebî inşâî isnaddır. Fakat cümle gerçek anlamda soru manası taşımamaktadır. Sorunun asıl maksadı teşviktir. Bu nedenle vaz edildiği anlamın dışında mana ifade ettiği için mecâz-ı mürsel mürekkeptir. 

Ayette mütekellim Allah Teâlâ’dır. Onun soru sorup cevap beklemesi muhal olduğundan soruda tecâhül-i ârif sanatı vardır. Ayrıca lafza-i celâlin zikrinde tecrîd sanatı vardır.

Müsnet olan ism-i işaret  ذَا , müsnedün ileyhi göz önüne koyarak onu net bir şekilde gösterip onun mertebesinin yüksekliğini belirtmiştir.

Has ism-i mevsûl  الَّذ۪ي , işaret ismi  ذَا  için bedeldir. Bedel, atıf harfi getirilmeksizin ve tefsir ve izah maksadıyla bir kelimenin açıklanması için bir başkasının getirilmesiyle yapılan ıtnâb sanatıdır.

Sıla cümlesi olan  يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً , muzari fiil sıygasında mef’ûlü mutlakla tekid edilmiş, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. 

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

قَرْضاً ‘in sıfatı olan  حَسَناً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder. 

فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافاً كَـث۪يرَةًۜ  cümlesine dahil olan  فَ  sebebiyyedir. Gizli  أنْ ‘le masdar tevilindeki cümle kelamın öncesindeki mazmun masdara matuftur. Masdar-ı müevvel muzari fiil sıygasında, mef’ûlü mutlakla tekid edilmiş, faide-i haber talebî kelamdır. Muzari fiil hudûs, istimrar, tecessüm ve teceddüt ifade eder. Allah’a borç vermenin bir kereye mahsus olmadığı, tekrarlanması gerektiği anlaşılmaktadır.

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır.  لَهُٓ  car-mecruru ihtimam için, mef’ûlü mutlaka takdim edilmiştir.

اَضْعَافاً ‘in sıfatı olan  كَـث۪يرَةً , mübalağalı ism-i fail kalıbı olan sıfat-ı müşebbehe vezninde gelerek mübalağa ifade etmiştir. Bu kalıp bu vasfın mevsûfta sürekli varlığına, sıfatın mevsûfun bir parçası gibi ondan ayrılmayan bir özelliği olduğuna işaret eder.

یُقۡرِضُ - قَرۡضًا  ve  یُضَـٰعِفَهُۥ - اَضْعَافاً  kelime grupları arasında iştikak cinası ve redd’ül - acüz ale’s-sadr sanatları vardır.

اَضْعَافاً - كَـث۪يرَةً  kelimeleri arasında mürâât-ı nazîr sanatı vardır.

Niçin bu ifade bir soru şeklinde varid olmuştur?" denirse, biz şöyle deriz: "İstifham üslubu, bir şeyi yapmaya teşvik hususunda, açık bir emirden daha tesirlidir..." (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb) 

ألَمْ تَرَ إلى الَّذِينَ خَرَجُوا مِن دِيارِهِمْ  şeklindeki Bakara 243. ayet ile ألَمْ تَرَ إلى المَلَأِ مِن بَنِي إسْرائِيلَ şeklindeki Bakara 246. ayet arasına giren cümle itiraziyyedir. Ayetle hak yolunda Allah rızası için infak etmeye teşvik etmek kastedilmiştir. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً [Allah’a güzel bir borç verecek kimdir?] Önceki ayette Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşmayı emretmişti. Bunun için de mala ihtiyaç vardır. İşte bu ayette de Allah Teâlâ savaşa gidenlerin hazırlıklarının tamamlanması için müminleri sadaka vermeye teşvik etmektedir.  مَّن  [Kimdir?] aslında emir anlamında bir sorudur. ذَا  ismi borç veren kişiye işarettir ve  مَّن  edatıyla ref edilmiştir. Yani “Borç verecek kimdir?” demektir.  ٱلَّذِی  kelimesi  ذَا  kelimesinin sıfatıdır. قَرۡض  gerçek anlamda kullanıldığında bedeli daha sonradan iade edilmek üzere tutulan mal anlamına gelir. Bu tür malın (aslında kesmek anlamındaki) قَرۡض  kelimesi ile isimlendirilmesinin sebebi, kişinin onu kendi malından kesip veriyor olmasıdır. 

Nitekim, makas anlamına gelen, المِقْرَاضُ  kelimesi ve helak oldular anlamına, اِنْقَرَضَ القَومُ  tabiri bu köktendir. Çünkü bir kavim helak olduğu zaman, onların izi silinir, soyları kesilir. Bir kimse borç verdiğinde, bundan murad onun malından veya amelinden karşılığını göreceği bir kısmını kesip ayırmış olmasıdır. قَرۡضًا  lafzı, bir görüşe göre burada mecazdır. Çünkü  قَرۡضًا , insanın mislinin kendine dönmesi için verdiği şeydir. Burada Allah yolunda infakta bulunan kimse, malının sevabı kendisine dönsün diye infak etmektedir. Fakat, bu infak ile borç verme arasında birçok bakımdan farklılık görülmüştür:

-Karzı, ancak fakirliğinden ötürü ona muhtaç olan kimse alır. Bu Cenâb-ı Allah hakkında düşünülemez.

-Mûtad olan, borcun bedeli ancak misliyle ödenir. Bu infakta ise, karşılık kat kattır..

-Borç alanın aldığı mal, o kimsenin mülkü değildir. Burada ise Allah'a borç verilen, Allah yolunda infak edilen mal Allah'ın mülküdür. Aralarında böyle farklar olduğu halde, Cenab-ı Allah infakı  قَرۡضًا  olarak isimlendirmiştir. Bundaki hikmet, karzın ödenmesinin vacib olup, ödememenin caiz olmaması gibi, bu infakın Allah katında boşa gitmeyeceğine dikkat çekmedir. Bundan dolayı, bu infaktan dolayı hak edilen sevap, mükellefe mutlaka ulaşacaktır. (Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb)      

حَسَناً  [İyi bir şekilde] ifadesi güzel bir şekilde demektir. Bu kelime borcun sıfatıdır. Bu ayette borçtan kasıt malının bir kısmını kesmesi ve onu Allah rızasına ulaşmak ve sevabına kavuşmak için fakire vermesidir. Abdullah b. Abbas’a göre buradaki  حَسَنࣰا [güzel] ifadesi yaptığı iyiliği hemen, gizli bir şekilde yapması ve küçük görmesidir. Bir görüşe göre fakirlerin başına kakmaması ve onlara eziyet etmemesidir. 

Ezherî şöyle demiştir: Arap lisanında  ضِعْف  kelimesi benzer ve daha fazlası için kullanılır. Yoksa sadece iki kat için kullanılmaz. Bilakis Arap lisanında iki veya üç katı kast edilebilir. Çünkü bu kelime aslında sınırsız fazlalığa delalet eder. En azı ise bir kattır. En fazlası sınırsızdır. Allah Teâlâ burada “kat kat fazlası” buyurmuştur. Buradaki  كَـث۪يرَةً  [çok] ifadesi hesaplama konusundaki bütün vehim ve şüpheleri gidermektedir. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

یُضَـٰعِفَ  kelimesinin kökü  ضعف  olup kuvvetin zıttıdır. Zayıf, zaaf ve zafiyet kelimeleri dilimize buradan geçmiştir. ضِعْف  sözcüğü tıpkı yarım ve eş sözcükleri gibi birinin varlığı zorunlu olarak diğerinin varlığını gerektiren sözcüklerdendir. Bu sözcük, birbirine eşit iki miktarın birleşmesi anlamına gelir. Bu sadece sayılarda kullanılır. Misil, kat demektir.

Kisaî der ki: Karz, ödünç olarak verdiğin (ya da; önceden işlediğin) iyi ya da kötü ameldir. Kelime asıl anlamı itibariyle kesmek demektir. (Makas anlamına gelen) المقراض  da burdan gelmektedir. Karşılığını vermek üzere malından bir parça kesip vermek anlamında  إقراض  tabiri kullanılır. Bir kavmin إنقراض ‘ı demek, onların köklerinin kesilip helak olmaları demektir. 

Burada  قَرۡض  isimdir. Eğer böyle olmasaydı, burada (قَرۡض  denilmeyip)  إقراض denmesi gerekirdi. Bu ayet-i kerimede قَرۡض ‘ ın istenmesi, insanların anlayacakları bir şekilde ayetin ifade edilmesi ve alışageldikleri bir üslupla onlara hitap edilmesi içindir. Çünkü yüce Allah Ganî ve Hamîd olandır. Fakat şanı yüce Allah, müminin ahirette sevabını umacağı şeyler karşılığında dünyada iken verdiği şeyleri bir karza (ödünce) benzetmiştir. Nitekim insanların cenneti almaları karşılığında can ve mallarını vermesini de -ileride yüce Allah'ın izniyle Tevbe Sûresi'nde açıklanacağı üzere (Tevbe, 9/111)- alışverişe benzetmiştir. 

Denildiğine göre ayet-i kerimeden maksat fakirlere, ihtiyaç sahiplerine, sadaka vermeye, infakta bulunmaya ve Allah yolunda dinin zaferi için infakta bulunmaya teşvik etmektir. Şanı yüce Allah sadaka vermeyi teşvik etmek üzere her türlü ihtiyaçtan münezzeh ve yüce zatını kinaye yoluyla fakir gibi göstermiştir. Nitekim her türlü eksiklik ve acılardan takdis edilmiş bulunan yüce olan zatını da hasta, aç ve susuz diye kinaye yoluyla ifade etmiştir. (Kurtubî, El-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân)


 وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ

 

وَ  istînâfiyyedir. İstînâfiye وَ ‘ı (diğer adı ibtidaiyyedir) yalnızca mahalli olmayan cümleleri birbirine bağlar. Ve ardından gelen cümlenin öncekine irab ve hükümde ortak olmadığını gösterir. Bu harfe kendisinden sonra gelen cümlenin öncekine bağlı olduğunun zannedilmemesi için istînâfiye denilmiştir. (Rıfat Resul Sevinç, Belâğatta Fasıl-Vaslın Genel Kuralları Ve “Vâv”ın Kullanımı)

Mübteda ve haberden müteşekkil sübut ve istimrar ifade eden isim cümlesi faide-i haber ibtidaî kelamdır.

اللّٰهُ  mübteda,  يَقْبِضُ  haberdir. Müsned olan  يَقْبِضُ  cümlesi, müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. Cümlede müsnedin muzari fiil cümlesi olarak gelmesi hükmü takviye, hudûs ve teceddüt ifade eder. Muzari fiil tecessüm özelliği sayesinde muhatabın muhayyilesini harekete geçirerek olayı daha iyi anlamasını sağlar.

Muzari fiilin geldiği hallerde çoğunlukla bu gaye mevcuttur. Muzari fiilin kullanımıyla sahne muhatabın gözünde sanki o anda canlanır. Bu da insanı etkiler. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

İsim cümleleri, mübteda ve haberden oluşur. Zaman ifade etmez. Asıl kuruluş sebebi;  müsnedin, müsnedün ileyh için sabit olduğunu ifade etmektir. İsim cümlesinin haberi müfred ya da isim cümlesi olursa, asıl konulduğu mana olan sübutu veya bazı karînelerle istimrarı (devamlılığı) ifade eder. İstimrar ifadesi daha çok medh ve zem durumlarında olur. (Fatma Serap Karamollaoğlu, Kur'an Işığında Belâgat Dersleri Meânî İlmi)

Müsnedin ileyhin bütün esma-i hüsnaya ve kemâl sıfatlara şamil olan lafza-i celâlle  marife olması telezzüz, teberrük ve haşyet duyguları uyandırmak içindir.

Ayette mütekellim Allah Teâlâ olduğu halde  اللّٰهِ  isminin zikredilmesi tecrîd sanatıdır.  يَبْصُۣطُ  cümlesi atıf harfi  وَ ‘la haber olan  يَقْبِضُ  cümlesine atfedilmiştir. Atıf sebebi tezattır.

قَرْضاً  -  يَبْصُۣطُ  kelimeleri arasında tıbâk-ı hafî sanatı vardır.

يَقْبِضُ  kelimesinin kökü olan  قبض  avucun tümüyle bir şeyi almak demektir. Bir kimsenin infak etmekten geri durmasına da  قبض [eli sıkı olmak] denir. Kabz, ölümden kinaye olarak da kullanılır. Türkçe’de kullanılan makbuz (tutulan şey), kabza, kabzetmek, kabız kelimeleri bu köktendir. 

يَبْصُۣطُ ’ nun kökü  بصط  olup; yaydı, genişletti demektir. Kabzın zıttı olarak gelmiştir. باصط; genişletilmiş, düzeltilmiş, düz, engelsiz, yalın demektir.

وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُ  [Darlık veren de bolluk veren de Allah’tır.] Böylece borç vermeyi onlar için kolay hale getirmiştir. Kullarına verdiği rızkı daraltan da genişleten de Allah’tır. Kul bunu bildiği zaman sadaka vermek ona zor gelmez. Çünkü ona bu geniş rızkı veren Allah’tır. Dolayısıyla Allah kuldan kendisinin verdiği şeyi istemektedir. Kul da, dünyada verdiğini ahirette alacaktır. Bu ayetle ilgili şöyle bir görüş vardır: Sadaka verdiğinizde malınızın azalacağından endişelenmeyin ve sadaka vermediğinizde malınızın çoğalacağını sanmayın. Malı genişleten de daraltan da Allah’tır. (Ebû Hafs Necmüddîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefî es-Semerkandî, et-Teysîr fî (ʿilmi)’t-tefsîr)

Burada kastedilen, hediye ve sadaka almak, sevabı ve mükâfatı çoğaltmak olabilir. Belki de kastedilen; ruhları hayır için yakalamak ve hayır yolunda serbest bırakmaktır. Allah yolunda infak edene zenginlik vermekten, cimri olana ise az vermekten tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)  

 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ


 

Cümle, atıf harfi  وَ  ‘la ikinci istînâfa atfedilmiştir. Atıf sebebi hükümde ortaklıktır. Cümleler arasındaki anlam bütünlüğü barizdir. Vaslda, atfedilen cümlelerin her ikisinin de aynı tür olması vaslın güzelliklerinden kabul edilmiştir. Fakat burada fiil cümlesiyle fiilin tekrarı ve yenilenmesi, isim cümlesiyle de sabitlik kastedilerek, fiil cümlesi isim cümlesine atfedilmiştir. 

Müspet muzari fiil sıygasında faide-i haber ibtidaî kelamdır. İstimrar, teceddüt ve tecessüm ifade etmiştir. 

تُرْجَعُونَ  fiili meçhul bina edilmiştir. Meçhul bina edilen fiillerde mef’ûle dikkat çekme kastı vardır. Çünkü malum bina edildiğinde mef’ûl olan kelime meçhul binada naib-i fail olur.

Kuran-ı Kerim’de tehdit, uyarı ve korkutma manası olan fiiller genellikle meçhul sıyga ile gelir.  تُرْجَعُونَ  fiilinde de bir tehdit ve uyarı olduğu düşünülebilir. 

Meçhul bina, naib-i failin bu fiilde bir dahli olmadığına işaret eder. (Dr. Adil Ahmet Sâbir er-Ruveynî, Teemmülat fi Sûret-i İbrahim, s. 127)

Cümlede takdim-tehir sanatı vardır. Bütün mamullerin cümledeki yeri, aslında amilinden sonra gelmesidir. Car-mecrur  اِلَيْهِ , ihtimam için, amili olan  تُرْجَعُونَ ‘e takdim edilmiştir.

İfadede ‘bir anlam için söylenen sözün içine başka bir anlam yerleştirmek şeklinde açıklanan idmâc sanatı vardır. ‘Ona döndürüleceksiniz’ manasına, gereken karşılığı göreceksiniz manası idmac edilmiştir. Ya da lazım-melzum alakasıyla mecâz-ı mürseldir.

اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ  sözü lafzen sarih olarak Allah'a dönüşe delalet eder. Bunun yanında bu sarih delalet söylenmemiş başka bir delaleti de kapsar. Bu da hesap, sevap ve cezadır. (Muhammed Ebu Musa, Hâ-Mîm Sureleri Belâgî Tefsiri, C. 4, s. 370)

Bu cümlede Allah rızası için harcayanların ahiretteki mükâfatlarından, ahirette onlar için hazırlanan şeylerin, bu dünyada vaat edilen hayırdan daha büyük olduğunu hatırlatma ve tenbih vardır. İnfak etme konusunda cimri olan, Allah yolunda harcamaktan çekinenlerin pek çok şeyden mahrum olduğuna da tariz vardır. (Âşûr, Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr)